28 Temmuz 2007

İki Episodluk bir kazlık


EPISODE 1

Miso hanım, hesap kitap var mı?
Var.
Ne kadar?
Ee var biraz. Öğrenci sınavlarını filan hesap edebiliyoruz çok şükür.
Hmm, iyi bari.
Yani aslında en korktuğum şey. Bazen de mahvederim itina ile. Ruhum da duymaz. Öğrenciye sınavları dağıtırken midem şöyle hafiften burulur. Çocuklar, aman toplayın, hesap edin bir güzel. Bir şey atlamış olmayalım derim her seferinde.
Hmm. Peki bir dolabın derinliği kaç santimdir?
Eee, bilmem.
Yani bir şey asılabilmesi için kaç santim derinlikte olursa bir askı iki tarafı eşit bir şekilde o dolaba sığar?
Ayy, tren problemi gibi oldu. Şu hızda gidiyor, tünele giriyor, kaç km kaldı bilmem ne.
Otuz beş santimetre derinliğindeki bir dolaba giren askıda asılı olan şeyin omuz genişliği en fazla kaç santim olabilir?
Bu da beşi beş kuruştan beş yumurta sorusuna benzedi. Ama o şakaydı, değil mi? Karşıdakini kandırmak ve GÜLMEK için sorulan bir soru.
Eh be miso, bu dolaba hangimizin paltosunu asabileceğiz? Oğlunun omuz genişliği bile ancak denk gelmez mi 35 cm derinliğe?

Bu dialoğun bir kelimesi bile konuşulmadı. Bu dialog benim içimdeki dialog. Yeni eve bir şeyler almak için öğlen birden akşam 10.30’a kadar IKEA’daydık. İkea dışarıdan göründüğü kadar ideal bir alışveriş yeri değil. Dolap varsa askı borusu olmayabiliyor, çekmece olsa bile raf olmayabiliyor filan. Parçaları birleştirme özgürlüğünün bir bedeli bu sanırım.

Neyse, portmanto için ne beğendiysek eksik çıktı. En son alternatif için üst kata çıktım, ölçüleri aldım, aşağıya indim. “200x35x100” Korcan bak, böyle böyle, alayım mı? Al ya, oldu cidden. Hesap kitaptan anlamamak değil bu, düpedüz gerzek bir korkaklık. Aptal miso, üç saniye düşünsen o dolaba hiçbir şey sığmayacağını bilirsin, anlarsın. O zavallı Korcan sayı düşünecek halde mi? Her yerinden ter damlamış, yorgunluktan, kutuları arabaya yüklemekten perişan…

Bizim portmantonun derinliği 35 cm olacak. Bütün günün emeği, yorgunluğu boşa gitmiş oldu. Adamcağız en sonunda, “olsun, arka suntasını çakmayız, biraz da öne kurarız,” dedi. Ne yapsın?

Birileri bana biraz matematik öğretebilir mi? Aslında daha da önemlisi bu tip işlerde karar vermeden önce deli tavuk gibi koşturmamayı öğretebilir mi? Üç saniye düşünmeyi?

Aptalım diyorum, hala zekisin diyenler çıkıyor. Var böyleleri, biliyorum.

Yazıyı baştan okusunlar lütfen!!

EPISODE 2
Kargo ücretini yanlış hesaplamışlar. Düzeltmek için tekrar gitmemiz gerekti. O dolabı da değiştirdik. Ama orada konuştuğumuz herkese önce kendi kazlığımı anlattım. Ohh, anlattıkça da rahatladım. Şimdi mutluyum.

hehehehehe

marruuuu

14 Temmuz 2007

Tatilci miso


Yarın yola çıkacak gibi hissetmiyorum kendimi hiç. Daha bir çöp bile hazırlamamış olmamdan kaynaklanıyor olabilir mi acaba? Yaptığım tek şey bu sene daha ufak bir valizle gitmeye niyetlenmek. Dediğim gibi, bu da henüz uygulanmış bir şey değil; hala karar aşamasında.

Bir çok temenni var tabi. Birincisi hasta olmadan, bir yerimizi yaralamadan gidip dönmek sağ salim. İkincisi, bu tatili Kıbrıs’ın işaret parmağım büyüklüğündeki uçan hamamböcekleriyle veya “böv” denilen (böğ de olabilir, bilimsel bir veri yok) tüylü, zehirli ve neredeyse elim büyüklüğündeki (valla) örümcekleriyle muhattap olmadan kapatmak. Geçen sene çok sevimsiz iki tecrübe yaşamıştık Ilgazımla. Hatırlamak dahi istemiyorum. Üçüncüsü de soğuk rüzgarlar esmeden, dönerken canımın içini orada huzur içerisinde bırakarak dönmek istiyorum. En çok, en çok da bu üçüncüyü istiyorum.

Kıbrıs teknoloji bakımından biraz KIT desem ayıp etmiş olmam herhalde. Hani internet filan biraz rüya gibi. Kendimi bilgisayar bağımlısı çocuklar gibi hissediyorum. Müptelası olduğum blogları okuyamamak ciddi bir eksiklik benim için. Ya da cidden çok önem verdiğim mailimi kontrol edememek. Belki bir yolunu bulurum, bilmiyorum. Ümidimiz Burcu’da.

Tatil tatil diye inleyen bir tip olmadım hiç bir zaman. Üçüncü gün evimi özlerim, Fıstık hiç aklımdan çıkmaz, çiçeklerimi merak ederim filan. Havlularımı bile düşünürüm. Son iki gün çabuk geçsin isterim. Bu sefer daha da mesafeliyim. Belki son dönemde çok yoğun çalıştığım içindir, bilmiyorum. Yaz okulu ve özel ders temposu biraz şişirdi sanırım.

Tabi bu sene benim çocukların yaz okuluna kalması bana ilaç gibi geldi. Stada doyum olmuyor geceleri. Okul bomboş oluyor. Dev bir malikanenin tadını çıkartan üç beş kişi gibi hissediyor insan kendini. Ben orada yalnız oturmayı, çantamı yastık yapıp sırt üstü yatarak kafamdaki tilkileri kovalamayı da çok seviyorum. Çocuklarla laflamanın tadına da doyum olmuyor. Aaa diyorum dudak bükerek, bak saat 11:30 olmuş bile.

Neyse, uzadıkça uzadı. Oralardan bir şeyler karalayamazsam eğer, iki hafta yokum. Herkes kendine iyi baksın.

Sevgiler
marruu

11 Temmuz 2007

Dışarı bakıyorum

Eski pabuçlarımı çıkartıyorum ayakkabılıktan. Bir kutuya koymuşum; ne zamandır ellemiyorum, bilmiyorum. Yenilerini giyesim yok hiç. Gidip duş alıyorum, ama sonra evden çıkamıyorum. Kuaföre gidesim de yok. Düğüne gidilecek oysa ki. Herkesin kafa tas gibi olur şimdi, hiç bir tel serbest kalmamacasına kazık keser o saçlar, omuzlarla birlikte uygun adım dönerler sağa sola. Yok gidesim işte oraya da. Kuaföre gitmiyorum, kendim bir şeyler uydurlayıveriyorum.

Ilgaz’ı annemlere bırakıyoruz. Arabaya biniyoruz. Artık hep sağa baktığımı farkediyorum. Camdan dışarıya, ileriye. Ama öne değil, yana, çapraza. Bir yere giderken uzundur böyle yaptığımı farkediyorum. Pek konuşmuyoruz. Her zamanki gibi. Artık konuşma beklentim yok zaten. Kabullendim çoktan. Birini değiştirmeye çalışmak beyhude. Bir de haksız bir çaba bir yerde, bencilce hem.

Düğünde erkek tarafıyız. Kuzenimin kayınbiraderi evleniyor. Gelin hanım Trabzonlu. Önce karışık dans ediliyor. Sonra oğlan tarafı halay çekiyor, ama ne güzel halay. Halay başı gencecik bir kız, peşi sıra elli kişiyi sürüklüyor. Sonra anons yapılıyor, “kız tarafı horon tepecek,” deniliyor. Sahneye çıkıyorlar. Ne kadar sert bir oyun bu yarabbim. Eller havada, eller yerde, sağa dön, sola dön, vur ayakları öne git... Bu gece zaten hafif hafif çırpınıyor içim, bu sertlik beni baştan aşağıya sarsıyor. Neredeyse ürküyorum. Sonra kadınlar geri çekiliyor, ortada erkekler kalıyor. Kolbastı oynayacaklarmış, öyle deniyor. Halka oluşturuyorlar. İki kişi ortada kalmış, elleri ayakları bambaşka ritmlerle oynayarak dans ediyorlar. Birbirlerine yaklaşıp aniden uzaklaşıyorlar. Sonra birdenbire birbirlerine omuz atıyorlar ve silah sıkar gibi yapıyorlar. Ve o bacakları hiç durmuyor. Ve elleri. Halkayı oluşturanlar gözlerini ayırmadan ikiliyi izliyor. Ve ritim tutuyorlar el çırparak. Kısa kalın parmaklı, geniş ayalı elleriyle. O ikili gruptan çıkıyor, bir başka ikili giriyor içeriye. Yine aynı oyun. Bir tür ayin gibi bakıyorum gruba. Bir yandan derin bir merak ve hazla seyrederken, diğer taraftan içimdeki korku sabit bir şekilde, usul usul dalgalanıyor.

On buçuğu geçerken ayrılıyoruz. Bu pabuçları bir daha giymemeye karar veriyorum, ayaklarım garip bir şekilde acımış. Eve kadar hep sağa doğru, dışarıya bakıyorum. Arada camı açıp biraz nefeslendikten sonra kapatıyorum camı. Yüzüme vuran rüzgar bile huzursuz ediyor bu gece. Bu gece bir yerlerde yalnız oturmak iyi gelecekmiş aslında, onu farkediyorum.

En iyisi gidip uyumak olacak sanırım.

Hiç konuşmadan.

30 Haziran 2007

Squash kararı ve sonrası


AK beni ikna ediyor. Squash oynayacağız. Hatırlıyorum zaten, 2 sene önce sınıfa yaptığı sunumda squash’i anlatmıştı. Sakin sakin, bu sporun mucidi gibi, “belli olmuyor ama bakın ben neler yapıyorum,” dercesine. Sınıfa raket ve top da getirmiş; onu hatırlayamadım. 100 aldığını hatırlıyorum bir de. Dedim benim raketim yok, bende üç tane var dedi. İnanmak mümkün değil, bir insanda neden üç tane squash raketi olsun ki? Sonradan yumurtladı; biri Kenan’ın, diğeri de Kenan’ın ablasınınmış. (“Bende” kelimesinin açılımına girmeyeceğim şu anda; AK’nın etrafındaki bütün raketler “benim” sınıfına giriyor galiba. Evet, evet, anladım ben)

Ee, nerede oynanır bu? Ya cehaletin bu kadarı olur mu? Yani kapalı alan olması gerektiğini biliyorum ama doğruluğundan emin değilim. Açık havası da var mıdır? Sorsam bu profüsür benimle alay eder mi? (Genelde etmez ama bazen çok fena ezebilir insanı, yaşanan gerçektir, şahitleri de vardır) AK anlatıyor yine, kapalı alan, duvara vuruyor top, sen koşuyorsun filan. Peki sen koşuyor musun AK? AK’nın kımıldama genleri doğumda hasar görmüş gibi, biraz yani, zaman zaman kımıldıyor, mesela fevkalade yürür kendisi, ama koştuğu görülmemiştir; o kadar ki İnsan Bünyesi isimli bilimsel dergiye bir makale konusu bile olabilir bu konu. Peki ne giyilir, var mıdır özel bir kıyafet? Öğretmeniz ya, kurallı olacak her şey, hiç olmazsa kuralları öğrenelim, uygulamasına bakarız. Tenis gibiymiş kıyafet, ama oynanan yerin arkası cammış (Teniste hatunlar etek giymiyor mu yahu? Ben etek giyeyim, oynayalım, arkada bütün Hazırlık, hocam bravooo, ööööööö. Bende de bu spor yaparken öğrenciye basılma artık fobi haline geldi, nooluyorsak yahu!! Sanki güreşçi mayosu giyip minderlere atlıyoruz)

Spor merkezine gidiyoruz, oraya üye olmak gerekiyor. Bankodaki adam “ikiniz de öğrencisiniz, di mi? 20 giriş 15 lira” “Yok, değil, ben hocayım.” “O zaman öğrenci 15, size 25 hocağm” Oluuur, öğrencisiniz di mi demişsin bana, 60 lira da veririm ben şimdi her girişe. Sonra adam anlatmaya başlıyor, iki türlü üye olunuyormuş, önce dırılı dırılı...

“Nasıl yürümek bu?”
“mmıığğğğğ”
“Ben sana böyle mi yürü dedim, ne yapmaya çalışıyorsun?”

Adam anlatıyor, adamın anlattıklarından bir kelime bile girmiyor kulağıma. Bir kadın, yanında muhtemelen 13-14 yaşlarındaki otistik çocuğu, bir de çocuğun eğitmeni. Kadın çok öfkelenmiş, çocuğu itiyor. “Yürü dedim, düzgün yürü görücem.” Ben çocuğu göremiyorum, sadece öfkeli anneyi görüyorum. Bankamatik kioskunun başındayız artık. Adam hala anlatıyor, AK dinliyor, ben artık adamın sesini bile duyamıyorum. AK’nın okul kimliğini kioskun kenarından geçiriyor, dırılı dırılı, şöyle yapıyoruz, buraya basıyoruz... Benim aklım koridorda. Kadın yürüyüşü beğenmemiş, kavga etmelerine ramak kalmış iki delikanlı gibi çocukla göğüs göğüse duruyorlar, çocuğu döner kapıdan dışarı çıkartıyor büyük bir mücadeleyle. Ben artık ağlamaya başlıyorum. Gözümde güneş gözlükleri var ama hem adam, hem AK anlıyor. Adamdan özür diliyorum, hiç bir şey dinleyemiyorum, kusura bakmayın diyorum. AK’nın kolunu sıkıyorum. Çaresiz kalmış, hiç bir şey yapamıyor, işleme başlamışız artık, bitirmek lazım. Çocuk dışarıda oturuyor, anne uzak bir yere yürüyüp geri geliyor.

O sırada spor salonunda minikler bilmem kaçıncı basket turnuvası var. Çocuklar giriyor, çocuklar çıkıyor, yanlarında antrenörleri, aileleri, içeriden heeeey, bravooo diye bağırışlar geliyor. Çocuk dışarıda yalnız başına oturuyor. Anne yürüdüğü yerden dönüyor, çocuğa doğru daha sakin ilerliyor. AK ve ben çıkıyoruz. Kadın çocuğunun yanına oturuyor. Bir şeyler söylüyor, duyamıyorum. Duymak istemiyorum, sadece ağlamak istiyorum. Kadın muhtemelen ben ne yapıcam diye düşünüyor, muhtemelen bunu yüz bininci kez düşünüyor. Bu çocuk daha doğru dürüst yürüyemiyor bile, ondan önce ölürsem ne olacak diye düşünüyor...

Arabaya biniyoruz. AK ne yapacağını bilmiyor. Ben ağlamamı durduramıyorum. Kadını düşünüyorum, çocuğu düşünüyorum. Kendi çocuğumu ve diğerlerini düşünüyorum. Annelik nedir diye düşünüyorum. Bütün bunları on beş saniyede düşünüyorum, bağıra bağıra ağlamak istiyorum. AK inerken iyi misiniz diye soruyor. Hmmm diyorum ama hayır, iyi değilim, ama olacağım, çünkü unutacağım.

Çok yaralanıyorum. Bunun neden olduğunu artık düşünmek bile istemiyorum. Hiç bir şeye isyan etmek de istemiyorum. Kös kös eve gidiyorum.

Üzerinden kaç saat geçmiş, hala aynı hüzün, aynı üzüntü. Hala ağlıyorum.

Diyecek hiç bir şey bulamıyorum.

Çocuğumu özlüyorum deliler gibi...

Ve sahip olduğum her şeye şükrediyorum...

27 Haziran 2007

Girdap


Enteresan bir girdap oluyor hayat benim için bazen. Çıkamıyorum düştüğüm döngüden. Açıklayamıyorum bir türlü. Hissediyorum aslında girdiğimi, ama ne kadar derinde olduğumu farkedemiyorum bir süre. İşte bütün mesele bu. Migren gibi tıpkı; geleceğini anladığım anda müdahale edebilirsem yırtıyorum, yok, edemezsem çarpıp duruyorum sağa sola.

Ilgaz’ı Eskişehir’e bıraktım bugün. Hafta sonu babannelerle tatile gidecek. Bir yanda derin bir özleme hissi, o yumuk yanaklara doyamama, diğer tarafta bir haftalık “istediğimi yapayım, iki satır bir şey okuyup gezeyim tozayım,” sevinci. Çıkışsız bir durum, tarif edemediğim, her iki hissi de en dibinden yaşadığım. Ve çok ciddi bir şekilde rahatsız ediyor beni bu durum. Hastalıklı bir şey gibi geliyor.

Hayatımı düzenlemem gerekiyor, biliyorum. Kocaman bir boşluk hissediyorum. Bir şeyler yapmam gerekiyor, ama bu şeyin ne olduğunu bilmiyorum. Bir türlü de bulamıyorum. Bir şeylere sarmam gerekiyor, seçemiyorum. Keman diyorum, olabilir gibi geliyor. Eskisi gibi çeviriye devam diyorum, o da olabilir gibi geliyor. Her şeye çak vedayı diyorum... İşin kötüsü de bu zaten; o bile olabilir geliyor.

Hayatımdaki insanlardan beklediklerim çok net aslında. Çünkü çok net ifade ediyorum. Verebileceklerimi de öyle. Bu kadar netliğe rağmen beklediğim şeyi alamayınca böyle oluyorum aslında, biliyorum. Ve sonra sinirleniyorum. İstediğim şeyi alamadığıma sinirleniyorum. Tamam o zaman, sen de ona göre davran diyorum. Ona göre davranamayınca daha çok sinirleniyorum, bütün tırnaklarımı kendime batırıyorum.

Bu yaşa geldin, hala durum bu. Tüü sana miso, oyuncak oluyorsun hala. Bekleyen sen oluyorsun.

Ben yarın gece gidip içicem. Beni bu paklar.

pıhhh

25 Haziran 2007

Kadere karşı gelmek


Annemin teyzesinin oğluydu bu adam; ismi lazım değil. Anneannemin babası tipik bir Karadeniz erkeği; ilk eşinden en büyükleri anneannem olmak üzere beş, ikinciden ve üçüncüden de üçer çocuğu var. Bu adam da ilk eşten olan kızlardan birinin oğlu. Ailede üçüncü oğlan. Anne, korkunç bir anne. Daha da korkunç bir kayınvalide. Bu kuzenin iki abisi var, iki abinin de birbirinden sosyetik, kasaba kurnazı karıları. Ne yazık ki bu kuzenin karısı dünya eziği bir kadın. Aslında o da zengin bir evin kızı, ama baba erken öldüğü için, mallar mülkler amcalar ve diğer anneler tarafından kapışılmış, varlık içinde yokluk çekerek büyümüş bir kadın. Ezik, bir şeylere hayır demeyi geçtim, kendi fikrini bile söylemeyen biri. Bizimkiyle evlendikten sonra da cenderenin tam ortasına düşüyor. Kayınvalidenin yanına yerleşiyorlar; kocası işsiz çünkü, aylağın önde gideni, her gün beş posta sopayı hak edecek kadar sorumsuz, bir o kadar da eşek.

Gelin hanım bütün evin işini yapmaya başlıyor. Bu arada kayınpeder felç oluyor, yataklara düşüyor. Gelin hanım ona da bakıyor. Hem de ne bakmak, geceleri yanına yatak serip yatıyor ki tükürüğüyle boğulmasın. Bir yıl yaşamaz denilen adamı 4 yıl yaşatıyor. Çıt çıkarmıyor. Diğer yakadan en ufak bir minnet veya teşekkür yok. Yıllar böyle geçiyor ve aniden Ankara’ya gelmeye karar veriyorlar. Bunun nedeni hiç bir zaman açıklanmıyor. Öte yandan, ailenin hiç bir ferdi tarafından da onaylanmıyor. Kolay mı, karın tokluğuna çalışan hizmetçilerini kaybedecekler.

Ankara’ya geldikten sonra kuzen bey bir işe giriyor. Tutunabilir mi, tutunamaz tabi ki. Hayatında bir çalışma terbiyesi, görgüsü yok ki adamın. İte kaka işte kalıyor. Uyarı üzerine uyarı alıyor. Üstelik torpille girmiş o işe, kimbilir kimlerin hakkı yenmiş. Derken, kuzen ölüyor kalp krizinden. Aniden? Pek sayılmaz aslında. O zamana kadar tanrıdan küçük mektupçuklar almış, ama tık demiyor. Vücuduna giren sıvı miktarının bile önemli olduğu bu dönemde yemesine içmesine dikkat etmiyor ve sonunda o gün geliveriyor. Kader? Yemezler, pardon!

Üzüldük mü? Beklenen bu, değil mi? Ben kuzenin ölümüyle rahatladığımı hatırlıyorum. İlkokul mezunu bile olmayan gelin hanım ilk şoktan sonra kolları sıvayıp işe koyuluyor. İlk işi kocasının bıraktığı kredi kartı borçlarını ödemek. Amcalar ve babanne kılını kıpırdatmıyor. Hala biraz yardım ediyor. Lojmandan da çıkartılan gelin hanım annemlerin alt katına yerleşiyor ve hemen kendilerine torpil olan kişiye çıkıp kızı için iş istiyor. Bu sefer önceki gibi hak yenmiyor ama. Kızının niteliklerini taşıyan bir sürü insan var zaten.

Cumartesi gecesi bu kızın nişan davetini verdik annemlerin bahçesinde. Yüz kişiye yakın konuk vardı. Benim ayaklarımın altı tomurcuklandı dört saat servis yapıp bulaşık yıkamaktan. Ama olsun; o babanne, o amca kızları oradaydı ya, yüreğimin yağları cızır cızır eridi. Ve nişanın sonunda öyle bir kucaklaştık ki, bu herşeye değdi.

Kader yok, bize bunu öğretti gelin hanım. İyi insanlar da var, sevgi var, destek var, boktan kayınvalideleri teğet geçmemizi sağlayan gücümüz var.

Mutlu miso

marruu

17 Haziran 2007

Sabah Krizi


Burcu gelecek bugün. Sabah kalkıp annemlere gideceğiz. Babama sürpriz olacak ya, diyeceğiz ki biz ODTÜ’ye bisiklete binmeye gidiyoruz. Sonra Korcan gidip alacak Burcu’yu. Saat 1’de karşılanması lazım.

Annemlere bir gidiyoruz ki oğlan yalın ayak. Annemle masada oturuyorlar. “Anne bak, ben çıplak ayaklıyım.” “Öyle mi annecim? Çimlere mi basmak istedin, ne güzel.” Sonra Godot’yu beklerken dialoğumuz başlıyor annemle.

“Miso oğlanın bizde başka ayakkabısı var mı?”
“Anne bilmiyorum”
“Acaba var mı?”
“Anne sen bilmiyor musun?”
“Kızım ben nereden bileyim.”
“????” (Bomboş bakıyorum)
“Biz buraları akıttık, sandaletleri ıslandı biraz.”
Sandaletler sırılsıklam, giyilmeyi geçtim, bir iki saat kurumaz bile.
“Anne keşke arasaydın, ayakkabı getirirdik.”
“Aradım ben.”
“Anne nereyi aradın, cebi aradın mı?”
“Yok, aramadım.”
“Nereyi aradın pardon?”
Bu sefer annem bomboş bakıyor.

Ya nereyi aradı bu kadın? Merkez postanesini mi? Muhtar beni çağırmaya mı geldi? O anda anlıyorum. Kıvırıyor. Hayatta daha illet olduğum bir şey yok yahu! Aramadım de, doğruyu söyle. Hemen akabinde daha da illet olduğum ikinci perde başlıyor.
“Sen hemen kızıyorsun, tepki veriyorsun, bak bilmem ne.”
"Ya anne ben neye kızıyorum?”
“Bu çocuk ayaklarını ıslatmasın mı?”
“Ben öyle mi dedim, ayakkabı getirirdik dedim, tabi ki ıslatsın.”
“Ben alıştım sizin bu şeylerinize kızım, peki yavrum, tamam.”

Bir de üzerine babamdan fırça. Cidden bir şey yapmamışken hem fırça, hem cila, hem debil dialoglar.

Godot’yu öyle uzundur bekliyoruz ki bu şekilde... Gelince ben gitmiş olucam sanırım. Ben böyle olmak istemiyorum. Herhangi bir potansiyel sezmiyorum şimdilik, ama sezdiğim anda ne yapacağımı da bilmiyorum. Çok yorucu ve çok sıkıcı.

Ve çok çözümsüz.

pıhhh

13 Haziran 2007

Doğum


Normal doğuma karar verilmişti o uzun süreç boyunca. Her gidişimde toplam 5-7 dakika süren muayenelerimde hiç bir sıkıntıya rastlanmadığı için normal doğum diyordu doktor. Benim iki çocuğum da normal doğdu, sezaryen bir ameliyattır, hiç gerek yok, diyordu. Bana ayıracak vakti çok yoktu; o yüzden ben pek soru soramamıştım. Biraz okuyarak, biraz ona buna bir şeyler sorarak geçirdim hamileliği. Çokça da yiyerek tabi.

Endorfinle tanışmak muhteşem bir şey olmuştu benim için. İnanılmaz açlığımı bastrımaya çalışmak için neredeyse bütün bütün yuttuğum her şey tabii ki dehşet kilo almama yol açtı. Peh, bana mısın dememiştim. O zamanki ikiye iki buçuk metrelik banyomuzu geniş göstersin diye bir duvarına astığımız kocaman aynada kendime bakıp durmuştum 40 haftalık macera boyunca. Allahım, o ne güzellikti öyle. Karnımın aynadaki aksine bakıp ağladığımı bilirim. Endorfin harika bir şeydi; ben dünyanın en güzel kadınıydım artı 20 kiloma rağmen.

13 Temmuz Cuma sabahı 40 haftanın dolmasına 2 gün kalmıştı. Ben bir arkadaşa kahvaltıya davetliydim o sabah. (Ne kadar mutsuz bir arkadaştı; ne kadar sığır bir kocası vardı. Hiç çözemedim neden o adamla evlendiğini; belki de kendi evrimini evlendikten sonra tamamlamıştı diye düşündüm çokça, ama kendim de inanamadım buna hiç.) Buzdolaplarında ne var, ne yok yutacaktım da allah acıdı. Sabah tuvalete doğru giderken şööyle bir sarsıldım aniden. Anlamadım önce. Benden geldiğini anlamadım. Tuvalete gittiğimde sonradan büyüklerin “nişan” dedikleri şeyin gelmiş olduğunu gördüm. O anda ayıldım ve birden heyecanlandım. Arkadaşı aradım, “benim sancım başladı, gelemiyorum,” dedim. Ama nasıl sakinim, anlatamam. Evde küçük oğlu var, bırakıp gelemiyor, vicdan azabından çıldırmak üzere. Korkma dedim, annemleri aradım, gayet iyiyim ben. Telefonu kapatınca her sabah itinayla yerine getirdiğim görevim ilişti gözüme; köpeğin gezmesi gerekiyordu tabi, benim doğurmamla onun işemesi arasında hiç bir ilgi yoktu. Aldım Zoro Bey’i, çıktım dışarı. Bir yandan da kendi kendime gülüyorum, aferin miso, doğur şurada, neyin eksik diyorum. Tabi içimde en ufak bir inanç bile yok; keşke o kadar kolay doğurulsa. Karşıya bir baktım, bir başka arkadaş, koşa koşa bana doğru geliyor. Kahvaltıya gideceğim arkadaş aramış, koş git, miso’nun sancısı başladı demiş. Kızcağız pek kibar, pek hanım bir şeydi, beni görünce bayılayazmıştı. Aman miso, naapıyorsun? Naapıyorum, mecburum hayvanı gezdirmeye. Ay ben korkarım yoksa gezdirirdim valla, haydi git evine, sancın başlamış. Dur, bir şey olmaz, azıcık daha yürüyelim, yazık hayvana diyorum. Kızcağız fenalık geçiriyor, noolur git, bir şey olacaksın diyor. Sırf başımdan gitsin, beni de heyecanlandırmasın diye eve dönüyorum.

Annem ve babamla gidiyoruz hastaneye. Bu arada Burcu’yu markete yolluyoruz bir şey almak için. Şaşkınlıktan anahtarı kontakta bırakıp, kolu yukarı kaldırarak arabanın kapısını kilitliyor. Neyse, hastanede beni sancı odasına alıyorlar. Sancım var ama gelince bağırma ihtiyacı duymuyorum. Ama etraftakiler... O sesleri dinleyince ürkmemek mümkün değil. Zaman geçiyor, kadınlar bar bar bağırıyor, benim moralim bozuluyor. Nasıl olacak bu iş diyorum, nefesimi kesen sancıdan çok seslerden boğuluyorum. Doktor geliyor, muayene ediyor. Zaten muhtemelen altı yedi asistana kobay olmuşum o ana kadar; gelen bakıyor, giden bakıyor. Dört beşi de bakmakla yetinmiyor; açıklığınız şu kadar, bilmemne. Biliyorum, üç dakika önce diğer bey söylemişti diyorum, ama pek aldırış edilmiyor. “Misocum, bebek iri, çatın dar, açıklık aynı gidiyor, zor bir doğum olacak, hırpalanma, gel sezaryen yapalım,” diyor. Adam lafını bitirir bitirmez ben tutmazsam yere dökülecekmiş gibi sarıldığım karnımla ayağa fırlıyorum. Annem, dur kızım filan diyor ama ne mümkün! O bağırtılardan kaçayım yeter.

Gerisi malum. Canımın en içi Ilgaz. Dört kilo doğan koca bebek Ilgaz. Her şeyim Ilgaz; taptığım, bıktığım, yüzüne bakarak sevdadan, uyutamadığımda veya geceleri yirmi kere uyandığımda çaresizlikten ağladığım... Ilgaz’ım... Çok zor bir yol bu, çok yavaş yüründüğü düşünülen ama bir çırpıda geçen. Hayatta hiç bir şeyin eskisi gibi olmadığı, ama eskisi gibi olmasını istemediğin yeni bir dönem.

Şimdi bunları yazarken ağlamamak mümkün mü? Olabilir, ama ben beceremiyorum. Aklım hep Köşenin delisi’nde olacak. Bütün gece. Uyuyamadığım için bu gece de ona söverim artık diyeceğim, ama yapmayacağım çünkü bu gece onun hakkı. Canım arkadaşım, yarın ve bundan sonra bütün kolaylıklar seninle olsun.

marruu

11 Haziran 2007

İkinci Tur


Cumartesi sabahı koşturmaca başladı. Malum, kuzen ikinci kez evleniyordu. Hem de 9 yıl önce ayrıldığı ilk nişanlısıyla. Aslında o ayrılık biraz terkedilme kategorisine giriyor ama şimdi her şey farklı hatırlanıyor. Komik komik şeyler oldu. Kuzenin yeni eşi kuzene ayrılma kararını ortak vermiştik demiş, kuzen geldi bize “beni askerdeyken terketmemiş miydi, ben mi bunadım?” türü sorular sordu filan. Şimdi ne desen yangına körük etkisi yaratacak. Ben de “bunları geçin, seviyorsanız evlenin,” filan türü büyük teyze lafları yumurtlamada buldum çareyi.

Yeni eş Ankara’ya eş durumundan tayin olsun diye bir ay içinde her şeye karar verildi, Atakule nikah salonu kiralandı, şeker, davetiye, kıl yün halledildi. Sabah haydi koş nikaha... Sonra da yemek için annemlerin bahçeyi ayarladık hep birlikte. Akşam için giyindik, süslendik, miso üşendi, kuaföre gitmedi, saçlara çaldı jöleyi, sıktı spreyi, hafif afro bir görümce oldu. Bir de taptığı topuklu pabuçlarını giydi. Fakat hizmet sektörü yorucu şeymiş, gelen misafir sayısı bizle birlikte yetmişe vurunca eve yirminci kez inip çıktıktan sonra o topukluları çıkardı ve yerine tatile-gelen-alman-turist-sandaletlerini giydi. Durumu kurtaran tek şey sandaletlerin siyah olmasıydı. (Aslında bu bile züğürt tesellisiydi, biliniyordu)

Haydi koş, buz getir, beyefendinin rakısı bitmiş, küllükleri boşalt, Ilgaz oğlum bak da Tuna (yaş 3) çamı yemesin; oğlum sen de yeme, başka ne alırdınız, sıcak börek, kolanızı tazeleyeyim, meyve yok özür dilerim (bir koşu alıp geleyim, ehe) ... Gece yarısı eve döndüğümüzde ayaklarımın altı yeni yürümeye başlayan çocuk ayaklarının pufluğuna sahipti. Her bir parmağımın dibini hissediyordum. Hiç bir şey yiyemedim, biraz bir şey içebildim, bir ay önce buluştuğumuzda karısının askılı bluzuna laf eden hıyarlar cumhuriyeti elemanına lafı soktum (çok mutluyum), kuzenimin annesi yengeme tekrar tekrar ziyadesiyle sinir oldum. Bir de tabi ki Ilgaz ateşlendi, şimdi boğaz kültürü sonuçlarını bekliyoruz.

Bitti çok şükür.

Yeter kardeşim, ikinci turlarınızı başka yerde yapın. Bir kere de biz misafir olalım.

marruu

7 Haziran 2007

Konuşma Sınavı


Bu uygulama bu sene başladı. Yani konuşma sınavı uygulaması. İlkini ilk dönem sonunda yaptık. Çocukları ikişer ikişer içeriye alıyoruz, elimizdeki sorulardan soruyoruz ve en sonunda 5 üzerinden bir not veriyoruz. Daha yeni uygulamaya başladığımız için ne kadar sağlıklı notladığımız veya ne işe yaradığı konusunda pek bir şey diyemeyeceğim. Bunu zaman gösterecek. Ama zaman zaman çok eğlenceli veya hüzünlü şeyler çıkabiliyor.

Dün giren bir çocuğa nereye tatile gidersin diye sorduk, memleketine gidermiş her yaz. Memleket de Beypazarı. Rüya tatilini sorduk, deniz kenarına gitmek istiyorum, yer veya mekan farketmez dedi. Üzüldük tabi arkadaşla, ama ben biraz da sinir oldum. Çocuk ODTÜ ekonomide okuyacak. Bu demektir ki benim matematik bilgimin yüzbinlerce katı matematik biliyor. (en az hem de, en azzz). Bul çocuğum bir kaç özel ders, üç beş kuruş biriktir, atla git Alanya’daki pansiyonlardan birine. Bu kadar mı zor yahu?

Sınavı vermeden önce aldığımız eğitimde bize hiç bir tepki vermeyeceksiniz, ifadesiz bir şekilde izleyeceksiniz denmişti. Ya bu mümkün mü? Bir kere bizim kültürümüzde yok bu. İkincisi bana hiç gelmez, ben televizyonu bile interaktif izliyorum. Yaşlanınca konuşmaya da başlayacağım karakterlerle, biliyorum. Sınavda da sürekli kendimi kafa sallayıp gülümserken, hı hı diye onaylarken yakaladım sonuçta.

Neyse, sorulardan biri şu: "Arkadaşlarınızla tatil planı yapsanız aşağıdakilerden hangisine karar verirdiniz?" Amaç da iki öğrenciyi birbiriyle konuşturmak. Şıklar arasında Akdeniz’de pahalı bir otel, Alpler’de kamp, Roma’da üç yıldızlı otel falan filan. Öğrenciler iki uyanık çocuk. Bir tanesi Akdeniz’deki otele gidelim diyor, işte yüzme havuzu filan. Diğeri, yok o pahalı olur diyor. Alpler’de kamp kuralım. Diğeri irkiliyor, “çok soğuk olur, hem ayı filan gelir gece,” diyor. Öbürü son noktayı, “kovalarız,” diyerek koyuyor. Maksat konuşmak :)

Sonra iki kız girdi. Sınavın başında birine nerelisin diye soruldu, o da İzmirli olduğunu söyledi. Öbürü hemen atladı, aa ben de İzmirliyim. Aaa, ekü ekü. Tipler kendi aralarında konuşmaya başladılar. Ya bu ne özgüven yarabbim? Hani coğrafi sınırlara çok itibar etmemeye çalışırım ama bir kentin bayanları bu kadar mı benzer özellikler taşır? Kaç yıllık hocayım, Ankaralı kızlar şöyledir, Antalyalılar böyle diyecek üç beş parametreyi bir araya getiremedim. Ama aynı şeyi bu güzide şehrimiz için söylemek ne mümkün!

Bu arada kapıdan giren bir kaç çocuğu simaen tanıyorum, onlar da beni tanıyorlar. Seviniyor zavallılar tanıdık kasap görünce; onlar sevinince ben de çok seviniyorum. Gel gel, korkma, hehe.

Bu uzun ve başağrılı günün kârı şu oldu: Partnerim rahatsız olduğundan gelememiş, onun yerine yedek hoca geldi. Bu bayan da çok enteresan biri. Eşlerimiz aynı yerde çalışıyor, çok yakın olmasalar da birbirleri hakkında gayet pozitif düşünüyorlar. Ben dört yıldır bu kızdan şöyle adam gibi bir selam alamamıştım. Uğraştım üstelik; benim böyle gerzek bir yönüm vardır, merhabaaa, nooolur merhabaaa şu zavallı miso’ya. Bırak, geç, olmazzz! İşte bu arkadaşla partner olduk. Günün sonunda zafer benimdi; akşam telefonumu bile aldı. Çaya bile çağırdı. Hehehe. Sırtım yere gelmez artık.

marruu

5 Haziran 2007

Bindik bir alamete...


Efenim, biz bir ev aldık üç yıl önce. Aslında biz 2000’de bir ev almıştık. 2 oda, L salon ufacık bir ev. Oradan buradan borç bulduk, bir de sorduk soruşturduk, dediler ki ekonomi iyi gidiyor, istikrar filan, koşarak bir de döviz kredisi aldık. Sonra bir de Ilgaz efendi hasıl oldu, onun hazırlığı başladı. Ooo, ne mutluydu, film gibiydi. Derken Ecevit anayasa fırlattıı, ya da bize öyle dediler, yoksa Hüsamettin Özkan mıydı; neyse önemini yitirdi artık bu detay. Önemli olan bu hamlenin bizi de savurup atmasıydı. Bizim küçücük ev aldığımız döviz kredisi nedeniyle yalı fiyatına ulaştı. Benim karnım şiştikçe şişiyor, eşim günde bir kaç kere arayıp “haber dinleme, moralini bozma, hallederiz,” filan diyor.

Evin borcu bitti ama biz de bittik. Ama yine de dayanıklı çıktık; annemin arkadaşının kardeşi gibi intihar etmedik, paşa paşa ödedik. Ödeyemezsek çalacak bir kaç kapı buluruz dedik ama gerek kalmadı.

Ancak artık evden soğumuştuk. Kolay mı, her köşesine altın değerindeki dövizleri gömmüştük. Zaten Ilgaz gelince de sığamamaya başladık. Bir kaşıntı sardı ikimizi de. Evlere bakıyoruz, bizim gibi paşa soyundan olanlara layık olanlar ateş pahası. Aslında çok bir şey aramıyorduk, üç oda yeterdi filan; ama ne mümkün. Emlakçılar ben telefon etmişsem hiç oralı olmuyorlar; sesim öyle bir ilkokul beş orta-bir hesabı çıkıyor. Ofislerine gittiysek de ilgilenmiyorlar bile; ödeyemez bunlar bakışlarıyla üç beş fiyat veriyorlar filan.

Sonraaa, uzaaak bir yerde, ıssız ıssız yollardan geçildikten, sarp kayalar aşıldıktan sonra varılan Türkkonut2’de bir ev bulduk. Aman bir sevinç, bir coşku. Kolay mı, bizim uyduruk eve üç beş koyup müstakil ev alacağız. Yine koşup danışıyoruz, eş dost (döviz kredisini gazlayanlar değil bu sefer; onlarla artık görüşmüyoruz) buralar çok değerlenecek diyor. Evi satıyoruz, bayıldığımız bu evi alıyoruz.

Evin içi bomboş ama. (bööö) Perde taksan dışarıdan adam sanılır sanılmasına da, içinde kapı, mutfak, vs vb hiç bir şey yok. İçini yaptırmak için bir kaç fiyat aldıktan sonra bu evleri tavsiye eden eş dostu da hayatımızdan çıkartıyoruz. (Bir sonraki hamlede şehir değiştireceğiz sanırım). Adamlar evin içine 150 milyar harcanır filan diyor, ben baygınlıklar geçiriyorum...

Çook uzattım biliyorum. Üç senedir üç beş bir kenara koyduk, biraz da annemlerden borç harç filannn, dün bir takım adamlarla el sıkıştık. (Men in Black) Evi yaptırıyoruz en sonunda. Temmuz sonuna bitireceğiz dediler, çok inanmadık ama pek sevindik. Adamların iyi niyetli olduklarına inanmak istiyoruz, sevinç gözyaşları döküyoruz.

Sizleri de davet edebilmeyi umuyoruz.

Tabi önce taşınmayı umuyoruz.

marruu

31 Mayıs 2007

Müsamere


Ilgaz’ın kreşinin müsameresi vardı bugün. Bir sürü insan doluştuk salona. Aman bir alkış bir alkış daha sahneye bile çıkmamış tiplere. Herkes mi bu kadar görgüsüz olur kardeşim? Neyse efendim, her zamanki gibi fevkalade rahat veliler bir on dakika geç geldiği için gösteri 15 dakika geç başladı. Canım ne olacak 15 dakikadan demeyin; akşam 6’da başlayacak gösteri sarktıkça benim açlığım başıma vuracak, sinirim zıplayacak filan. Nasıl illet oluyorum bilemezsiniz, açlığım arttıkça da illet ötesi oluyorum, her şey batıyor filan.

Işıklar karardı, sahneye biri davul, biri de akordeon çalan iki adam çıktı. Kafkas çalıyorlar ama yeni bir versiyon gibi, ezgiler yüzüp duruyor, ana tema yok. Mikrofonlar sanırım ellerinde duruyor; salon zangırdıyor. Bir gürültülü; ölü yerinden zıplar. Şimdi ben de sesten son derece etkilenen bir tipim. Başlıyorum ağlamaya. Eşim, “ya erken başladın, daha bizimki çıkmamıştı,” diye alay ediyor. “Dur bekle, bizimki çıksın hele, elin çocuğuna ne ağlıyorsun?” diyor. Bu arada müzik olanca kuvvetiyle devam ediyor, sahnedekiler bir tek şeyi bile doğru yapamıyor, hatta iki tanesi birbirinin üzerine düşüyor. Kız çocuklarından birinin kafası hep bizden yana, anne-babasını arıyor. Derken aile-pardon sülale, hatta belki de komşular bile var, “heeoovv Tuuuğğğğçeee, yavvvruuummm” diye ulumaya başlıyor. Ne çare, Tuğçe görmüyor bir türlü. Sahnede sergilenen görsel sanatlar piç olmuş, öğretmenler uyuz ötesi... Benim hisli gözyaşlarım bitmiş, yerine deli gibi gülmekten akan gözyaşlarım gelmiş. Bir tür tedavi gören, topluma yeni yeni karışmaya başladığı için de sinirleri bozuk bir kadın gibi gülmekten çatlamak üzereyim.

Derken Ilgaz’ım çıkıyor. Yiğidim aslanım. Söylemesi gereken şey şu: Yurdumuzu düşmanlardan kurtardı, en güzel yönetim olan Cumhuriyeti kurdu.” Bizimki yumurtluyor: “Yurdumuzdan düşmanları kurtardı...” Vay ki ne vay. Herkes gülüyor, bizimki anlamıyor. Sürekli kaşınıyor. Bu arada video çekimi devam ediyor, bizim bitli de performansına devam ediyor. Hırt hırt hırt.

Derken saatin 19.40 olduğunu görüyorum. Ama artık bayılıcam, cidden bitmiş durumdayım. Bizimki de esneyip duruyor sahnede. Neyse, diploma töreni de yaptılar. Bizimkiler bir de kepleri havaya attı. Ama coşku ne gezer! Hepsi aç, bîtap. Aldık, yemeğe gittik annemlerle. Eşim gidip babamı da getirdi bin bir güçlükle. Protezi acıttığı için tekerlekli sandalyeyle çıkmak istemiyordu ne zamandır. Keyifle kabul etmişti gelmeyi. Daha adam geldi, bizimki yaktı kırmızı ışığı. Karnım ağrıyor, akım, bokum. Tabi ben biliyorum derdini, yoruldu, uykusu geldi filan. Öptük dedeyi, anneanneyi, bastık eve geldik.

Hooop, bayılıverdi uykudan.

Kolay mı? Mezun oldu çocuk.

marruu

29 Mayıs 2007

Cold Play


Ellerim suyun içinde. Su çok sıcak. Avuçlarımda deterjanlı sünger. Su çok sıcak, biliyorum, ama pek hissetmiyorum. Bir saattir yemek yapıyorum ve bir saattir içiyorum güzel güzel. Ben bunu çok seviyorum. Yavaş yavaş içip, yavaş yavaş uyuşmayı. Cold Play çalıyor bir yandan. Bu tencereyi yıkamam lazım, pilav pişecek bunda. Su sıcak, yarın ellerim şiş olacak... Olsun; yarım yamalak hissediyorum sıcağı. Fiziksel gerçekliği böyle bulanık hissetmek ilginç geliyor.

Böyle sarhoş olduğumda hep gülümsüyorum. Yani bir de getirseniz önüme beş günlük yemek harcı, pişiririm hani.

“Set me free, just say you’ll wait, you’ll wait for me” Buna da gülümsüyorum. Don’t wait for me. Bekleme beni, beklenecek bir şey yok bizde artık. Dükkan kapanmak üzere. Son kullanma tarihim fevkalade yakın.

Kollarımın içinde su kokusu. Dirseklerimin iç tarafında. Bayılıyorum bu kokuya. Hayatımın en güzel yanılsamasının bir hatırası gibi. Çok güzel şeyler anımsatmaya çalışıyor ama görüntüler oluşmuyor kafada bir türlü. En güzel günlerin bir özeti gibi. Anımsamaya çalışmıyorum, sadece özlüyorum usul usul. Gülümsüyorum yine.

Bir efes dark daha içmek istiyorum. Yemek yemek de istemiyorum aslında. Pişireyim ve içeyim.

And the truth is, I miss youuu”. Cold Play devam etse böyle, sonsuza kadar.

27 Mayıs 2007

Keman


Cuma günü sınıfa keman çaldım. Hiç böyle bir sınıfım olmamıştı; ya da ben yaşlanıyorum, kontrolü yitiriyorum. Neyse. Dönem başında yapılan geyikler sırasında ne seversin, ne oynarsın, ne okursun, ne çalarsın muhabbetlerinde kendimi elevermiştim. Her zaman olduğu gibi. Bize de çalar mısınız? diye sormuşlardı. Tabi, tabi demiştim, her zaman olduğu gibi. Dönem boyunca bunun muhabbeti bitmedi. Ya, lafın gelişi söylenmiş bir şeydi bu, şimdiye kadar sınıfa keman getirmişliğim yok. (Ne doktorlar mühendisler istedi de gitmedim)

Cuma günü kemanı götürdük sınıfa. Ama ne heyecan kardeşim! Sanki jüriye çıktım. Kelimenin tam anlamıyla zangır zangır titriyorum. “Ya çocuklar ben çok heyecanlandım.” Ama gerçekten de öyle. Ellerim öyle bir titriyor ki nota basamıyorum. Hepsi susuyor. Ben elimde keman, gözlerimi kapayıp bir süre bekliyorum. Sonra bir şeyler çalıyorum. Çalarken dalga dalga gelip giden bir heyecan akıntısı. Çok ilginç geliyor. Normal normal çalarken aniden yükselen ve sonra tekrar geri çekilen bir şeyler. Bitiyor. Harika bir alkış geliyor. İlk defa sınıfta herkes samimi. “Hocam sizi çektik, you-tube’a vericez, hit olacaksınız hocammm”. Herkesi caydırıyorum.

Çok uzundur kimseye çalmamıştım, sanırım ondan oldu. Aslında pek sevmiyorum, yalnız çalışmayı seviyorum. Bir de bu kadar heyecanlanmak huzursuz ediyor beni, yoruyor. Adrenalin vurgunu oluyor. Resmen yüzüm uyuşuyor.

Bir sürü güzel şey duydum Cuma günü. Bir sürü, bir sürü. Ver gazı, coştur kazı. Hehe.

Ben bu abdestle altı ay namaz kılarım.

marruu

24 Mayıs 2007

Göz-askı

Burcu didikledi, yazalım o zaman.

Bir bahtsızlık yaşadım orta ikideyken. Akıllara zarar. Bir Cumartesi akşamı. Kış; hava çoktan kararmış. Annem bir alt katımızda oturan büyük teyzemde, sekiz kadın aynı odaya doluşmuş konken oynuyorlar. Ben de evdeyim. Kış dedik ya, balkona çamaşır asmak mümkün değil. Hatta o zamanlar Ankara’da okulların hava kirliliği nedeniyle tatil olduğu zamanlar. Dolayısıyla bizim koridorda bir baştan bir başa üç ip. O gün ipte çamaşır yok. Ben küçük tuvalete gidiyorum; bir şey almam gerekiyor. Orta iki dediysek bir şey zannetmeyin; ışıklara yetişmek benim için hala bir rüya. Zıplıyorum, ışığa vurup yere iniyorum ama yakamıyorum. Gözüme bir şey batıyor. Pek acımıyor aslında, çekip çıkartıyorum. Elime bir ıslaklık geliyor, anlamıyorum. Koşarak annemlerin odasındaki aynaya gidiyorum. Gözümden kan akıyor.

Korku mu dediniz? Hayatımda bu kadar korktuğum azdır. Hemen alt kata koşuyorum. Kapıyı açan konkenci benden çok bağırıyor. Ben bir yandan ağladığım için gözümden akan şeyin artık ne olduğu belli değil. Annemin paniğini anlatmama gerek yok sanırım. Hemen hastaneye gidiyoruz. Nöbetçi göz doktoru babamın öğrencisi.

“Hocam ne oldu?”

O ana kadar kimse ne olduğunu sormamış herhalde ki, herkes bana bakıyor. Olan şu: Annem ütüleyeceği pantolonları elbise askısına asıyor. Sonra da askıyı ipe atıyor. Asmıyor ama, pantolonlardan ipe atıyor. Yani askının üst kısmı tam ters dönmüş şekilde. Tavana bakar halde. Ucundaki plastik düşmüş, olmuş bir kanca. Tuzak kursan bu kadar olmaz. Ben zıplayıp aşağıya indiğimde kanca gözüme giriyor.

Doktor bir aletle gözümü inceliyor. Bu arada gözüm şişmiş, morarmış, korkunç bir halde. “Hocam, gözde hiç bir şey yok, sadece kapağı yırtmış.”
Bizimkilerde hiç ses yok.
“Hocam, inanılır gibi değil, bir milimetre aşağıya girse gözü yırtacakmış.”
Babam sersemlemiş. “Mucize,” gibi bir şeyler geveliyor.
“Hocam, tanrı var galiba,” deyip gülüyor adam.
Babam da, “galiba,” gibi bir şeyler söylüyor. Eve dönüyoruz.

Bu konu yıllarca anlatılıyor. Dinleyen kişilerde açık bir şaşkınlık; nasıl olur, hangi gözün, hiç belli olmuyor filan.(Hayır, ne belli olacak, onu da anlamış değilim). Yıllarca gerzek bir prim yapıyorum bu bağlamda. Sizin hiç gözünüze askı girip de gözünüzü çıkartmadığı oldu mu minvalinde dönen bir “allah muhafaza” anısı oluyor.

O nedenle de dün gibi hatırlıyorum her bir ayrıntıyı.

Bakın, gene yaptım primimi. Sağolasın Burcu.

18 Mayıs 2007

Ah Ilgaz

Garip bir sessizlik vardı annemlere gittiğimde. Kavga değildi bu sefer, başka bir şey vardı. Annemin yüzü bembeyaz, Ilgaz hiç konuşmuyor. Annemin yüzüne bakıyorum, “ah, sorma,” diyor. “Ben içerideydim, güm diye bir ses geldi. Aynı anda bütün sigortalar attı. İçeri koştuğumda Ilgaz korkuyla üzerime atladı. Makası üçlü prize sokmuş.”

Bir an bayılıcam sandım. Karnımdaki bütün kelebekler havalandı. “Anne ne diyorsun?” diye kekeledim. “Kızım, valla nasıl oldu anlamadım,” dedi ve ağlamaya başladı. “Anne sakin ol, nereden bilebilirsin ki, olur böyle şeyler,” deyip sarıldım. Zavallı kadın, aklını kaçıracakmış neredeyse. Sınırdan dönmüş. Allahtan makasın ucu plastikmiş.

Ilgaz’a gelince... Aldım kucağıma, salona gittim. “Yanlış olduğunu bile bile yaptım,” deyip ağlamaya başladı. “Annecim, ben neden yaptığını anlayamadım, sen çok küçükken bile elektrikle oynamaman gerektiğini biliyordun.” Koca adam gibi, “biliyorum, neden yaptığımı ben de anlamadım,” diye ağladı durdu.

Daha fazla üstelemenin anlamı yoktu. Merak etmiş, bile bile yapmış, korkudan yüreği yarılmış ve artık kuyruğu bacaklarının arasına kısılmış bir kedi gibi, çektiği sıkıntıdan kurumuş bir şekilde maru curu ediyor.

Bırak miso, sarıl sadece.

Sarıldık zaten, öptük bol bol.

Kendi kendini pakladı sıpa.

14 Mayıs 2007

Şenlik’in Cuması

Günlerdir iple çektiğimdi Cuma, hayalini kurduğum. Biiir, özel dersim yoktu. Yani öğleden itibaren bomboştum. İkiii, Ilgaz annemde kalacaktı. Annem rest çekmişti, getir çabuk torunumu çok özledim demişti. Üüüç, çocuklarla anlaşmıştık önceden cephane konusunda. Smirnoff North vardı mesela, bir de Smirnoff Böğürtlenli. Birer de bira alındı perşembeden. Dolaba koyuldu, ertesi sabah da dolaba koyulsun diye özenle getirildi.

Sonra Cuma öğlen oldu. Miso açlıktan kudurdu; koştu Çatı’ya yemek yedi. Üzerine bir de turta yedi. (Sonra boşanıp semerini yedi) Bu sırada köşenin delisi ve keçilerin çobanı + insandan ziyade bir elfe benzeyen yavrusu okula gelmişti. Miso kediliğine yaraşır bir şekilde temkinli temkinli şenlik alanına ilerledi. Çobanı yazılarından biliyordu ama ne olur ne olmazdı. Bu arada burası her zamanki şenlik alanının alt kısmıydı. Burada rock çalmıyordu, tiki mekanıydı bura. Çocuklar buraya Tikistan demişti, miso bayılmıştı. Sonra miso çoban ve yavrusuyla tanıştı. Miso çobana hasta oldu, olamaz dedi içinden. Ne kadar genç. Deniz’i sevenler annesi nerede deyip ebleh ebleh çobanın suratına baktı bol bol. Çoban hiç farketmemiş gibi yaptı; alçak gönüllü genç bir kadındı. Miso kızıyla ilişkisine de bayıldı.. Çocuk 18 yaşında gibi fikir almalar, saygı duyar tarzda davranmalar filan. Miso yavruya delirdi. Yumuşacık davrandı tipe; punduna getirip elini kolunu sevdi, kafayı kokladı filan. Arada da o iğrenç pastellerle resim yaptılar. Deniz serbest çalıştı, mürebbiye miso hemen güneş filan çizdi. Hemen orada da karar verdi; bu elf sağlıklı bir insan olacak gibiydi. Kendi Ilgaz’ıyla tanıştıracaktı Deniz’i=elf’i. Cin bebeler oynarken miso ve çoban bira içecekti. Kocalar gelip toplardı sonra.

Sonra miso’nun canının içi gizmosu, T’si, kıvırı ve alikayhan’ı geldi. (Aslında geliş sıraları farklı, ilk alikayhan geldi ve cephaneyi getirdi, o yüzden ona minnet duyuldu) Miso çobandaki potansiyeli görüp bir birayı ona ikram etti (ay pek kibar bu miso denen kadın). İki arsız kişi birayı hemen yuttu. Köşenin delisi de domestik domestik karnını okşayarak oturdu. Derken elf bebe Deniz’in uykusu geldi, direk arızaya geçti, buna rağmen bay bay yapabildi. Çoban ve Köşenin delisiyle vedalaşıldı. Çoban evine gitti, ama buluşulacaktı. Artık karar netti.

Miso oğlanı annesine götürdükten sonra okula geldi. Hafif açtı ama sonra bir şeyler yerim diye düşündü. Keşke hemen yeseydi. Çünkü sonra hemen votkalar içildi. Miso Yorum konserine gidemedi. O esnada arızadaydı. Bu yeni votkaların kana karışma hızı eskisinin iki katıydı. Aç olunca aynı hız dörde katlanıyordu. Neyse, miso biraz saçmaladı, çocukların dediğine göre midesindeki votkadan hiç çaktırmadan kurtuldu. Bir ara çok üşüdü, etrafındakileri ısınmak amaçlı kullandı. Bana mısın demedi, herkesin etinden sütünden faydalandı. Sonra tam açıldı ve Ezginin Günlüğü’nü dinlemeye gittiler. Az kaldı ama E.G, üzdü biraz. Neyse diye düşündü miso, yine gelir, yine gideriz.

Gece bitti.
Şenlik bitti.
Miso yine sevdiği insanlarla olduğu için keyfinden çatlamak üzere olan bir kedi gibi torrr torrr öterek evine döndü. Ertesi gün o gecenin sağlamasını yaptı, omuz silkti. Olabilirdi, herkes kusabilirdi. Onlar onu hala çok seviyordu.

marruu

9 Mayıs 2007

Babam ve Torunu


Ilgaz büyüyor. “Büyüyor” diyerek bu süreci tarif etmek ya da Ilgaz’la yaşananlardan sıyrılmak mümkün değil tabii. Ne kadar eksik kalır kullanacağım her bir kelime. Çünkü kişiliğini oturtmaya çalışıyor, neye nasıl tepki vereceğinin ayarını yapmaya uğraşıyor. Kimi zaman beklenileni tam karşılarken (ki bu bence 6 yaşındaki bir çocuk için mucizevi bir şey), kimi zaman zıvanadan çıkıyor. Ve bu esnada acı çekiyor. Çünkü, enteresandır ki, yanlış davrandığını biliyor ama kendini engelleyemiyor. Belki de engellemiyor, bilemiyorum. Neler olacağını görmek istiyor belki de. Ama acı çektiğinden eminim, çünkü her defasında ağlıyor. Ama pişmanlıktan, şımarıklıktan değil. Ve kendi iradesiyle özür diliyor.

Ilgaz’ın bu puştça saldırılarını en hasarsız bir şekilde atlatmanın tek yolu başta çok ılımlı yaklaşmak. Şımarıklığının hiç bir şey sağlamayacağını hissettirmek bir yandan da. Ama anahtar tavır yumuşaklık. Ajitasyonuna sert çıkınca çıldırıyor çünkü. Ben bunu çok düşündüm. Ve bu konuda iki kötü olay yaşadım; çocuğuma vurmamla sonlandı her iki cinnet de. Şimdi kararım çok net; Ilgaz bu şekilde davrandığı anda başlangıçta mümkün olabildiğince yumuşak davranıp sonra davranışını konuşmak. Bu anlarda herhangi bir sidik yarışına girmek çok riskli, çünkü direk geri tepiyor ve daha beter zarar veriyor.

Zaman zaman nükseden bu arızasını kaldıramayan tek insan babam. Pazartesi günü Ilgaz’ı annemlere bırakıp mutfakçıya gittik. Annemden, “miso eve olabildiğince erken dön yavrum” diyen bir telefon. Ben tabi direk anladım. Ilgaz’la babam. Hangisinin altı yaşında olduğunu anlamak mümkün değil bu tür kavgalarında. Olaysa o kadar gülünç ki. Ilgaz bilgisayarda bir şey çiziyor, sonra yanlış bir şey yapıyor ve o şey siliniyor. Ağlamaya başlıyor. Babam olsun diyor, bizimki çok üzgün, o nedenle tutturma moduna geçiyor. Babam git içeride ağla, başım şişti diyor, bizimki hayır burada ağlayacağım çünkü şu anda mutsuzum diyor. Öyle böyle derken babam öldürücü lafı ediyor: Seni annene söylerim bir daha buraya getirmez.

Bu ne demek ya? Bravo baba, tehdit bir çocuğun eğitiminde olmazsa olmaz şeydir. Bir de karşıma geçmiş bana olayı savunuyor. Ölür müsün, öldürür müsün? Hayır, sinir anında söylemiş deyip geçmek istiyorum, bir de zarala zurulu izah ediyor, mantıklı açıklamalar getirmeye çalışıyor. İnanır mısınız, babam beni de kardeşimi de evlat değil torun yetiştirir gibi maksimum anlayışla büyüttü. Şimdi hırsını çocuğundan alan deli bir ebeveyn gibi davranıyor.

Yanlış bir şey yapmak istemiyorum. Babamın bir ton sağlık problemi var, bir de ben bir şey eklemek istemiyorum. İntikam gibi gerzek bir mecraya atlamak hiç istemiyorum.

Ama oraya gitmek de istemiyorum.
En azından bir süre.

pıhh

3 Mayıs 2007

Yemekhane


“Hocam bakhar mısınız?”
“Buyrun?”
“Yannız kitaplarımızı masalara bırakhamıyoruz.”
“Pardon?”
“Yani yemeğimizi aldıktan sonra bir masaya geçebiliyoruz.”
“Elimdeki 4 kitap, bir yağmurluk ve çantayla birlikte bu tepsiyi nasıl taşıyacağım peki?”
“Ben bilmem. Hocalar şikayet ediyor. (Biz hıyarın başıyız ya) Aha bakın, mesela bu hoca şikayet ettiydi.”

Adam kaşla göz arasında yemekhaneye giren iki hocanın yanına gitti ve parmağıyla bizi (4 tane hazırlık hocası) göstererek “bunnar masayı tutup sıraya girdi hocam,” dedi. (Yalarım, dedi, yutarım dedi, kuyruğunu sevinçle salladı)

“Hocam,” dedim, “masaya kitaplarımızı bıraktıktan sonra sıraya girdik çünkü bu kitaplarla tepsiyi taşımak mümkün değil.”
“Ama ben geçen gün geldiğimde yer bulamadım, o yüzden de şikayetçi oldum,” dedi hoca efendi. (Bu arada 4 yıldır bu yemekhanede en az haftada iki kere yemek yiyorum, bir kere bile yer bulamadığım olmadı)
“Hocam,” dedi Yılmaz, “biz eşyalarımızı masaya bırakıp yarım saat sonra gelsek haklısınız. Biz yalnızca eşya taşımamak için masayı iki dakika önceden işgal ediyoruz.”
“Bilmiyorum. Yönetim yazı astı. Siz müdüriyetle bir görüşün.”

Eeee dedim. (İçimden). “Hocam, afedersiniz ama neyi görüşeceğiz? Kitaplarla bu tepsiyi taşımak mümkün değil. Bize ne söyleyebilirler ki? Nasıl bir çözüm önerebilirler?” (Bunları da dışımdan)
“Valla bilmiyorum.”
“Peki, afiyet olsun.”

Akademik dünyada “seniority” çok ağır bir hastalık. Bu kelimenin Türkçesini bilmiyorum. “Yaşım ilerleyip benden sonrakiler geldikçe buranın ağası paşası ben olurum” diye özetlenebilir sanırım. Asistanken hocanız kötüyse hemen bütün vücudu sarıyor ve daha asistanlık bitmeden kendinizi ordinaryus profesör gibi hissetmenize, diğerlerine de hamamböceği gibi davranmanıza sebep oluyor. Tedavisi imkansız. Orada yaşımız genç olduğu için bize böyle davranabilen bu insanlar, özellikle de “bakhar mısınz” diye konuşan o temizlik görevlisi biraz daha yaşı ileri hocalarla asla bu tarzda konuşamazlar, eminim. Yaş ilerledikçe katmerlenen HAKLAR kümesinden nefret ediyorum.

Öğrenci yetmez, dişine göre olan meslektaşlarının üzerinde de kur iktidarını.

Ve rahatla.

27 Nisan 2007

Mutluluk


Tecavüz et, bırak olduğu yere; fırlatıp atmış olduğun yere. Eve gelip bıraksınlar, kapat ahıra utancınızı, görmesin, konuşmasın konu komşu.

Ah o Döne’nin hainliği; en korkuncu o işte. Yardım etmek istemiyor ki tek bir kelime etsin. At urganı kalasların arasından Meryem, çek bak sağlamlığına. Güle güle Meryem, yakar Tanrı’na, belki cennete gidersin. Ama dur, aç gözlerini, o anı bekleyen Döne’nin yüzündeki hainliğe inat vazgeç; sırf bu yüzden vazgeçmeye değer. Bük boynunu, otur ahırda karanlıkta, ama asma kendini. Dönee, Dönee, ah hain Döne. Dönelerin soyu kurumaz, gülerler insana, gülerler Meryemlere, “ha ha ha, İstanbul’a mı Meryem, ha ha ha”. Büker boynunu Meryemler bu lanet Döneler yüzünden. Bunlar yaralı parmağa işemez, bunların vicdanı yoktur, acıyamazlar.

Cemal, al aferin’i babandan. Haydut vurmuşsun ya, hakettin işte aferini. Bu hayatta haydut vurdun vurdun, gerisi boş, aksi taktirde hiç bir işe yaramamışsın demektir. Muhtemelen ömrün boyunca aldığın ikinci ya da üçüncü aferin bu. Şimdi bir aferine daha koş Cemal, al kızı git, işi hallet gel, al aferinini.

Cemal, al sana ilk darbe; bak abin ne diyor, kız günahsız olabilir diyor. Bütün tren yolculuğu boyunca diş biledin, aklın karışmasın diye ne kadar masum uyuduğuna bile bakmadın, hadi bakalım şimdi ne yapacaksın? Al kızı git köprüye, bekle aşağıya atlamasını. Yaa, kolay mı o kadar Cemal, yapamadın, değil mi? At telefonu aşağıya Cemal, fırlat at. Hayatındaki diğer insanlar da çıkıp gitsinler hayatından. Kal Meryem’le birlikte.

Yanlış ata oynamışsın İrfan. Üzerinde Burberry kıyafetler, havuzlu ev, koynunda güzel bir kadın ama kafanın içi delik kalmış. Sızıyor oradan dışarıya-içeriye. Olmamış bir şeyler, eksik kalmış. Artık olası da yok zaten; İrfan ya o evde kendi boğazını sıka sıka ölecek, ya da kaçıp gidecek. “Biraz daha sarma?” diye sorulması lazım İrfan’a, tek ihtiyacı bu. İrfan’ın güzel karısı İrfan’ın veda mektubunu kayık yapıp havuza bırakıyor oysa. Budur işte senin kıymetin İrfan, bak da gör. Ezilirsin şimdi tabi, hıyar İrfan, insan anasını babasını çağırmaz mı? Ah İrfan ah, telafi etmek mümkün değil şimdi, değil mi?

Şimdi görüyorsun değil mi İrfan? “Beni dinle Aysel!” Aysel dinlemez, dinleyemez. Aysel sağır, Aysel kör. Aysel olmuş etc. Etc Aysel. Kafası kirlenmiş, herkesi kendi zannediyor. Küçücük kızı kazık kadar kocasına yakıştırıyor. Bir de uyarıyor aklı sıra, sok çomağı arı kovanına Aysel, tam zarar vermeden çekip gitme. Tarumar et ortalığı.

Yağmurun altında oturup ağlarken yüzüne götürdüğü kınalı parmakları yüzünü de boyayacak gibi. O güzel gözlerinin etrafına yayılıverecek gibi. Bak kovadan denize Meryem, anlat İrfan’a seni sevdiğini sana gösteren tek insan olan Bibi’ni, neneni. Sana insan gibi davranmış iki insanı tanıştır. Sonra engelle Cemal’i, hayatının en büyük hatasını yapmasına engel ol, sakın zarar vermesin İrfan’a.

Ve hayatının darbesini vur Cemal’e. Yaa Cemal, hiç bekler miydin haydutların en sinsisini, en sansarını kendi çatının altında? Bırak, vurma Cemal, dön Meryem’e. Gıcır ayakkabılarını giyersin yine evlendiğinizde. Bırak bu işi hayatında başını kaldırıp abisinin yüzüne bakamamış olan amcan yapsın.

Ve herkes kendinden bir kocaman aferin alsın.
Mutluluk nerede? Mutluluk burada, aferinde.