31 Mayıs 2007

Müsamere


Ilgaz’ın kreşinin müsameresi vardı bugün. Bir sürü insan doluştuk salona. Aman bir alkış bir alkış daha sahneye bile çıkmamış tiplere. Herkes mi bu kadar görgüsüz olur kardeşim? Neyse efendim, her zamanki gibi fevkalade rahat veliler bir on dakika geç geldiği için gösteri 15 dakika geç başladı. Canım ne olacak 15 dakikadan demeyin; akşam 6’da başlayacak gösteri sarktıkça benim açlığım başıma vuracak, sinirim zıplayacak filan. Nasıl illet oluyorum bilemezsiniz, açlığım arttıkça da illet ötesi oluyorum, her şey batıyor filan.

Işıklar karardı, sahneye biri davul, biri de akordeon çalan iki adam çıktı. Kafkas çalıyorlar ama yeni bir versiyon gibi, ezgiler yüzüp duruyor, ana tema yok. Mikrofonlar sanırım ellerinde duruyor; salon zangırdıyor. Bir gürültülü; ölü yerinden zıplar. Şimdi ben de sesten son derece etkilenen bir tipim. Başlıyorum ağlamaya. Eşim, “ya erken başladın, daha bizimki çıkmamıştı,” diye alay ediyor. “Dur bekle, bizimki çıksın hele, elin çocuğuna ne ağlıyorsun?” diyor. Bu arada müzik olanca kuvvetiyle devam ediyor, sahnedekiler bir tek şeyi bile doğru yapamıyor, hatta iki tanesi birbirinin üzerine düşüyor. Kız çocuklarından birinin kafası hep bizden yana, anne-babasını arıyor. Derken aile-pardon sülale, hatta belki de komşular bile var, “heeoovv Tuuuğğğğçeee, yavvvruuummm” diye ulumaya başlıyor. Ne çare, Tuğçe görmüyor bir türlü. Sahnede sergilenen görsel sanatlar piç olmuş, öğretmenler uyuz ötesi... Benim hisli gözyaşlarım bitmiş, yerine deli gibi gülmekten akan gözyaşlarım gelmiş. Bir tür tedavi gören, topluma yeni yeni karışmaya başladığı için de sinirleri bozuk bir kadın gibi gülmekten çatlamak üzereyim.

Derken Ilgaz’ım çıkıyor. Yiğidim aslanım. Söylemesi gereken şey şu: Yurdumuzu düşmanlardan kurtardı, en güzel yönetim olan Cumhuriyeti kurdu.” Bizimki yumurtluyor: “Yurdumuzdan düşmanları kurtardı...” Vay ki ne vay. Herkes gülüyor, bizimki anlamıyor. Sürekli kaşınıyor. Bu arada video çekimi devam ediyor, bizim bitli de performansına devam ediyor. Hırt hırt hırt.

Derken saatin 19.40 olduğunu görüyorum. Ama artık bayılıcam, cidden bitmiş durumdayım. Bizimki de esneyip duruyor sahnede. Neyse, diploma töreni de yaptılar. Bizimkiler bir de kepleri havaya attı. Ama coşku ne gezer! Hepsi aç, bîtap. Aldık, yemeğe gittik annemlerle. Eşim gidip babamı da getirdi bin bir güçlükle. Protezi acıttığı için tekerlekli sandalyeyle çıkmak istemiyordu ne zamandır. Keyifle kabul etmişti gelmeyi. Daha adam geldi, bizimki yaktı kırmızı ışığı. Karnım ağrıyor, akım, bokum. Tabi ben biliyorum derdini, yoruldu, uykusu geldi filan. Öptük dedeyi, anneanneyi, bastık eve geldik.

Hooop, bayılıverdi uykudan.

Kolay mı? Mezun oldu çocuk.

marruu

29 Mayıs 2007

Cold Play


Ellerim suyun içinde. Su çok sıcak. Avuçlarımda deterjanlı sünger. Su çok sıcak, biliyorum, ama pek hissetmiyorum. Bir saattir yemek yapıyorum ve bir saattir içiyorum güzel güzel. Ben bunu çok seviyorum. Yavaş yavaş içip, yavaş yavaş uyuşmayı. Cold Play çalıyor bir yandan. Bu tencereyi yıkamam lazım, pilav pişecek bunda. Su sıcak, yarın ellerim şiş olacak... Olsun; yarım yamalak hissediyorum sıcağı. Fiziksel gerçekliği böyle bulanık hissetmek ilginç geliyor.

Böyle sarhoş olduğumda hep gülümsüyorum. Yani bir de getirseniz önüme beş günlük yemek harcı, pişiririm hani.

“Set me free, just say you’ll wait, you’ll wait for me” Buna da gülümsüyorum. Don’t wait for me. Bekleme beni, beklenecek bir şey yok bizde artık. Dükkan kapanmak üzere. Son kullanma tarihim fevkalade yakın.

Kollarımın içinde su kokusu. Dirseklerimin iç tarafında. Bayılıyorum bu kokuya. Hayatımın en güzel yanılsamasının bir hatırası gibi. Çok güzel şeyler anımsatmaya çalışıyor ama görüntüler oluşmuyor kafada bir türlü. En güzel günlerin bir özeti gibi. Anımsamaya çalışmıyorum, sadece özlüyorum usul usul. Gülümsüyorum yine.

Bir efes dark daha içmek istiyorum. Yemek yemek de istemiyorum aslında. Pişireyim ve içeyim.

And the truth is, I miss youuu”. Cold Play devam etse böyle, sonsuza kadar.

27 Mayıs 2007

Keman


Cuma günü sınıfa keman çaldım. Hiç böyle bir sınıfım olmamıştı; ya da ben yaşlanıyorum, kontrolü yitiriyorum. Neyse. Dönem başında yapılan geyikler sırasında ne seversin, ne oynarsın, ne okursun, ne çalarsın muhabbetlerinde kendimi elevermiştim. Her zaman olduğu gibi. Bize de çalar mısınız? diye sormuşlardı. Tabi, tabi demiştim, her zaman olduğu gibi. Dönem boyunca bunun muhabbeti bitmedi. Ya, lafın gelişi söylenmiş bir şeydi bu, şimdiye kadar sınıfa keman getirmişliğim yok. (Ne doktorlar mühendisler istedi de gitmedim)

Cuma günü kemanı götürdük sınıfa. Ama ne heyecan kardeşim! Sanki jüriye çıktım. Kelimenin tam anlamıyla zangır zangır titriyorum. “Ya çocuklar ben çok heyecanlandım.” Ama gerçekten de öyle. Ellerim öyle bir titriyor ki nota basamıyorum. Hepsi susuyor. Ben elimde keman, gözlerimi kapayıp bir süre bekliyorum. Sonra bir şeyler çalıyorum. Çalarken dalga dalga gelip giden bir heyecan akıntısı. Çok ilginç geliyor. Normal normal çalarken aniden yükselen ve sonra tekrar geri çekilen bir şeyler. Bitiyor. Harika bir alkış geliyor. İlk defa sınıfta herkes samimi. “Hocam sizi çektik, you-tube’a vericez, hit olacaksınız hocammm”. Herkesi caydırıyorum.

Çok uzundur kimseye çalmamıştım, sanırım ondan oldu. Aslında pek sevmiyorum, yalnız çalışmayı seviyorum. Bir de bu kadar heyecanlanmak huzursuz ediyor beni, yoruyor. Adrenalin vurgunu oluyor. Resmen yüzüm uyuşuyor.

Bir sürü güzel şey duydum Cuma günü. Bir sürü, bir sürü. Ver gazı, coştur kazı. Hehe.

Ben bu abdestle altı ay namaz kılarım.

marruu

24 Mayıs 2007

Göz-askı

Burcu didikledi, yazalım o zaman.

Bir bahtsızlık yaşadım orta ikideyken. Akıllara zarar. Bir Cumartesi akşamı. Kış; hava çoktan kararmış. Annem bir alt katımızda oturan büyük teyzemde, sekiz kadın aynı odaya doluşmuş konken oynuyorlar. Ben de evdeyim. Kış dedik ya, balkona çamaşır asmak mümkün değil. Hatta o zamanlar Ankara’da okulların hava kirliliği nedeniyle tatil olduğu zamanlar. Dolayısıyla bizim koridorda bir baştan bir başa üç ip. O gün ipte çamaşır yok. Ben küçük tuvalete gidiyorum; bir şey almam gerekiyor. Orta iki dediysek bir şey zannetmeyin; ışıklara yetişmek benim için hala bir rüya. Zıplıyorum, ışığa vurup yere iniyorum ama yakamıyorum. Gözüme bir şey batıyor. Pek acımıyor aslında, çekip çıkartıyorum. Elime bir ıslaklık geliyor, anlamıyorum. Koşarak annemlerin odasındaki aynaya gidiyorum. Gözümden kan akıyor.

Korku mu dediniz? Hayatımda bu kadar korktuğum azdır. Hemen alt kata koşuyorum. Kapıyı açan konkenci benden çok bağırıyor. Ben bir yandan ağladığım için gözümden akan şeyin artık ne olduğu belli değil. Annemin paniğini anlatmama gerek yok sanırım. Hemen hastaneye gidiyoruz. Nöbetçi göz doktoru babamın öğrencisi.

“Hocam ne oldu?”

O ana kadar kimse ne olduğunu sormamış herhalde ki, herkes bana bakıyor. Olan şu: Annem ütüleyeceği pantolonları elbise askısına asıyor. Sonra da askıyı ipe atıyor. Asmıyor ama, pantolonlardan ipe atıyor. Yani askının üst kısmı tam ters dönmüş şekilde. Tavana bakar halde. Ucundaki plastik düşmüş, olmuş bir kanca. Tuzak kursan bu kadar olmaz. Ben zıplayıp aşağıya indiğimde kanca gözüme giriyor.

Doktor bir aletle gözümü inceliyor. Bu arada gözüm şişmiş, morarmış, korkunç bir halde. “Hocam, gözde hiç bir şey yok, sadece kapağı yırtmış.”
Bizimkilerde hiç ses yok.
“Hocam, inanılır gibi değil, bir milimetre aşağıya girse gözü yırtacakmış.”
Babam sersemlemiş. “Mucize,” gibi bir şeyler geveliyor.
“Hocam, tanrı var galiba,” deyip gülüyor adam.
Babam da, “galiba,” gibi bir şeyler söylüyor. Eve dönüyoruz.

Bu konu yıllarca anlatılıyor. Dinleyen kişilerde açık bir şaşkınlık; nasıl olur, hangi gözün, hiç belli olmuyor filan.(Hayır, ne belli olacak, onu da anlamış değilim). Yıllarca gerzek bir prim yapıyorum bu bağlamda. Sizin hiç gözünüze askı girip de gözünüzü çıkartmadığı oldu mu minvalinde dönen bir “allah muhafaza” anısı oluyor.

O nedenle de dün gibi hatırlıyorum her bir ayrıntıyı.

Bakın, gene yaptım primimi. Sağolasın Burcu.

18 Mayıs 2007

Ah Ilgaz

Garip bir sessizlik vardı annemlere gittiğimde. Kavga değildi bu sefer, başka bir şey vardı. Annemin yüzü bembeyaz, Ilgaz hiç konuşmuyor. Annemin yüzüne bakıyorum, “ah, sorma,” diyor. “Ben içerideydim, güm diye bir ses geldi. Aynı anda bütün sigortalar attı. İçeri koştuğumda Ilgaz korkuyla üzerime atladı. Makası üçlü prize sokmuş.”

Bir an bayılıcam sandım. Karnımdaki bütün kelebekler havalandı. “Anne ne diyorsun?” diye kekeledim. “Kızım, valla nasıl oldu anlamadım,” dedi ve ağlamaya başladı. “Anne sakin ol, nereden bilebilirsin ki, olur böyle şeyler,” deyip sarıldım. Zavallı kadın, aklını kaçıracakmış neredeyse. Sınırdan dönmüş. Allahtan makasın ucu plastikmiş.

Ilgaz’a gelince... Aldım kucağıma, salona gittim. “Yanlış olduğunu bile bile yaptım,” deyip ağlamaya başladı. “Annecim, ben neden yaptığını anlayamadım, sen çok küçükken bile elektrikle oynamaman gerektiğini biliyordun.” Koca adam gibi, “biliyorum, neden yaptığımı ben de anlamadım,” diye ağladı durdu.

Daha fazla üstelemenin anlamı yoktu. Merak etmiş, bile bile yapmış, korkudan yüreği yarılmış ve artık kuyruğu bacaklarının arasına kısılmış bir kedi gibi, çektiği sıkıntıdan kurumuş bir şekilde maru curu ediyor.

Bırak miso, sarıl sadece.

Sarıldık zaten, öptük bol bol.

Kendi kendini pakladı sıpa.

14 Mayıs 2007

Şenlik’in Cuması

Günlerdir iple çektiğimdi Cuma, hayalini kurduğum. Biiir, özel dersim yoktu. Yani öğleden itibaren bomboştum. İkiii, Ilgaz annemde kalacaktı. Annem rest çekmişti, getir çabuk torunumu çok özledim demişti. Üüüç, çocuklarla anlaşmıştık önceden cephane konusunda. Smirnoff North vardı mesela, bir de Smirnoff Böğürtlenli. Birer de bira alındı perşembeden. Dolaba koyuldu, ertesi sabah da dolaba koyulsun diye özenle getirildi.

Sonra Cuma öğlen oldu. Miso açlıktan kudurdu; koştu Çatı’ya yemek yedi. Üzerine bir de turta yedi. (Sonra boşanıp semerini yedi) Bu sırada köşenin delisi ve keçilerin çobanı + insandan ziyade bir elfe benzeyen yavrusu okula gelmişti. Miso kediliğine yaraşır bir şekilde temkinli temkinli şenlik alanına ilerledi. Çobanı yazılarından biliyordu ama ne olur ne olmazdı. Bu arada burası her zamanki şenlik alanının alt kısmıydı. Burada rock çalmıyordu, tiki mekanıydı bura. Çocuklar buraya Tikistan demişti, miso bayılmıştı. Sonra miso çoban ve yavrusuyla tanıştı. Miso çobana hasta oldu, olamaz dedi içinden. Ne kadar genç. Deniz’i sevenler annesi nerede deyip ebleh ebleh çobanın suratına baktı bol bol. Çoban hiç farketmemiş gibi yaptı; alçak gönüllü genç bir kadındı. Miso kızıyla ilişkisine de bayıldı.. Çocuk 18 yaşında gibi fikir almalar, saygı duyar tarzda davranmalar filan. Miso yavruya delirdi. Yumuşacık davrandı tipe; punduna getirip elini kolunu sevdi, kafayı kokladı filan. Arada da o iğrenç pastellerle resim yaptılar. Deniz serbest çalıştı, mürebbiye miso hemen güneş filan çizdi. Hemen orada da karar verdi; bu elf sağlıklı bir insan olacak gibiydi. Kendi Ilgaz’ıyla tanıştıracaktı Deniz’i=elf’i. Cin bebeler oynarken miso ve çoban bira içecekti. Kocalar gelip toplardı sonra.

Sonra miso’nun canının içi gizmosu, T’si, kıvırı ve alikayhan’ı geldi. (Aslında geliş sıraları farklı, ilk alikayhan geldi ve cephaneyi getirdi, o yüzden ona minnet duyuldu) Miso çobandaki potansiyeli görüp bir birayı ona ikram etti (ay pek kibar bu miso denen kadın). İki arsız kişi birayı hemen yuttu. Köşenin delisi de domestik domestik karnını okşayarak oturdu. Derken elf bebe Deniz’in uykusu geldi, direk arızaya geçti, buna rağmen bay bay yapabildi. Çoban ve Köşenin delisiyle vedalaşıldı. Çoban evine gitti, ama buluşulacaktı. Artık karar netti.

Miso oğlanı annesine götürdükten sonra okula geldi. Hafif açtı ama sonra bir şeyler yerim diye düşündü. Keşke hemen yeseydi. Çünkü sonra hemen votkalar içildi. Miso Yorum konserine gidemedi. O esnada arızadaydı. Bu yeni votkaların kana karışma hızı eskisinin iki katıydı. Aç olunca aynı hız dörde katlanıyordu. Neyse, miso biraz saçmaladı, çocukların dediğine göre midesindeki votkadan hiç çaktırmadan kurtuldu. Bir ara çok üşüdü, etrafındakileri ısınmak amaçlı kullandı. Bana mısın demedi, herkesin etinden sütünden faydalandı. Sonra tam açıldı ve Ezginin Günlüğü’nü dinlemeye gittiler. Az kaldı ama E.G, üzdü biraz. Neyse diye düşündü miso, yine gelir, yine gideriz.

Gece bitti.
Şenlik bitti.
Miso yine sevdiği insanlarla olduğu için keyfinden çatlamak üzere olan bir kedi gibi torrr torrr öterek evine döndü. Ertesi gün o gecenin sağlamasını yaptı, omuz silkti. Olabilirdi, herkes kusabilirdi. Onlar onu hala çok seviyordu.

marruu

9 Mayıs 2007

Babam ve Torunu


Ilgaz büyüyor. “Büyüyor” diyerek bu süreci tarif etmek ya da Ilgaz’la yaşananlardan sıyrılmak mümkün değil tabii. Ne kadar eksik kalır kullanacağım her bir kelime. Çünkü kişiliğini oturtmaya çalışıyor, neye nasıl tepki vereceğinin ayarını yapmaya uğraşıyor. Kimi zaman beklenileni tam karşılarken (ki bu bence 6 yaşındaki bir çocuk için mucizevi bir şey), kimi zaman zıvanadan çıkıyor. Ve bu esnada acı çekiyor. Çünkü, enteresandır ki, yanlış davrandığını biliyor ama kendini engelleyemiyor. Belki de engellemiyor, bilemiyorum. Neler olacağını görmek istiyor belki de. Ama acı çektiğinden eminim, çünkü her defasında ağlıyor. Ama pişmanlıktan, şımarıklıktan değil. Ve kendi iradesiyle özür diliyor.

Ilgaz’ın bu puştça saldırılarını en hasarsız bir şekilde atlatmanın tek yolu başta çok ılımlı yaklaşmak. Şımarıklığının hiç bir şey sağlamayacağını hissettirmek bir yandan da. Ama anahtar tavır yumuşaklık. Ajitasyonuna sert çıkınca çıldırıyor çünkü. Ben bunu çok düşündüm. Ve bu konuda iki kötü olay yaşadım; çocuğuma vurmamla sonlandı her iki cinnet de. Şimdi kararım çok net; Ilgaz bu şekilde davrandığı anda başlangıçta mümkün olabildiğince yumuşak davranıp sonra davranışını konuşmak. Bu anlarda herhangi bir sidik yarışına girmek çok riskli, çünkü direk geri tepiyor ve daha beter zarar veriyor.

Zaman zaman nükseden bu arızasını kaldıramayan tek insan babam. Pazartesi günü Ilgaz’ı annemlere bırakıp mutfakçıya gittik. Annemden, “miso eve olabildiğince erken dön yavrum” diyen bir telefon. Ben tabi direk anladım. Ilgaz’la babam. Hangisinin altı yaşında olduğunu anlamak mümkün değil bu tür kavgalarında. Olaysa o kadar gülünç ki. Ilgaz bilgisayarda bir şey çiziyor, sonra yanlış bir şey yapıyor ve o şey siliniyor. Ağlamaya başlıyor. Babam olsun diyor, bizimki çok üzgün, o nedenle tutturma moduna geçiyor. Babam git içeride ağla, başım şişti diyor, bizimki hayır burada ağlayacağım çünkü şu anda mutsuzum diyor. Öyle böyle derken babam öldürücü lafı ediyor: Seni annene söylerim bir daha buraya getirmez.

Bu ne demek ya? Bravo baba, tehdit bir çocuğun eğitiminde olmazsa olmaz şeydir. Bir de karşıma geçmiş bana olayı savunuyor. Ölür müsün, öldürür müsün? Hayır, sinir anında söylemiş deyip geçmek istiyorum, bir de zarala zurulu izah ediyor, mantıklı açıklamalar getirmeye çalışıyor. İnanır mısınız, babam beni de kardeşimi de evlat değil torun yetiştirir gibi maksimum anlayışla büyüttü. Şimdi hırsını çocuğundan alan deli bir ebeveyn gibi davranıyor.

Yanlış bir şey yapmak istemiyorum. Babamın bir ton sağlık problemi var, bir de ben bir şey eklemek istemiyorum. İntikam gibi gerzek bir mecraya atlamak hiç istemiyorum.

Ama oraya gitmek de istemiyorum.
En azından bir süre.

pıhh

3 Mayıs 2007

Yemekhane


“Hocam bakhar mısınız?”
“Buyrun?”
“Yannız kitaplarımızı masalara bırakhamıyoruz.”
“Pardon?”
“Yani yemeğimizi aldıktan sonra bir masaya geçebiliyoruz.”
“Elimdeki 4 kitap, bir yağmurluk ve çantayla birlikte bu tepsiyi nasıl taşıyacağım peki?”
“Ben bilmem. Hocalar şikayet ediyor. (Biz hıyarın başıyız ya) Aha bakın, mesela bu hoca şikayet ettiydi.”

Adam kaşla göz arasında yemekhaneye giren iki hocanın yanına gitti ve parmağıyla bizi (4 tane hazırlık hocası) göstererek “bunnar masayı tutup sıraya girdi hocam,” dedi. (Yalarım, dedi, yutarım dedi, kuyruğunu sevinçle salladı)

“Hocam,” dedim, “masaya kitaplarımızı bıraktıktan sonra sıraya girdik çünkü bu kitaplarla tepsiyi taşımak mümkün değil.”
“Ama ben geçen gün geldiğimde yer bulamadım, o yüzden de şikayetçi oldum,” dedi hoca efendi. (Bu arada 4 yıldır bu yemekhanede en az haftada iki kere yemek yiyorum, bir kere bile yer bulamadığım olmadı)
“Hocam,” dedi Yılmaz, “biz eşyalarımızı masaya bırakıp yarım saat sonra gelsek haklısınız. Biz yalnızca eşya taşımamak için masayı iki dakika önceden işgal ediyoruz.”
“Bilmiyorum. Yönetim yazı astı. Siz müdüriyetle bir görüşün.”

Eeee dedim. (İçimden). “Hocam, afedersiniz ama neyi görüşeceğiz? Kitaplarla bu tepsiyi taşımak mümkün değil. Bize ne söyleyebilirler ki? Nasıl bir çözüm önerebilirler?” (Bunları da dışımdan)
“Valla bilmiyorum.”
“Peki, afiyet olsun.”

Akademik dünyada “seniority” çok ağır bir hastalık. Bu kelimenin Türkçesini bilmiyorum. “Yaşım ilerleyip benden sonrakiler geldikçe buranın ağası paşası ben olurum” diye özetlenebilir sanırım. Asistanken hocanız kötüyse hemen bütün vücudu sarıyor ve daha asistanlık bitmeden kendinizi ordinaryus profesör gibi hissetmenize, diğerlerine de hamamböceği gibi davranmanıza sebep oluyor. Tedavisi imkansız. Orada yaşımız genç olduğu için bize böyle davranabilen bu insanlar, özellikle de “bakhar mısınz” diye konuşan o temizlik görevlisi biraz daha yaşı ileri hocalarla asla bu tarzda konuşamazlar, eminim. Yaş ilerledikçe katmerlenen HAKLAR kümesinden nefret ediyorum.

Öğrenci yetmez, dişine göre olan meslektaşlarının üzerinde de kur iktidarını.

Ve rahatla.

27 Nisan 2007

Mutluluk


Tecavüz et, bırak olduğu yere; fırlatıp atmış olduğun yere. Eve gelip bıraksınlar, kapat ahıra utancınızı, görmesin, konuşmasın konu komşu.

Ah o Döne’nin hainliği; en korkuncu o işte. Yardım etmek istemiyor ki tek bir kelime etsin. At urganı kalasların arasından Meryem, çek bak sağlamlığına. Güle güle Meryem, yakar Tanrı’na, belki cennete gidersin. Ama dur, aç gözlerini, o anı bekleyen Döne’nin yüzündeki hainliğe inat vazgeç; sırf bu yüzden vazgeçmeye değer. Bük boynunu, otur ahırda karanlıkta, ama asma kendini. Dönee, Dönee, ah hain Döne. Dönelerin soyu kurumaz, gülerler insana, gülerler Meryemlere, “ha ha ha, İstanbul’a mı Meryem, ha ha ha”. Büker boynunu Meryemler bu lanet Döneler yüzünden. Bunlar yaralı parmağa işemez, bunların vicdanı yoktur, acıyamazlar.

Cemal, al aferin’i babandan. Haydut vurmuşsun ya, hakettin işte aferini. Bu hayatta haydut vurdun vurdun, gerisi boş, aksi taktirde hiç bir işe yaramamışsın demektir. Muhtemelen ömrün boyunca aldığın ikinci ya da üçüncü aferin bu. Şimdi bir aferine daha koş Cemal, al kızı git, işi hallet gel, al aferinini.

Cemal, al sana ilk darbe; bak abin ne diyor, kız günahsız olabilir diyor. Bütün tren yolculuğu boyunca diş biledin, aklın karışmasın diye ne kadar masum uyuduğuna bile bakmadın, hadi bakalım şimdi ne yapacaksın? Al kızı git köprüye, bekle aşağıya atlamasını. Yaa, kolay mı o kadar Cemal, yapamadın, değil mi? At telefonu aşağıya Cemal, fırlat at. Hayatındaki diğer insanlar da çıkıp gitsinler hayatından. Kal Meryem’le birlikte.

Yanlış ata oynamışsın İrfan. Üzerinde Burberry kıyafetler, havuzlu ev, koynunda güzel bir kadın ama kafanın içi delik kalmış. Sızıyor oradan dışarıya-içeriye. Olmamış bir şeyler, eksik kalmış. Artık olası da yok zaten; İrfan ya o evde kendi boğazını sıka sıka ölecek, ya da kaçıp gidecek. “Biraz daha sarma?” diye sorulması lazım İrfan’a, tek ihtiyacı bu. İrfan’ın güzel karısı İrfan’ın veda mektubunu kayık yapıp havuza bırakıyor oysa. Budur işte senin kıymetin İrfan, bak da gör. Ezilirsin şimdi tabi, hıyar İrfan, insan anasını babasını çağırmaz mı? Ah İrfan ah, telafi etmek mümkün değil şimdi, değil mi?

Şimdi görüyorsun değil mi İrfan? “Beni dinle Aysel!” Aysel dinlemez, dinleyemez. Aysel sağır, Aysel kör. Aysel olmuş etc. Etc Aysel. Kafası kirlenmiş, herkesi kendi zannediyor. Küçücük kızı kazık kadar kocasına yakıştırıyor. Bir de uyarıyor aklı sıra, sok çomağı arı kovanına Aysel, tam zarar vermeden çekip gitme. Tarumar et ortalığı.

Yağmurun altında oturup ağlarken yüzüne götürdüğü kınalı parmakları yüzünü de boyayacak gibi. O güzel gözlerinin etrafına yayılıverecek gibi. Bak kovadan denize Meryem, anlat İrfan’a seni sevdiğini sana gösteren tek insan olan Bibi’ni, neneni. Sana insan gibi davranmış iki insanı tanıştır. Sonra engelle Cemal’i, hayatının en büyük hatasını yapmasına engel ol, sakın zarar vermesin İrfan’a.

Ve hayatının darbesini vur Cemal’e. Yaa Cemal, hiç bekler miydin haydutların en sinsisini, en sansarını kendi çatının altında? Bırak, vurma Cemal, dön Meryem’e. Gıcır ayakkabılarını giyersin yine evlendiğinizde. Bırak bu işi hayatında başını kaldırıp abisinin yüzüne bakamamış olan amcan yapsın.

Ve herkes kendinden bir kocaman aferin alsın.
Mutluluk nerede? Mutluluk burada, aferinde.

23 Nisan 2007

Biraz alık miso


İşte böyle biraz da alığımdır ben. Rakamları fazlaca aklımda tutamam. Öğrencilerin adını ilk günden öğrenirim ama rakamlarla aram pek yoktur. Hatta disleksianın bir veya bir kaç türünden muzdarip olduğumu düşünürüm zaman zaman. Örneğin çocuklara “üç dakikanız var”, veya “toplam üç anlamı var,” dediğimde parmaklarım beşi gösteriyordur çoğu zaman. O yüzden üçten beşten söz ederken ellerime bakarım hep. Öğrenciler hep güler; olsun, mühim olan yanlış yönlendirmemektir. Öğrenciler güler tabi; bütün matematik sorularını yaparak gelmiş bir grup insanın önünde üçü beşi beyniyle elleri arasında düzenleyemeyen bir kadın karşılarında üç der, beş gösterir.

Belki de sıkıntı üç ve beştedir, bilmiyorum. Sanırım değil, çünkü bazen iki ve dörtte de aynı şey olur. Üzülürüm.

Ellerimi kullanmadan konuşamam ama. Belki de sıkıntı budur. Biraz daha sakin konuşabilmeyi öğrensem, ah bir öğrenebilsem... Belki de sorun hallolur. Zaman zaman “şu kadar vicdanı yoktu bence”, filan derken baş parmağımı işaret parmağımın ilk boğumuna oturturum. Ellerim hayatım benim, onlarla konuşurum, kollarımı sallamazsam kimsenin beni anlamayacağından korkarım galiba. Bu da bir tür algı meselesi tabi. Belki de herkes beni anlıyordur da, ben kendime olduğundan daha derin bir akıl fikir fışkırtma mekanizması yüklüyorumdur. Hayır ya, bunu yapmıyorum. Yapsam bilirim; bu kadar alık değilim. Ya da belki de ben sakin sakin konuşan insanları anlamıyorumdur. Hayır, bu hiç değil. Bunların şahıyla on yılı aşkın bir süredir evliyim ve her söylediğini anlıyorum. Ya da anladıklarım yetiyor; yetmiş işte bak, on yılı geçmiş.

Diyeceğim şudur: Mutfakçıda baktığımız rafların, dolapların yüksekliklerini hatırlamıyorum, fiyatlar ise üçüncü fiyattan itibaren birbirine giriyor. Yapamıyorum. Elimde değil. Fiyat, yükseklik... Beşinci rakam grubunda ise iptal oluyorum, dikkatimi toparlayamıyorum. Aslında gerek de görmüyorum.

Yeter ama ya. Bu kadar üzerime gelme lütfen.

YA-PA-MI-YO-RUM.

Ama şunu da bil ki aptal da değilim. Yüzündeki o sevimsiz tebessümü de sil. Onun ne anlama geldiğini biliyorum çünkü. Cidden aptal değilim. Soruyorum bazen başkalarına; tam aksini söylüyorlar.
Beni mutsuz etme.

18 Nisan 2007

Sınıfın sınav halleri


Normal zamanda kan alan çocuklar şimdi oturuyor kuzu kuzu. Derslerin kuduruk kaplanlarının gözleri mee mee meliyor. Herkeste bir çaba, bir ıkınma. Kimisi sakallarını dipten uca çekiştiriyor, kimisi kulak memesiyle oynuyor (ben oynasam uykum gelir), kimisi saç diplerinde bir şeyler arayıp duruyor (umuyorum ki hiç bir şey bulamıyor), kimisi sivilcesini yoluyor (ki en kötüsü de bu; ertesi gün 3 sivilce olarak geri kazanım yaşıyor), kimisinin bacağında bir ritim (pek düzenli değil, ne olduğu anlaşılamıyor, hafif Parkinson vuruşlu), kimisi sürekli burnunu çekip diğerlerini uyuz ediyor, kimisinin kolundaki bilezik/künye şak şak sıraya vuruyor, kimisi ojelerini kemiriyor.

Bütün bunlar yalnızca üç dakika bakınca son derece kolay bir şekilde gözlemlenebiliyor.

Sınavlara dair en sevdiğim şey çocukların kirpiklerini seyretmek. Başlar hafif önde, o kirpikler kıpır kıpır, yüzer gibi. Eğilip doğruluyorlar sakince. Biraz üstlerindeki kaşların otoritesine aldırmadan insana gülümsüyorlar. İnsanın dokunası geliyor usulca.

marruu

15 Nisan 2007

Hatalarla yaşamayı öğrenmek


İyi insanlarız aslında bir çoğumuz. Hepimiz demeye dilim varmıyor; çünkü cidden iki elimin parmağını geçmese de sayıları, kötü niyetli insanlar gördüm bugüne kadar. On beşlik genç kız değilim ne de olsa artık. Bazılarının kötü olduğunu sezmiştim en baştan, bazılarında hayretten ağzım açık kalmıştı, sonlara doğru korunmayı öğrenmiştim. Aslında zarar verebilenler bu kötücül tipler değil, hiç beklemediğimiz yerden gelir yaralanmalar. Ev kazaları gibi tıpkı, gelir aniden, vurur ve geçer.

Hayır, alınan yaraları anlatmayacağım şimdi. İstemeden yaptığımız hatalardan dem vuracağım. Kimisi hata olduğunu sezip kendimize engel olamadığımız hatalar. Yaparken, söylerken bildiğimiz kırıp döktüğümüzü. Ama engelleyemediğimiz. Örnek vermeyeceğim, örnek vermek yaralar çünkü. Bilirim zira o yaptığım hataların vanalarının derin bir yerlerde hazır beklediğini. Anlattığım anda ılık ılık kanayacağını. İstemiyorum şu anda yüzleşmek. (Dayanamayacağım ama. Anlatmalıyım birini hemen. Üniversitede Özlem’in kalbini nasıl kırdığımı her hatırladığımda küfrediyorum kendime örneğin. Amerikan edebiyatına soru çıkararak çalışmıştım, birileri de ona “miso’da sorular var ama kimseye vermiyor,” demiş. Bu salak da gelip bana sormuştu, hafif kırgın. Vayyy, kafasını uçurmuştum. Öncelikle arkadaşlığımızı bu şekilde sorguladığı için. Sonra da benim gibi birinin soruları bulsa da almayacağını kafasına vura vura. Ne bileyim, gururum kırılmıştı bu adi kopya suçlamasıyla. Sonra özürler dilemiştim ama kendimi hiç affedemedim. Kanar hala hafif hafif. Ama artık çok daha hafif)

Kimi hataları da ruhumuz duymadan yapıyoruz gerçekten de. Farkına bile varmıyoruz nelere yol açtığımızın. Sonradan öğreniyoruz ya kurbanın kendisinden, ya da çevreden birilerinden. Amman, hemen koşuyoruz, çok özürler diliyoruz (yani miso hep öyle yapar, çok boldur özürü, bir kırma ihtimaline karşı hemen fışkırır özürler, hiç sakınılmaz). Ya da içimize kapanıyoruz, nasıl tamir edebileceğimize sarıyoruz bol bol. Genellikle de bir yol bulamayıp, kurdukça kurup, olmadık hikayeler yaratıp iyice perişan olarak bu bulamacın içine batıyoruz. Kendimizi yargılayıp, suçlu ilan edip sahneden çekiliyoruz. (miso hemen hemen hiç böyle yapmaz, çatlar yoksa orta yerinden, illa sorar, konuşur.)

İşte burada esas yanlış başlıyor galiba. Hatalarımızla yaşamayı öğrenmek lazım. Onlarla barışmak lazım. Tamam, arsız gibi bir hata-hemen özür-bir hata daha-şak al sana ikinci özür demek istemiyorum. Ama yapılıyor işte hata. Karşıdaki seviyor mu seni? İnanıyor mu samimiyetine? Gerçekten fark edemediğine? Tamam o zaman. O hataya gömülmek bir süre sonra hatanın kendisinden farklı bir boyuta götürüyor insanı. Yabancılaştırıyor. En kötüsü de ilişkiden soğutuyor. Kırılandan daha çok ızdırap çekiyor hatayı yapan. Mağdur koltuğuna diğeri oturmaya başlıyor.

Hata değil mi bu? Yapılıyor; hayatın bir cilvesi işte. Miso hata yapsa ve özür dilese marruu marruu affetmeyecek misiniz?

Yeter artık ama ya.
Ayıp oluyor böyle.
Kocakarılar gibi sarıp durmayın kafanızda.

marruu

12 Nisan 2007

Ne bu duygusallık?


Ilgaz arızada yine. 5 günlük Eskişehir seyahatinin cilası oldu bu. Halbuki ne kadar keyifli gelmişti çocuk, mutlu bir kuzu gibi hoplayıp zıplamıştı otobüsten inince. Bir saat sonra hararet yaptı. Gece en son 37.8’i gördük; anladık ki Bahadır Bey yolları göründü bize.

Bu Bahadır bey bize ODTU medikosunun bir armağanı. Şimdiye kadar medikoda kendimle ilgili sevk almak dışında bir şey yaptırmışlığım yok ama 2003 Ekim’inden beri Ilgaz’ı her arızasında götürüyorum. 2003’de kendi doktorumuzu bıraktığımızda vizite ücreti 80 liraydı (ya yazarken bile elim titredi). Tamam, hiç bir şikayetimiz olmadı, çok ilgiliydi, çok şefkatliydi ama cebimizde bir kara delikti. ODTU’ye geçince bu konuda çok rahatladık, farkı hissetmek harika geldi. Bu Bahadır beyimiz de süper bir insan. Gülebilen bir doktor, çocuklarla ilişki kurmayı beceriyor, Ilgaz kurulan soru-cevap ilişkisinin sonunda kendisini normal bir insan sanıyor. (Odadan çıkınca da bana bir poz, bir caka yarabbim; zannedersin Birleşmiş Milletler toplantısından çıkmış uzman şahsiyet)

Bahadır Bey bu Pazartesi de çok şekerdi. Uzundur görmediği, hasret duyduğu arkadaşı Ilgaz’a son derece içten davrandı. Bir de Ilgaz’ın sınıf arkadaşı olan oğlu Yalın hakkında bilgi sızdırmaya çalıştı. Yalın son iki haftadır okula gitmek istemiyormuş, sabahları duygusal anlar filan. “Yalın’ın anlaşamadığı biri mi var Ilgaz’cım?” anlamına gelen bir şey sordu Ilgaz’a. Ilgaz başı yanda, gözleri hafif yukarı bakar halde 15 saniye düşündükten sonra, kendinden son derece emin bir şekilde, “hayır,” dedi. Ben pek anlayamadım; biliyor da çaktırmıyor mu, yoksa cidden bir şey yok mu kestiremedim. Az sonra ben de farklı kelimelerle aynı soruyu sordum. Bizimki bu sefer hemen, “benim bildiğim bir şey yok,” dedi. (Bana biraz da posta koyuyor gibi geldi. Havalı bok. İnce ayar vakti geldi sanırım).

Aynı gün akşam derse gitmeden önce iki saatliğine Ilgaz’ı kreşe bıraktım. Gittiğimizde çocuklar bahçede çığlık çığlığa oyun oynuyorlardı. Tam ayrılıcam, koala pozisyonuna geçti beyim. “Ben ağlamak üzereyim,” diyor; surat buruşmuş, gözler-burun kıpkırmızı. Bu tip durumlarda, “oolum noooldu?” bizde hiç işe yaramıyor. Sarıldık bir süre, öptüm, kokladım, o da beni öpüp kokladı. (Hayır, hayır, ben ağlamadım). Sonra kendisini hazır hissetti ve öğretmeninin elinden tutup gitti.

“Kendini hazır hissedebilme” ritüeli bu Ilgaz’ın. Bir de haber vermesi bana çok acıklı geliyor. Çok hüzünlü. “Ben ağlıycam, neden bilmiyorum, biraz destek olur musun, biraz yakın durur musun? Dokunmak çok iyi geliyor.” Kullandığı kelimeler az çok bunlar. Buna bayılıyorum, hüznü nefesimi kesse de buna tapıyorum. Büyümek böyle bir şey sanırım; çoğumuz bu kelimeleri ve hassasiyeti yitiriyoruz ne yazık ki.

Ben bunu yapmaya çalışıyorum. Çünkü dokunmak kadar beni iyileştiren başka bir şey yok.

7 Nisan 2007

Hıyarlar cumhuriyeti


“Sen bilmezsin, hıyarın tekidir o,” derdi kuzenim
“Ya bırak, ne hıyarı! Esas hıyar diğeri, bir de sen,” derdim.
“Yok ya, pis herif,” kah kah, kih kih. Tipik adam harcama muhabbetleri, güler geçerdik.

20 yıllık arkadaşım bu bahsi geçen. Çok net bir adamdır; lüzumsuz kibarlaşmaz, kırıtmaz. Harika bir ailesi vardır. Neyse, uzatmayayım, severim yani ben bu adamı. Kalitelidir, okumuştur, görgülüdür. Evropalara bile gitmiştir zamanında Inter Rail’le, ama hiç övünmemiştir vesaire.

Dün gece üç kız ODTU Uptown’daydık. (Kız? Pardon? Kadın kadına demeye dilim varmıyor, güne/konkene gitmiş gibi hissediyorum kendimi) Gitmeden önce yine önyargılı Miso’ydum. Ya bu hanım kızlar şimdi aman kocam, canım, aaaşşkımm, biricik çocuğum, ondan uzak her bir saniye bana eziyet/haram... Sen dur miso, demiştim kendime, karartma kızların içini. Ben eşime hastayım aslında, kalitesine, düzgün insan oluşuna; ama evliliğin o korkunç çoraklığı çörekleniyor içime zaman zaman. Geliyor-gidiyor. Sıkıyor-bırakıyor. Falan filan.

Miso yine hayretler içinde kaldı dün gece. Aslında gecenin konusu çocuğunu bırakıp İstanbul’a giden arkadaştı. Maksadımız pis dedikodu değildi; hepimiz biliyorduk ki aslında o arkadaşımızı halâ seviyoruz. Ama tabi anlatılanlar yürek paralayıcı; annenin aldığı bereyle yatmalar, elinden alınınca boğuluncaya kadar ağlayıp hastaneye götürülmeler, benim annem yok, ben ne yapıcam demeler... Yazsam hepinizi verem edip kalkıcam buradan, biliyorum.

Konu diğer kızların eşlerine gelince çenem masalara vurdu hayretten. İşte bazı inciler.

Biri:
“Kadın iyi temizlik yapamıyor, baaak burası tozlu, sen yap en iyisi.”
Arkadaş bankada müdür yardımcısı oluyor, diğeri maaş farkını hazmedemiyor: “Tabi, patron sensin, evet, evet, hadi, başıma kak.”
Anne-babasının önünde “kızım müdür mü oldun sonuçta, bir müdür bile olamadın,” demeler. (Gerçi bu noktada oğlanın kendi babası, “siktir lan, sen kendine bak, sen ne bok oldun,” şeklinde ağzına indirmiş ama bizim bu konudaki yaramızı saramadı).

Diğeri:
“Bir işi de düzgün yap be kızım, bak yerdeki kırıntılara...”
“Benim yaşım ilerliyor artık, ikinci çocuğun zamanı geldi,” (ki kız istemiyor, en azından şu anda istemiyor)
“Niye master yapıyorsun? Tamamen kendini tatmin için. Bana bir şey mi demeye çalışıyorsun? Bitirebildiğine de inanamıyorum zaten”
“Sen ne biçim annesin, insan çocuğunu bırakır mı?” (bırakılan yer=anneanne, bırakılan süre=bir gece)

Ben böyle yaşayamam; cidden. Bu lafları işitmek niye? Benim eşim de böyle yapmaz zaten, asla yapmaz. Biz birlikte yaşamayı iyi öğrenmişiz, birbirimizin sınırlarını ihlal etmeden, kırıp dökmeden, terbiyesizik etmeden, parayı pulu başa kakmadan...

Terbiyesizlik ve hoyratlık insanın doğasında var. Aslında şu anda “erkeğin doğasında var,” demek istiyorum ama etrafımdaki sicili çok temiz adamları da karalamak istemiyorum bir çırpıda.

Üzüldüm dün gece ben.
Hıyarlar sarmış dört bir yanımızı.

3 Nisan 2007

Jülide

Sevgili Jülide,

Geç oldu, biliyorum. Hatta geri dönülemeyecek kadar geç. Ama bunları yazmak zorundayım. Çünkü son bir vedayı hak ediyorsun; hem de bir çok insandan daha çok.

Ya şimdi tanışma anılarımızı anlatmak cidden anlamsız olacak. Aklımda kalan tek şey, ve aslında aklımdan hiç çıkmayacak tek şey her zaman parlayan gözlerin sanırım. Bir de, bir şey daha var tabi; o dünya güzeli yüzün.

“Ya miso, ne güzel minyonsun, seni gören hiç çocuk doğurmuş der mi? Bayılıyorum bu haline.” “Ya Jülide ne diyorsun, esas ben sana hayranım, ne kadar hoşsun, kapkara saçlar, gözler, bembeyaz bir ten. Bir yere giriyorsun, milletin ayarı kaçıyor, o kadar şekersin ki,” demiştim. Suratında inanmaz bir ifadeyle “yaaa,” demiştin de, şaşırmıştım. Ya nasıl olur, bu kadına bunları söyleyen kimse olmadı mı şimdiye kadar, diye düşünmüştüm.

“Eşim üşümüyor ama ben üşüyorum, gizlice aşağıya inip kombiyi yükseltiyorum,” demiştin size geldiğimizde. “Üst katlar soğuk oluyor, ne yapayım?” Gülmüştün bir de; her zamanki gibi. “Ben de çok üşürüm, kadınlar daha kolay üşüyor galiba. Erkekler kıllı yünlü, ondan pek üşümezler, boş ver sen eşini,” dediğimde ise beni şaşırtacak kadar çok gülmüştün. Kibarlık olamazdı bu kadarı; o kadar hoşuma gitmişti ki anlatamam. Komik bir kadınım galiba ben diye düşünmüştüm; sonra da korkmuştum, acaba sıkılan bir kadın mı Jülide, diye.

Ayrancı’da uyduruk bir ev aldık ve acayip bir fiyata kiraya verdi emlakçı, diye anlatmıştın Jülide. Ayakkabı al her ay, demiştim. O kapkara gözlerin parlamıştı. Ya miso bayılıyorum ben ayakkabıya, sen de mi seviyorsun, demiştin. Sevmek ne kelime, hasstasıyımmm diye mırlamıştım; benim eşim gülümsemişti, alışkındı, biz on yıldır evliydik, senin eşin hafifçe kaşlarını çatmıştı; daha bir yılınız dolmamıştı, suratında bir kışlık-bir yazlık, gerisine ne gerek var ifadesi vardı. Eve dönerken arabada eşim, “ya bu adam teknolojik cihazlara ciddi para harcar, ayakkabı muhabbetinden hiç hazetmedim,” demişti. Ben de, “iyi çocuktur, boşver, takılıyordu bence,” demiştim.

İyi çocuktur hakikaten, eşim de çok sever, ben de çok severim. Ne yapıyor ki acaba şimdi?

Rahatsızlandığının haberini aldığımda karnıma bir taş oturmuş gibi olmuştu. Canım Jülide ya, seninle löseminin ne alakası vardı? İçimde çıt diye bir şey kırılmıştı; kaçıncıydın sen benim sevdiklerim arasından Jülide? Benim sevdiklerim, gözlerinin içine bakıp gülümsediklerim arasından hiç biri hastalığı hastanede bırakıp gelememişti; şimdi ben nasıl inanacaktım senin tekrar aramıza döneceğine?

Dönemedin nitekim.

Canım Jülide. Öyle can ciğer arkadaştık diyemem, ama hep sevdiğimdin, asla üzülmesin dediğim. Buluştuğumuzda hep iyiydik, güzeldik. Aslında bildiğimden daha çok sevdiğimi anladım bu haberle. Ama hiç hoşlanmadım bundan, küstüm yine. İnandığım şeyler yerlere döküldü hep. Toparlanmam için bir süre geçmesi lazım yine. Yerlere bakamıyorum şimdi dağılan incileri toparlamak için. Göremiyorum gözyaşlarımdan.

Canım Jülide. Sen bana baharı anımsattın hep, üşüdüğüne inanmak mümkün değildi sanki. Hep o güzel halinle hatırlayacağım seni.

Hiç üşüme Jülide, sakın üşüme.

29 Mart 2007

Miso nasıl kurtuldu? (mu)


İlk sınıfımdandı bu çocuk. Daha ilk bakışta belli oluyordu nasıl kapalı bir çevreden geldiği. Özenle üzerine kapanmış bir ailenin etrafındaki kapalı, zifiri karanlık bir çevre. İki abla var, anne buna çıldırıyor; aman oğlum-yaman oğlum! Oğlan binbir zahmet kazanıyor üniversiteyi. Aile bir yandan kabar kabar, gurur sıçrıyor her bir kelimeden. Diğer taraftan ise bin bir korku, aman siyasi bir şeye karışmasın; gerçi bizimki yapmaz ama bir yanlışlık oluvermesin. Ha tabi bir de birine kapılıvermesin; allah muhafaza, daha çok erken, okusun, sonra çevreden şöyle kapalı-olmadı kapalıca bir gelin bulunur. Her sabah, haydi evladım, allah yolunu açık etsin, rastgele inşallahla uğurlamalar (oğlan sanki cenge gidiyor, altı üstü hazırlıkta ingilizce öğrenecek; ya da bilmiyorum, belki de bir tür cenk bu da, yoruma bağlı).

Tabi okul, sınıf tokat gibi bu çocuğa. Sınıftan ziyade yeni çevre, “it is a book”tan fazlasını öğrenmeye başladığı dersler, serbest ortam, kimisi mazbut, kimisi fıkır fıkır kızlar, etrafta sevgili edinenler, sevgilinin evinde kalanlar...

Bir yıl geçiyor, çocuk biraz öğrencileşiyor, zaman zaman sohbet ediyoruz, üstü kapalı bir şekilde aileyi, çevreyi, ablalara pek yakıştıramadığı enişteleri eleştirmeye, dinin aslında o kadar belirleyici olmaması gerektiğini ifade etmeye başlıyor. Miso seviniyor tabi, üç kelime İngilizce’yle bitmemeli, birazcık gelişmeli insan, neandertal kılıktan biraz çıkabilmeli. Hele bu tipler böyle kalırsa eziyetçinin önde gideni oluyorlar, birazcık bile değişse kârdır.

O üniversitede ikinci yılım başlıyor. Arada da ders çıkışlarında bu oğlanın da içinde bulunduğu 4-5 kişilik bir grupla buluşup İngilizce çalıştırıyorum. Yazık, bir sene emek var, bıraktığın anda uçar gider. Bu arada mailleşiliyor, bir şeyler soruyor, cevaplıyorum. Sonra bir gün bir mesaj: “hocam, ben sizin maillerinizi okuyorum.” Şaşırıp kalıyorum. “Şifrenizi bulamadım ama şifrenizi unuttuğunuzda girmeniz gereken kelimeyi tahmin ettim.” (İnanamıyorum, ben eşime bile mesaj geldiğinde açıp bakmam)

Bu yaptığının çok ayıp olduğunu, özel hayata bir saldırı olduğunu filan belirten bir mail yazıyorum. Tabi çok üzülüyorum. Ah miso, diyorum, kocaman kadın oldun insanları tanıyamıyorsun. Peşinden gelecek maili tahmin etmek mümkün değil tabi. Ben saf saf “kırıldım, ne ayıp, özel hayat” filan diye gezinirken bomba patlıyor.

Dürüst olduğu için söylemiş bana; söylemesi gerektiğini düşünmüş. “Düşlerimi süslediniz, hayallerimi...” Kelimeleri tam hatırlayamıyorum şimdi, kırık dökük parçalar halinde yüzüyor kafamda. “Saçlarınız yüzünüze dökülür halde...” “Beyaz gömlek giydiğinizde...”

Paramparça oluyorum; bundan öte bir ihanet yok nazarımda. Kendimden uzaklaşıyorum; hiç olmadık bir yerde çırılçıplak yakalanmış gibi utanca boğuluyorum. Nerede yanlış yaptığımı bulamıyorum; bu konuda cidden hiç bir hata yapmış olamam. Tek teselli artık başka bir üniversitede çalışıyor olmam. Biraz toparlandıktan sonra bir daha asla haberleşmek istemediğimi ifade eden bir mail atıyorum. Bir kaç da telefon konuşması yapıyoruz. Daha net olabilmek için kendi ablasından örnek veriyorum, empati yaptırmaya çalışıyorum.

Aramaları kesiliyor bir süreliğine. Sonra üç dört ayda bir telefon ediyor; değişik, tanımadığım numaralardan. Her seferinde alo ve kapatıyorum’dan başka hiç bir söz çıkmıyor ağzımdan. Ve zaman zaman mailler atıyor; yine değişik isimlerle. Havadan sudan yazıyor, hiç bir şey olmamış gibi. Onları okumuyorum bile, yazanın o olduğunu anladığım anda silip atıyorum. Ama unutulacak bir şey değil bu. Hep aklımın bir köşesinde, oradaki bir delik gibi üşütüyor buz gibi rüzgarıyla.

Bir ay önce halâ hayatımı takip ettiğini ispat eden bir mail geliyor. İki sene önceki öğrencilerimin kurduğu bir forum sitesine giriyormuş, oradaki yazışmalarımızı okuyormuş. Uzun bir aradan sonra ilk defa ürküyorum. Niye hayatımda, niye oradaki çocuklarla olan dünyama ortak? Her yerimi örtmek istiyorum; bedenimi, yüzümü, aklımı...

Ve son bir mail yazıyorum; yarı ricacı, yarı yalvarır tonda. Çık artık hayatımdan ve beni de kendi hayatından çıkart at. Son bir mail de ondan geliyor, hoşçakal diyen, beni allaha ısmarlayan. Bir daha asla yazmayacağını söyleyen.

Doğru olduğuna inanmak istiyorum. Sekiz yıldır süren bu şeyin bitmesini istiyorum. Mide bulantımın kesilmesini istiyorum.

Lütfen git ve bir daha gelme.

24 Mart 2007

Değişen bir şey yok


Ben kimseden bir şey istemem.
Bunun için de elimden geleni yaparım.
Çocukken de böyleymişim; inatla yaparmışım elimdeki işimi.
Anneannem “bu çocuk bokuyla dövüş ediyor,” dermiş.
Biri elimdekine değdiğinde kıymeti mi azalırmış, bilmiyorum.
İstemezmişim kimsenin yardım etmesini.


Üniversiteye gittim;
Herkesin anne-babası ayda bir taşınırken İstanbul’a
Benim annem bir seferinde çok hasta olduğumda geldi.
İki antibiyotik birden yazmışlardı,
Göğüs filmi de istemişlerdi.
Bir de evimi sel bastığında geldi;
Boğulayazmıştım çünkü, üst kattaki komşu kurtarmıştı sulardan.
Ha, bir de mezuniyette geldiler, eksik olmasınlar.


Bulduğum işlere kimse karışmadı, hiç kimse araya girmedi,
Girdim çalıştım, istifa ettim ayrıldım.
Kimseye diyecek bir şey bırakmadım.
Ev taşıdım, kimseye gel de şu işin ucundan tut demedim.
Eşim işten izin alamadı,
O kokudan yanlarında durulmayacak heriflerle eşya topladım, eşya yerleştirdim.
Gel de yardım et demedim.


Baktım,
Gördüm,
Ölçtüm biçtim,
Karar verdim,
Yaptım,
Açıkladım.
Kâh gülerek, kâh hatamı kabul edip ağlayarak.
Ama koş, yetiş, yapamadım yap demedim hiç.


Ilgaz’a kadar.
Ilgaz’da çuvalladım.
Yapamadım, yetemedim.
Kendimle kavga ettim bir süre, ama bu sefer beceremedim.
Annemden yardım istedim,
Ve ne yaparsam yapayım o istediğim şeyi göremedim.
Oysa çok bir şey de istemedim,
Diş çıkarırken hiç uyumadığım günler olmuştur;
Japon gözlerle işe gittiğim...
Gel çocuğuma bak demedim, bizde kal demedim.
Mahkum etmedim, hayatını değiştirmedim.
Var böyle örnekler, torun bakmak için şehir değiştiren insanlar tanıyorum;
Ben buna hakkım olduğunu bile düşünmedim.


Ya ben sadece bir Cumartesi akşamüstü saat 6 gibi dışarı çıkmak, güzel bir yemek yemek, bir iki kadeh bir şey içmek, olmadı bir filme gitmek istedim. Bütün haftam dolu, sadece bir Cumartesi gecem kalıyor. Zaten Pazar sabahı da gidip çocuğumu alıyorum. Başka bir şey istemedim annemden. Ama beceremedim. Çocuğum 6 yaşında ve ben hala aynı şeyin üzüntüsünü çekiyorum.


Bilmiyorum.
Belki de ben bir şeyleri yanlış yapıyorum.
Ya da belki de bir şeyleri hep yalnız yapmamın bir sebebi var.
Bu yüzden de bu yalnızlık hissinden bir türlü kurtulamıyorum.
Yetemediğim zaman da böyle dağılıp kalıyorum.

22 Mart 2007

Duvak


Böyle ciddi, aklıbaşında erkekler işte böyle kalbi hoppa, aklı dışarıda kadınlara aşık oluyorlar. Çeken ne? Hülyalı bakışlar mı? Denk olmadığını bilmek mi?

Merdivenlerden inen kadın belli ki işin bütün inceliklerini biliyor; hatta o kadar tecrübeli ki, aile artık “bu elimizde kalacak” korkusu içinde. Bir erkeğin seçtiği kelimelerin nereye gittiğini, vücut dilinin şifresini, daha yeni tanıştığı arsız Townsend’e doğru kaykılarak oturduğunda kendi vücut dilinin bu adamı yatak odasından içeri alacağını; ilişkilere dair herrşeyi ama herrrşeyi biliyor. Ve belli ki bulamamış, o güne kadar aradığı her neyse onu bulamamış. O yüzden hala evde. O evi terk etmesi için annesinin onu “defol” demeden, ama defetmekten beter hale getirerek kovması gerekiyor. Ne yapıyor? Gidip Walter Fine’la evleniyor.

Walter Fine karısına göre nesli tükenmiş bir canlı türü gibi. Aşık oluyor kadına ama konuştukları aşk dili apayrı. Aşkını ilan ederken kendi hamurunu da deşifre ediyor kadına: “Bu tür şeylerde beceriksizim, ama seni mutlu etmek için elimden geleni yaparım, merak etme.” Kadın donuk donuk bakıyor; karşısındaki canlının elinden ne gelebileceğini çözemiyor bir türlü. Tıpkı odasına girerken neden kapıyı çaldığını, ya da sevişirken neden ışığı söndürmekte ısrar ettiğini anlayamadığı gibi.

Gidilebilecek en gidilmemesi gereken yere gidiyorlar. Çin! Komşu ülke değil ki bir adeti bile benzer olsun. Evet, İngiliz olmanın avantajlarını kullanıyorlar keyifle, ama kültürden beslenmek mümkün değil hanımefendi için. Orada kendi gibi birini buluyor, ve yanılgının en korkuncuna düşüyor. Bir gurur kırıklığı daha yaşadıktan sonra kolera salgınının ortasına gitmeyi kabul ediyor kocasıyla. Ölür belki, ölür de kurtulur. Zaten ölü gibi çünkü, mutsuzluğu kavurmuş içini, yüzüne vurmuş kuruluk. Ölmeye çalışmaktan farklı değil bu ikinci yer; uğrunda yaşanacak hiç bir şeyi kalmamış bir insan için yapılacak başka hiç bir şey yok zaten.

Derken yetimhaneyle tanışıyor; oradan paramparça olmuş bir Mrs.Fane çıkıyor dışarı. Parçaları birleştirmesi lazım, hayata sarılması lazım, evdeki adamın insan olarak gönlünü alması lazım; bütün bunları kendini insan gibi hissetmek için yapması lazım. Yetimhanedeki başrahibe asla ölmeyecek gibi, atalardan yadigar toprak bir saksı gibi. Çatlak dolu yüzünün ortasına kondurulmuş gözleriyle yüzlerin arkasındaki ruhları görüyor; Mrs.Fane’i gördüğü anda oradaki trajediyi seziyor. Kendinden örnekleyerek kadına yardım etmeye çalışıyor. Verdiği örnek karşısındaki kadın için anlaşılır gibi değil oysa.

Bir insan ne zaman affeder? Ne zaman affedilir? Bu iki insan birbirini gerçekten affediyor; hem de hiç bir şey olmamışçasına. Aşk farklı bir yüze bürünüyor, tutku bu kez ortak hayat mücadelesi vermenin ve bir şeyler başarabilmenin ödülü olan yakınlaşmayla doğuyor. Işık söndürülmeden sevişiliyor; artık korku ve yargılanma çekincesi yok çünkü.

Bitişte çocuk şarkısı gibi bir şarkı çalıyor; “seni nicedir sevdim ve hiç unutmayacağım.”

17 Mart 2007

Enfes bir Cuma akşamı


Her şeyin müsebbibi Göksu restoran galiba ... Evet, biliyorum, o.
Ne zaman gitsem, gecelerin en güzeli oluyor, en dolusu, en hüzünlüsü...

Bu gece de Dufresne’ye aitti Göksu,
Onun sohbetine, onun sesine,
Onun o güzel yüzüne, güzel gözlerine,
Birbirimizin hüznüne, yalnızlıklarına, çıkışsızlıklarına,
Birbirimize duyduğumuz derin sevgiye, dostluğa, muhtaçlığa...

Sonrası yine yürüyüş oldu
Kızılay’dan Ankaray’ın Emek durağına kadar.
Nasıl geçtiği anlaşılmayan o bir saat,
Arada verilen bir çay ve tuvalet molasıyla soluklanan,
Sonra, yine görüşmek dileğiyle ayrılınan...


Bu miso biliyor ki, bu hayatta her şey zamanla azalıyor, tükeniyor.
En derin aşk yaşanmış zamanında; elektrik çarpmış gibi çarpılmış o zamanlar
Çook çok önce, en az bir on-on iki yıl kadar.
Ama şimdi bir dostluğa dönüşmüş o aşk,
Sessiz, sakin bir sevgiye.
Bu miso en derinden korkuyor işte
Bu dostluğun, ve yaşanan başka şeylerin azalıp tükenmesinden.

Güvenmekten başka çare yok,
Bir de beklemekten.

Bu miso biliyor
Ne yazık ki

12 Mart 2007

Ye miso ye

Sabah güzel bir kahvaltı yaptık. Her sabah yapıyoruz zaten Ilgaz’la. Hem özendirici oluyor, hem de bu miso zaten aç duramaz. (Aç hiç oynamaz) Öyle portakal suyu filan bile var. Hiç üşenmem; hasta olmayalım yeter, gider toplarım bile gerekirse. Neyse, bugün ders sekiz kırkta değil dokuz kırkta başladı. (Hazırlık öğrencilerinin böyle bir adaptasyon dersi var, haftada bir sabah gidiyorlar, profüsürler tarafından hangi koşullarda okuldan atılacakları konusunda bilgilendirilip ve özenle korkutulup geri yollanıyorlar.) Sonraki iki ders de öğrenci sunumlarıyla geçti. Son derste de yarınki kelime sınavı için bir şeyler yaptım. Kendi hazırlamadığım bir alıştırmayı kullandığım için o da yüzüme gözüme bulaştı, çocuklar güldü filan. Neyse, anlayın işte, bugün ders filan yapmadım, enerji sarfetmedim. Yani, acıkacak bir durum yoktu.

Sonra köşenin delisiyle yemeğe gittik. Bölümün sinirinin masasına oturduk, ben farketmemişim; köşenin delisi kibarca afiyet olsun deyince ben de dedim. Pıhlasam ayıp olurdu. Bu adama sinir oluyorum. Geçen sene ben rapor alıp derse giremediğimde benim yerime girmişti. Bir hafta boyunca bir satır işlememiş. Çocuklara paso Amerika'yı, oradaki zenci sevgilisini filan anlatmış. (Sinir oluyorum, sinir olmaya devam edeceğim). Bir güzel yemeğimi yedim, köşenin delisinin cacığının da yarısını yedim. (Ohh, dolduruyor tuzu kardeşim, yutuyor miso, şişiyor sonra o çipil gözleri, güzelliğine güzellik katılıyor.) Köşenin delisi keçilerin çobanı’yla buluşacaktı; aslında bizi tanıştırmak istedi ama ben bekleyemedim çünkü ya o anda çıkıp spora gidecektim, ya da eve gelip uyuz uyuz yatacaktım. Spor yapma isteğim bir mikro gram kadardı. (Ama yaz geliyordu, bıngıllar bir milim bile olsa küçülsündü) Daha sonra bir gün tanışabilmek ümidiyle spora gittim gerçekten de.

Spordan sonra eve geldim. Ama bu miso kendini nasıl hissetti? Üç gündür aç gibi. Ne yaptım? Kocaman bir salata yaptım ve direk yuttum. Dolaptaki ekler pasta’dan bir gıdım bile almadım. (Serseri Ilgaz hesap soruyor. “Ben yiyecektim, nooldu?” diyor. Genellikle de eşim yutmuş oluyor, mel mel suratıma bakıyor bir yalan uydurayım diye. Ya tam bağcı-üzüm-evlat-ata hikayesi. Bizimki pintinin önde gideni) Sonra da bir güzel sade Türk kahvesi yaptım onu içtim. Fincan masada duruyor şu anda.

Şimdi nasıl mı hissediyorum?
Ya yemin ederim bir lokma bir şey yememiş gibi.
Beni bu havalar mahvetti galiba, dipsiz bir kuyuya döndü midem.

Ürkmüş miso
Geleceğin obezi miso :(