14 Aralık 2008

Prag


Uçak inmek üzere. Aşağıya bakıyorum; şehir Şirinler’in Köyü gibi. Öyle insanın gözüne giren gökdelenler yok. O kadar heyecanlı ve mutluyum ki anlatamam. Bir çocuk gibi kıpır kıpırım; uzun zamandır ilk kez bu kadar çocuk gibi.

Ah Prag... Bir şehir nasıl olur da bütün eskiliğiyle muhafaza edilebilir? Ve hala köhne olmayabilir? Binaların güzelliğini yazmaya kelimeler yetmiyor. Kiliselerini, katedrallerini, önemli yapılarını geçtim, normal evler bile muhteşem. Binaların üzerindeki insan figürleri, çatılardaki o ince işçilik veya meydandaki heykeller gerçek anlamda büyüleyici. Mimari anlamda aslında ne kadar da zayıf ve sıradan olduğumuzu düşünüp üzülüyorum. Bir zamanlar birilerinin yaptığı tercihlerle resimsiz, heykelsiz, estetikten fersah fersah uzak binalara mahkum olmuşuz ne yazık ki.

Dekor gibi sokaklarda buz gibi havada yürüyüp duruyoruz. Sanki her an ilerideki köşeden aktörler filan fırlayacak da biz de üzerimize düşen rolü oynayacakmışız gibi. “Salon ısıtılmıştır” ibareli bir kilisede konsere giriyoruz. Salon sıcaklığı o kadar düşük ki, “uyuma-uyursan donarsın” telkinleriyle konseri bitiriyoruz. O kadar yüksek tavanlı ve eski yerleri ısıtmak mümkün değil tabi ki. Ama o akustiğin artçı sarsıntıları hala içimde, hala sürüyor. İyi ki gitmişiz diyoruz, moraran ellere rağmen.

Geldiğimiz gece S t ar b ucks’da bir şeyler içen, K F C’de bir şeyler yiyen turistlerle dalga geçiyoruz. Ya sen kalk buralara kadar gel, sonra dünyanın dört bir yanını sarmış lokantalarda tıkın dur. Öyle mi miso hanım? Al sana kahpe felek. Para bozdurmayı unuttuğumuz için üç kuruşla kalakalıyoruz. Geceleri meydandaki döviz büroları çakala dönüşüyor. Gündüz 25’den bozdukları paraya gece en fazla 16 veriyorlar. Mecburen o mühim tavukçuya giriyoruz, iyice hesap kitap yapıp ortaklaşa bir şeyler yiyoruz. Oh olsun sana miso hanım; dünyevi işleri atlamayacaksın böyle işte.

Son gece U Fleku diye bir bara geliyoruz. Yola çıkmadan hemen önce otelde “iyi ki yağmur filan yağmadı,” diyorum. Şom gibi. Gittikçe bastıran yağmur altında buluyoruz barı. Bar değil aslında, geleneksel bir birahane. 1450’lerden beri varmış. Tadı muhteşem olan kendilerine has dark bir bira yapıyorlar. Tek tek masalar yok. Uzun masalarda herkes yan yana oturuyor. Yiyor, içiyor, gülüp eğleniyorlar. Az sonra ufak tefek bir akordeoncu ve dev bir tür pirinç üflemeli alet çalan çam yarması gibi bir adam geliyor. İkinci Dünya Savaşı’nda gibiyiz. Sanki birazdan içeriye kollarında güzel kadınlarla üniformalı Naziler dalacak. Herkes bizim hiç birini bilmediğimiz, melodisine bile aşina olmadığımız şarkıları söylüyor. Bir tek kelime bile anlamıyorum ama gözlerim doluyor. Müzik hep böyle etkiliyor beni; hem sevdiğim hem de utandığım bir lanet gibi.

Prag’a dair tek kötü his herhalde insanlarının soğukluğu. Hatta kabalığa varan bir soğukluk. Bir şey sorabilir miyim dediğinizde yüzünüze bakılmaması örneğin. Elbette herkes değil ama ne yazık ki üzücü bir çoğunluğu. Belki turistten bıkmış durumdalar, belki de fazlasıyla doymuş. Bilemiyorum. Ama kadınları cidden güzel. Saçları sapsarı boyalı, güzel ve üşümeyen kadınlar. Ben kaz tüyü kabanımla gezerken bayanların etek boyları veya düşük belleri dudak uçuklatacak cesurlukta. Bir de buranın kadınları kürke çok meraklı. Bazılarının güzelliğine güzellik katan o kürk, bazılarını garip, nesli tükenmiş hayvanlara çevirmiş ne yazık ki. Bir söyleyenleri, uyaranları da yok belli ki.

Genel izlenimler bunlar. Şuraya gittik, bunu gördük demeye başlasam sayfalar yetmez herhalde. Diyeceğim şudur: Mutlaka gidilmeli, görülmeli. Muhteşem bir yer gerçekten de.

Marruu ki ne marruu

13 yorum:

Ekmekcikız dedi ki...

Ne acayip bir şehir bu!
Herkeste aynı hipnotik etkiyi yaratıyor.
Ben de bayılmıştım.
Son sözüne aynen katılıyorum.
:))

Köşenin Delisi dedi ki...

Hoşgeldin :)

dufresne dedi ki...

Benim sipariş ne oldu ? :)

elektra dedi ki...

gidenler bayılıyor, gitmeyenler google'layıp hayran hayran bakıyor:) hoşgeldin. bence sen süper gezi anıları yazacaksın. girişe bayıldım. hadi bakalım, bekliyorum bak:)

Köşenin Delisi dedi ki...

ya bugün aceleden sormayı unutmuşum... Kafka'nın evine gittiniz mi? :)

Öykücü dedi ki...

Praga gitmeden önce internetten okuduğum her yorumda kabalıklarından bahsediliyordu.Ben hiç kaba biriyle karşılaşmadım ama.Masaya siparişleri garsonlar neredeyse fırlatıyor falan demişlerdi hiç öyle olmadı.

O evlerin hala sapasağlam kalmış olma sebebi kullanılıyor olması.Biz de tarihi değeri oldumu çivi bile çaktırmazlar yıkılsın yokolsun diye beklerler.Güya koruyoruz.

Çok güzel bir şehir gerçekten..

Sevgiler..

zeynep dedi ki...

Merhaba Miso, demek "altın şehir"e gittiniz. İşte bunu kıskanırım ben. Hatta hadi, Kafka'nın evine de gittim deyin de şuracıkta çatlayayım ortamdan:)

Evin Kedisi dedi ki...

Miso'm;

Ben gitmedim...Ama o atmosferin ne demek olduğunu, ne anlatmak istediğini o kadar iyi biliyorum ki. Her İngiltere'ye gidişimizde bir tarihi kaleye girdiğimizde, içinde yaşayan ailenin finanse edip o mekanı müzeye çevirmesi, boş boş bakılan değil profesyonel nine yaşına gelmiş insanlar tarafından o tarihin anlatılışı...Charles Dickens'ın yazı yazdığı odanın özellikle yıllara dayanamayan lime lime perdelerinin bırakılması ( örnek olarak )...Çok güzel yazmışsın, gözlerim dolarak, seninle o yerleri gezmiş gibi okudum ama lütfen diğer yerleri de yaz, çok keyifli.

Üşümemeleri değil mi bir de. Gerçekten insanlar iklime göre değişiyormar, hemfikirim!

Ellerine, gözlemlerine sağlık!

miso dedi ki...

Sevgili Ekmekçikız,
Yıllar önce baba parasıyla Londra'ya gitmiştim; güya çalışmaya:) Başka da yer görmüşlüğüm yok. Ama bir şansım daha olsa belki de yine Prag diyeceğim; o kadar büyüledi beni yani.

Delicim,
Hoşbulduk. Biraz geç oldu ama :) Bu arada Kafka'nın evine kadar gittik ama içeri girmedik. Bahçesinde de minicik bir süs havuzu vardı. Üzerinde havuza işeyen iki heykel. Bunlar işesin diye su yükseldikçe mühim organları ayağa kalkıyor, su bitince de aşağıya iniyordu. Dedik ki bizim örf adetimize aykırı, girmeyiz içeri :) (Nasıl bahane?)

Dufresnecim,
Getirdim canım, bavulda duruyor. Ama açlıktan ölmüştür şimdiye, geç kaldın. Tüh! Vah! Niye gelip almadın ki?

Elektracım,
Güzel sözlere çok teşekkürler. Cidden bayıldım Prag'a, aklımın yarısı orada kaldı. Gerçekten yazar mıyım gezi anılarını güzel güzel? Birileri yazıyı klişe bulmuş, bir de bana söyledi bunu... Bir de gazlamak için çok daha iyi yazarsın, ha gayret filan da dedi... Neyse elektram, biz burada birbirimizi ağırlayalım. heheh

Öykücücüm,
Bilakis, garsonlar en kibar kişilerdi. O memlekette konuşurken veya dinlerken insanın yüzüne bakmama adeti var sanırım. Bizim ya da benim tam aksime. Tarih konusunda ise yüzde yüz haklısın; insanlar bilmem kaçıncı yüzyıldan kalma evlerde yaşıyorlar ve tabi ki ayakta tutabiliyorlar. Muhtemelen devlet de finanse ediyor bu koruma işini.

Zeynepcim merhaba,
Prag'a altın şehir dendiğini bilmiyordum. Okuduğum saniye ikna oldum. Kıskanma nolur, param olursa bir de beraber gideriz. :))

Evin kedisicim,
İnşallah (üç dua), yine gidebilirsem bir yerlere bir gün (beş dua daha) mutlaka yazarım buraya :))) Üşümek? O bir tek bende vardı; hatunlar gayet iddialıydı valla :)

marruu

dufresne dedi ki...

Ama benim anlaşmam adrese teslimdi!! kazıklandığımı düşünüyorum :)

zeynep dedi ki...

Sevgili Miso,

Senin o güzel kalbinin zenginliği yeter.

Ama Prag konusunda bi şey kafama takıldı. Kedileri nasıl Prag'ın hiç bahsetmemişsin. Çekce'de de "marruu" derken telaffuzları aynı mı?

:)

UFUK ÇİZGİSİ dedi ki...

Vay canına, sizdemi.:) Bu şehri görmek farz oldu..bir gün mutlaka.
Saygılar.

miso dedi ki...

Sevgili Zeynep,
Ah nasıl oldu da ben bu yorumu daha yeni görüyorum :((( Aptal miso! Söylediğin güzel her şey için çok teşekkürler. Kediler mi? Hiç yoktu desem? Daha doğrusu sokakta hiç hayvan yoktu; yoksa alırdım ifadelerini. Barselona'da sevdik mesela bir kedi. Üstelik bir gözü de kördü :( Ama süperdi ve gırıltısı uzaktan bile duyuluyordu :)

Sevgili Ufuk Çizgisi,
Mutlaka gidin, gerçekten. Üstelik cidden ucuz bir şehir. Farz farz diyeyim de daha kuvvetli olsun bari :)

marruu