3 Şubat 2009

Barcelona 1: Gaudi


Burcu’yla inanılmaz bir uyum içinde şehri dolanıp durduk dört gün boyunca. Bir sonra kuracağımız cümle bile bazen aynı oldu. Farklı kelimeler belki, ama aynı niyet. Kahve içelim mi? Hediyelik alalım mı? Şuraya bakalım mı? ...lım mı? ...lım mı? ...lım mı? Aynı şeylere gülüp aynı şeyleri geyiğe sardık. Aynı insanları beğenip, “gel sana bunu alayım,” dedik. Bir tek rastalı saçlıları beğendiremedim kendisine.

İspanyollar “s”leri peltek söylüyorlar; ben hiç bilmiyordum, dilin özelliği buymuş. Birbirimize “gracias” deyip gülüşüp durduk. Türkçe kelimeleri İspanyolca gibi vurgulayarak ayrı eğlendik. “Man-zaa-ra”, “Pe-çee-te”, “Pı-raa-sa,”... Aslında bunların hepsi bahane; güldük işte, dört gün boyunca hatırlamadığım bir zaman diliminin toplamı kadar güldük, mutlu olduk. Barcelona kelimesini algılayışım değişti benim; sanki coşkulu bir şey söyler gibi, güzel, keyifli, lezzetli bir şey gibi, ağzımızı doldurarak söylemek gerekiyormuş gibi hissediyorum artık. BARCELONA!

Gaudi’nin sanat şaheserlerini gördüğümüzde dibimiz düştü. Casa Battlo’yu veya Casa Mia’yı gezerken kulağımızdaki rehber şehri adamın tasarladığını anlatıyordu. “Bir dahiyi mi, yoksa bir akıl hastasını mı mezun ediyoruz, bilmiyorum,” demiş hocası zamanında. 1900’lerin başında şehrin planını çizmiş Gaudi efendi. Zaten G oo gle’dan baktığınızda şehrin kutu kutu olduğunu görebiliyorsunuz. Her kutucuğun ortasında da bir avlu. Ve tabi şehrin kanalizasyon sisteminin yine aynı zamanlarda hayata geçirildiği anlatılıyordu. Bu Casa Mia veya Battlo da oyuncağı olmuş zaten Gaudi’nin. Hansel ve Gretel için tasarlayıp yaptığı muazzam masal evlerini kendisine ısmarlayan zenginlerin hizmetine sunmuş. Öyle iyi bir mimarmış ki, parası olan dökmüş önüne, buyur istediğin gibi yap diye. Bir de tabi Casa Battlo’yu gezerken en büyük şok merdivenlerden yukarı çıkan Alain Delon’la karşılaşmak oldu. Adamın da orada oturduğunu öğrenmiş olduk böylece.

La Sagrada Familia ise akıllara zarar bir yer. Gaudi gençliğinde din min fazla sallamıyormuş. Sonra ağır ve uzun soluklu bir hastalık geçirmiş ve koyu bir Katolik olmuş. Ve kendisini Sagrada Familia’yı tasarlamaya ve inşa etmeye adamış. Son on iki yılını da bunun için feda etmiş. Böylesine dindarlık ilk defa bu kadar iyi bir işe yaramış diye düşünüp gülümsüyorum metrodan çıktığımızda. Öte yandan buna bu kadar sarmasaydı kim bilir daha ne şaheserler yaratırdı diye düşünmeden de edemiyorum. Kuleleriyle tepemizde dikilmiş bize bakıyor La Sagrada. İnsanın üzerine eğilmiş gibi; ne kadar aciz ve küçüksünüz der gibi. Burcu’yla afallıyoruz; hiç bir binada bu kadar motif görmemişiz hayatımızda. Her bir köşede farklı hikayeler anlatan heykeller var. Önünde günlerce dursak, günlerce konuşabiliriz gibi geliyor. İçeri giriyoruz ama içeride inşaat ve insanı ziyadesiyle boğacak kadar çok toz var. İnşaatı bilerek bitirmiyorlarmış gibi bir dedikodu var; ilgi çeksin diye bitirmiyorlarmış. Bilakis olumsuz etkiliyor bence.

Kuleye çıkmak için asansöre binmeyi bekleyen insanların arkasına geçiyoruz. Bende ciddi bir yükseklik korkusu var ama yine de çıkmak istiyorum. Daha asansörde içimdeki kelebekler yükseliyor. Tepeye çıkıp asansörden iniyoruz ama ben bir adım atıp asansörden çıkabiliyorum ancak. Bir adım daha yok. Burcu ilerleyip kuledeki odacıklardan manzarayı çekiyor; bırakın bizden yüksek bir binayı, göz hizamızda bile insan yapımı hiç bir şey yok. Bayılmak üzereyim; elimi uzatsam bulutlardan birine binebilecekmişim gibi. Ter içindeyim, midem bulanmaya başlıyor. Sırtımı duvarlardan birine dayıyorum. O sırada asansör geri geliyor. Yerimden kıpırdamadan kıza elimi uzatıyorum. Bir kelime bile çıkmıyor ağzımdan. Kız dirseğimin altından kolumu kavrıyor ve beni asansöre çekiyor. Aşağıya doğru harekete geçtiğimizde, “üzülmeyin,” diyor, “bir çok insan böyle oluyor.” Korkumu bile bile çıkıp bu kadar ürktüğüme üzülüyorum. Kıza teşekkür edip dışarı çıkıyorum ve Burcu’ya, “ben iyiyim, sen keyfine bak,” diye mesaj atıyorum. Beş dakika geçmiyor ki Burcu da geliyor. Yiğidim aslanımın yüzü bembeyaz, tir tir titriyor. Asansöre binmemiş. Kuleden yürüyerek inmiş; attığı her bir adımda yeri görmüş. Çıkıp bir kahve içiyoruz. Toparlanmamız bir saat sürüyor.

Gaudi’ye dair son uğrak Park Güell. Barcelona’nın tam tepesinde devasa bir park. Zamanında Güell ailesine araziyi aldırmış, içini de bir güzel ağaçlandırmış. Amacı 60 evlik bir zengin muhiti yaratmakmış. Ama kardeşim o kadar tepede bir yer ki burası, muhtemelen zenginler adamın suratına gülüp, biz bir düşünelim dedikten sonra içlerinden yürrrü diyerek olayı kapatmışlar. Hepi topu iki evcik var parkta. Biri Gaudi’nin mütevazi, minicik evi, diğeri ise Güell’lere ait ev. Şu anda da içinde birileri oturuyormuş ama kim olduğunu soramadık. Parka gitmeye niyetlendiğimiz ilk gün binlerce basamağı tırmanıp yukarı ulaştığımızda fırtınada devrilen ağaçlar yüzünden parkın kapalı olduğunu öğrenip kahrolmuştuk. Ama yılmadık, bir daha gittik, bir daha ter içinde kaldık ve her bir şeyi gördük. Japonlardan beter fotocu Burcu da derin bir nefes aldı. (Yalnız görülmeden de olmazmış yani, şimdi hak yemeyeyim.)

Şehirlerini dahi bir mimara teslim eden zihniyetle bizim şehirlerimizi teslim alan sığırları karşılaştırdık; üzüldük. Niye böyle olduğumuzun sebebini bulamadık (desem yalan olacak). Yine de onlar adına sevindirici tabi; intikamcı düşünmenin alemi yok. Belki bir gün bizim topraklarımızda da böyle insanlara fırsat verilir diye pespembe düşündük ama pek de umutlanamadık.

Arkası yarın...


marruu

12 yorum:

Ekmekcikız dedi ki...

Okunduğu üzre geri dönmüşsünüz ve de çok memnunsunuz, mesutsunuz. :)))
Ne güzel, ne güzel!
Devamını sabırsızlıkla bekliyorum.
Yenilen içilenleri de ihmal etmeyin, lütfen!
:))

asliberry dedi ki...

kendim gezmiş kadar heyecanlandım.

cenebaz dedi ki...

Daha dün Gaudi'nin eserleri ile ilgili bir e-mail gelmişti. Postu okurken hepsi gözümün inünde canlandı ve gidesim geldi. Alain Delon'u göreceğimi bilsem 5 dakika durmam da:))

elektra dedi ki...

misooooooo, beni niye götürmedin:(((

yaz yaz, devamını bekliyorum. daha tam çatlayamadım hasedimden:PP

şule dedi ki...

oh sefaniz olsun miso kedim, ne iyi yapmissiniz...

miso dedi ki...

Ekmekçikızcım,
Döndük döndük :) Cidden çok da mesut döndük. Devamı gelecek, merak etmeyiniz. Ama yenilen içilenden pek ümitli olmayınız; zira benim deniz ürünleri alerjim var. Burcu da ağzına koymaz öyle şeyleri. Piza filan yeyip durduk işte. Hatta çok utanarak söyleyeyim Mc.Donalds da yedik :( Mecburen valla.

Asliberry'cim,
Gittik oralara, oturduk yüksekçe bir yere, aldık elimize dürbünü. Ne ressama benzer birini gördük, ne de kırmızı gömleklisini :) Kös kösül döndük anlayacağın. Olsun olsun, daha İtalya felan var; hem belki beraber giderizzz.

Çenebazcım,
Gaudi muhteşem şeyler yapmış gerçekten de. Ve sanırım gidip görülünce tadı gerçekten anlaşılan biri. Örneğin Picasso'dan ben bir şey anlamıyorum, kıroyum-biliyorum; onu mailden ya da kitaptan da görsem olurmuş. Ama Gaudi'nin mozaiklerine, ahşap işlerine filan dokunmak cidden harikaydı. Alain mi? Hala inanamayacağın kadar yakışıklıydı. Ben artık nasıl şaşırdıysam gözümün içine bakıp gülümsedi. Hah, ben bu abdestle altı ay namaz kılarım :)

Elektracım,
Gel noolur, bir dahakine beraber gidelim. Şimdiden kadife kesemi hazırladım; yemeden içmeden para biriktiricem ve ilk fırsatta başka bir yerlere gazliycam.

Şulecim,
Evet ya, sefa sürdük cidden; hem de canım Burcu'yla :)

marruu

endiseliperi dedi ki...

miso'cuğum ne desem az. keyifle okudum yazını. barcelona'dan da nutkum tutuldu. öyle ki, bir zamanlar ispanya tarihi ile ilgili ispanyollar'ın mimariye olan tutkularını da pek güzel ifade eden bir kitap okumuştum da onun adını bile hatırlayamadım. ama senden dinlemek ayrı ve çok daha özel bir zevk oldu.

sevgiler ve de öpücükler.

Evin Kedisi dedi ki...

Ahhh ah! Bir gün acaba mümkün olur mu bu? Bloggerlar toplanacak ve hepberaber bir kız kıza gezi yapılacak, yenilecek, içilecek söylenecek...Acayip olurdu gerçekten de. Fikri bile insanın içini ısıtıyor :)

Yazdıklarını her okuduğumda ve özellikle bu gezi yazılarından sonra İstanbul'da mimar olmanın ne kadar acıtıcı bir yanı olabilir diye düşünmeden kendimi alamıyorum. Koca koca birbirinin aynı betonarme yapılar...Yaratıcılıktan ve en önemlisi sanattan uzak...Ve heykelin ne olduğunu insan Avrupa şehirlerinde anlayıp tırnak yiyor. Acı bir durum...

Ellerine sağlık yeniden Miso'cum :))

miso dedi ki...

Periciğim,
Çok çok teşekkürler güzel sözlerin için. Benim de orada nutkum tutuldu :)

Evin kedisicim,
Söylemesi ayıp ve belki de bir hayli nankörlük olacak ama bu "gezme" denen işte kadınlar daha bir maharetli. Sanırım bunun nedeni de daha bir geçimli olmaları. Yani erkeksiz bir gezi inan ki çok daha keyifli. Burcu'yla bunu dedik :) (Utanıyorum) Ha tabi, heykel konusuna hiç girmeyeceğim. Biliyorsun bizde tükürük bezlerini harekete geçiriyor bu sanat dalı. O beyefendinin yarattığı Ankara da ortada zaten. Sakın gelip bakmayın, içler acısı :(

marruu

figen dedi ki...

e onca resim çekmişsiniz bari birini ekleseydiniz olmuyor böyle:)

baurk... dedi ki...

Park Güell'in tam dibindeki hostelde kalıp da içine girmeden, deli danalar gibi sürekli başka yerlerde dolanan sadece bizdik bence:)

miso dedi ki...

Figencim,
Foto koymuyorum ben ya, bizim buralar biraz kalabalık (okul, okul:) özür :)

Baurkcum,
Şaka mı? Muhteşem bir manzarası vardı Park Güell'in. GAudi tam olması gereken tipte bir adammış; post-modern dindar. Ohh, gelsin zenginler, edeyim hizmet :) Ne yazık ki ne kadar ileri görüşlü olduğunu anlayamamış kaz zenginler. Neyse, bir dahakine gidersiniz inşallah :)

marruu