Bir hayli olmuş yazmayalı. Aslında kafamda hep bir takım şeyler var, ama bir türlü yazamadım. Neden? Anlamadım da. Böyle geçip gitti işte günler.
Bayram geçti önce. Sevdiğim sevmediğim ve hatta tanımadığım bir sürü insanla öpüştüğüm bir bayram oldu yine. Et kokulu evlere girdik, rahatsız bir şekilde ayrıldım ben çoğundan. Eşimin ailesini uzun süre önce ikna ettiğimiz için onlar bağış yaptı sağolsunlar; ev güvenli bir ortamdı bizler için. Ama o kadar kişiyle öpüşmenin bedeli ciddi bir grip oldu. Ateşli terlemeli filan. Burun içi ahali hala beni terketmiyor ama en azından ateş bitti. Ilgaz da garip bir şekilde yırttı, gelgit nezle şeklinde atlattı.
Bayramda Burcu buradaydı. Bizim gittiğimiz gün geldiler. Neyse, cumadan dönebildik Ankara’ya. Çıktık bir gece, iyi geldi. Buralarda olduğunu bilmek bile iyi geliyor aslında. Aynam o benim. Birbirimizin ne hissettiğini bile anlıyoruz. Konuşmaya gerek yok, bakmak yetiyor onunla.
Okul için hazırladığım telafi sınavını teslim ettim. Üç kere geri döndü. “Şuraya da şöyle yazalım misocuğum, burayı böyle diyelim misocuğum. Sen ne dersin?” Misocuğuna da sana da. Ben diyeceğimi demişim, sen de alternatif getiriyorsun. Yaz o zaman yahu; elli kere çıktı al, mail at, bak, düzelt bilmem ne. Bir sürü fuzuli iş. Gelecek dönem almayacağım bu görevi. Sıktı, bayılttı.
Gulşad’cığımla ufak bir gerilim yaşandı. Telefon faturası 65 lira gelince “lütfen evden cep telefonunu arama, cep telefonundan ara, bak çok pahalı oluyor,” dememize bozuldu. Söylememeli miydik anlamadım? Çok da yumuşak söyledik ama. İki gündür hafif bir don yağına bulgur pilavı modu var evde. Yavaş yavaş çözülüyor ekselanslarının buzları.
Ufak ufak yoğunluğum azalıyor sanırım. Bugün Ilgaz’ı okuldan alabildim mesela. İyi geldi, tip arkaya oturup vır vır konuşup duruyor, konudan konuya atlıyor, ben konuyla ilgili bir şey sorduğumda kafasında başka bir şey varsa hiç sallamadan o konuya geçiş yapıyor falan filan. Komik bebe, dönüp yanaklara dalasım geliyor.
Yazayım ben böyle yahu, bu da iyi geliyor.
marruu
28 Aralık 2007
Çok olmuş uğramayalı
10 Aralık 2007
Sen kimi kurtarıyorsun Miso?
Göksu’ya gittik yine. (Ya ben galiba bir yirmi yıl sonra size Bakırköy’den yazıcam; ne yapayım, çok seviyorum içmeyi. Bir de tabi kamuoyu araştırması yapıyorum sıkça. Bakıyorum benden sık ve fazla içenler de var, hoooop, Göksu’ya zıplayıveriyorum akabinde) Bu sefer iki arkadaşımızla gittik. 2000 yılında evlendiler. Yaklaşık bir buçuk senedir de ufak çaplı zelzeleler yaşıyorlar. Çok sık görüşmesek de biliyorum hikayeyi.
Oğlan benim eski arkadaşım. Gençlikten. Ta liseden, öyle söyleyeyim. Lisedeyken taşınmışlardı “mahalle”ye. Çok hoş biriydi; şimdiki gibi sürekli kilosundan şikayet ederek gezmiyordu. Hoş, uzundur o gençliğimizdeki gibi de değil. Çok okumazdı, ama bilirdi. Konuşacak bir şeylerimiz olurdu hep. “Mahalle” güvenli bir yerdi, yan mahalle yoktu delikanlılarıyla dövüşülecek. Geceleri dışarı çıkar otururduk. Öyle içme-kusma seansları olmazdı. Yürüyüşe çıkan aileler adam gibi oturduğumuzu görüp içleri rahat bırakırlardı bizi dışarıya.
Bu arkadaşla da hep “arkadaş”tık. Hep bir hayranlığım vardı gerçi; interrail hikayelerine, o özgürlüğüne, sevgilisinin gelip ailesi evdeyken onlarda kalabilmesine, adam gibi oturup film izleyebilmemize. O da bana karşı öyleydi. Böyle dayanılmaz bir kadınsılık zaten uzağımdan bile geçmedi hiç bir zaman; ama başka bir şehirde okuyor olmam, şimdi komik ve sığ görünse de o zamanlar bütün kızlar utangaç’ı, cici-kız’ı oynarken benim bunlarla takılabilmem, zaman zaman içebilmem filan belki farklı bir şeyler yaratmıştı. Nasıl başardık bilmiyorum, ama bu arkadaşlığı hiç bozmadık, hiç saçmalamadık.
Şimdi farklı biri olmuş. Üç ay öncesinden bile farklı. Ve yapayalnız bir çocuk gibi. Geçenlerde kuzenimle yemeğe çıkmışlar. “D. boşanmak istiyor ama ben istemiyorum,” demiş. “Tehdit ettim, oğlanı vermem diye korkuttum, şimdilik bir şey söylemiyor, ama korkuyorum,” demiş. O kadar çaresiz ki, saçmalık örgüsü ha babam, de babam devam ediyor. Yemek boyunca da karşılıklı yapılan en ufak espriden bile alınmalar, sen çaktın-ben daha çok çaktım laf karşılamaları filan...
Yemeğe çıkmadan önce “kurtarabilir miyiz acaba” diye düşünüyorduk evin beyiyle. Kurtaracak bir şey pek kalmamış ne yazık ki. Beraber yaşamayı becerememişler, çok yormuşlar birbirlerini, bir o kadar da tüketmişler.
AŞK ve TUTKU üzerine yazacak bir kamyon şey var tabi, ama bir o kadar da susulması gereken bir konu oldu. Yaş itibariyle sanırım. İşin en kötü tarafı, bu kadar saldırgan ve bıkkın iki insanın hayatlarına birileri girdiği anda yine bahar çiçekleri gibi açacak olmaları. Tükettiğimiz şey birbirimize dair oluyor ne yazık ki, birbirimizin kapılarını çarpıyoruz suratlara. Dışarıya hep açık olan başka kapılar var; biz bilmesek de, farkında olmasak da varlar.
Aslolan, bitirmeden yaşamayı becerebilmek. En tehlikeli kumar da çocuk üzerine oynananı. Asla yapılmaması gereken.
marruu
1 Aralık 2007
Bakamazzz
Geçen Cumartesi akşamı Vatan Bilgisayar’a uğradık evin beyiyle. Söğütözü’nde devasa bir elektronik dükkanı. (Bu konularla o kadar alakasızım ki, bu tür yerlere dükkan derken garip geliyor, mağazayı da pek yakıştıramıyorum, başka bir adı varmış gibi hissediyorum). Vatan’da bir Finansbank şubesi var. Eşimin kredi kartı bilgilerinde bir eksik varmış, onu tamamlamaya gittik. İçeri bir girdik ki, cehennemi bir kalabalık. Kasada neredeyse 30 kişilik bir sıra. Meğer laptoplardan birinde yaklaşık 500 liralık bir indirim yapmışlar. Aynı sıra her reyonda var gibi; dükkaninsna kaynıyor. İçim sıkıl sıkıl, mızımam an meselesi. Neyse, aşağıya indik, Finanskız’ın önünde de bir grup insan. Finanskart’la bu satılan zımbırtılara bilmem kaç taksit yapıldığı için herkes kart almaya çalışıyor. Kızın masasının 1.5 metre ötesindeki sandalyelerden birine oturdum. Eşim de kızın hemen önüne. Beş dakika sonra iki âmâ bey geldi.
“Ee, biz kart alacaktık, form doldurmamıza yardımcı olur musunuz?” dediler kıza. Kızın başını kaşıyacak vakti yok.
“Ben olurum,” diye atladım hemen, aldım adamları masaya. Tam doldurmaya başlayacağım, Finanskız geldi.
“Yalnız işlemleriniz bugün onaylanamaz, bir haftaya ancak gelir kartınız.”
Adam: “Neden? Gözümüz görmüyor diye mi?”
Finanskız: “Eeee, genel merkezimiz, hebe, gübeee...”
Miso: “Nasıl yani? Herkese hemen kart veriliyor diye biliyorum ben. Yanlış mı biliyorum?”
Finanskız: “Şey, cvkafgakfjavn.., + sorunun cevabı olmayan bir sürü kelime...”
O sırada Finanskızın masasında sırasını bekleyen bir kadın, “bakar mısınız, pardon?” diye çemkirdi. Ben zaten içimden yükselip boğazımda bekleyen höykürmeyi bastırmaya uğraşıyorum, uygulanan çifte standarttan midem bulanmış, kadına şööyle bir baktım. Anlasın diye. En mermer suratımla. “Bir saattir onay bekliyoruz, bakar mısınız?” deyiverdi yine. (Onayı da genel merkezden bekliyor moron, kızın yapacağı hiç bir şey yok). “Bakamazzzz” diye bağırıverdim. “Biraz daha bekleyin siz.” Kadın hala bir şeyler diyor, ama onunla uğraşacak vakit yok. “Anlamadı hala, anlamıyor yahu” diyebildim sadece. Herkese 1.5 saatte kredi kartı veren bu Finansbank’ın böyle bir ayrımcılık yapıp yapmadığını öğrenmeye çalışabildim ancak. (Hala da öğrenemedim) Finanskız’a da hiç bir şey diyemedim. O kadar iyi niyetli ve hanımefendiydi ki.
Sonuç: Finansbank bu adamlara anında kredi kartı vermiyormuş. Neden? Genel merkezimizin.... Adamlar kartı alamadı, ben bakar mısınız kadınını paralayamadım, Finanskız’la tartışamadım...
Boğazım düğüm kaldı.
marruu
25 Kasım 2007
Sular Duruldu
Hayatımın gidişatının nasıl bu denli dış etkenlere bağlı olduğunu görüp şaşırıyorum. Bazen diyebilmek ne kadar rahatlatıcı olurdu şimdi... Oysa sıklıkla demek bile bu dış etkenlerin ağırlığını hafife almak gibi olacak; haksızlık etmeyeyim. Yakışmaz. Aferin miso.
Şimdi bu giriş paragrafından ne kendini sürekli yiyen, huzursuz, iç sorgusu bitmeyen biri olduğum ortaya çıkıyor, değil mi? Evet, ne yazık ki öyleyim. Bunun yorgunluğu da herşeyin cabası zaten. (Bu paragrafı kocaman bir parantez olarak algılayabilir miyiz, lütfen?)
Gelgitlerim bitti gitti diyebilmek ne güzel. Hele de hissedebilmek... Gelgitler biter mi? İniş çıkışların ancak yükseklikleri azalabilir; asla bitmezler, asla, değil mi? Ama bu aralar bu yükseklikler aşağılara çekildi gibi görünüyor. Tamamen dış etkenlerden, yaraları iyileştirecek kadar güçlü dış etkenlerden.
Dış etken bir çok güçlü: Kemanı aldım. Kıvır, A.K ve ben gittik almaya. Yalnız gidemezdim zaten. Nasıl bir heyecan, nasıl bir iç kıpırtısı anlatamam. (Bu arada, yalnız gidemeyeceğimi bildiğim veya yüzleşmesem bile hissettiğim yerlere hep bazı kurbanları sürüklediğimi fark ettim. Blogdaki yazılarımdan farkettim biraz da. Aslında blog öncesinden de var bir iki kurban. Sürüklediğim kurbanların da hep canımın içi olduğunu gördüm. Teşekkürler kurbanlar). Müzikevinin sahibi biz gittiğimizde yoktu. Yanımda götürdüğüm notalardan biraz çaldım; bir kaç hafta önceki etkinin serap olmadığını görmek istedim. Çalmadan önce de değişik bir korku; ya abarttıysam, ya öyle değilse, ya hıdırhıdırdırdır... Yok, her şey o günkü gibiymiş. Sonra beyefendi geldi, biz kemanı alıp çıktık. Kemanın kutusu mor, miso’ya uymayan tek şey o oldu. Olsun, içindekinin yarattığı dalga yeter.
Dış etken iki farklı bir güçlü: Burcu geldi. Pazartesi gecesi babamın emeklilik yemeği var. İşini ayarladı ve gelebildi. Orada olması gereken on kişiden biri de oydu; gelemeseydi kahrolurdum cidden. Hepimiz bir zil-tak-oyna ruh haline girdik. Burcu’nun üzerimde iyileştirici bir etkisi var, huzur verici. Ona baktıkça ve kendimde sinir olduğum ama onda eser bile olmayan huylarımı düşündükçe marrr-gurrr-purrr diye kediler gibi ötesim geliyor. Cumartesi gecesi bir şeyler içmek için evden çıktık ama sis yüzünden bir kilometre sonra geri dönmek zorunda kaldık. Eve mi döndük? Hayır. Mahalle bakkalının önüne çekip arabayı birer bira içtik, hayatımızdaki güzelliklerden konuştuk, özlemlerden, yenemediğimiz gerzekliklerden... Çok seviyorum, çok. Canım Burcu.
Dış etken üç aslında dış etken değil. İki senedir dış mı iç mi karıştırdığım bir hale gelen bir dostluk. Cuma gecesi T,B,Gizmo ve AK bana öğretmenler günü hediyemi verdiler. Elif Şafak’ın Siyah Süt’ü. Bir de dört kedi fotoğrafının olduğu kart albümü. Herkes kendine benzeyen kediyi seçmiş, içine nefis şeyler yazmış. Kimi mırıl mırıl bir kedi bulmuş, kimi sev-beni-sev-beni diyen, kimi şekerleme-lokum gibisini, kimi de mıymız mı mıymız bir kediyi. Dışındaki kediler, içindeki yazılar, kitabın kendisi... Ne diyebilirim ki? Yaralarım işte böyle uçar gider. Teşekkür etmek de yetmez ki...
Sular duruldu bu aralar. Dış etkenlere müteşekkiriz. Bir süre böyle giderse pek bir sevineceğiz.
marruu
15 Kasım 2007
Kıl Payı
“Kıl payı” yırtıyoruz bazı şeylerden. Saniyelik oluyor bir çoğu. Kapıdan çıkıyoruz, arkamızı dönüyoruz ki bir şey unuttuğumuzu farkediyoruz. Hemen eve girip o şeyi alıp dışarı çıkıyoruz. Dışarı çıkmadan hemen önce telefon çalıveriyor. Telefonumuzu evde unutmak üzere olduğumuzu, kimbilir ne önemli (!!) çağrıları kaçırmaya ramak kaldığını anlayıp gülümsüyoruz.
Yolda giderken kafa ikircikleniyor. Şuraya uğrayıp bir şeyler alsam mı diye düşünüp duruyoruz. Gideceğimiz yere geç kalır mıyız, kalsak ne olur hesapları yaptıktan sonra uğrayıveriyoruz. Alıyoruz her neyse kafamızı meşgul edeni. Yola çıktığımızda az ileride trafiğin tıkalı olduğunu görüyoruz. Ya bir kaza, ya da yola devrilmiş yaşlı bir ağaç trafiğin sebebi. Bu sefer içimiz üşüyerek tebessüm ediyoruz. “Kıl payı,” diyoruz içimizden, yanımızdaki sahneye pek bakmamaya çalışarak.
Bir şeyler yazıyoruz, yalnızca kendimize ayırdığımız. Sonra o sefil kağıdı ortalarda bırakıyoruz. İçimiz pır pır; lütfen okunmasın, lütfen yalnızca bana ait kalsın diye kıvranıp duruyoruz. Ya da bir şeker hastası gibi gizlice bir şeyler yiyoruz; yemememiz gereken, kesinlikle sakıncalı olan. Gizli gizli yiyoruz güya, ahh o gizliliğin tadına doyulmaz hazzı. Ambalajı ortada bırakıveriyoruz. Gene aynı pır pır... Noolur görülmesin, anlaşılmasın. Sonra gidip baktığımızda yazının olduğu sayfayı bir kenarda buluyoruz, bıraktığımız kenarda. Veya büyük bir hazla mideye indirdiğimiz lezzetin ambalajını masa örtüsünün eteğine takılmış sarkarken buluyoruz. Kimse görmüş olamaz.
Suçlu suçlu tebessüm ediyoruz.
“Kıl payı,” diyoruz muhteşem bir rahatlama duygusuyla. Ve o kadar da haksız olmadığımızı düşündüren arsız bir zafer duygusuyla.
marruu
9 Kasım 2007
Gelgitlerim
Hayatımın en gelgitli, en enteresan dönemlerinden birini yaşıyorum sanırım. Ya da sanmam; tam anlamıyla yaşıyorum. Şimdiye kadar hiç bir zaman içimin bu denli çalkalandığı, psikolojik olarak yalpaladığım bir dönem olmamıştı. Nedeni? Bilmiyorum. Çok somut bir şeyler kurgulayamıyorum.
Biraz evliliğimle ilgili bir şeyler var sanırım. Yaptığım evlilik başıma gelebilecek en talihli olaydır desem abartmış olmam. Kalite bağlamında üzerine adam tanımam diyebileceğim bir eşim var. Ama kişiliklerimizdeki farklar... Beni çeken, bir zamanlar büyüleyen farklar şimdi “fark” olduklarını belli etmeye başladılar galiba. (Ya da ben mi geç anlıyorum acaba? Pek de uyanık geçinirim ama...) Eşime olan sevgime dair en ufak bir şüphe bile duymuyorum; öte yandan içine düştüğüm, hatta yüzüstü kapaklandığım yalnızlığım bazen dayanılmaz hale geliyor. Sağır sessizlik, bazen bugün-sen-ne-yaptın/ben-ne-yaptım konuşmalarının bile yapılmadığı günler... O televizyon hep açık, nöbetçi televizyon seyircisi gibi oldu eşim. Mutfağa gidip başımı ellerimin arasına alıp oturuyorum ve içinden çıkılmaz halimize, ya da halime bakıyorum. Hiç bir çözüm üretemeden bakakalıyorum. Çözüm yok, çünkü karşımdaki tabloda bizden bir eski model kayınpeder ve kayınvalide var. Onları düşündükçe iyice ürküp mutfağı ve daha iyisi kendimi terkediyorum. Bir insandan değişmesini istemeyecek kadar, bunun işe yaramayacağını, her şeyi daha da zor hale getireceğini bilecek kadar büyüdüm artık.
Biraz da yaşla ilgili bir şey galiba. Yani bilemiyorum, bunu kendime de hiç yakıştıramıyorum, ama yaşlanmakla ilgili bir takım sıkıntılar yaşıyorum sanırım. Yaşlandığımı hissetmek, daha erken yorulmak, daha da erken yatmak istemek... Herhangi bir korku yaşıyor değilim, öyle tipik sarkıcam, buruşucam paniği filan yok. Hatta onu da sevimli bir merakla bekliyorum. Ama nerden çıktı bu yaş takıntısı birden? Hormonlar böyle yapıyor olabilir mi? Hormonlar böyle yapıyorsa yaşımla mı ilgili? Yani geçen sene yok muydu bu hormonlar? Geçen sene her şey yolundaydı da, bu sene mi hortladı her bir depresif öge?
Bugün Deli’ye gittim. Toprak kucağımda oturdum kaldığım süre boyunca. Toprak’ın kafası burnumda, yanağı yüzümde, ayaklar kucağımda kıpır kıpır... İçim başka kıpır kıpır... Bu nasıl bir hazdır? Bu hiç bir kadının yadsıyamayacağı bir duygu sanırım. Bebek kokusu burnundan gitmiyor hiç bir annenin. Bebek hasreti hiç bitmiyor. Hatta deli’ye “birileri doğursa da sürekli bebek sevsek,” dedim. Kucağımdaki Toprak’a baktım; biraz, biraz olsun sevindim. Toprak iyi geldi bana; canım Toprak, canım deli.
Ben böyle değildim, inanın değildim. Bu halim de-her ne kadar zaman zaman kendimi daha iyi hissetsem de-ciddi bir süredir benimle birlikte. Bir garip kıyaslanma hissi doldu içime. Tercih ediliyorum gibi geliyor, terk ediliyorum gibi geliyor. (GİTME, NE OLUR GİTME diye bağırasım geliyor. Kime? Bilmiyorum. Belki etrafımda tutunabileceğim herkese.) Hastalıklı bir insan halleri... Bazı dostlar var, can dostlar, anlatsam geçer mi acaba diye düşünüyorum... Sonra neyi anlatacağımı düşünüyorum... Hiç bir şey bulamıyorum ve vazgeçiyorum. Mız mız mızıklanmak gibi geliyor... İstemiyorum. Gidip yatmak, uyumak istiyorum. Uyandığımda kendimi tekrar iyi, güzel, değerli hissetmek istiyorum.
Stada gitsem diyorum. İçsem diyorum. Dibini görsem diyorum.
Artık geçsin diyorum.
mar
3 Kasım 2007
Kalbim paramparça
Evde keman çaldıkça Ilgaz yeşillenip duruyordu. Bi ver, bi tutayım, bi çalayım. Veriyorum ama içim pır pır. Düşürse yandık. Alıyor, tutuyor da sıpa. Gayııır, guyuuurrr.
“Ya koca, bir keman fiyatı soralım mı?”
“Soralım ama sen demiyor muydun bu çok zor, başka bir şeyden başlasın diye?”
“Ya bi soralım. Ders filan aldırmayalım. Eline alsın yeter. Belki ısınır. Yay çekmeyi öğrense yeter.”
Bugün Yukarı Ayrancı’daki Çankaya müzik evine gittik. Yanımızda benim keman da var. Uzun süredir bir hırıltı geliyor kulağıma. Kaç kişiye sorduysam duyuramadım. Bir de çoğu zaman çift tel basıyorum. Sinir oluyorum. Acemi gibi. O acemiliği aşalı çok uzun oldu aslında. Kızılay’daki Çankaya müzik evine gitmiştik geçen hafta. Bir sorduk ki 75 liraymış keman. Komik, di mi? 75 liraya ne var ki? En uyduruk cep telefonu bile 75 lira değil artık. (Yaşasın Çinliler!) Ama almaya cesaret edemedik; yarım keman mı,üç çeyreklik mi bilemedik. Ilgaz’a keman sorarken benim kemandaki sıkıntıdan bahsettim. Oradaki inanılmaz derecede beyefendi görevli bize diğer şubeye gitmemizi söyledi; kemanımı götürmemi de tavsiye etti. Müzik evinin sahibi bey ud ve kanun yapıyormuş, oğlu da keman. O anlar dedi.
“Sanırım eşikle ilgili bir sorun var.”
“Nasıl bir sorun?”
“Çalarken iki tele birden sürünüyor yay. Özellikle re ve sol tellerine.”
“O sizin acemiliğinizden olabilir mi?”
“... Sanırım o kadar acemi değilim ama...”
Ufak bir odaya geçtik. Adam bir süre kemanıma baktı. “Bu kemanla nasıl çalıyorsunuz anlamadım,” dedi. Klavyesinde çok ciddi bir sorun varmış. Gövdesi de garip bir şekilde şişmiş. Eşiği yüksek gibi görünüyor ama eşiği indirsek bu sefer de... “Mesela bu kemana bir bakın...”
“Bir çalabilir miyim?”
“Ama çalarsanız kendi kemanınızdan soğursunuz,” dedi.
Nasıl olabilir böyle bir şey??? diyemedim. İnsan müzik aletinden soğur mu? Adamın gösterdiği kemanı aldım. Na ra lala la la la la la la laaaa...
Kulaklarıma inanamadım. İçimde çalsam bu kadar olur. Adam gülümsüyor; biliyor çünkü. Afedersiniz ne kadar bu keman? Şu kadar. Hadi yaaa. Ufak odadan çıkıp büyük mekana geçtik. Amacımıza odaklanmaya çalışıyorum, beceremiyorum. Toparlan miso, buraya Ilgaz’a keman almaya geldiniz. Adam bir şeyler anlatıyor; ben bir kendi kemanımı düşünüyorum, bir de adamın oğlunun yaptığı kemanı. Bir yandan kendi kemanımın artık işe yaramadığını düşünmek kahrediyor, diğer yandan adamın verdiği kemanın sesi hala içimde zınnn zınnn ediyor. “Biz sizin kemanı tamir edemeyiz,” dedi adam. “İsterseniz birilerine gösterin ama sapı çıkacak, ...” Başladım ağlamaya. Utanarak. Yüzümü diğer tarafa çevirerek. Üzüldüm çok. Evet, yeni keman çok güzel ama eskisini çok seviyorum ben. Farklı bir ilişki bu, aaa bu daha iyiymiş deyip kopuveremez ki insan. Kopuveremez ki miso.
Ilgaz’a kemanı aldık. Evde denesin bir süre. “Bak, her gün on beş dakika çalacaksın bu kemanı, yoksa üzülür, sesi kısılır,” dedi adam. “Tamam,” dedi Ilgaz. “Anneciğinle birlikte çalarsınız, olur mu?” “Olur,” dedi bizimki, mutlu mesut. Sonra bana döndü. “Gözünüzden yaş geldi, çok üzüldüm,” dedi. “Lütfen üzülmeyin, her şeyin bir ömrü vardır. Bizim keman size şu kadar olur, onu da on taksite bölerim. Güzel çalıyorsunuz, devam etmek istiyorsanız bence iyi bir enstrüman edinin. Bence siz bir düşünün,” dedi. Teşekkür edip çıktık. Ben darmadağın olmuşum; bu kadar üzüldüğüme de ayrı bir şaşkın halde...
Göksu’ya gittik. Rakıları söyledik. Benim aklım da, kalbim de bir kendi kemanımda, bir de o içimde öten kemanda. Ne düşünüyorsun, alalım, bak on taksit de yapıyor, dedi koca. Millet bu parayı her sene cep telefonuna harcıyor, dedi. Hadi ya? dedim. Bak sen telefonlarını 5 senedir kullanıyorsun, en az üç nefis keman parası cepte 5 senedir dedi. Ya hem pratik, hem duygusal, adama bak. Bir de tabi benim anlayacağım örnekler veriyor ya, bitiyorum.
Bu hafta konservatuara götüreceğim kemanı. Bir soracağım. Eğer tamir olmazsa yenisini düşünürüz. Olursa gerçekten çok mutlu olacağım. Hem de şimdiye kadar kendimin bile farketmediği kadar çok mutlu olacağım.
Lütfen olsun...
30 Ekim 2007
Bayrağım
Yaş yedi. Daha yazma öğrenemedi ama bayağı okuyor. Zaten okula başlamadan önce sökmüştü bilgisayarla. Ama hala küçük harfleri okuyamıyor pek, büyük harfler tamam.
Neyse. Hafta sonu ödevlerimizden biri Cumhuriyet-Bayrak konulu bir şiir ezberlemek. Ya Hayat Bilgisi kitabı sayfa 24'deki 2 kıtalık Bayrağım şiirini ya da evden bulduğu bir şiiri ezberleyecek. Evde henüz böyle bir şiir, foto vs donanımımız yok. Daldık hayat bilgisi kitabına. Ben söylüyorum, Ilgaz tekrar ediyor.
İlk kıta: Kanım gibi al/Göklerde kartal/Türk'e istiklal/Sensin bayrağım
Ilgaz versiyonu: Kanım gibi arr-harr/Göklerde kargalar/Türk'e sittikmal/Sensin bayrağım
(miso gülme, çocuğun onuru kırılacak)
İkinci kıta: Daima hür kal/Dünyaya ün sal/Her şeyden kutsal/Sensin bayrağım
Ilgaz versiyonu: Daima hürkar/Dünyaya hünsar/Her şeyden kutsal/Sensin bayrağım
(Gülmekten gözlerimden yaşlar geliyor, bizimki tekrarlamaya devam ediyor)
"Daima ünsal, dünyaya hünkar..."
Çocukcağız "sensin bayrağım" derken belirgin bir rahatlama yaşıyor. Gerisini Japonca şiir gibi, bir kuruşluk bir şey anlamadan söylemeye uğraşıyor.
Bir tür psikiyatrist seansı gibi oldu. O kadar çok güldüm ki acayip rahatladım. Bu arada şiir ezberlemenin faydasını bilen varsa ve beni aydınlatabilirse pek sevinicem.
marruu, marruu, marruu
23 Ekim 2007
Kadının olamammm
Filmin ismi dayanılır gibi değildi aslında, evet, biliyorum, sezmeliydim fragmanda gördüğümde. Ama konu gıdıklayıverdi. Mutlaka gidilecekti. Geçkince bir hatun genç bir erkeğe aşık olur. (Geçkince bir hatun derken lütfen önünüzü ilikleyin; kendileri Michelle Pfeiffer sonuçta-adını bile doğru yazmak mümkün değil.) Acılar çekilir, aman da belki güzel tarif edilir diye düşünüldü; fragmandan anlaşılan buydu.
Ben aslında cidden bu acıları görmeye gitmiştim (heheh). Olur mu kardeşim, sen tut yarı yaşında bir adama aşık ol! Biraz kassan kızınla bile çıkabilir. Haydi bakalım, gözyaşlarını görelim, acuk da mahalle baskısı+evlat kınaması...
Geleneksel miso seniii! Oralarda işler böyle yürümüyormuş bak! Hatun 40, oğlan daha 30 değil. Hatun zaten vücut bağlamında inanılmaz ebatlarda. (Bu kadarı terbiyesizlik diyesi geliyor misonun. Ve diyor da haliyle) Ama yüzü hafiften anlamsızlaşmaya başlamış ne yazık ki. Artık botoks mu, kulak arkası yukarı çektirme mi, bilemiyoruz. Çok yakın çekimlerde bile bir tek çizgi yoksa orada, bir nümero var demektir; miso yemezz! Bizde bile ufak çaplı bir harita oluşmak üzere.
Oğlansa dünya şekeri, süper bir şey. Ama birlikte gittikleri disko sahnesi bir felaket. Kadını yaşı yüzünden küçümseyen hıyardan tutun da, oğlanın yaptığı folklorik+Singing in the Rain’den apartılmış figürlü dansı eğlendiklerine dair ikna etmekten çok uzak. (Bizde bir eğlenme emaresi yoktu; bilakis utandık)
Bağlıyorum, çünkü biliyorum ki filmde bayıldığım orada bayıyorum. Ne boş filmmiş ki, çekilen acı yalnızca bir kaltağı kıskanmaya dair bir acı mealinde yansıtıldı. Filmin sonunda da “ay ben yanlış anlamışııaam” cümlesi her şeyi çözmeye yetti.
Yok ya! Böyle bir şeye girişiyorsan, cesaretin varsa aşka, elinde sürüklediğin çuvalın içinde getirdiğin acılar, sevinçler, alışkanlıklar, çocuğun, kabuk bağlamış yaralar, kanamaya hazır yaralar, yeni yeni açılacak yaralar... Yok mu bunlardan sende be kadın! Minileri çekip fıstık gibi bacakları gösterince, yatağın üzerinde 7-10 yaş grubu gibi sıçrayınca, birbirine krema sıkıp mısır patlağı dökünce oluyor mu bu işler? Her şey yoluna giriyor mu?
Biz de hiç bir şeyden anlamıyormuşuz. Vay be! Hani çok büyük bir beklentim yoktu, ama sığlıktan da midem kalktı. O değil, AliKayhan’la Kıvır da telef oldu arada.
pıhhh
21 Ekim 2007
Aman dedesi yapma eyleme, Gülşad ve Geçen Cumartesi
Yok yok, yerleştik sayılır. Ondan şikayet etmeyeceğim. Ama öyle bir tempo var ki, ben bir türlü şöyle adam gibi oturup bir ya da bir buçuk saatimi sevdiğim blogları okumaya ayıramıyorum. Ve zaman zaman aklıma üşüşen incilerimi de dökemiyorum ne yazık ki. Vah vah. (Ak övgü ak, hehe)
Fizan’a taşındığımız için Ilgaz 3:45’de hareket eden servisten ancak beşe on kala inebiliyordu. Çocuk servisten bir iniyor, üzerinde kıspeti eksik. Ter içinde, aniden basılmış gibi gömleğinin yarısı dışarıda, saçlar sırılsıklam, suratı bulantıdan perşembe pazarı gibi... Bir gece babannesiyle konuşurken, “annem beni aldığında dünyalar benim oluyor,” dedi ya, bitirdi bizi. (Bu laflar da nereden çıkıyor anlamıyorum. Manikürlü ellerimi çenemin altında kavuşturup bu tarz konuşsam anlayacağım). O gece sayın kocayla konuşuldu (Top yüzde doksan bendeydi, ama tabi yüzde on laf duyabilmek bile büyük başarıydı) Anneannede insin denildi. Saat dörtte annemlere varıyor; süpppper di mi? Ama anneannede kim var? Dede var. En doğal hakkı, adamın kendi evi. Fakat dedemiz Ilgaz’a on sekiz yaşında muamelesi yapıyor. Afyon mermeri ne kadar esnekse, babam ondan on kat daha bükülmez duruyor Ilgaz’ın karşısında. Bağırış çağırış, elleri masaya vurmalar, çocuğa ufak tefek bir şey atmalar... (cidden ya, inanılır gibi değil, di mi?) Bu işlerin sonu tabi hep Ilgaz’ın ağlayıp, annemin sinirlerini yatıştırmak için Nervium tarzı bir şeyler almasıyla bitiyormuş. Ben yüzde birine bile şahit olamadım şimdiye kadar. Bana zaman zaman üzüntüden, zaman zaman da sinirden menapoz terleri basıp duruyordu. Sonunda konuştum. Yumuşacık, “biliyorum senin de derdin başından aşkın ama o da daha 6 yaşında, tabi ki sen haklısın-idare ediver be babacım, ama istemiyorsan da servisle eve gitsin, seni huzursuz etmesine asla izin vermem”leyerek... 3 gündür kavga yok. Mucizevi bir gelişme.
İkinci gelişme de Türkmen prensesimiz konusunda. Kendisi geçen Pazar bizi terk etti. Eve 6 saat geciktiğinde neden geç geldiğini sormam ağır gelmiş. Güle güle Leyla sultan dedim ben de. Şimdi Gülşad’la birlikteyiz. Allahım ne harika bir kadın, şükürler olsun yahu! İnsan en azından. Ben öyle parmağımı oraya buraya sokup toz tetkik eden bir tip değilim; olmaktan da pek korkarım. Biraz güleryüz, biraz Ilgaz’a ilgi. İşin mükemmelliği çok önemli değil sonuçta. Daha fazla anlatmayacağım. Elem terefişşş, kem gözlere...
Son olarak Cumartesi bize gelen arkadaşımdan ve oğlundan döktüreyim. Harika sohbet ettik, çocuklar güzelce oynadı. Ama 6 saatin sonunda benim kafa balon olmuştu. Tez elden çocukları dövüp rahatlayasım gelmişti. Ne kadar asosyalim, bu kadar sevdiğim bir arkadaşımla bile bu hale geliyorum. Yaş ilerleyince muhtemelen huzurevine yerleşip, günde en fazla iki üç kişiyle yirmi dakika görüşen illet, aksi bir ihtiyar olacağım. Ya da daha kötüsü olacak. Yapayalnız öleceğim. Tolerans maksimum 5 dakikaya düşmüş olacak çünkü. (Ya 6 saat şişirdi, ne yapayımmmm!)
marruu
12 Ekim 2007
Petek
İlk gördüğümde nefesim kesilmişti. Arı peteği şeklindeki taşların kocaman bir arı peteğine dönüştüğü bir yer bu Petek. Altında olanca güzelliğiyle serilmiş “Boğaz”. Kuzey’le Güney arasında, tam orta noktadaki nefeslenme noktası.
O ilk gün annemleydik. Kayıda gitmiştik herhalde. Miso burası neresi? demiştim kendi kendime. Annem yanımda bütün iyi niyetli gevezeliğiyle ne kadar güzel bir okulu kazanmış olduğumdan bahsediyordu; yüzüncü kez. “İşte bak, burası bile bir gösterge,...” Bense sersemlemiştim. “Ben buraya gelirim,” demiştim içimden. “Burası benim.”
Çok gittim Petek’e. Çoğu kez de yalnız. Çok içtim Petek’de. Yine çoğu kez yalnız. Orası sessiz bölgeydi genelde. Büyük grup yoksa eğer. Başka insanlar hep olurdu, ama herkes kendi halinde otururdu. Zaten öyle çok büyük bir yer değildir, fazla kişiyi kaldırmazdı. Boğaz’a dikip gözlerimi içerdim. Kaçırmaktan korkar gibi başka hiç bir yere bakmazdım. Yutardım aşağıdaki görüntüyü. İçimi sonsuz bir hüzün ve huzur sarardı; eşzamanlı.
Bir keresinde toplu gidildi. Bizden başka kimse yoktu. Grup büyüdü sonra; onun tanıdığı, bunun arkadaşı, eklendikçe eklendi. Etraftaki insanların yarısını tanımaz oldu Miso. Çok içildi, çok gülündü. Sonra gece sakinleşti, duruldu. Bazısı içti, bazısı baktı. Bakanlar gözlerini kaçırmayınca bazısı utandı. Bakışlarını yere sakladı. El çabukluğu marifet yer değiştirmeler oldu. Yalan iltifatlar duyuldu, gerçek olduğu hayallenip sevinildi. Çok içilmişti; herkes en iyi konuşmacı, herkes en çabuk inanacak saftolozlar haline dönmüştü.
O gece tanışılan birisiyle boğaza beraber bakıldı. Boğazın güzelliğiyle mukayese edilmek kolay mı? Başlar döndü, ayaklar yerden kesildi. Masumca sarılındı, masumca öpüşüldü. Bunun büyüsü de, utancı da günlerce sürdü. Gece her aklına gelişinde, Miso’nun karnından kelebekler havalandı.
O kişi daha sonra görüşmek istedi, Miso kaçtı. Cesaret edemedi. O gece Petek’e kalsın istedi. Kelebekler de kendine.
marruu
9 Ekim 2007
Babamın emekliliği
Babam bu yıl kasımda yaş haddinden emekli olacak. Bölümünde çalışan diğer doktorlara Pazar günü evde bir yemek verdik. Samimi bir ortam için ufak olsun dedik, yine kırk kişiyi bulduk. Koşturmacası hepimizi bitirdi; ama geride bıraktıkları her bağlamda çok anlamlıydı. Hiç unutmayacağım bir akşamüzeri oldu.
Babam için yapılan o son derece samimi konuşmada Haluk abinin hüngür hüngür ağlaması...
Söylenen her şeyde ne kadar dürüst, ilkeli ve sevilen biri olduğunun vurgulanması...
Paraya hiç bir zaman, hatta arkadaşlarının hayretini uyandıracak derecede kıymet vermemiş olması...
Çok iyi bir cerrah olmasının yanısıra bir o kadar da iyi bir eğitmen olması...
Ve inat ettiği hiç bir şeyden asla vazgeçmemesi...
Babam da bir konuşma yaptı. Onun konuşması ise Kıbrıs vatandaşı olduğu için bir zamanlar ciddi biçimde mağdur olmasına neden olan politikacılara sitem, yaşadığı korkunç şeyler sırasında desteğini ve sevgisini asla esirgemeyen insanlara kocaman bir teşekkürle doluydu.
Biz? Biz koşturduk, hizmet ettik, duygulandık, bol bol ağlayıp güldük. Ama bir kere daha bu adamı ne kadar çok sevdiğimizi ve ona ne kadar saygı duyduğumuzu anladık.
Benim, kız kardeşimin ve aslında kendisiyle tanışma fırsatı olan bir çok kişinin hayatında tanıyabileceği “duruşu olan insan” tanımını hak eden tek tük insanlardan biridir babam.
Tek dileğim emekliliğin tadını çıkartabilmesi ve anneme biraz daha az nazlanması.
marruu
2 Ekim 2007
Maltepe Meksika hattı
Yeni evle birlikte yeni işler de türedi. Eskiden merkezi sistemli bir apartmanda oturduğumuz için doğalgaz filan almazdık. Su ve elektriği de fatura geldikçe ödüyorduk. Şimdi Melih beye peşin peşin ödemek gerekiyor. Kullanmadan önce gidip satın alıyoruz, mis gibi kendi mülkiyetimizdeki suyu ve doğalgazı harcıyoruz.
Neyse, geçen gün Oyakbank’a gittim su ve doğalgaz almak için. Suyu alabildim ama doğalgaz hesabımızın kapalı olduğunu öğrendim. Hemen panik! “Alo, doğalgaz hesabımız kapalıymış beyim paşam, ne yapıcaz şimdi?” Allahın yaradılışta bir rahatlık verdiği sevgili eşim, “ben zaten kıllanmıştım, mavi kağıdı Ego’ya götürmek lazım sanırım, dur ben bir öğreneyim,” dedi davudi sesiyle. Tabi ki iş bana düştü.
Bugün dersten sonra yollara düştüm. Bu işi yaptırmak için Ankara’nın en güzide semtlerinden Maltepe’ye gitmek gerekiyormuş. Ego’nun bu işleri yapan yeri oradaymış. Oraya bir gittim ki, Ego orayı merkez bellemiş. Birilerine sormadan hemen önümdeki adam sorduğu için 3 nolu kapıya gitmem gerektiğini duymuş oldum. Yüz metre ilerideki üç nolu kapı. Yürü yürü, yüz metre oldu iki kilometre. (Bu yorgunluğu ne zaman üzerimden atabileceğimi bilmiyorum.) Üç nolu kapıdan girer girmez bambaşka bir boyuta geçtim. Hepsi ortadaki avluya açılan tek veya iki katlı harap binalar, girilen her odada hemen bütün vücudu saran, köşe bucak her yere sinmiş kesif bir sigara, ayak vesaire kokusu... Görevliler evlere şenlik. Kendimi bir an Amerika-Meksika sınırında gibi hissettim. Bu kadar mı benzenir! Bir tek kafalarında Meksika şapkalarıyla üzerlerinde pançolar yoktu. Görevli Sançez benden önceki adamla dalga geçti, müşteri de kendi çapında onunla dalga geçti, “övünmek gibi olmasın ama Çorumluyum,” dedi. (Ben bu Çorumluluğun neresiyle övünülebileceğini anlamadım, konu bu hızda nasıl bu memleket durumlarına geldi, hiç anlamadım.) Sonra sıra bana geldi, adam işlemimi halletti ve artık gidip gaz alabileceğimi söyledi. Nereden diye sorduğumda istediğiniz herrrr yerrrrden diye coşkuyla cevap verdi. Ben de aynı coşkuyla fırlayıp gittim ve gazımızı aldım.
Biraz dinlenmek için daha önceden aldığım tavsiye üzerine Beşevler’de bir kafeye girdim. Her yerden üzerime hücum eden nargile kokularıyla kelle oldum. (Bu arada bu kelle olma durumuna bangır bangır çalan Serdar Ortaç’ın katkısı yadsınamaz.) Sonra da özel derse gittim sakin, mutlu.
Maltepe Ego’ya bir gün sosyolojik araştırma yapmak için gitmek lazım. Bir de tabi danışmada uyuklayan adama bir şey sormak için önce “kolay gelsin,” diyen miso’nun bir yalakalık ayarına baktırmak lazım. Adam bile inanmadı yani. Allahtan onunla işim yoktu.
marruu
27 Eylül 2007
Bu aralar
Yeni döneme kendimin bile başa çıkamadığı bir heyecanla başlarım genelde. Çocuklar, kitaplar, okulda olmanın verdiği şekerleme gibi, dudakları yalatan, daha çok, daha çok yemek istemenize yol açan haz. Oysa şimdi 70 yaşındaki insanlar gibi hissediyorum kendimi. Dönem sonu gibi ya da. Elim kolum kalkmıyor.
Bu sene her şey üstüste geldi. O içinden şeker fışkıran üçü-bir-arada kahveler gibi. Taşındık diyorum ama bir türlü ev haline gelemedik. Sürekli yapılması gereken korkunç işler fışkırıyor. Bu Pazar eşim ve kuzen dört saat boyunca çatıdaki anten kablosunu içeri almaya uğraştılar. İş bittiğinde leş gibi bir ev, kırık bir tavanla kartonpiyer ve işi halledemediği için mutsuz bir koca duruyordu karşımda.
Ilgaz ise ayrı bir tiyatro. Gün aşırı hisleniyor, ağlıyor. Ama ne ağlamak. Bir çocuk böyle sessiz, hıçkırmadan, gözlerinin içene bakarak ağlar mı? Anneciğim, ne oldu? Bilmiyorum anne, ağlayasım var. Sarılalım mı? (Hançere ne hacet, yarayı daha fazla kanırtmak mümkün değil.)
Okul da fazla geldi. Yeni kur, yepyeni kitaplar şimdiden bayılttı. Bu dönem keşke daha önce verdiğim bir kuru verseymişim. Her gece neredeyse bir saat hazırlık yapıyorum ve eskiden seve seve yaptığım işe şimdi elim varmıyor. Bitse de yatsam diye hissettiğim için de içime sinmiyor.
Tek güzel şey evde banyo yapabilmek. Sıcacık suyla. Bavul hazırlayıp annemlere taşınmamak. Utanmasam buruşana kadar suyun altında kalıcam. Aslında utandığım yok, su harcamak ağrıma gidiyor. Ilgaz’cım da dün, “ben de seninle banyo yapıcam, rahatlarım, iyi gelir, buyurdu. Şaştım kaldım. Çok bilen otu.
Eski rutine dönmek istiyorum. Biraz kitap okuyabilmek mesela. Ya da sevdiğim bloglara göz atabilmek. Galiba bir kaç haftaya daha ihtiyacım var.
Ondan sonrası güzel olacak.
marruu
19 Eylül 2007
Yerleşmek
Taşındığımız gün, ki geçen hafta Salı oluyor, biz yukarıda, kombiciler aşağıda uğraşıp durduk. Saat sekizde annemlere uçtum oğlanla birlikte. Bitkin, bıkkın, içimden sürekli “korkma miso, bu kaçıncı taşınman, toparlanır biliyorsun,” diyerek. Saat dokuz buçukta eşim aradı. Kombicilerin işi bitip sıcak suyu basınca çalışma odasının duvarından su fışkırmış ve hem o oda, hem de bir altındaki sığınak odası ıslanmış. Ilgaz’ı annemlerde uyutup eve döndüm. Olabilecek en kalabalık iki odada ne var ne yoksa kenara yığılmış ya da dışarı taşınmıştı. Uzatmayayım, bir türlü yerleşemedik. Parkenin altı kuruyup yeni parkenin döşenmesi Cumartesini buldu. Yorgunluk ve bıkkınlık katmerlendi. Yeni yeni düzeltiyor, ev haline getiriyoruz inimizi.
Bu arada benim akşam dersim olduğu için Ilgaz’ın eve dönüş saatiyle ilgili sıkıntımızı çözmemiz gerekiyordu. Ben de, eşim de altıdan önce evde olamıyoruz. Etüde bırakmaya içimiz elvermedi; bir lokma çocuk, geldiğinde zaten turşu gibi oluyor. Anneme bırakmak hiç olmaz, hem annemin haftada iki konkeni var, hem de babamla kuma gibi çekişiyorlar. (Ve ne yazık ki bu babamın yaklaşımından kaynaklanıyor. Kuzu gibi çocuk kafayı üşütüyor) Çözüm bir kadın tutmak. Bir iki sorduk soruşturduk, Türk kadınlar ayda 800 lira artı yol istiyorlar. (Eşim burada tumturaklı bir küfür salladı, ben de bütün kalbimle katıldım). Ayıp yahu, benim maaşımı geçiyor bu durumda! Biz de bir şirket aracılığıyla Türkmen bir bayan bulduk. Türkmen’i de özellikle tercih ettik aslında; çok benziyormuşuz, dilimizi biliyorlarmış, yemek kültürümüz hemen hemen aynıymış filan gibi duyumlar aldık. Bu arada “şirket” dediğime bakmayın, güncel insan tacirliğinin kibarcası. Neyse, gelen bayan, Leyla hanım, ne yemek yapmayı biliyor, ne de doğru dürüst temizlik gördük. Oğlanla çok iyiler diyeceğim, ona da oğlan yüz vermiyor. Hiç anlamadım valla; bir insan yemek yapmayı nasıl hiç bilmez? Ya da cam/yer silmeyi? Bir hafta daha misafir edip, olmazsa el sıkışıp yollayacağım. Hiç olmazsa severek ayrılalım.
Bu aralar olan en güzel şey okulun açılması. Dün Kıvır, Alikayhan, Gamze ve bir arkadaşıyla Çatı’da oturduk. Ben bir şımardım, bir şımardım sormayın gitsin. Dır dır, zar zar konuşup durdum. Dedim de zaten, bunlara tatil yasaklansın kardeşim, otursunlar okullarında paşa paşa. Oh yahu, kendime geldim biraz. Gençlerin ruhunu sömürdüm, yüzüm gözüm gerildi, gençleşti.
Evi de bu hafta sonu bitiriyoruz inşallah. Perde ve avize işleri de hallolursa tamamız. Ama benim boyum yetmiyor, koca efendi de yardım almıyor ne yazık ki. Neyse, bir şekilde halledeceğiz bakalım.
Çok özlemişim burayı. En kısa zamanda can dostların yazılarına dalabilmeyi umuyorum.
marruu
10 Eylül 2007
Taşınamamamamama
“Ee boyron?”
“xxx nakliyat mı?”
“He, ama abi gelmedi dıha.”
“Ne zaman gelir acaba?”
“Noolduydu ki?”
“Şey, bizim bugün evi taşıyacaktınız da kamyon hala gelmedi. Onu soracaktık.”
“Allahallahkh. Nooldu ki aceba? He dur, abi girdi şimdi.”
“Alooğ?”
“Beyfendi ben şuyum, bugün bizim evi taşıyacaktınız, kamyon gelmedi hala.”
“Ya sormayın, sizin evi taşıyacak olan arkadaşlarla kamyon şöförü kavga etmiş. Gelmeyecekler. Yarın taşıyalım mı?”
“Nasıl yani?”
“Öyle valla. Kusura bakmayın. Ben size adam bulmaya çalışayım.”
“Nerden bulacaksınız pardon?”
“Eheh, buluruz biz.”
“Yok öyle rasgele adamla olur mu? Olmasın. Peki yarın taşınalım.”
Bahtsız mı?
Bedevi mi?
Kutup ayısı mı?
Çöldeydi, di mi?
Misocum, sakin, lütfen sakin ol. Hayır zenci bulmak neyi çözebilir ki? Lütfen canım, lütfen.
pıhhhhh
8 Eylül 2007
Taşınma
Her taşınmada huyumdur, mutfak eşyalarını olabildiğince kendim götürürüm. İlk iki taşınmada yapmadım, sonrasının nasıl bir su/deterjan/elektrik/emek israfı olduğunu gördüm. Kolay mı, o bardakların, tabakların hepsi tek tek elleniyor. Raflara kalkar mı o tifolu, koleralı, haydi en iyi ihtimalle hepatitli zımbırtılar?
İki gündür annemle mutfağı taşıyoruz. Bardaklardan hiç birini kırmadık henüz. Veya tabaklardan. Ama kardeşim, çok ağır bu zıkkımlar. Dün sabah boynum hafiften tutulduğu için bütün günü baş ağrısıyla geçirdim. Ya bir de işin kötüsü bu proficiency’de hem sınavlarda görevliyim, hem de okumalarda. Okumalardan yırtsaydım ne süper olurdu. Ev bark yerleşirdi biraz.
Taşınmamız da pek tam olmayacak. Henüz kombi takılmadı. “Kombiyi ne yapacahsın yinge, kolorifor mu yahacaksın? ehühü” diyen kaza “pardon ama banyo için kazanda mı su ısıtacağız?” dedim. Korcan adamın suratına gülmemek için kaçtı. Misonun hiddeti ve şiddeti diye dalga geçiyor. “Biz en geç iki günde bir çimeriz de,” dedim bir de. Adam iki gündür benimle konuşmuyor. (Şok oldu sanırım, banyo sıklığımız onu derinden sarstı. Çok üzülüyorum, ne yapacağımı bilmiyorum) Ha tabi bir de tezgah sorunumuz var. Mutfak ve banyo dolapları takıldı ama tezgah Pazartesi geleceği için henüz lavabo lüksümüz yok. Küvette el yıkıyoruz, harika oluyor. İki kere deneyin, lavabolarınızın kıymetini anlayın.
Pazartesi taşınıyoruz. Daha doğrusu kendimizi eve atıyoruz.
Gerisi kısmet diyorum. Lütfen kazasız belasız taşınalım.
Duydun mu?
Sağol
marruu
1 Eylül 2007
Bir akşamüstü ve gece
Son üç ders kaldı. Ben de, çocuklar da sıkıldık artık. Bilkent’in sınavı haftaya Perşembe ve Cuma. Son dersimizi Salı günü yapacağız. Eşim de Ilgaz'ı almaya gitti Kumla'ya. Evde yalnız olmanın getirdiği tadına doyulmaz rahatlığıyla birlikte havada asılı olan o enteresan boşluğu yaşıyorum. İnsanoğlu garip, diyorum bir kez daha kendi kendime. Bu değil miydi kardeşim istediğin, özlediğin, oooh, rahatlık, özgürlük filan dediğin? Değil galiba, ya da o, ama henüz algı safhasına geçemiyorum. (Çocukluktaki beslenme bozukluğundan kaynaklanan bir geç anlama durumu)
Dersten sonra annemi alıp taşınacağımız eve gidiyoruz. İşler nasıl gidiyor diye kontrol etmeye. Yumurta kapıya geldi artık; oturmakta olduğumuz ev üç gün önce kiralandı. En geç on gün içinde çıkmamız gerekiyor. Oraya ulaştığımızda yüzümüz biraz gülüyor, ama yine de ustalarla net bir şeyler konuşamıyoruz. Özellikle "ne zaman" sorusu onlar için çok muğlak bir şey. Günaha girecek gibi korkuyorlar bir şey söylemekten. Hep birlikte Godot’u bekliyoruz. Ben bir şey soruyorum, onlar bambaşka bir şey söylüyorlar. Evden ayrıldıktan sonra eşimi arıyorum, bana tarih soruyor ve hiç bir tarih veremediğimi farkediyorum büyük bir şaşkınlıkla.
Kızılay’a iniyorum akşamüzeri. Dufresne’yle buluşuyoruz. Hızla Tunalı’ya yürüyoruz. Orada uzun zamandır ilk kez Random’da yer buluyoruz. Daha doğrusu dışarıdaki tek boş masaya oturuyoruz. Aslında bu kadar çok içmek istemiyoruz, ama laf lafı açıyor, laf gönlü açıyor, gönülse en derindeki sınırları, sırları açıyor. Sabaha kadar, hatta günlerce konuşsam bir saniye sıkılmam herhalde, diye düşünüyorum bir kez daha. Ama orada oturdukça içmeye devam edeceğiz ve bu da benim hiç işime gelmiyor. Sabah ders var, daha yürünecek çok yol var falan filan.
Dufresne’yle biz ne zaman buluşsak deli gibi yürüyoruz. Bu gece de bir istisna olmuyor; Tunalı’dan Emek’e yürüyoruz. Yolda Dufresne’ye şişmanlayıp şişmanlamadığımı soruyorum, o da direkman, bir saniye bile düşünmeden evet hocam, bu sene biraz kilo aldınız diyor. (Bidona döndünüz, maaşallah diyemiyor, çok saygılı kendisi). Küsüyorum ve bunu kendisine bildiriyorum. Bu arada, yolda giderken Ankara’nın bütün taksileri korna çalıyor. Hayır, binmek istesek yola sırtımız dönük gayet tempolu bir şekilde yürür müyüz? (Adamlar benim beslenme bozukluğumu anlamış olabilir mi?) Ben yapsam Dufresne yapmaz, ODTÜ’de fizik masteri yapıyor çocuk. (Ben en son sayısal bir sınava 1988’de girmiştim, hehe) Arabaya varıyoruz, onu dolmuşa bineceği bir yerde bırakıyorum. Sonra eve geliyorum.
İçki bütün kötülüklerin anasıdır; biraz hızlı geliyorum. İçince hafif süratli gelmeyi seviyorum. Arabanın üzeri açıkmış gibi geliyor, kafamda saçlarım uçuşmasın diye taktığım mikro bir eşarp, gözümde yüzümün yarısını kaplayan bir güneş gözlüğü, ben hayatta sorun nedir bilmeyen fıstık gibi bir hatunmuş gibi sürekli gülümsüyormuşum filan... Romantik oluyorum yani. Yaramazlık yapasım bile geliyor, ama hevesimi hemen kursağıma doğru iterek eve koşuyorum.
Böyle işte. Nefis bir akşam üstü ve gece geçiriyorum.
Mutluyum.
Marruu, puurrrr, purrrr
27 Ağustos 2007
Kuşku
Hiç sevmediğim bir duygu bu kuşku; yaşam kalitemi çok ciddi düzeyde bozan. Arkadaşlıklarımda bu duyguyu hep safdışı bırakmaya çalıştım şimdiye kadar. Öyle mi demek istedi, bunu mu kastetti diye yorulmaktan ölesiye korktum. Hatta bir çok insana “ben bir şey demek istemem, derim,” demişliğim vardır. Cidden, ima etmem pek. Ya da neyi ima ettiğimi hemen sonra patlayarak söylerim; ya bir gülme patlaması olur bu, ya da öfke.
Şu aralar iki kuşku içimde kımıl kımıl. Ama biri diğerine nazaran çocuk oyuncağı.
Üç öğrencim var Bilkent’in hazırlık atlama sınavına hazırladığım. Biri diğer ikisinden bir hayli zayıf. Ve bir süredir yaptığı testlerin %90’ı doğru. İlki çok çalışma, ikincisi tesadüf derken... O kadar büyük bir kuşku duyuyorum ki şimdi. İçimi bir hayvan gibi kemiriyor. Cevapları bir yerden bulmuş gibi geliyor. Bir iki kere de dile getireyazdım. Kibarca, “birbirinizle soru konuşmayın lütfen,” dedim. Yok valla, bilmem ne diye cevap verdi. Böyle bir şeyi direk de söyleyemiyor insan; eğer yanılıyorsam çocuğun gururu onarılmaz bir şekilde kırılacak çünkü. Bugün son kez konuyu açtığımda test tekniğinin çok iyi olduğunu söyledi. Peki o zaman dedim, diyecek hiç bir şey kalmamıştı. Kendisi bilir artık.
Diğer kuşku ise çok daha can acıtıcı. Ve yine direk olarak yüzleşemediğim bir olay. Daha önce blogda yazmıştım, beni çok inciten bir öğrencimden bahsetmiştim. Beni yanlış, olmaması gereken yerlerde kurgulamış bir öğrencimden. Sonra anlaştığımızı, artık hayatıma hiç girmeyeceğine dair söz verdiğini anlatmıştım. Şimdi blogumu okuduğundan, ve hatta yorum yazdığından kuşkulanıyorum. Bunun beni ne kadar rahatsız ettiğini ona anlatamamış olmak çok yaralayıcı çünkü kendisine açık açık onu artık hayatımın hiç bir noktasında istemediğimi belli etmiştim.
Bu benim bir zayıflığım aslında. Affettim onu affetmesine de, artık kendi sınırlarımın içinde istemiyorum. O zamanki incinmişliğim iyileşmiyor demek ki bir türlü. Evet, gündelik hayatıma girmiyor, yaşamımı bire bir etkilemiyor, ama ne zaman ki bana ait bir yerde varlığını hissediyorum, buz kesiyorum. İki yıl önceki öğrencilerimin kurduğu bir site vardı. Bu kırgın olduğum öğrenci orayı keşfetmiş. Bana attığı ve asla cevap alamadığı yüzlerce mailin birinde o siteyi okuduğundan bahsetmiş. Geçti, yendim zannettiğim her şey tekrar nüksetti. Son bir mail attım, rica ettim, ve hatta neredeyse yalvardım. O da kabul etti. Ya da öyleymiş gibi yaptı.
İşte ikinci kuşku bu. İçimi kavurup duruyor. Elimde değil, aldırmazlık edemiyorum, yok sayamıyorum. Bir şey sürekli beni dürtüyor.
Rica ediyorum, eğer buradaysan lütfen gelme. Ben bu blog dünyasını çok seviyorum, insanların bana olan sevgisini hissediyorum, sıkıntılarımdan bir kaçış oldu, yalnızlığımın o kadar da derin olmadığını, o inişlerde çeşitli yerlerde başkalarının da bulunduğunu, benzer şeyler yaşayan benzer insanlar olduğunu keşfettim burada. Burayı kaybetmek istemiyorum.
Ama eğer gelmeye devam edeceksen blogu kapatacağım. Çünkü paylaşmak istemiyorum, hayatıma dahil olmanı istemiyorum. Çok mutsuz oluyorum.
Başka ne söyleyebilirim ki? Lütfen GİT demekten başka?
LÜTFEN GİT
Mutsuz miso
21 Ağustos 2007
Kokular
Koklamak benim vazgeçilmezim.
Duyularımın en kuvvetlisi, en güvendiğim.
Apartmandan içeri girdiğimde, eğer yukarıya yürüyerek çıkarsam kimin ne pişirdiğini şaşmadan anlamamı sağlayan arsızlık destekçim.
Eski bir anımı küt diye suratıma çarpan geçmişimin ayak izleri.
Bir zamanlar hiç aldırmadığım, şimdi ise boğazımı sıkan, ilk yakıldığı anda gelen yanık kağıt kokusu dışında dumanıyla birlikte çarpan sigara eziyeti.
Özlemlerimin, isteklerimin ama cesaret edemeyişlerimin tek ismi; su kokusu. Hani şu havuzdan çıktığınızda üzerinize sinen, benim dirseklerimin içinden beni sarhoşa çeviren koku. Mücadelesi ömür törpüsü.
Oğlumun bebekliğini deliler gibi özlememi sağlayan süt kokusu, bebek aroması.
Başımı omzuna yaslayıp yüzümü boynuna gömerek aldığım o müthiş, çıldırtan ten kokusu. Burnumdan biraz nefes üfleyip hafif nemlendirerek içime çekmeye doyamadığım o doğal mis.
Yüzümü göğsüne gömüp içime çektiğim canım kedimin muhteşem doğal kokusu.
Her dinlediğimde gözlerimi dolduran Bülent Ortaçgil imzalı Deniz Kokusu.
Annemlerin bahçesindeki ıhlamurun, kapıya sarmış olan hanımelinin doyulmaz kokusu.
Şeftali yedikten sonra dudaklarımın üzerine sinen, yine şeftali yemek istememe yol açan ama bir yandan da hiç hazetmediğim buruk koku.
Sınıfa adımımı atar atmaz aldığım içki kokusu. O çocuğa derse içkili gelmekten ötürü bir şey yapmamam, dostluk vesilesi.
Kokular... Özlemlerim, vazgeçilmezlerim, mahrumiyetlerim, utançlarım, keyiflerim...
marruu