Tecavüz et, bırak olduğu yere; fırlatıp atmış olduğun yere. Eve gelip bıraksınlar, kapat ahıra utancınızı, görmesin, konuşmasın konu komşu.
Ah o Döne’nin hainliği; en korkuncu o işte. Yardım etmek istemiyor ki tek bir kelime etsin. At urganı kalasların arasından Meryem, çek bak sağlamlığına. Güle güle Meryem, yakar Tanrı’na, belki cennete gidersin. Ama dur, aç gözlerini, o anı bekleyen Döne’nin yüzündeki hainliğe inat vazgeç; sırf bu yüzden vazgeçmeye değer. Bük boynunu, otur ahırda karanlıkta, ama asma kendini. Dönee, Dönee, ah hain Döne. Dönelerin soyu kurumaz, gülerler insana, gülerler Meryemlere, “ha ha ha, İstanbul’a mı Meryem, ha ha ha”. Büker boynunu Meryemler bu lanet Döneler yüzünden. Bunlar yaralı parmağa işemez, bunların vicdanı yoktur, acıyamazlar.
Cemal, al aferin’i babandan. Haydut vurmuşsun ya, hakettin işte aferini. Bu hayatta haydut vurdun vurdun, gerisi boş, aksi taktirde hiç bir işe yaramamışsın demektir. Muhtemelen ömrün boyunca aldığın ikinci ya da üçüncü aferin bu. Şimdi bir aferine daha koş Cemal, al kızı git, işi hallet gel, al aferinini.
Cemal, al sana ilk darbe; bak abin ne diyor, kız günahsız olabilir diyor. Bütün tren yolculuğu boyunca diş biledin, aklın karışmasın diye ne kadar masum uyuduğuna bile bakmadın, hadi bakalım şimdi ne yapacaksın? Al kızı git köprüye, bekle aşağıya atlamasını. Yaa, kolay mı o kadar Cemal, yapamadın, değil mi? At telefonu aşağıya Cemal, fırlat at. Hayatındaki diğer insanlar da çıkıp gitsinler hayatından. Kal Meryem’le birlikte.
Yanlış ata oynamışsın İrfan. Üzerinde Burberry kıyafetler, havuzlu ev, koynunda güzel bir kadın ama kafanın içi delik kalmış. Sızıyor oradan dışarıya-içeriye. Olmamış bir şeyler, eksik kalmış. Artık olası da yok zaten; İrfan ya o evde kendi boğazını sıka sıka ölecek, ya da kaçıp gidecek. “Biraz daha sarma?” diye sorulması lazım İrfan’a, tek ihtiyacı bu. İrfan’ın güzel karısı İrfan’ın veda mektubunu kayık yapıp havuza bırakıyor oysa. Budur işte senin kıymetin İrfan, bak da gör. Ezilirsin şimdi tabi, hıyar İrfan, insan anasını babasını çağırmaz mı? Ah İrfan ah, telafi etmek mümkün değil şimdi, değil mi?
Şimdi görüyorsun değil mi İrfan? “Beni dinle Aysel!” Aysel dinlemez, dinleyemez. Aysel sağır, Aysel kör. Aysel olmuş etc. Etc Aysel. Kafası kirlenmiş, herkesi kendi zannediyor. Küçücük kızı kazık kadar kocasına yakıştırıyor. Bir de uyarıyor aklı sıra, sok çomağı arı kovanına Aysel, tam zarar vermeden çekip gitme. Tarumar et ortalığı.
Yağmurun altında oturup ağlarken yüzüne götürdüğü kınalı parmakları yüzünü de boyayacak gibi. O güzel gözlerinin etrafına yayılıverecek gibi. Bak kovadan denize Meryem, anlat İrfan’a seni sevdiğini sana gösteren tek insan olan Bibi’ni, neneni. Sana insan gibi davranmış iki insanı tanıştır. Sonra engelle Cemal’i, hayatının en büyük hatasını yapmasına engel ol, sakın zarar vermesin İrfan’a.
Ve hayatının darbesini vur Cemal’e. Yaa Cemal, hiç bekler miydin haydutların en sinsisini, en sansarını kendi çatının altında? Bırak, vurma Cemal, dön Meryem’e. Gıcır ayakkabılarını giyersin yine evlendiğinizde. Bırak bu işi hayatında başını kaldırıp abisinin yüzüne bakamamış olan amcan yapsın.
Ve herkes kendinden bir kocaman aferin alsın.
Mutluluk nerede? Mutluluk burada, aferinde.
27 Nisan 2007
Mutluluk
23 Nisan 2007
Biraz alık miso
İşte böyle biraz da alığımdır ben. Rakamları fazlaca aklımda tutamam. Öğrencilerin adını ilk günden öğrenirim ama rakamlarla aram pek yoktur. Hatta disleksianın bir veya bir kaç türünden muzdarip olduğumu düşünürüm zaman zaman. Örneğin çocuklara “üç dakikanız var”, veya “toplam üç anlamı var,” dediğimde parmaklarım beşi gösteriyordur çoğu zaman. O yüzden üçten beşten söz ederken ellerime bakarım hep. Öğrenciler hep güler; olsun, mühim olan yanlış yönlendirmemektir. Öğrenciler güler tabi; bütün matematik sorularını yaparak gelmiş bir grup insanın önünde üçü beşi beyniyle elleri arasında düzenleyemeyen bir kadın karşılarında üç der, beş gösterir.
Belki de sıkıntı üç ve beştedir, bilmiyorum. Sanırım değil, çünkü bazen iki ve dörtte de aynı şey olur. Üzülürüm.
Ellerimi kullanmadan konuşamam ama. Belki de sıkıntı budur. Biraz daha sakin konuşabilmeyi öğrensem, ah bir öğrenebilsem... Belki de sorun hallolur. Zaman zaman “şu kadar vicdanı yoktu bence”, filan derken baş parmağımı işaret parmağımın ilk boğumuna oturturum. Ellerim hayatım benim, onlarla konuşurum, kollarımı sallamazsam kimsenin beni anlamayacağından korkarım galiba. Bu da bir tür algı meselesi tabi. Belki de herkes beni anlıyordur da, ben kendime olduğundan daha derin bir akıl fikir fışkırtma mekanizması yüklüyorumdur. Hayır ya, bunu yapmıyorum. Yapsam bilirim; bu kadar alık değilim. Ya da belki de ben sakin sakin konuşan insanları anlamıyorumdur. Hayır, bu hiç değil. Bunların şahıyla on yılı aşkın bir süredir evliyim ve her söylediğini anlıyorum. Ya da anladıklarım yetiyor; yetmiş işte bak, on yılı geçmiş.
Diyeceğim şudur: Mutfakçıda baktığımız rafların, dolapların yüksekliklerini hatırlamıyorum, fiyatlar ise üçüncü fiyattan itibaren birbirine giriyor. Yapamıyorum. Elimde değil. Fiyat, yükseklik... Beşinci rakam grubunda ise iptal oluyorum, dikkatimi toparlayamıyorum. Aslında gerek de görmüyorum.
Yeter ama ya. Bu kadar üzerime gelme lütfen.
YA-PA-MI-YO-RUM.
Ama şunu da bil ki aptal da değilim. Yüzündeki o sevimsiz tebessümü de sil. Onun ne anlama geldiğini biliyorum çünkü. Cidden aptal değilim. Soruyorum bazen başkalarına; tam aksini söylüyorlar.
18 Nisan 2007
Sınıfın sınav halleri
Normal zamanda kan alan çocuklar şimdi oturuyor kuzu kuzu. Derslerin kuduruk kaplanlarının gözleri mee mee meliyor. Herkeste bir çaba, bir ıkınma. Kimisi sakallarını dipten uca çekiştiriyor, kimisi kulak memesiyle oynuyor (ben oynasam uykum gelir), kimisi saç diplerinde bir şeyler arayıp duruyor (umuyorum ki hiç bir şey bulamıyor), kimisi sivilcesini yoluyor (ki en kötüsü de bu; ertesi gün 3 sivilce olarak geri kazanım yaşıyor), kimisinin bacağında bir ritim (pek düzenli değil, ne olduğu anlaşılamıyor, hafif Parkinson vuruşlu), kimisi sürekli burnunu çekip diğerlerini uyuz ediyor, kimisinin kolundaki bilezik/künye şak şak sıraya vuruyor, kimisi ojelerini kemiriyor.
Bütün bunlar yalnızca üç dakika bakınca son derece kolay bir şekilde gözlemlenebiliyor.
Sınavlara dair en sevdiğim şey çocukların kirpiklerini seyretmek. Başlar hafif önde, o kirpikler kıpır kıpır, yüzer gibi. Eğilip doğruluyorlar sakince. Biraz üstlerindeki kaşların otoritesine aldırmadan insana gülümsüyorlar. İnsanın dokunası geliyor usulca.
marruu
15 Nisan 2007
Hatalarla yaşamayı öğrenmek
İyi insanlarız aslında bir çoğumuz. Hepimiz demeye dilim varmıyor; çünkü cidden iki elimin parmağını geçmese de sayıları, kötü niyetli insanlar gördüm bugüne kadar. On beşlik genç kız değilim ne de olsa artık. Bazılarının kötü olduğunu sezmiştim en baştan, bazılarında hayretten ağzım açık kalmıştı, sonlara doğru korunmayı öğrenmiştim. Aslında zarar verebilenler bu kötücül tipler değil, hiç beklemediğimiz yerden gelir yaralanmalar. Ev kazaları gibi tıpkı, gelir aniden, vurur ve geçer.
Hayır, alınan yaraları anlatmayacağım şimdi. İstemeden yaptığımız hatalardan dem vuracağım. Kimisi hata olduğunu sezip kendimize engel olamadığımız hatalar. Yaparken, söylerken bildiğimiz kırıp döktüğümüzü. Ama engelleyemediğimiz. Örnek vermeyeceğim, örnek vermek yaralar çünkü. Bilirim zira o yaptığım hataların vanalarının derin bir yerlerde hazır beklediğini. Anlattığım anda ılık ılık kanayacağını. İstemiyorum şu anda yüzleşmek. (Dayanamayacağım ama. Anlatmalıyım birini hemen. Üniversitede Özlem’in kalbini nasıl kırdığımı her hatırladığımda küfrediyorum kendime örneğin. Amerikan edebiyatına soru çıkararak çalışmıştım, birileri de ona “miso’da sorular var ama kimseye vermiyor,” demiş. Bu salak da gelip bana sormuştu, hafif kırgın. Vayyy, kafasını uçurmuştum. Öncelikle arkadaşlığımızı bu şekilde sorguladığı için. Sonra da benim gibi birinin soruları bulsa da almayacağını kafasına vura vura. Ne bileyim, gururum kırılmıştı bu adi kopya suçlamasıyla. Sonra özürler dilemiştim ama kendimi hiç affedemedim. Kanar hala hafif hafif. Ama artık çok daha hafif)
Kimi hataları da ruhumuz duymadan yapıyoruz gerçekten de. Farkına bile varmıyoruz nelere yol açtığımızın. Sonradan öğreniyoruz ya kurbanın kendisinden, ya da çevreden birilerinden. Amman, hemen koşuyoruz, çok özürler diliyoruz (yani miso hep öyle yapar, çok boldur özürü, bir kırma ihtimaline karşı hemen fışkırır özürler, hiç sakınılmaz). Ya da içimize kapanıyoruz, nasıl tamir edebileceğimize sarıyoruz bol bol. Genellikle de bir yol bulamayıp, kurdukça kurup, olmadık hikayeler yaratıp iyice perişan olarak bu bulamacın içine batıyoruz. Kendimizi yargılayıp, suçlu ilan edip sahneden çekiliyoruz. (miso hemen hemen hiç böyle yapmaz, çatlar yoksa orta yerinden, illa sorar, konuşur.)
İşte burada esas yanlış başlıyor galiba. Hatalarımızla yaşamayı öğrenmek lazım. Onlarla barışmak lazım. Tamam, arsız gibi bir hata-hemen özür-bir hata daha-şak al sana ikinci özür demek istemiyorum. Ama yapılıyor işte hata. Karşıdaki seviyor mu seni? İnanıyor mu samimiyetine? Gerçekten fark edemediğine? Tamam o zaman. O hataya gömülmek bir süre sonra hatanın kendisinden farklı bir boyuta götürüyor insanı. Yabancılaştırıyor. En kötüsü de ilişkiden soğutuyor. Kırılandan daha çok ızdırap çekiyor hatayı yapan. Mağdur koltuğuna diğeri oturmaya başlıyor.
Hata değil mi bu? Yapılıyor; hayatın bir cilvesi işte. Miso hata yapsa ve özür dilese marruu marruu affetmeyecek misiniz?
Yeter artık ama ya.
Ayıp oluyor böyle.
Kocakarılar gibi sarıp durmayın kafanızda.
marruu
12 Nisan 2007
Ne bu duygusallık?
Ilgaz arızada yine. 5 günlük Eskişehir seyahatinin cilası oldu bu. Halbuki ne kadar keyifli gelmişti çocuk, mutlu bir kuzu gibi hoplayıp zıplamıştı otobüsten inince. Bir saat sonra hararet yaptı. Gece en son 37.8’i gördük; anladık ki Bahadır Bey yolları göründü bize.
Bu Bahadır bey bize ODTU medikosunun bir armağanı. Şimdiye kadar medikoda kendimle ilgili sevk almak dışında bir şey yaptırmışlığım yok ama 2003 Ekim’inden beri Ilgaz’ı her arızasında götürüyorum. 2003’de kendi doktorumuzu bıraktığımızda vizite ücreti 80 liraydı (ya yazarken bile elim titredi). Tamam, hiç bir şikayetimiz olmadı, çok ilgiliydi, çok şefkatliydi ama cebimizde bir kara delikti. ODTU’ye geçince bu konuda çok rahatladık, farkı hissetmek harika geldi. Bu Bahadır beyimiz de süper bir insan. Gülebilen bir doktor, çocuklarla ilişki kurmayı beceriyor, Ilgaz kurulan soru-cevap ilişkisinin sonunda kendisini normal bir insan sanıyor. (Odadan çıkınca da bana bir poz, bir caka yarabbim; zannedersin Birleşmiş Milletler toplantısından çıkmış uzman şahsiyet)
Bahadır Bey bu Pazartesi de çok şekerdi. Uzundur görmediği, hasret duyduğu arkadaşı Ilgaz’a son derece içten davrandı. Bir de Ilgaz’ın sınıf arkadaşı olan oğlu Yalın hakkında bilgi sızdırmaya çalıştı. Yalın son iki haftadır okula gitmek istemiyormuş, sabahları duygusal anlar filan. “Yalın’ın anlaşamadığı biri mi var Ilgaz’cım?” anlamına gelen bir şey sordu Ilgaz’a. Ilgaz başı yanda, gözleri hafif yukarı bakar halde 15 saniye düşündükten sonra, kendinden son derece emin bir şekilde, “hayır,” dedi. Ben pek anlayamadım; biliyor da çaktırmıyor mu, yoksa cidden bir şey yok mu kestiremedim. Az sonra ben de farklı kelimelerle aynı soruyu sordum. Bizimki bu sefer hemen, “benim bildiğim bir şey yok,” dedi. (Bana biraz da posta koyuyor gibi geldi. Havalı bok. İnce ayar vakti geldi sanırım).
Aynı gün akşam derse gitmeden önce iki saatliğine Ilgaz’ı kreşe bıraktım. Gittiğimizde çocuklar bahçede çığlık çığlığa oyun oynuyorlardı. Tam ayrılıcam, koala pozisyonuna geçti beyim. “Ben ağlamak üzereyim,” diyor; surat buruşmuş, gözler-burun kıpkırmızı. Bu tip durumlarda, “oolum noooldu?” bizde hiç işe yaramıyor. Sarıldık bir süre, öptüm, kokladım, o da beni öpüp kokladı. (Hayır, hayır, ben ağlamadım). Sonra kendisini hazır hissetti ve öğretmeninin elinden tutup gitti.
“Kendini hazır hissedebilme” ritüeli bu Ilgaz’ın. Bir de haber vermesi bana çok acıklı geliyor. Çok hüzünlü. “Ben ağlıycam, neden bilmiyorum, biraz destek olur musun, biraz yakın durur musun? Dokunmak çok iyi geliyor.” Kullandığı kelimeler az çok bunlar. Buna bayılıyorum, hüznü nefesimi kesse de buna tapıyorum. Büyümek böyle bir şey sanırım; çoğumuz bu kelimeleri ve hassasiyeti yitiriyoruz ne yazık ki.
Ben bunu yapmaya çalışıyorum. Çünkü dokunmak kadar beni iyileştiren başka bir şey yok.
7 Nisan 2007
Hıyarlar cumhuriyeti
“Sen bilmezsin, hıyarın tekidir o,” derdi kuzenim
“Ya bırak, ne hıyarı! Esas hıyar diğeri, bir de sen,” derdim.
“Yok ya, pis herif,” kah kah, kih kih. Tipik adam harcama muhabbetleri, güler geçerdik.
20 yıllık arkadaşım bu bahsi geçen. Çok net bir adamdır; lüzumsuz kibarlaşmaz, kırıtmaz. Harika bir ailesi vardır. Neyse, uzatmayayım, severim yani ben bu adamı. Kalitelidir, okumuştur, görgülüdür. Evropalara bile gitmiştir zamanında Inter Rail’le, ama hiç övünmemiştir vesaire.
Dün gece üç kız ODTU Uptown’daydık. (Kız? Pardon? Kadın kadına demeye dilim varmıyor, güne/konkene gitmiş gibi hissediyorum kendimi) Gitmeden önce yine önyargılı Miso’ydum. Ya bu hanım kızlar şimdi aman kocam, canım, aaaşşkımm, biricik çocuğum, ondan uzak her bir saniye bana eziyet/haram... Sen dur miso, demiştim kendime, karartma kızların içini. Ben eşime hastayım aslında, kalitesine, düzgün insan oluşuna; ama evliliğin o korkunç çoraklığı çörekleniyor içime zaman zaman. Geliyor-gidiyor. Sıkıyor-bırakıyor. Falan filan.
Miso yine hayretler içinde kaldı dün gece. Aslında gecenin konusu çocuğunu bırakıp İstanbul’a giden arkadaştı. Maksadımız pis dedikodu değildi; hepimiz biliyorduk ki aslında o arkadaşımızı halâ seviyoruz. Ama tabi anlatılanlar yürek paralayıcı; annenin aldığı bereyle yatmalar, elinden alınınca boğuluncaya kadar ağlayıp hastaneye götürülmeler, benim annem yok, ben ne yapıcam demeler... Yazsam hepinizi verem edip kalkıcam buradan, biliyorum.
Konu diğer kızların eşlerine gelince çenem masalara vurdu hayretten. İşte bazı inciler.
Biri:
“Kadın iyi temizlik yapamıyor, baaak burası tozlu, sen yap en iyisi.”
Arkadaş bankada müdür yardımcısı oluyor, diğeri maaş farkını hazmedemiyor: “Tabi, patron sensin, evet, evet, hadi, başıma kak.”
Anne-babasının önünde “kızım müdür mü oldun sonuçta, bir müdür bile olamadın,” demeler. (Gerçi bu noktada oğlanın kendi babası, “siktir lan, sen kendine bak, sen ne bok oldun,” şeklinde ağzına indirmiş ama bizim bu konudaki yaramızı saramadı).
Diğeri:
“Bir işi de düzgün yap be kızım, bak yerdeki kırıntılara...”
“Benim yaşım ilerliyor artık, ikinci çocuğun zamanı geldi,” (ki kız istemiyor, en azından şu anda istemiyor)
“Niye master yapıyorsun? Tamamen kendini tatmin için. Bana bir şey mi demeye çalışıyorsun? Bitirebildiğine de inanamıyorum zaten”
“Sen ne biçim annesin, insan çocuğunu bırakır mı?” (bırakılan yer=anneanne, bırakılan süre=bir gece)
Ben böyle yaşayamam; cidden. Bu lafları işitmek niye? Benim eşim de böyle yapmaz zaten, asla yapmaz. Biz birlikte yaşamayı iyi öğrenmişiz, birbirimizin sınırlarını ihlal etmeden, kırıp dökmeden, terbiyesizik etmeden, parayı pulu başa kakmadan...
Terbiyesizlik ve hoyratlık insanın doğasında var. Aslında şu anda “erkeğin doğasında var,” demek istiyorum ama etrafımdaki sicili çok temiz adamları da karalamak istemiyorum bir çırpıda.
Üzüldüm dün gece ben.
Hıyarlar sarmış dört bir yanımızı.
3 Nisan 2007
Jülide
Geç oldu, biliyorum. Hatta geri dönülemeyecek kadar geç. Ama bunları yazmak zorundayım. Çünkü son bir vedayı hak ediyorsun; hem de bir çok insandan daha çok.
Ya şimdi tanışma anılarımızı anlatmak cidden anlamsız olacak. Aklımda kalan tek şey, ve aslında aklımdan hiç çıkmayacak tek şey her zaman parlayan gözlerin sanırım. Bir de, bir şey daha var tabi; o dünya güzeli yüzün.
“Ya miso, ne güzel minyonsun, seni gören hiç çocuk doğurmuş der mi? Bayılıyorum bu haline.” “Ya Jülide ne diyorsun, esas ben sana hayranım, ne kadar hoşsun, kapkara saçlar, gözler, bembeyaz bir ten. Bir yere giriyorsun, milletin ayarı kaçıyor, o kadar şekersin ki,” demiştim. Suratında inanmaz bir ifadeyle “yaaa,” demiştin de, şaşırmıştım. Ya nasıl olur, bu kadına bunları söyleyen kimse olmadı mı şimdiye kadar, diye düşünmüştüm.
“Eşim üşümüyor ama ben üşüyorum, gizlice aşağıya inip kombiyi yükseltiyorum,” demiştin size geldiğimizde. “Üst katlar soğuk oluyor, ne yapayım?” Gülmüştün bir de; her zamanki gibi. “Ben de çok üşürüm, kadınlar daha kolay üşüyor galiba. Erkekler kıllı yünlü, ondan pek üşümezler, boş ver sen eşini,” dediğimde ise beni şaşırtacak kadar çok gülmüştün. Kibarlık olamazdı bu kadarı; o kadar hoşuma gitmişti ki anlatamam. Komik bir kadınım galiba ben diye düşünmüştüm; sonra da korkmuştum, acaba sıkılan bir kadın mı Jülide, diye.
Ayrancı’da uyduruk bir ev aldık ve acayip bir fiyata kiraya verdi emlakçı, diye anlatmıştın Jülide. Ayakkabı al her ay, demiştim. O kapkara gözlerin parlamıştı. Ya miso bayılıyorum ben ayakkabıya, sen de mi seviyorsun, demiştin. Sevmek ne kelime, hasstasıyımmm diye mırlamıştım; benim eşim gülümsemişti, alışkındı, biz on yıldır evliydik, senin eşin hafifçe kaşlarını çatmıştı; daha bir yılınız dolmamıştı, suratında bir kışlık-bir yazlık, gerisine ne gerek var ifadesi vardı. Eve dönerken arabada eşim, “ya bu adam teknolojik cihazlara ciddi para harcar, ayakkabı muhabbetinden hiç hazetmedim,” demişti. Ben de, “iyi çocuktur, boşver, takılıyordu bence,” demiştim.
İyi çocuktur hakikaten, eşim de çok sever, ben de çok severim. Ne yapıyor ki acaba şimdi?
Rahatsızlandığının haberini aldığımda karnıma bir taş oturmuş gibi olmuştu. Canım Jülide ya, seninle löseminin ne alakası vardı? İçimde çıt diye bir şey kırılmıştı; kaçıncıydın sen benim sevdiklerim arasından Jülide? Benim sevdiklerim, gözlerinin içine bakıp gülümsediklerim arasından hiç biri hastalığı hastanede bırakıp gelememişti; şimdi ben nasıl inanacaktım senin tekrar aramıza döneceğine?
Dönemedin nitekim.
Canım Jülide. Öyle can ciğer arkadaştık diyemem, ama hep sevdiğimdin, asla üzülmesin dediğim. Buluştuğumuzda hep iyiydik, güzeldik. Aslında bildiğimden daha çok sevdiğimi anladım bu haberle. Ama hiç hoşlanmadım bundan, küstüm yine. İnandığım şeyler yerlere döküldü hep. Toparlanmam için bir süre geçmesi lazım yine. Yerlere bakamıyorum şimdi dağılan incileri toparlamak için. Göremiyorum gözyaşlarımdan.
Canım Jülide. Sen bana baharı anımsattın hep, üşüdüğüne inanmak mümkün değildi sanki. Hep o güzel halinle hatırlayacağım seni.
Hiç üşüme Jülide, sakın üşüme.
29 Mart 2007
Miso nasıl kurtuldu? (mu)
İlk sınıfımdandı bu çocuk. Daha ilk bakışta belli oluyordu nasıl kapalı bir çevreden geldiği. Özenle üzerine kapanmış bir ailenin etrafındaki kapalı, zifiri karanlık bir çevre. İki abla var, anne buna çıldırıyor; aman oğlum-yaman oğlum! Oğlan binbir zahmet kazanıyor üniversiteyi. Aile bir yandan kabar kabar, gurur sıçrıyor her bir kelimeden. Diğer taraftan ise bin bir korku, aman siyasi bir şeye karışmasın; gerçi bizimki yapmaz ama bir yanlışlık oluvermesin. Ha tabi bir de birine kapılıvermesin; allah muhafaza, daha çok erken, okusun, sonra çevreden şöyle kapalı-olmadı kapalıca bir gelin bulunur. Her sabah, haydi evladım, allah yolunu açık etsin, rastgele inşallahla uğurlamalar (oğlan sanki cenge gidiyor, altı üstü hazırlıkta ingilizce öğrenecek; ya da bilmiyorum, belki de bir tür cenk bu da, yoruma bağlı).
Tabi okul, sınıf tokat gibi bu çocuğa. Sınıftan ziyade yeni çevre, “it is a book”tan fazlasını öğrenmeye başladığı dersler, serbest ortam, kimisi mazbut, kimisi fıkır fıkır kızlar, etrafta sevgili edinenler, sevgilinin evinde kalanlar...
Bir yıl geçiyor, çocuk biraz öğrencileşiyor, zaman zaman sohbet ediyoruz, üstü kapalı bir şekilde aileyi, çevreyi, ablalara pek yakıştıramadığı enişteleri eleştirmeye, dinin aslında o kadar belirleyici olmaması gerektiğini ifade etmeye başlıyor. Miso seviniyor tabi, üç kelime İngilizce’yle bitmemeli, birazcık gelişmeli insan, neandertal kılıktan biraz çıkabilmeli. Hele bu tipler böyle kalırsa eziyetçinin önde gideni oluyorlar, birazcık bile değişse kârdır.
O üniversitede ikinci yılım başlıyor. Arada da ders çıkışlarında bu oğlanın da içinde bulunduğu 4-5 kişilik bir grupla buluşup İngilizce çalıştırıyorum. Yazık, bir sene emek var, bıraktığın anda uçar gider. Bu arada mailleşiliyor, bir şeyler soruyor, cevaplıyorum. Sonra bir gün bir mesaj: “hocam, ben sizin maillerinizi okuyorum.” Şaşırıp kalıyorum. “Şifrenizi bulamadım ama şifrenizi unuttuğunuzda girmeniz gereken kelimeyi tahmin ettim.” (İnanamıyorum, ben eşime bile mesaj geldiğinde açıp bakmam)
Bu yaptığının çok ayıp olduğunu, özel hayata bir saldırı olduğunu filan belirten bir mail yazıyorum. Tabi çok üzülüyorum. Ah miso, diyorum, kocaman kadın oldun insanları tanıyamıyorsun. Peşinden gelecek maili tahmin etmek mümkün değil tabi. Ben saf saf “kırıldım, ne ayıp, özel hayat” filan diye gezinirken bomba patlıyor.
Dürüst olduğu için söylemiş bana; söylemesi gerektiğini düşünmüş. “Düşlerimi süslediniz, hayallerimi...” Kelimeleri tam hatırlayamıyorum şimdi, kırık dökük parçalar halinde yüzüyor kafamda. “Saçlarınız yüzünüze dökülür halde...” “Beyaz gömlek giydiğinizde...”
Paramparça oluyorum; bundan öte bir ihanet yok nazarımda. Kendimden uzaklaşıyorum; hiç olmadık bir yerde çırılçıplak yakalanmış gibi utanca boğuluyorum. Nerede yanlış yaptığımı bulamıyorum; bu konuda cidden hiç bir hata yapmış olamam. Tek teselli artık başka bir üniversitede çalışıyor olmam. Biraz toparlandıktan sonra bir daha asla haberleşmek istemediğimi ifade eden bir mail atıyorum. Bir kaç da telefon konuşması yapıyoruz. Daha net olabilmek için kendi ablasından örnek veriyorum, empati yaptırmaya çalışıyorum.
Aramaları kesiliyor bir süreliğine. Sonra üç dört ayda bir telefon ediyor; değişik, tanımadığım numaralardan. Her seferinde alo ve kapatıyorum’dan başka hiç bir söz çıkmıyor ağzımdan. Ve zaman zaman mailler atıyor; yine değişik isimlerle. Havadan sudan yazıyor, hiç bir şey olmamış gibi. Onları okumuyorum bile, yazanın o olduğunu anladığım anda silip atıyorum. Ama unutulacak bir şey değil bu. Hep aklımın bir köşesinde, oradaki bir delik gibi üşütüyor buz gibi rüzgarıyla.
Bir ay önce halâ hayatımı takip ettiğini ispat eden bir mail geliyor. İki sene önceki öğrencilerimin kurduğu bir forum sitesine giriyormuş, oradaki yazışmalarımızı okuyormuş. Uzun bir aradan sonra ilk defa ürküyorum. Niye hayatımda, niye oradaki çocuklarla olan dünyama ortak? Her yerimi örtmek istiyorum; bedenimi, yüzümü, aklımı...
Ve son bir mail yazıyorum; yarı ricacı, yarı yalvarır tonda. Çık artık hayatımdan ve beni de kendi hayatından çıkart at. Son bir mail de ondan geliyor, hoşçakal diyen, beni allaha ısmarlayan. Bir daha asla yazmayacağını söyleyen.
Doğru olduğuna inanmak istiyorum. Sekiz yıldır süren bu şeyin bitmesini istiyorum. Mide bulantımın kesilmesini istiyorum.
Lütfen git ve bir daha gelme.
24 Mart 2007
Değişen bir şey yok
Ben kimseden bir şey istemem.
Bunun için de elimden geleni yaparım.
Çocukken de böyleymişim; inatla yaparmışım elimdeki işimi.
Anneannem “bu çocuk bokuyla dövüş ediyor,” dermiş.
Biri elimdekine değdiğinde kıymeti mi azalırmış, bilmiyorum.
İstemezmişim kimsenin yardım etmesini.
Üniversiteye gittim;
Herkesin anne-babası ayda bir taşınırken İstanbul’a
Benim annem bir seferinde çok hasta olduğumda geldi.
İki antibiyotik birden yazmışlardı,
Göğüs filmi de istemişlerdi.
Bir de evimi sel bastığında geldi;
Boğulayazmıştım çünkü, üst kattaki komşu kurtarmıştı sulardan.
Ha, bir de mezuniyette geldiler, eksik olmasınlar.
Bulduğum işlere kimse karışmadı, hiç kimse araya girmedi,
Girdim çalıştım, istifa ettim ayrıldım.
Kimseye diyecek bir şey bırakmadım.
Ev taşıdım, kimseye gel de şu işin ucundan tut demedim.
Eşim işten izin alamadı,
O kokudan yanlarında durulmayacak heriflerle eşya topladım, eşya yerleştirdim.
Gel de yardım et demedim.
Baktım,
Gördüm,
Ölçtüm biçtim,
Karar verdim,
Yaptım,
Açıkladım.
Kâh gülerek, kâh hatamı kabul edip ağlayarak.
Ama koş, yetiş, yapamadım yap demedim hiç.
Ilgaz’a kadar.
Ilgaz’da çuvalladım.
Yapamadım, yetemedim.
Kendimle kavga ettim bir süre, ama bu sefer beceremedim.
Annemden yardım istedim,
Ve ne yaparsam yapayım o istediğim şeyi göremedim.
Oysa çok bir şey de istemedim,
Diş çıkarırken hiç uyumadığım günler olmuştur;
Mahkum etmedim, hayatını değiştirmedim.
Var böyle örnekler, torun bakmak için şehir değiştiren insanlar tanıyorum;
Ben buna hakkım olduğunu bile düşünmedim.
Ya ben sadece bir Cumartesi akşamüstü saat 6 gibi dışarı çıkmak, güzel bir yemek yemek, bir iki kadeh bir şey içmek, olmadı bir filme gitmek istedim. Bütün haftam dolu, sadece bir Cumartesi gecem kalıyor. Zaten Pazar sabahı da gidip çocuğumu alıyorum. Başka bir şey istemedim annemden. Ama beceremedim. Çocuğum 6 yaşında ve ben hala aynı şeyin üzüntüsünü çekiyorum.
Bilmiyorum.
Belki de ben bir şeyleri yanlış yapıyorum.
Ya da belki de bir şeyleri hep yalnız yapmamın bir sebebi var.
22 Mart 2007
Duvak
Böyle ciddi, aklıbaşında erkekler işte böyle kalbi hoppa, aklı dışarıda kadınlara aşık oluyorlar. Çeken ne? Hülyalı bakışlar mı? Denk olmadığını bilmek mi?
Merdivenlerden inen kadın belli ki işin bütün inceliklerini biliyor; hatta o kadar tecrübeli ki, aile artık “bu elimizde kalacak” korkusu içinde. Bir erkeğin seçtiği kelimelerin nereye gittiğini, vücut dilinin şifresini, daha yeni tanıştığı arsız Townsend’e doğru kaykılarak oturduğunda kendi vücut dilinin bu adamı yatak odasından içeri alacağını; ilişkilere dair herrşeyi ama herrrşeyi biliyor. Ve belli ki bulamamış, o güne kadar aradığı her neyse onu bulamamış. O yüzden hala evde. O evi terk etmesi için annesinin onu “defol” demeden, ama defetmekten beter hale getirerek kovması gerekiyor. Ne yapıyor? Gidip Walter Fine’la evleniyor.
Walter Fine karısına göre nesli tükenmiş bir canlı türü gibi. Aşık oluyor kadına ama konuştukları aşk dili apayrı. Aşkını ilan ederken kendi hamurunu da deşifre ediyor kadına: “Bu tür şeylerde beceriksizim, ama seni mutlu etmek için elimden geleni yaparım, merak etme.” Kadın donuk donuk bakıyor; karşısındaki canlının elinden ne gelebileceğini çözemiyor bir türlü. Tıpkı odasına girerken neden kapıyı çaldığını, ya da sevişirken neden ışığı söndürmekte ısrar ettiğini anlayamadığı gibi.
Gidilebilecek en gidilmemesi gereken yere gidiyorlar. Çin! Komşu ülke değil ki bir adeti bile benzer olsun. Evet, İngiliz olmanın avantajlarını kullanıyorlar keyifle, ama kültürden beslenmek mümkün değil hanımefendi için. Orada kendi gibi birini buluyor, ve yanılgının en korkuncuna düşüyor. Bir gurur kırıklığı daha yaşadıktan sonra kolera salgınının ortasına gitmeyi kabul ediyor kocasıyla. Ölür belki, ölür de kurtulur. Zaten ölü gibi çünkü, mutsuzluğu kavurmuş içini, yüzüne vurmuş kuruluk. Ölmeye çalışmaktan farklı değil bu ikinci yer; uğrunda yaşanacak hiç bir şeyi kalmamış bir insan için yapılacak başka hiç bir şey yok zaten.
Derken yetimhaneyle tanışıyor; oradan paramparça olmuş bir Mrs.Fane çıkıyor dışarı. Parçaları birleştirmesi lazım, hayata sarılması lazım, evdeki adamın insan olarak gönlünü alması lazım; bütün bunları kendini insan gibi hissetmek için yapması lazım. Yetimhanedeki başrahibe asla ölmeyecek gibi, atalardan yadigar toprak bir saksı gibi. Çatlak dolu yüzünün ortasına kondurulmuş gözleriyle yüzlerin arkasındaki ruhları görüyor; Mrs.Fane’i gördüğü anda oradaki trajediyi seziyor. Kendinden örnekleyerek kadına yardım etmeye çalışıyor. Verdiği örnek karşısındaki kadın için anlaşılır gibi değil oysa.
Bir insan ne zaman affeder? Ne zaman affedilir? Bu iki insan birbirini gerçekten affediyor; hem de hiç bir şey olmamışçasına. Aşk farklı bir yüze bürünüyor, tutku bu kez ortak hayat mücadelesi vermenin ve bir şeyler başarabilmenin ödülü olan yakınlaşmayla doğuyor. Işık söndürülmeden sevişiliyor; artık korku ve yargılanma çekincesi yok çünkü.
Bitişte çocuk şarkısı gibi bir şarkı çalıyor; “seni nicedir sevdim ve hiç unutmayacağım.”
17 Mart 2007
Enfes bir Cuma akşamı
Her şeyin müsebbibi Göksu restoran galiba ... Evet, biliyorum, o.
Ne zaman gitsem, gecelerin en güzeli oluyor, en dolusu, en hüzünlüsü...
Bu gece de Dufresne’ye aitti Göksu,
Onun sohbetine, onun sesine,
Onun o güzel yüzüne, güzel gözlerine,
Birbirimizin hüznüne, yalnızlıklarına, çıkışsızlıklarına,
Birbirimize duyduğumuz derin sevgiye, dostluğa, muhtaçlığa...
Sonrası yine yürüyüş oldu
Kızılay’dan Ankaray’ın Emek durağına kadar.
Nasıl geçtiği anlaşılmayan o bir saat,
Arada verilen bir çay ve tuvalet molasıyla soluklanan,
Sonra, yine görüşmek dileğiyle ayrılınan...
Bu miso biliyor ki, bu hayatta her şey zamanla azalıyor, tükeniyor.
En derin aşk yaşanmış zamanında; elektrik çarpmış gibi çarpılmış o zamanlar
Çook çok önce, en az bir on-on iki yıl kadar.
Ama şimdi bir dostluğa dönüşmüş o aşk,
Sessiz, sakin bir sevgiye.
Bu miso en derinden korkuyor işte
Bu dostluğun, ve yaşanan başka şeylerin azalıp tükenmesinden.
Güvenmekten başka çare yok,
Bir de beklemekten.
Bu miso biliyor
Ne yazık ki
12 Mart 2007
Ye miso ye
Sonra köşenin delisiyle yemeğe gittik. Bölümün sinirinin masasına oturduk, ben farketmemişim; köşenin delisi kibarca afiyet olsun deyince ben de dedim. Pıhlasam ayıp olurdu. Bu adama sinir oluyorum. Geçen sene ben rapor alıp derse giremediğimde benim yerime girmişti. Bir hafta boyunca bir satır işlememiş. Çocuklara paso Amerika'yı, oradaki zenci sevgilisini filan anlatmış. (Sinir oluyorum, sinir olmaya devam edeceğim). Bir güzel yemeğimi yedim, köşenin delisinin cacığının da yarısını yedim. (Ohh, dolduruyor tuzu kardeşim, yutuyor miso, şişiyor sonra o çipil gözleri, güzelliğine güzellik katılıyor.) Köşenin delisi keçilerin çobanı’yla buluşacaktı; aslında bizi tanıştırmak istedi ama ben bekleyemedim çünkü ya o anda çıkıp spora gidecektim, ya da eve gelip uyuz uyuz yatacaktım. Spor yapma isteğim bir mikro gram kadardı. (Ama yaz geliyordu, bıngıllar bir milim bile olsa küçülsündü) Daha sonra bir gün tanışabilmek ümidiyle spora gittim gerçekten de.
Spordan sonra eve geldim. Ama bu miso kendini nasıl hissetti? Üç gündür aç gibi. Ne yaptım? Kocaman bir salata yaptım ve direk yuttum. Dolaptaki ekler pasta’dan bir gıdım bile almadım. (Serseri Ilgaz hesap soruyor. “Ben yiyecektim, nooldu?” diyor. Genellikle de eşim yutmuş oluyor, mel mel suratıma bakıyor bir yalan uydurayım diye. Ya tam bağcı-üzüm-evlat-ata hikayesi. Bizimki pintinin önde gideni) Sonra da bir güzel sade Türk kahvesi yaptım onu içtim. Fincan masada duruyor şu anda.
Şimdi nasıl mı hissediyorum?
Ya yemin ederim bir lokma bir şey yememiş gibi.
Beni bu havalar mahvetti galiba, dipsiz bir kuyuya döndü midem.
Ürkmüş miso
8 Mart 2007
Bi kafa...
Ne kadar yorgunum bu aralar anlatamam. Upper grubuna ilk defa ders veriyor olmak derse hazırlanmak babında çok yoruyor aslında. Nedenlerden biri bu, biliyorum. İkincisi de Burcu sanırım. Geldi gitti ya, bir tür nekahate girdim elimde olmadan. Gerçekten de elimde değil, acayip etkileniyorum. Çok özlemişim, o da çok özlemiş; ama iki güne ne sığarsa onu sığdırdık, sonra uçtu gitti. Üçüncü neden için bahar diyebilir miyiz, ondan emin değilim. Ama inanın, akşamları yattığımda ölü gibi uyuyorum.
Bu Pazartesi de yine böyle ölü gibi uyurkeenn... Bir dakika, önce geceleri uyanma rutinimi anlatmalıyım sanırım. Ilgaz yatağından kalkıp halıda yürümeye başladığında çıkardığı hırş hırş sesine uyanırım hemen. O daha kendi odasının kapısına ulaşmadan ben oraya ulaşmış olurum. O kadar hafif uykum; bu nedenle de o kadar perişanım. (Konu dağıldı biliyorum ama söylemeden edemeyeceğim. Bir gece eşimin tırnak kesme sesine uyanmıştım; ama cidden tırnak, toynak değil. Yuh be miso, demişti o gece çaresiz koca)
Bu Pazartesi yine böyle yorgunluktan baygın bir şekilde uyurken...
Hırş hırş
(Kalkamıyorum, perişanım. Hırş hırş’tan hemen sonra uykuya dalıyorum yine)
Annneee
Efendim annecim
(Hala kalkamıyorum, yine kısacık bir uyku)
Anneee
Gözlerim kapalı bir halde “efendim annecim,” diye kalkmamla birlikte Ilgaz’a bir kafa... Zavallı çocuk hemen ağlamaya başladı haliyle. Aman, canım filan, sarıldım tipime.
Anne, burnum akıyor. (Ne akması, burnu kanıyooorr) Korcan kalk, oğlanın burnu kanıyor (Bunu İngilizce söylüyorum; Ilgaz kanamayı farkederse korkusundan kıyameti koparır. Gece saat iki buçuk, bütün apartmanı ayağa kaldırır). Korcan da kalkıyor ama panikten artık onu görmüyorum, adamın ne yaptığını hatırlamıyorum, ne garip.
Gidip yıkıyorum burnunu bir güzel, bol bol teselli ediyorum, maru maru diyerek birbirimize sürünüyoruz, sonra yatağına yatırıyorum ve yatağıma dönüyorum. Uyku mu kalmış, nesli tükenen benekli baykuş gibi bir süre yatakta oturup etrafa bakıyorum. Bir huu huu diye ötmediğim kalıyor. Biraz da Fıstık efendiyi seviyorum, regülatörünün gorul torul ötmesi huzur veriyor. Sonra dalmışım.
Sabah kalktığımızda Ilgaz’ın hiç bir şeyi yoktu. İşin komiği hatırlamıyordu bile. Burun deliğinin bittiği yerde kurumuş kanlar kenar süsü gibi sıralanmıştı. Dantel gibi. Şen şakrak okula gitti paşam. Ben tabi ayakta sallanıyordum. Salı günü eve gelip iki saat uyudum. Dersim olmasa kalkmayacaktım da. Sürünerek çıktım yataktan.
Çook yorgunum çook.
Deliksiz bir uyku istiyorum.
5 Mart 2007
Cumartesi-Pazar
Pazar sabahları sessiz ve sakin bir kahvaltı yapmak vazgeçemediğim bir lüks oldu benim için.
Balkon kapısından içeri dolan güneşe sırtını vererek bir süre oturmak.
Çayın demlenmesini beklerken gazete okumak.
Arada bacaklara sürünen kediyi okşamak.
Pazar haberlerinin bir veya ikisine mutlaka ağlamak.
Radyodaki yayını beğenmeyerek illa ki Barok bir şeyler dinlemek.
Gazete yarılandığında demi istenen kıvama gelen çaydan ilk yudumu almak.
Soyularak sofraya koyulmuş domates ve salatalığın enfes beyaz peynirle birlikte tadını çıkarmak.
Sonra bir ara anneyi arayarak asayiş kontrolü yapmak; kadının sesindeki kimi zaman ciddi oranda belirginleşen bezginliği duymak ve “ben bir saate kadar gelirim,” demek.
Karnımı ve ruhumu had safhada doyuran kahvaltıdan kalkarak bir iki yeri toparlamak.
Sonra kalkıp annemin evine gitmek, Ilgaz’ı alıp çıkmak.
Genellikle yemek istediği şeye göre bir yerlere gitmek.
Hiç durmadan konuştuğu için bir süre sonra sersem olmak.
Bir sonraki cumartesini iple çekmek.
3 Mart 2007
Sürpriz
Dün Burcu geldi.
Gelişinden önce sarhoş gibi gezdim diyebilirim. Perşembe gecesi on kere uyanılan, her dalışta tanıdık, tanımadık karakterlerle kavgalar edilen, birilerinden/bir şeylerden kaçılan, insanın ruhuna/bedenine yük uykulardan uyudum. Cuma günü dersten sonra gelişleri kesinleşen Burcu’yu beklemek için annemlere gittiğimde benden daha gergin, bir gece önce neredeyse hiç uyumadığı için çok daha perişan bir anne buldum.
Geldiğinde ise ev doldu. Her şey eridi gitti. O kadar özlemişiz ki anlatamam. Durup durup sarılıp öpüştük. Durup durup birbirimizi kucakladık.
Tabi Burcu Ilgaz’ı deli gibi özlemiş. Ilgaz da aylardır biriken nazlanma, şımarma, eziyet etme porsiyonlarının Burcu’nun hesabına düşen kısımlarının her birini dün gece eteğine döktü. Beyefendi uyuduğunda Burcu sarhoş gibiydi.
Gece oturup konuşuruz diyorduk ama kuzenler geldi, pek bir şey yapamadık. Sonra da yorgunluktan sızdık zaten.
Bugün annem, ben ve Burcu kudurmuşlar gibi alışveriş yapacağız; Burcucuğumun giyecek hiç bir şeyi kalmamış. Ilgaz ihalesi de babaya kaldı. Biz 3 kadın hep çok eğlenmişizdir, çok gülmüşüzdür alışveriş sırasında. Umarım bugün de güzel geçer.
Yarın gidiyor zaten.
Sil baştan.
27 Şubat 2007
Seçimler
Gece saat 9:30. Evde yalnızım. Eşim iş seyahatinde, oğlan anneannede. Biraz ders çalışıp vurup kafayı yatıcam. Ya da keyifli bir şeyler yapıcam; henüz karar verilmemiş. Zil çalıyor. Kim o diyorum, "ben Bayram," diyor apartman görevlimiz. Delikten bakıyorum, Bayram beyi görebiliyorum ama yanında gülüşen iki kişiyi seçemiyorum. Tekrar kim o eyince bu sefer daha ciddi bir şekilde deliğe doğru bakıyorlar, kapıyı açıyorum.
"Efendim, ben komşunuzum, hem de CHP temsilcisiyim," diyor bayan.
"Ben de," diyor yanındaki bey.
"Buyrun," diyorum. O saatte neden konuşacağımızı bir türlü kestiremiyorum.
"Muhtara gittiniz mi?"
"Hayır gitmedik, çünkü her seçimde aynı yerde oy veriyoruz. Taşınma ihtimalimiz olduğu için bir daha uğraşmak istemedik."
"Olsun, gitmekte fayda var. Kontrol etmiş olursunuz," diyor bayan.
Haklı tabi. Bunu ona da belirtiyorum, seviniyor sanırım. Ben artık kapıyı kapatıp içeri geçmek istiyorum tekrar konuşmaya başlıyor bayan.
"Efenim, ben CHP temsilcisiyim ya, sakıncası yoksa bir kaç şey sorabilir miyim?"
"Tabi."
"Kime oy vereceksiniz?"
"Başka bir alternatif olmadığı için CHP'ye vericem. Ama hiç içime sinmiyor, Baykal'ın iyice sağa kaydığını düşünüyorum aslında."
A be salak miso. Sana ne! Ona ne! Düşünüyormuşşş. Teyze şahin çıktı. İşte efendim, ben Ankara'nın her yerini gezdim, insanlar demokrasi değil cumhuriyeti istiyorlar. 301 başımıza ne belalar açıyor. Bu Orhan Pamuk, bu Elif Şafak AB'nin, ABD'nin bir oyunu. Her isteyen konuşursa neler olur sonra? İnsanlar o kadar bunalmış ki artık ordu gelsin diyorlar. Bazı şeyleri kaşımamak lazım...
Bu miso sıkı bir aile terbiyesiyle büyütüldüğü için kapısına kadar gelen bir teyzeye saygısızlık etmek istemiyor. Oysa gönlünden geçen kapıyı sakince suratına kapatmak. Bir de tabi bu tip konularda bu kadar "net" olan insanlarla tartışmanın ne kadar anlamsız olduğunu öğrenmiş çoktan. Ne dese, ne yapsa teyzenin gözünde Elif Şafak'ı veya Orhan Pamuk'u aklayamayacak. Veya teyzenin dinlemesini sağlayamayacak.
Muhtara gitme sözü veriliyor, karşılıklı iyi geceler deniliyor. Tam kapıyı kapatacakken Bayram bey, "ablacım taşınmayın lütfen buradan," diyor gülümseyerek.
Kapıda ziyan edilen bu on dakikanın tek iyi yanı bu oluyor.
23 Şubat 2007
The Black Dahlia
Scarlett Johansson’a en iyi armut taklidi yapma ödülü verilebilir bence. Ya da dudaklarının hatırına kırmızıya boyanmış bir Japon balığı maskotu ayarlanabilir. Ben bu kadını Lost in Translation’da ve İnci Küpeli Kız’da seyretmiştim ve çok beğenmiştim. Burada ne üzülebilmiş, ne de sevinebilmiş. Ne beli göğüslerine kadar yükselen, ablamdan-ödünç-aldıydım-tam-gelmiyor pantolonuyla şık olabilmiş, ne de banyonun kapısında ha gördük ha görücez memeleriyle seksi. Kadıncağız hiç bir şey olamamış filmde. Bu da bir başarıdır belki de. Bravo. Bütün film boyunca alık alık bakabilmiş sadece. Ama tabi bu bir dönem filmi, o dönemin kadınları da alık olur, tamam mı diyen varsa o da kabul; bakarız film boyunca öyle.
Aaron Eckhart ise aynen Scarlett’in akıbetini paylaşıyor. Diğer bir çok filmde gayet iyi roller keserken burada bir çocuk edasıyla abartı bir şekilde öfkeleniyor, seyirciyi bir türlü ikna edemiyor. Sinir ötesi bir polis memuru. Her türlü pisliğe bulaşmış olmasını beğeniyorum bir tek; nefis, bayılırım öyle polis karakterlerine. Ama buna hiç bayılamıyorum. İçimi soğutuyor.
Josh Hartnett diğerlerinden bir nebze daha iyiydi oyunculuk bağlamında. Onun kimi sahneleri inandırıcı, kimi sahneleri “ama Josh, sen Lucky Slevin’de hiç fena değildin, oldu mu şimdi” kıvamındaydı.. Ama filmin sonlarına doğru, doğduğundan beri cinsel perhizdeymiş gibi filmdeki bütün kadınlara aynı şiddetli tutkuyla saldırması erotik bir etkiden çok filmi gülünç bir platforma çekiyordu bence. (Bilmiyorum, belki de daha önce hiç bir sevişme sahnesi seyretmemiş olanlar bu sahneleri yerler.)
Filmin en başarılı yıldızı Hillary Swank’ti sanırım. Zengin bir manyağın zengin manyak kızını oynamış, o sevimsiz suratı dünyanın en çirkin, en at, en eyerle-gez suratı haline gelmiş, kişiliği ve içindeki kötülük suratına vurmuşçasına daha da çirkinleşmiş. İkna edici tek karakter o olmuş.
Sanırım de Palma bir tür ilacın etkisindeyken çekti bu filmi. Enteresan karikatürize karakterler (sapık bahçıvan dede), nasıl o hale geldiği belli olmayan yaratıklaşmış insanlar (Swank’in annesi), rol kesen abiler ablalar falan filan. Filmde yok yok; katil yakalamalar, partnerimin manitasısın sana dokanamamlar, lezbiyen revü sahneleri, bir adet porno film (güya kanıt diye sunuluyor; filmin her şeyini gösteriyorlar, midem bulandı) vesaire vesaire. Film bıçak sırtında kalakalmış; ne gerçek insan figürleri var, ne de bir çizgiroman uyarlaması gibi. Bir tek sirk sahnesi yoktu. Onun da eksikliği pek hissedilmedi aslında.
Çok kötü bir film olmuş.
İtinayla kaçın bence.
20 Şubat 2007
Yeni Dönem
Kaç gündür böyleyim. Gergin, huzursuz. Geçen hafta boyunca gittikçe artan bir gerilimim oldu. Cuma günkü okul toplantısında 2.5 seneden sonra (5 dönem demek) ilk defa farklı bir kur vereceğim açıklandı. Derste neler yapacağımızı neredeyse hiç açıklamayan, sadece programın verildiği on dakikalık bir toplantıdan sonra dağıldık. O beş dönem materyali ezberlememe, yeni hiç bir şey hazırlama ihtiyacı duymamama, hatta son iki dönemdir kitaba doğru dürüst bakmadan derse gitmeme sebep oldu. Atıl hoca olmak ne kadar zor anlatamam. O yüzden bu dönem köşenin delisiyle kur değiştirdik. Hem de bu değişiklik derslere sabah girip öğleden sonra kuşlar kadar özgür olmak demekti. Yani 12.30’dan sonra sinema demekti :) Yılların özlemi; işten çık kendi başına veya seyrettiğini anlayan, konuşulabilecek biriyle sinemaya git, sonra hiç bir şeye gecikmeden eve dönebil :)
Hafta sonu bölük pörçük uykularla geçti. Hem yeni kitaplar, hem de yeni öğrencilerle karşılaşacak olmak gerim gerim gerdi beni. Yeni kitapla başa çıkamamak değil derdim, hata yapmak da değil. Tecrübesizlik ürkütüyor insanı, layığıyla yapamamak endişesi sarıyor. Eminim ki bu kuru verdiğim ikinci dönem çok daha hakim ve verimli geçecek. Bir iki kere aynı şeyi yapınca insan materyalin her bir köşesini öğreniyor, öğrenciyi mıknatıs gibi oralara çekebiliyor, daha çok yönden yorumlayabiliyor.
Öğrenciye gelince... Dün karşılaştık efendi paşalarla. Ve umarım iyi bir dönem geçireceğiz. İyi geçsin istiyorum, bunu çok önemsiyorum. Sınıf ortamı güzel olsun, eğlenelim, paylaşalım, hayattan ve beklentilerden konuşalım, biraz sinemaya gitsinler ki filmlerden bahsedelim, biraz kitap okusunlar ki anladıklarından konuşalım. Yalnızca sabaha kadar msn’de konuşan, yalnızca içip dağıtan veya mezun olduktan sonra kazanacağı paralara odaklanıp ders çalışmaktan başka hiç bir şey yapmayan adamlar olmasınlar istiyorum.
Benim istediğim gibi öğrenciler hazır, pişmiş halde geliyor zaman zaman. Onlara doyum olmuyor zaten. Bir de benim kafamdakinin tamamen zıddı öğrenciler var. Onlar için bu bağlamda yapabilecek bir şey olmadığını zaman öğretti bana. Benim derdim arada kalanlar. Onlara bir şeyleri göstermek mümkün, bir şeyler katmak ve bir şeyler verebileceklerini ispat etmek de çok keyifli.
Benim derdim tabi ki hazirandaki sınavı geçmeleri. Ama bir başka derdim de bu ara grupla uğraşmak. O kadar da çoklar ki...
Umutlu miso :)
15 Şubat 2007
Mmmmmelihh
“Alo, miso naber?”
“İyilik, senden naber?” (Pek konuşmayız, konuştuğumuzda o kadar sakin ve yavaş anlatır ki, benim elim kurur telefonu kulağımda tutmaktan)
“İyilik. Ya nooldu biliyor musun? Dün xxx’e gittim alışveriş için. Kafamı kaldırdığımda ne göreyim? Bizim eski arkadaşlardan biri reklam panosunda.”
“Ben tanıyor muyum?”
“Kızım salak mısın? Tanıyor muyum ne demek? Kim, tahmin et.”
“Abi ne bileyim, kim söyle.”
“Melih ya Melih.”
“Hadi canım! İyi de ne reklamı ya! O kadayıf oldu be! Benden en az iki üç yaş büyüktür.”
“Olabiliiir. Süper görünüyordu.”
“Halâ mı?”
“Halâ valla.”
Bu Melih enteresan bir adamdı. Çok zekiydi, klasik yakışıklı denebilecek biri değildi ama etkileyici bir tipti işte. Yok, yok çirkin karizmatiklerden değildi, hoş bir adamdı, haydi tamam ya, yakışıklıydı. Eli kolu çok uzundu bu Melih’in. Elinin uzanmadığı az hatun kalmıştı. (Örneğin ben ve bu telefon eden zat. Zaten kendisi eşimin ablası olur). Delikanlıydı da. Hiç unutmuyorum, bir gece sekiz on kız manzarada içiyoruz. Artık gece ilerlemiş. Alkol duvarı aşılmış. Şarkılar söylüyoruz, kah kah, kih kih. (Okulun içinde olmasak ahlak polisi alır götürür merkeze. Ah okulum, ne güzel okuldun sen yahu!) Bir ara yan banka (böyle piknik banklarından vardı manzarada. Aşağıda Aşiyan, onun altında boğaz, gemiler geçiyor karanlıkta filan) bir grup erkek geldi. Başlangıçta bizden kimse ilgilenmiyor. Sonra tipler nasıl olduysa bizim bankın kendilerine yakın olan kısmında oturan kızlarla muhabbet kurmuşlar. Hiç bir sorun yok, her şey süt liman. Biz bankın diğer tarafında şarkı söyleyip gülüşüyoruz, şiirler okuyoruz filan. (Sarhoşluktan arada üfürüyoruz dizeleri ama kimse farketmiyor). Sonra ben bu Melih’i gördüm. Yanımıza geldi. “Naber kızlar, iyi misiniz?” filan diyor. İyiyiz filan, buyur ediyoruz. Yok ben gelmeyeyim diyor ve yan masaya dönüyor. “Beyler, kızlar bizden, haberiniz olsun,” diyor. Beş dakika sonra o beylerden bir allahın kulu kalmıyor bankta. Demek ki beylerin asıl amacı içen hatunlardan seçip şöyle geceyi uzatmak filanmış. Yok oluyorlar. (Sonradan da bozulduk hani, okulun içinde nooluyo filan, ama henüz bir şey de olmamıştı, Melih içgüdüleriyle kokuyu almıştı sanırım. Kabadayılığı yoktu, anlamış bir şekilde işte.)
Bir akşam üzeri İstanbul’lular evlerine gitmiş. Okul yurtçuların. Bahar gelmiş. Orta sahada herkes sereserpe yatmış, kimisi laflıyor, kimisi gitar çalıyor, bir çoğu içiyor. Yanımda bir başka arkadaş bira içiyoruz. Hayatımızda adam gibi bir adam yok, ya biz itinayla hıyarları seçiyoruz, ya da ambalajı iyi olanlar da bir süre sonra hıyara dönüyor filan diye kızsal muhabbetler yapıyoruz. Misoo, diye sesleniyor biri. Aa, Melih.
“Bira mı içiyorsun?”
“Evet.”
“Ya biz üşendik yukarı çıkmaya. Bir yudum alabilir miyim?”
“Tabi.”
Bir yudum alıyor. “Ayy, sıcak bu ya,” diyor.
“Aa soğuktu aldığımızda, çok da içmedim ama,” diyorum. “Herhalde elimde tuttuğum için oldu.”
Yüzüme bakıyor. Yanında arkadaşları da var. “Ateşş gibisinnn,” diyor. Vurgu bu. Laflar benim beynimde yankılanıyor. Melih'in ağzından çıkan bu iki kelime beynimde asılı kalıyor. Gözüne ışık tutulmuş küçük bir hayvan gibiyim. Arkadaşım da donakalıyor. Melih gülüyor. Biliyor, nasıl etkilediğini biliyor. Arkadaşları bana bakıyor. Sanırım ne yapacağım ya da ne diyeceğim diye merak ediyorlar. Ben hiç bir şey yapamıyorum. Arkadaşım koluma giriyor, “yürü miso, kaçalım,” diyor. Yürümeye başlıyoruz. Kaçalım doğru kelime. Hepimiz bir şekilde adamdan etkileniyoruz ama ben ürküyorum da. Öte yandan korkuyla karışık başka bir şey de var. Karnımdan kelebek sürüleri havalanıyor. Ben mi, cidden mi? Ya öyle ateş gibilik bir durumum yok aslında, ufak tefek bir tipim. İstesem bile tesis yok yani. Arkadaş dalga geçiyor. “Kızım miso, ateş gibisinnn,” filan diyor. Ya ne ateşi diyorum ve korkuyorum. Gülünecek hiç bir şey yok artık. Ödüm kopuyor. Çocuksu bir korku işte. Aslında iyi bir adam, ama ben kafamda yarattığım o erkek figüründen korkuyorum. Ondan değil, kendi ellerimle çizdiğim resminden. Adamın şanı almış yürümüş. Bana gelmez, beni incitir, biliyorum. Bile bile hıyar yemekten sıkılmışım artık. Neyse, yediğim hıyarlara Melih’i eklemiyorum. Ama bizim gruptan iki kişiyle ilişkisi oluyor. Biri okul sırasında, diğeri mezuniyetten sonra.
Şimdi çok merak ediyorum. En çok da şu anda neye benzediğini merak ediyorum. Evlendi bir ara, onu biliyorum ama sonrasını bilmiyorum. (Dedikodu ağımız zayıfladı.)
Kararlıyım. Gidip o fotoğrafı görücem.
13 Şubat 2007
Müüjdeee
Şimdi eğri oturup doğru konuşalım. Eğer bir kişi bir dili üniversitede ve/veya daha sonraki yaşlarında öğreniyorsa, ve bu kişi ODTÜ'nün Proficiency sınavı gibi gerçekten zor bir sınavdan yetmişin üzerinde not alıyorsa, o kişiyi cevaplarını şu veya bu sebeple optik forma geçirmedi diye ikinci sınava girmekten mahrum etmek en büyük kalpsizlik ve haksızlık olurdu. Sanırım proficiency ekibi bunun sorumluluğunu alamadı. (Gidip teşekkür etmek istedim adamlara ama pek de mesafeliler)
Mailden sonra havaya uçtum.
Neşe doldu bu insan.
Bu miso.
İnsanımsı.
(Terliksi)
(Fazla sevindim, saçmalamaya başladım)