17 Mart 2008

Şerefsiz seni


Her zamanki gibi tavşan uykusu uyuyorum. Her zaman böyle. Geceleri iki üç kere uyanırsam kendimi şanslı sayıyorum, o kadar yani. Bazen oğlan yatağında döndüğünde bile seziyorum. Hatta bir gece banyoda tırnak kesilme sesinden bile uyandım desem herhalde durumumun vehametini anlarsınız.

Dün gece de oğlanı yatırırken hafif ateşli olduğunu farkettim. Ölçtük, 37.3. Gündüz misafir vardı, birer çocuklu iki aile. Ilgaz’la çocuklar dışarıda gezinip durdular. Hava çok güzeldi, pencere bile açtık yani. İşte çocukları da çarptı muhtemelen. Biraz da yorgunluk tabi. Neyse, ateşli yatırdık ya, gece uyanma sayısı artı iki, o da en iyi ihtimalle. Bir iki kere kalkıp ateşine baktım, hafif nemli bir alın ve enseye sevinip tekrar yattım. Bu kalkıp yatışlarda da kedimiz Fıstık efendi hiç oralı olmuyor hani. Hafiften rahatsız oluyor ama aldırmıyor.

Tekrar uyanıyorum. Saat 4.45. Oğlana bakıyorum, gelip yatıyorum. Bir ses mi geliyor, ne? Yok yahu, ev konuşur ya. Sonra bir ses daha. Bakıyorum, Fıstık da kulakları dikmiş, gözler bilye gibi ışıl ışıl. Merdivenin başına gidiyorum, ses devam ediyor.

Korcan, kalk, evde ses var.
Korcan kalkıyor.
Arkalı önlü aşağıya iniyoruz.
Salon camı çarpıyor.
Bir adam aşağıya atlıyor.
Sonra kalbimin gümbürtüsü mü, adamın ayak sesleri mi bilemediğim bir ses sarıyor her yanımı. Korcan balkona fırlıyor, şerefsiz herif seni diye bağırıyor adamın arkasından. Ben tir tir titriyorum. İçimin çırpıntısını anlatabilmem mümkün değil. Korcan gelip sarılıyor, ben kuş gibi çırpınıyorum. Geçmiyor bir süre, kontrol edemiyorum.

Evin her yerini kontrol edip yatağa geri dönüyoruz. Aman diyorum, Gülsad’ın odasının camı açık olmasın, unutup yatmış olamaz değil mi? Gerçi Ankara havası cam açık uyumaya ancak Ağustosta bir, bilemedin iki hafta izin verir ama... Hemen aşağıya iniyorum, kadının odasına girip camını kontrol ediyorum. Ben odasından çıkarken belli belirsiz uyanıyor Gülşad. Yok bir şey, diyorum, bir esinti oldu da, pencerene baktım.

Sonra uyku ne gezer. Ben sabaha kadar düşünüp duruyorum. Olanı, olabilecekleri, alınabilecek önlemleri, cama demir, eve ayı kadar bir köpek, kediye ötmeyecek alarm... Sabahı ediyorum.

Nasıl yorgunum, nasıl yılgınım anlatamam.

Evden soğumaktan korktum en çok.

Ne güzel bahar gelmişti, nereden çıktı bu şerefsiz hakikaten?

marruu

10 Mart 2008

Benim çocuğumğumğum...


Gülşad daha önce söylemişti; bir kadın var, Ilgaz’ın servisinden kızını alıyor, size gelecekmiş. (En iyi Türkçe çevirisi bu, heheh)
“Gülşad, kadın ne zaman gelecek?”
“Eeğğ bılmıyorum, ben eve almadım o kadını.”
“Gülşad kadın eve mi girmeye çalıştı?”

Ben sordukça Gülşad saçmalıyor; bir baktım eşim kaş göz yapıyor. Tamam, anladık, anlatamadı yazık. Neyse. Dün akşam yine saat sekiz gibi eve geldik. Bir haftadır harap durumdayız. Annemler akciğer kanseri teşhisi konmuş çok yakın bir dostu görmeye Kıbrıs’a gitmişlerdi. Pazar günü döndüler. Abimizi Çarşamba gecesi kaybettik. Hiç birimiz bu kadar erken beklemiyorduk. Annem apar topar geri gitti. Eee, annem olmayınca babam ne yapar? Miso’nun aklı fikri onda. Her gün oradaydık tabi, yemek vesaire işleri de orada halloldu. Baba kalalım dedim, istemem dedi. Şaka yollu bak bizi istemiyor, sen kal bari dedim eşime. Babam, seni de istemem demez mi? Bilmiyorum, belki de yalnız kalmak istedi. Neredeyse elli yıllık dostunu kaybetti adam, yaptığı işten sual olunmaz. İyi ki geçen hafta gitmişler. Bazı hasta yolcusunu bekler kızım, demişti kayınvalidem. Babamları gördü, vedalaştı ve gitti abimiz. Mekanı cennet olsun.

Her neyse. Dün gece de eve perperişan döndük. Banyo yapılacak, oğlan arızaya geçmek üzere. Gülşad demez mi kadın saat onda gelecek diye. Bu sefer hiç inanmadım ben. Hıhı dedim, banyo işlerine daldık. Gerçekten de saat onda kapı çaldı. Ya bir insanın evine saat onda gidilir mi? Kadının derdi servisleymiş. Efendim, kar yağdığı gün servisçi arabayı evin önüne kadar getirmemiş. Eşim, ama o ilk karda bizim bu sokaklar kapanmıştı diyor, kadın hiç dinlemiyor. Çocukları taaağ ışıklardan yürütmüş. Benim bildiğim kadarıyla abi getirmişti, yalnız yürümedi çocuklar, diyorum. Efendim, neden kendisi getirmemiş, diyor. Bir gün de çocuğunu terslemiş mi, sana söz hakkı verilmeden konuşma mı demiş, tam da anlamadım. Kadın anlatıp duruyor. “İşte çok dertliyiz, şöyle böyle. Zaten servis çok geç geliyor, oraya uğruyor, buraya giriyor.” Bu konuda kadına katılmamak elde değil. Üç buçukta çıkan çocuklar yol üstünde bir sürü yere uğradığı için yirmi dakikalık mesafeyi neredeyse bir buçuk saatte alıyorlar. Hah dedim, elle tutulur bir şey konuşucaz. Bunu çözsek ne güzel olur dedim. Kadın demez mi, birimiz bir Kangoo alsak da çocukları doldurup getirip götürsek... Ya araba almaktan mı bahsediyor bu kadın, yoksa ucuzluktan bir çift pabuçtan mı?

Kırk dakika kadar oturdu. Pardon, konuştu. Kadın gittikten sonra kendisini hemen SAKINCALI/ÇOK SAKINCALI KOMŞU listesinin ikinci sırasına aldım. Ay noolur görüşelim, samimi olalım (birbirimizin evinden çıkmayalım), hmmm demek İngilizce öğretmenisiniz (eyvah, zçtk, Pazar gecesi onda gelen çocuğunu çalıştırtmak için sınır tanımaz), vırvır zırzır...

Uykum kaçtı, bütün huzurlu auramı bozdu kadın. Ne güzel, kitap okuyacaktım.


pıhhh

3 Mart 2008

Özkök’ten seçmeler, miso’dan saçmalar


Ertuğrul Özkök’ün arya seçmelerini almış kuzen. Miso da üç beş gömlek-pantolon ütüleyerek CDyi direk çarpmış.

İnsan sesi kadar büyüleyici bir ses yok bence. Ne çalarsan çal, nasıl çalarsan çal, o aryaları söylerkenki beden dilini veremiyor bana. Gözler hafifçe kapanmış, vücut gerilmiş, eller yanda... Miso’yu bitiriyor bu.

Yıllar önce gittiğim Sertab konseri geldi aklıma. Ankara’da şimdi TOB üniversitesi olan Yükseliş Koleji’nin spor salonunda oldu. Kardeşimin arkadaşları ısrar etti, iyi dedik. Gittik erkenden. Yer kapılacak ya. O kadar kalabalık oldu ki, ve o kadar kalabalık olacaktı ki, Miso baydı, öptü tıfılları, çıktı. Biletsizmiş zira, bilmem kim sponsor olmuş filan. Dışarıda bir de ne görsün; arabanın her yanına arabalar park etmiş. Kös kösül geri döndü. Sinir içinde. Spor salonuna girer girmez çarpıldı. Sertab çıkmadan önce yaptığı eski kayıtları çalıyorlar. Aryalar uçuşuyor. Spor salonu karartılmış, kadın şakıyor. Kolay mı gece kraliçesinin aryasını söylemek? (O albümündeki cıstak halini söylemiyorum, gerçeğinden bahsediyorum) Ha şimdi popçu oldu, o ayrı. Seven dinler. Ama o sese çok yazık olmuş derim ben. O deryada çınlayabilecek sese pop müzik biraz hafif kaçıyor kanaatimce. Ya da ne bileyim, belki popa da böyle kaliteli sesler lazım. (üff, her yola geldim)

Neyse, ben duramam operada, ya da başka bir yerde arya dinlerken. Muhakkak ağlamaya başlarım. En hafifinden gözlerim dolar. O ses dınnn dınnn çınlar içimde. İşte o spor salonunda da başladım ağlamaya. Kontrolsüzce. Sesin yüksekliği arttıkça benim de kontrol iyice uçup gidiyor. Salonun dip kısımları neredeyse bomboş. Ben ne yapacağımı bilemiyorum, o kadar ısrarlı bir ağlayış ki bu, çevredeki tek tük insan şaşırıp yüzüme bakakalıyor. Bir on dakika sonra sakinleştiğimde gidip kardeşimi buluyorum. Zaten o sırada konser başlıyor, yabancılaşıyorum. Farklı bir ruh hali var üzerimde, pop hiç gelmez bana o anda.

Özkök’ün arya seçimleri şu veya bu şekilde eleştirilebilir. Ben çok beğendim ve dün de uzun uzun ağladım. Tam yüreğimde çınladılar.

marruu

22 Şubat 2008

Haftalık bilanço


Okul başlayalı bir hafta oldu. Pazartesi günü Ankara’da okulların tatil olmasına sebep olan çığımsı kar yağışı bir tek ODTÜ’yü akademik çalışmalarından ve başarılarından alıkoyamadı. Kahramanlar gibi okula gittik. Ben arabayı almadım, evin beyi bıraktı beni. O olmasa zaten o gün evden de çıkamazdım sanırım. Önümden yürüyerek bana yol açtı. Arabaya bile çok zor ulaştık yani. Sonrası zaten bir tür korku filmi gibiydi; stresten midem delindi. Ama evin beyi kırk yıllık Sibirya dolmuş şöförü gibiydi. Bu bende bir rahatlama yaratacağına daha beter etti. Okula ulaştığımda bir kısım, daha doğrusu bir hayli kısım öğrencinin (yirmide on beş) sınıfta olduğunu gördüm ve daha da şaşırdım. Çocuklar hiçbir şeyden yılmamış, okullarına ulaşmışlardı. Yönetim ilk gün ders yapın dediği için çocuları hemen olabildiğince bunalttık. Çok iyi bir izlenim bırakmış olduk.

Çarşamba günü Ilgaz’ın Hayat Bilgisi kitabına yazdığı “Çevremiz” konu başlıklı paragrafını okudum ve yarıldım. Çocukcağız şunları yazmış: “Bizim çevremiz çok temiz ve huzurlu. Çünkü çok az kişi yaşıyoruz burada. Bir çok bin ev var ama galiba beşi dolu. Etrafımızda dağlar var. Bazen biz neden bu dağa taşındık diye düşünüyorum ve üzülüyorum. Ama çevremiz temiz”. Evin beyi de “bunları senden öğreniyor,” çocuk gibi bir suçlama getirdi. Kendisine bunun bir suçlama olduğunu söylediğimde, “hayır, bu bir saptama,” dedi. Ama ben hiç üzerime alınmadım.

Dün akşam ise yıllardır olmadığı kadar korkunç bir migren atağı yaşadım. Zamanı da değildi; migreni olanlar bilir, bu zıkkım rutindir. Örneğin kadınlar her ay mutlaka iki kere bu korkunç ağrıyı çekerler. Birincisi “yumurtladın” migreni, ikincisi de “hamile değilsin, sevin bakalım” migrenidir. Perşembe günü ise benim için bunlardan hiç biri geçerli değildi. Dolayısıyla benim için harika bir sürpriz oldu. Dersten çıkıp arabaya doğru giderken attığım her adımın tadına doyulmaz balyoz etkilerini yaşadım. Sonrası ise cidden ürküttü. Eve dönüş yolunda kayboldum. Avucumun içi gibi bildiğim yollarda ilerlerken bir baktım ki Konutkent 1’in oraya gelmişim. Başım zonklar, midem bulanırken bir de üzerine korku eklendi. Tam oldu valla. Yani oraya nasıl gittiğimi bilmiyorum; yol beni götürüvermiş. Sonrası? Eve ulaşabildim, kaynar suyla banyo yapıp haşlandım, saçlarımı Tina Turner olana kadar uzun uzun kuruttum, Ilgaz’la ödevini yaptık ve gidip yattım. Bugün? Dün bir araba dayak yemiş gibiyim. Kaybolduğum için de biraz moralim bozuk ama çok daha iyiyim.

Yaşasınnn. Yarın tatil.

marruu

12 Şubat 2008

Peki şimdi ne olacak?


Ankara Üniversitesi Fen Fakültesinde iki yıl çalıştım. Toplam sekiz sınıftık, mikro bir hazırlık birimiydik. Yalnızca bir türbanlı öğrencimiz vardı, sekiz sınıfta bir kişi. O zaman türbanlıların üniversiteye giriş çıkış sorunu yoktu. Zaten öğrenci de benim öğrencim değildi. Bir kere sözlüsüne girdim, o kadar. Sonra Hacettepe’de dört yıl çalıştım. Ama hazırlıkta değil; bölümlere gidip temel İngilizce, okuma, dinleme filan veriyorduk. Orada işin rengi değişmeye başladı. Hacettepe enteresan bir yerdi, hala öyle mi bilmiyorum. Bazı fakülteleri dünya çapında bilim, akademik entelijansiya üretirken, diğer bir kısmı unutulup gitmiş, köhnemiş izlenimi uyandırmıştı bende. Türban konusunda da aynı tutarsızlık vardı. Hacettepe’de şöyle bir karar almıştı omzu kalabalıklar: Sınıfınıza türbanlı öğrenci girmeyecek, girenleri uyarıp dışarı çıkartacaksınız, çıkmayanlar hakkında zabıt tutacaksınız. Aksi taktirde hakkınızda soruşturma açılacak. Yani mercimek kadar aklı olan böyle bir karar alır mı? Sen türbanlı öğrenciyi kampüse al, binalara al, sonra hocaya böyle bir sorumluluk yükle. Hocayı birebir çatışmaya itekle ve arkana bile bakmadan kaç. Bir gün işletme fakültesindeki dersime girdim. Bir baktım ki içeride türbanlı bir öğrenci. Yoklamayı aldıktan sonra “canım bir dakika konuşabilir miyiz?” dedim. Öğrenciyi dışarı aldım, durumu anlattım ve türbanını sınıfta çıkartması gerektiğini söyledim. Kız şimdiye kadar hiç bir hocanın onunla böyle kibar konuşmadığını söyledi, teşekkür etti ve türbanını çıkartıp sınıfa girdi. Hacettepe’ye kadar esip savuruyordum, giremezzz, yapamazzz diye. İlk şoku böylece yaşamış oldum. Teorik konuşmak çok kolay; karşıdakiyle yüzyüze gelince, o insan senin gözlerinin içine bakınca bağırıp çağıramıyorsun, onun da senin kadar kırılgan, kendi tercihleri olan biri olduğunu hesaplayarak davranman gerekiyor. O artık ağzından fışkıran tükürlükler siyah sakalına bıyığına karışan bir politikacı değil, o artık tam da senin gibi bir kadın oluyor çünkü.

Üniversitede türban yasağı kalkmış görünüyor. Haftaya Pazartesi, yani 18 şubatta ders başı yapacağız. Şimdi YÖK’de de bazı düzenlemeler yapılması gerekiyormuş, konuyu derinlemesine bilmiyorum. Ama Pazartesi günü ODTÜ’de kesin bazı gerilimler olacak. Muhatabı ben mi olacağım? Kampüs kapısındaki bekçi mi olacak? (Ki büyük olasılıkla onun da etrafındaki insanlar türbanlı ya da başı geleneksel kapalı insanlardır) Ne büyük bir açmaza itildiğimizi bir grup insan dayakla öldüğünde mi anlayacağız acaba? Çok uzaklara gitmeye gerek yok, her sene Ramazan’da oruç tutmuyor diye üç beş kişinin kafasını kolunu kırmıyorlar mı örneğin Gazi üniversitesinde? Bu tür şeylerin sükunetle tartışılamadığı aşikar değil mi?

Kapanma özgürlüğü herkesin hakkıdır. Buna yürekten inanıyorum. Yalnız bir sorun var: Bunu kendileri tercih etmiş olmaları gerekiyor. Bana sorarsanız insanın kıyafetlerini hava koşullarına göre ayarlayamaması, kırk derece sıcakta bile hediye paketi gibi gezmesinin Hindistan’da ineklere tapınmaktan hiç bir farkı yok. Ama bu tabi benim görüşüm ve kimseyi bağlamaz. Belli bir yaşa gelmiş insan ne istiyorsa giyebilir (örneğin ben şort giymeyi çok seviyorum), istediklerini yiyebilir ya da yemekten kaçınabilir falan filan. Ama bu insanları her tür etkiye açık olunan çocukluktan itibaren mutlak doğrunun müslümanlık olduğuna dair işlersek, kapanma tercih olmaktan çıkar, mecburiyet haline gelir. Ve ne yazık ki belli bir süre sonra herkesi içine alan bir girdap olur çıkar. Çünkü hiç bir din/dogma yoktur ki kendi mutlaklarını sorgulayabilsin. İmam hatipleri geçtim, normal devlet okullarındaki din derslerinde bile “ateşten ayakkabılar giyeceksiniz, şöyle yanacaksınız, böyle olacak” diye verilen bu sistemin insanın içine nasıl işlediğini sorgulamak cidden yersiz ve zaman kaybı bence.

Ne yazık ki tersine devrim olanca hızıyla sürüyor. Şu anda yapılan tek hata bu işin başlangıcını türban yasağının kaldırılması olarak adlandırmak. Başlangıç 12 Eylül ve daha öncesidir. İnançların gündelik hayatı belirlediği ve belirlemesi gerektiğini öğreten ve her sene binlerce mezun veren meslek okullarıdır en büyük sorun. Hükümetimizin samimiyeti ise mide bulancırıcı. Özgürlükler anayasası diye adlandırdıkları şey sadece ve sadece türban tıpasıyla tıkandı kaldı. 301 diyorduk hani? Vakıflar yasası diyorduk? Aleviler diyorduk? Bir tek adım yok. Adım beklemiyorum da aslında. Ne öyle bir birikimleri, ne bilgileri, ne de istekleri var.

Evet, çok mutsuzum.
Ve türbanlı, türbansız bir çok insan da çok daha mutsuz olacak.
Eğer YÖK yasası geçmezse o kız çocuklarını türbanlı diye içeriye almamakla zafer kazandığımızı düşünürken onların erkek versiyonlarına eğitim vermeye devam edeceğiz. Eğer yasa geçerse başımıza neler gelecek diye ürkmeye devam edeceğiz.

Her şey bittiğinde yine kadın ezilecek, dışarıdaki olmaya devam edecek.

miso

9 Şubat 2008

Kedi durumları


Taksim, İstiklâl. Kaktüs Bar. Uzuuun bir yürüyüş sonucu karar verilmiş bir yer. Önce Tünel’e kadar gidilmiş. Yolda St. Antuan Kilisesi’ne girilmiş, bir mum yakılmış. Amaç? Yok. En azından dini bir şey yok. Binanın güzelliğine duyulan derin bir hayranlık var yalnızca. Sonra acıkılmış. Bir yere girilmiş, ama gelen şey beğenilmemiş. Sonra Pia’ya gidilmiş. “Rezerve var mıydı?” “Yoktu. Tek kişiyim.” Türkçesi kıt garson cevap bile vermemiş. “Peki canlı müzik olmayan, ya da bangırdamayan bir yer var mı acaba?” “Kaktüs.” Garsoncum, moron musun, yoksa medusa mıyım, neden yüzüme bakmadan konuşuyorsun?

Kaktüs’e gidiliyor. Bir kedi var. Çok yaşlı, çok çirkin, çok erkek suratlı. Ve pis. Kaloriferin üzerinde yatıyor, uzakta. Aaa, birazdan bir kedi daha beliriyor. Marrruu. Mamasını yiyor kapır kipir. Geeel pisi, geel diyorum içimden. Bakıyor ve geliyor. Çekiyorum ben kedileri. Ve ne kadar mutluyum yalebbim. Bir marrruuu daha. Kucağıma çıkıyor, yan tarafa geçip yandaki beyin beresine yatıyor. Arkadaşı uyarıyor; arkana yaslanma abi. Dörtlü grup, biri tanıdık, gazeteci sanırım. Sürekli futbol muhabbeti yapıyorlar. Sürekli küfrediyorlar. Bu kadar güzel diksiyonlu ağızlara bu kadar çirkin, bu kadar avam küfürler yakışmıyor. Kendi çapımda üffleyip protesto ediyorum ama muhabbetleri fazlasıyla kıvamlı. Neyse, bereyi alıp adama veriyorum. Teşekkür ederim, rica ederim.

Kedi elimin altında. Kedi canım. Kedi ve bira. Nefis bir müzik.Arada bir “ana” ve “ebe” kodlu küfürler. Ama aslolan keyif. Ve kedi. Ve bira.

marruu

4 Şubat 2008

Okula dönüş

Okul inanılmaz güzelliğiyle duruyor yerinde. “Orta saha” derdik biz. Güney kampüsün ortasına yayılmış, gel bana, oyna üzerimde yapıyor yavrusuyla gelmiş mezunlara. Hava muhteşem; 13.5 derece gösteriyordu demin. Birlikte geldiğim arkadaşların oğlu arıza yaptığı için az önce ayrıldılar. “Sen de gel, annemlerde yemek yiyeceğiz.” “Yok, çok mersi.” Ya gitmem, gidemem ki şimdi ben annenlere. Saat 4 olmuş, şurada okulu görüp görebileceğim bir saatim var.

Tuvalete girmek için Birinci Kız yurduna giriyorum. Girişteki anons odasına bir hıyar oturmuş. Görevli, belli. Görev bilinci tam. Apoletleri var, ve hem yarma hem de hıyar. Buyur, diyor. Buyurmak istemiyorum, sen de kimsin, ben buranın on beş yıl önceki sahibiyim, sen ne vakit gelip oturdun buraya... Demiyorum tabii ki. Ama üzülüyorum için için. Tuvalete izin veriyor lütfen, ama odama çıkarmıyor. Biz okurken yurtlara bekçi koyacaklarını duyurmuşlardı da kıyameti koparmıştık. Gece orta sahada toplanmıştık bütün okul. Hatta bana çok daha kalabalık gelmişti, bir çok okul oraya doluşmuş sanmıştım. Çocuktuk tabi, eylem yapıyorduk, çok evcildik aslında, rektör de iyiydi. Polis çağırmamıştı, bizi dövdürmemişti. Ertesi gün bizi kabul etmişti. Birinci kız yurdunu örgütlemiştim ben, akşamleyin oda oda dolaşıp gece şu saatte orta sahaya çıkılıyor, durum budur, bekçi nedir, nedendir, lütfen geliniz, bu hıyarlara emanet edilmeye hiç ihtiyacımız yok demiştim. Eylem olması gerektiği gibiydi, başka sorunlar için bağırılmadı, kendi isteğimize odaklandık. Rektöre dedik; bekçi istemiyoruz, bir güvenlik sorunumuz yok, kapılar kilitleniyor zaten. Okul rahat, güzel, böyle bir figüre ihtiyaç var mı hocam? Yok, haklısınız, demişti. Üstün hoca. Ergüder olan. Ne kadar harika bir rektörmüş, ne kadar farklıymış. Bekçi gelmemişti, ne süper bir gaz olmuştu bize, eylem yapmıştık, kazanmıştık. Devrim yakındır sanmıştı bazı arkadaşlar; ben Sev-Genç’tim, devrim yoktu aklımda. Saçlarım vardı uçuşan. “Biz seninle devrim filan yapamayız,” demişti aşkım. İmkansız aşkım. Hiç tam olarak kavuşamayacağım aşkım. Neyse, devrim lazım değildi onunla, başka keşifler vardı. Biliyorum sandıklarımızı yeniden yaşamalar vardı.

Petek’te de oturdum biraz. Eski haz yok tabi. Baktım aşağılara bir süre. Ah aptal miso dedim, kaz seni, bir bira alsaymışsın. Hava bahar gibi, Ankara’yla alakası yok. Ama bira için çok geç, çıkarsam yukarı inemem, üşenirim, üşürüm de aslında, bakmayın bahar mahar dememe.

BTS denilen bir bina vardır kampüste: Büyük Toplantı Salonu. Bzi saatli bina derdik. Üzerinde kocaman bir saat var zira; ben bile gözlüksüz okurum saati. Devasa orgu vardı bu binanın; şimdi her şeyiyle restore edilmiş, org da tamir ve akord edilmiş. Hemen girişinde de bir sınıf vardır. Yeşim Arat’tan TC tarihi dersi almıştık. Pamuk ailesinin gelini bu hanım. 1.50 boyunda, minicik bir masal prensesi gibi; devasa Şevket Pamuk’un eşi. Bu sınıfın bir de yangın merdiveni girişi vardır. Gece mandal lambamı, kemanımı ve notalarımı alıp yangın merdiveninden sınıfa girerdim. Konser salonlarının akustiği halt etmiş. Sonra ışık dikkatlerini çekti herhalde. Bir gece ben içeride keman çalarken paldır küldür bir adam daldı içeriye.

“Napıyorsun kızım?”
“Keman çalışıyorum.” Bir üç saniye bakıştık.
“Aferin,” dedi. Bir üç saniye daha bakıştık.
“Kızım başka yerde çalışsana.”
“Nerede çalışayım? Burada kimse sesten rahatsız olmuyor.”
“Doğru kızım.”

Adam gitti. Bir süre sonra ben de çıktım. İki üç gün sonra gittiğmde pencerenin kilidini taktıklarını gördüm. Kızdım ama adama değil. Aslında kilidin müsebbibi oydu ama o gece beni çok üzebilirdi. Kimbilir neler kurgulayarak içeri daldı ve karşısına ben çıktım. Bana karşı kilitlenmedi orası aslında; içeri girip türlü çeşit işler çevireceklere (!) karşı korumaya alındı. Neyse, kızamadım ben işte. (Böyle de bir boynu bükük edebiyatı var içimde. Lüzumsuz minnet.)

Okulu çok özlemişim. Gittim ama dönemedim tabii ki. Doğal sonuç. Yeter bana bu biraz.

marruu

28 Ocak 2008

Shawshank Redemption

Aç sesini Dufresne, aç da herkes daha derinden duysun, her tarafına işlesin müzik. Suratındaki o muhteşem ifade... İnsan seyrederken eriyip bitiyor. Andy Dufresne hapishane müdürü bilmemkimin sandalyesine oturmuş, kütüphane için gelen koliden çıkan ‘Figaro’nun Düğünü’ operasının plağını koymuş o uyduruk, minicik gramofona, hayatının en büyük hazlarından birini yaşıyor. Tek tek kaldırıyor bütün hapishaneye yayın yapılmasını sağlayacak hoparlör mandallarını. Yüzünde o muhteşem erimiş şekerleme ifadesi.

Kapıya dayandıklarında hınzırlaşıyor suratı. Kapının yarısı cam zaten. Ve görevli de hayvan zaten. O camı kırıp içeri girmesi için üç saniyeye ihtiyacı var yalnızca. Ama bozmuyor keyfini Dufresne. “Aç kapıyı,” diye havlayan görevliye cevabı sesi daha da yükselterek veriyor. Mmm Dufresne, senden alâ kahraman var mı orada şimdi? Bütün hapishane sakinlerinin başları gökte, semavi bir şey dinliyorlar sanki. Herkesi sarıyor anın büyüsü. Ve değiyor; en az on beş günlük hücre hapsine değiyor. Hani şöyle bir on dakika dinletebilse o aryaları herkese, belki hücrede bir ay daha kalmanın pazarlığına bile oturabilir bu adam diye düşünüyor insan.

Shawshank Redemption insanın ne kadar yalnız olduğunu, sırlarına sahip çıkmanın kelimenin tam anlamıyla imkansız olduğu bir ortamda aslında “güçlü” kelimesinin tanımlamakta kifayetsiz kaldığı bazı insanların dost olabilmeyi, insan kalabilmeyi ve bu arada inanması güç bir sırrı sakladığını nasıl başardığını anlatan bir film. Hayatta kalabilmek, bedenini koruyabilmek bu denli zorken herkesten saygın bir hale gelip, en sert kast sistemine bile parmak ısırtacak kadar korkunç yönetim-mahpus ilişkisinde yöneticileri kendisine muhtaç hale getirebilen olağanüstü bir adamın öyküsü bu film.

Filmin sonunda iyinin galip-kötünün mağlup olması değil insana “zafer” duygusunu yaşatan. Bilakis; hiç de aldırış edilmiyor zaten o sona. Oradaki adaletsizliğe, çark dönsün diye suçsuz bir adamın ömrünün geri kalanını akıp giden hayata kapalı sürdürmesine göz yumulduğunda ortaya çıkan dahiyane plan kaynatıyor insanın içini aslında. Ya da bütün ömrünü orada geçirmiş ve bir demirbaş eşya kadar oranın bir parçası haline gelmiş bir ihtiyarın nasıl da dışarıda “yapamadığını”, içine itildiği ve adına özgürlük denilen yükü kaldıramadığını görmek yüceltiyor bu filmi. Ve tabi Red’in son konuşması... “Pişman mısınız bayım?” sorusuna, “Pişman mı? Hayatımın tek bir gününü bile pişmanlık duymadan geçirmedim. O günlerin zavallı delikanlısını karşıma alıp bunları anlatmak için neler vermezdim,” diyen ömrü tükenmiş adamın yüz ifadesinin yarattığı etkiyi silmek mümkün değil.

Biliyorum, çok eski bir film. Ama yıllar sonra bu filme aşık olan biriyle oturup tekrar izlemek, tekrar üzülüp sevinmek, eski bir arkadaşla oturup dertleşmek gibi geldi.

Kısacası, çok iyi geldi.

marruu

23 Ocak 2008

Öğretmenim…


Zaman zaman Ilgaz’ı okuldan almaya gidiyorum. Tipler genelde hazırlanıyor oluyorlar. Çantanı topla, palto giy falan filan. Her gittiğimde öğretmenimiz orgeneral Nevin hanım pek bir gergin oluyor. Ooooğlum, sen onu giy, sen çantana bak, nee çiş mi, bu saatte mi söylenir... Hep içimden, “huylanma miso, sen olsan ikinci dersin sonunda cinnet geçirirsin, haklı kadın,” falan filan diyorum ama kendim bile yemiyorum doğrusu. Bir kaç kere de sınıfın arka taraflarındaki birilerine müdahale etmek için önündeki çocukları hafiften ittiğine şahit oldum ama ona da “yok canım, arkaya yetişmek içindir,” dedim. Bunu da hiç mi hiç yemeyerek tabi.

Geçen hafta okula gittiğimde henüz sınıf kapıları kapalıydı. Yan sınıfın velilerinden biri de koridordaydı. Koridor sosyalleşmesi kaçınılmaz oluyor, ve seviyorum da aslında. Karşındaki bir iki kelimeyle ayna gibi belli oluyor. Biz orada dikilirken içeriden yine bizim öğretmenimizin sesi geliyor sen öyle yap, sen şunu yapma filan diye. Yanımdaki bayan birden, “siz bu kadını neden şikayet etmiyorsunuz?” demez mi? Yüzüne bakakaldım. “Hanımefendi, ne zaman gelsem bu hanımın ağzından bir tane güzel söz işitmedim. Sürekli azarlıyor, çocukların özgüvenini sarsıyor resmen.” Çok abartmadan ben de bazı sıkıntıların olduğunu ama Ilgaz’ın sürekli ağzını aradığımı ve çok mutlu olduğunu söyledim. Yani bir çocuk severek ödev yapıyorsa, okula giderken mızımıyorsa, kurnazca sorulan soruların hepsini aynı doğallıkla cevaplıyorsa bir problem olmadığını düşünüyorum. O velinin de bir arkadaşının bizimkinin sınıfında çocuğu varmış; o çocuk da çok mutluymuş. Öğretmenini çok seviyormuş. Belki biz denk geliyoruzdur, dedim. Belki de, dedi. Birbirimizi kandıramadık. Ben de ne yapacağımı bilemedim.

Dün sabah Ilgaz’ı sınıfa bırakıp çıktım. Gitmeden önce de öğretmenimizle karşılaştık, sabah sohbeti yaptık, pek şeker konuştuk. Tam dış kapıdan çıktım ki cebimde Ilgaz’ın kırmızı kaleminin olduğunu farkettim. Vermek için geri döndüğümde Nevin hanımın sesi sınıfa sığmamış koridor duvarlarına çarpıyordu. “Bir şeyi de söylemeden yap, hep ben mi başında duracağım....” Bir şeyler daha dedi ama hatırlamıyorum. Sınıfta bir kız, iki erkek çocuk vardı. Ilgaz’a mı dedi, diğerlerine mi dedi, kime dediyse desin farkeder mi, bu nasıl bir sert bir ses tonu ve kelime seçimidir... Azarı ben işitmişim gibi bir kaç saniye içeri giremedim. Girdiğimde de öğretmenin yüzüne hiç bakmadan Ilgaz’a kalemini verdim ve oğlanı alıp çıktım. Beni kapıya kadar geçirirken “annecim öğretmeniniz bir şeye mi kızdı?” dedim. “Yok, yok, kızmadı, kızmaz, ebelek gübelek,” dedi. İyice uyuz oldum.

Şimdi oğlan ya korkuyor ve o yüzden yok yoook diye direk savunmaya geçiyor, ya da bu manyak kızdığı zaman sapıttığı için bunu kızma olarak algılamıyor. Ne yapacağımı bilemiyorum. Eski velilerden bir kaçı, ay pek şanslısınız, harika bir öğretmendir, biraz serttir ama çok başarılıdır, demiş. Şimdi ben kurcalasam bu iş Ilgaz’ın başına patlar mı? Biraz daha bekleyeceğim. Ara tatilde kayınvalide Ilgaz’ın ağzını bir temiz arasın. Kendisi emekli ilkokul öğretmeni ve muhtemelen de çok çok iyi ağız arayacaktır. Eğer travmatik bir şey hissederse gidip okulu yakayım diyorum. Kökten çözüm olsun. Tertemiz.

marruu

17 Ocak 2008

Ruyalar...


Sınav dönemi yaklaştı ya, mutat rüyalar da başladı bittabii (yeni kelime, öğrenin). İki tane var anlatılası. İkisi de birbirinden acınası. Miso yani, acınası olan o.

Birincisinde tak tak sınıf kapısı çalınıyor, hooop quiz gelmiş. Evet, yerleşin, biraz açılabilir miyiz, omuz omuza mücadele var orada, filan derken öğrencilerden biri quizleri alıp kaçıveriyor. Ben tabi aeğğğ diye bağırarak seyirtiyorum peşinden. Nafile. Çocuk uçup gidiyor. Uyan miso uyan; kasılmaktan elim ayağım uyuşmuş uyanıyorum.

İkincisinde üçüncü ara sınav zamanı gelmiş. Bizde önce dinleme bölümü yapılır; o kağıtlar toplandıktan sonra okuma ve dil bilgisi kısmını içeren ana bölüm dağıtılır. Rüya bu ya, ben önce bir güzel son bölümü dağıtıyorum. Çocuklar ismini yazıyor ve bana dank ediyor. Toplayamıyorum tabii ki. Dinleme bölümünü dağıtıcam, zaman daralmış, kağıtları bir elime alıyorum ki her bir kağıt zarf haline getirilmiş. O sırada diğer sınıflardan yönergeyi okuyan erkek sesini duyuyorum. Aaaağğğğğ.

Sınavlar haftaya. Ben kendi payıma düşeni yaptım ve gerekli gerilim rüyalarımı gördüm. Mümkünse bundan sonra sakinleşelim, heyecan yapmayalım ve temiz temiz geçsin bu sınav dönemi.

Sonra da tatillll. Belki İstanbul seyahati var, evvettt, çok mutluyum ama henüz belli değil. Hani diyorum, gelsem ben, blogcularla şöyle bir ceee deme olasılığı var mı acaba? Bunun heyecanı da yeni rüyalara fırlatır atar beni şimdi. Dur bakalım, bir belli olsun da... Mutlaka duyururum borazanla :)

marruu

10 Ocak 2008

Köşenin delisi ve yavvusu

Bugün köşenin delisi’ne gittim. En sonunda gidebildim demeliyim aslında. Kar kış, ders, bilmem ne derken üç haftayı bulduk galiba görüşmeyeli. Şimdi tabi deli’nin okulda olmayışıyla yaşadığım boşluk tarif edilir gibi değil. “Ne kadar da yalnızmışım” oldum o evine çekilince. Herkes bir sosyal, efendim yemek programları, sinemalar, haydi takıl bana benim kuaförümde yaptıralım saçı başı filan yaparken, ben... heheh, yok yahu, o kadar da değil, ama onun gibisi de yok haliyle. Eee, kaç yıl sonra bulduk birbirimizi, zaman zaman pıhhlasak da, sen bana küstün mü, ben şöyle demiştim ama alınmadın di mi ah ahmak ben filan desek de karşılıklı... Süper arkadaş, özlenesi, nesli tükenenlerden yani.

Kapıdan girdiğimde Tarçın’ım, eski aşkım, zamparam koştu geldi. Şöyle bir koluma hamle etti ama ben sevmek isteyince hemen tokat atıp geri çekildi. Sana mı kaldık Tarçın efendiii, benim de evde karakoncolos Fıstık’ım var. Üstelik patilerini ve göbeğini bile sevdiriyor. Ve hatta öptürüyor. Yürrrüüü. Diğer kedi ise çizgifilm karakteri gibi. Bacakları yedi santim filan; hadi abartmayayım on santim olsun. Bodur bir tropikal hayvan gibi. Hayvanı neredeyse hiç göremediğimden dolayı adını unutmuşum, Osman diyeceğime Mustafa gel filan dediğim için o da bastı gitti. Sonra bir ara sevdim ama camın önünde. Hatta sırtını kaşıdığım için kıçını kaldırdı, deli naapıyo yaa filan dedi, ben de kıllanıp kaşıma olayını kestim.

Ama efendim, her şey bir yana, o Toprak yaratığı diğer yana. Ya ne olmuş o öyle. Anlatılmaz kucağa alınır, yanaklara burun ve dudaklar bastırılır, hiç öpülmeden öööyle beklenir, o gurr gurr kumru sesleri çıkarırken, bir yandan da mikro ayak parmaklarını bacaklarıma batırırken... Yok, hayır, ikinci çocuğu cidden istemiyorum. Ama içim ılık, ılık akıyor oraya gidince de.

İlk gittiğim anda Toprak efendi büzdü dudakları ağlar gibi yaptı. Aaa, dedim, beyefendi adam tanımaya başlamış. Sonra benim dost olduğuma ikna oldu. Sonra da uyumak dışında hiç kucağımdan inmedi. Bir ara yürütece konduğunda çok komik oldu; kendisine biraz büyük gelen bir poniye atlamış cüce edasıyla etrafına bakındı, aşağıya sarktı, üçgenleşmiş parmaklarını hedüü, gurr sesleri çıkartarak oraya buraya salladı. Deli de o sırada, oğlum sarkma, belin ağrımıyor mu, dedi. Ben de ya bırak ağrımaz beli meli, kemik mi var onda, dedim, ama içimden hep heheh diye güldüm.

Sonra bu Toprak efendi kucağımdayken, “delicim, bunun dişi çıktı mı,” dedim ben. “Yok canım, ne dişi,” dedi, deli de. Sonra ben bir baktım ki bir diş artık çıkmış yani, damak patlatmayı geçmiş. (Yuh yahu, Altı Nokta’da mıyız dedirtecek kadar). Hemen yanındaki diş damağı patlatmış. Çıkan dişin diğer yanı da hafif beyaz. Deli hemen üzerimize saldırdı, aeöğğğ çıkmış mı, ben görmemişim, anlamamışım, Alooo, kocaaağğğ, bunun dişi çıkmış, bu Miso gördüüğğ, filan yaptı. Toprak olayın ehemmiyetini anlayarak asla ve kat’a ağzını bir kere daha açmadı. Neyse, gece bakmışlardır herhalde. Dişlerin bir yere kaçacağı yok sonuçta. Doya doya baksınlar. (Uff, çok pis ezdim, bir ay gidemem artık. Barış’ın gözüne hiç görünemem, bittim ben)

Durum budur. Küçük çocuk muhteşem bir şeydir. O bir yaratıktır; barındığı yerdeki bütün odaları bile muhteşem kokutmayı beceren harikulade bir yaratık. Toprak ise tapılası bir mikro insan olmuş tam.

Delicim öpüyorum ailecenek.

marruu

8 Ocak 2008

Soğuk, soğukkk


Amann, bir soğuk, bir kar-buz! Perşembe akşamı eve dönerken- dönmeye çalışırken, arabanın kıçını oraya buraya savurup vücuda yayılan adrenalinden sarhoş olmuşken... dedim ki, eh be Ankara kışı, hoşgeldin. Daha kar yağarken dondu, her yer cam oldu.

Cuma gecesi dışarı çıkmak vardı planlarda. Evin beyi arkadaşlarıyla çıktı, ben de birilerini kandırıp bir Kızılay’a gideyim, biraz kitap bakayım, bir şeyler yiyip içeyim istiyordum. Hiç gözüm yemedi. Oğlanı uyuttum, Chicago’yu koydum. Catherine Zeta Jones, çırpı bacak olduğundan hiç haberim olmayan Reneé Zellweger ve iyice uyuzu çıkmış, hiç bir karizması kalmamış Richard Gere ile başbaşa iki saat geçirdim. Yani müzikal olayı bir noktadan sonra çok açmıyor sanırım beni, ama danslar muhteşemdi. Beğendik, beğendik, iyi oldu. Evde herkes yattıktan sonra (ki bu o gece 9.30’a tekabül etti) sakin sakin film izlemek iyi geldi.

Kar yağması güzel ama beraberinde belli bir kıstırılmışlık duygusu da getiriyor. Araba olayı başlı başına bir stres zaten. Neyse, kazasız belasız gidip geliyoruz okula çok şükür. Oğlan vır vır vır hiç durmadan konuşuyor. Çok buzlu yerlerde oğlum bir sus diyorum, orayı atlattıktan sonra konuşmaya devam.

Kış güzel, ev sıcak, ruh hali dingin. Gelecek hafta Cuma da dersler kesiliyor. Mmm, pek keyifliyim bu aralar.

marruu

2 Ocak 2008

Yeni Yıla Dair...


Aslında yazının en başından bu kadar hüzünlü bir yeni yıl yazısı yazmak istemediğimi söylemeliyim. Ama gelen bu, buraya dökülen bu.

Ne istiyorum? Ne istediğimi bilmek istiyorum artık. Bunu hiç bir yere çarpmadan keşfedebilmek istiyorum. Kırmadan, dökmeden. Kendim bu kadar kırılganken etrafı incitmeye hiç bir hakkım olmadığını dibine kadar biliyorum bir yandan da. Aslında galiba beni sürekli zorlayan bu. Kendi çatlaklarımı baz alarak etrafın da bu kadar hassas olduğunu varsaymak. Belki etraf benim kadar titrek değildir. Bilmiyorum. Belki tam tersidir gerçek; üzerine bastığım ve kendimi güvende hissettiğim zeminin altı çoktan boşalmıştır belki de. Ne enteresan bir düzlem bu; iki uca çarpıp duruyorum, bir o tarafa bir bu tarafa. “Belki”ler kullanarak. Bir türlü anlamayarak, işin içinden çıkamayarak.

Artık iyiden iyiye bir tür akıl hastalığım olduğunu düşünmeye başladım. Bu da iyice yoruyor. Gereksiz hüzünlerimden bahsediyorum şu anda.

“Ne bu şimdi miso? Güzel geçmedi mi gecen? “
“Geçti.”
“Yani bundan daha sakin, keyifli, alkol oranı hiç bir fışkırmaya mahal vermeyecek şekilde tam kıvamında, pozitif enerjinin haddi hesabı olmayan bir gece olabilir mi?”
“Olabilir belki tabi, ama bu dün gecenin keyfini sarsmaz asla.”
“Eee, ne oldu peki?”

Bilmiyorum ki. Kapıya çıkıp gidenlere el sallamak ani bir darbe vurdu güzel olan her şeye. Eve girip mutfağı ve ortalığı topladıktan sonra camın önüne sandalye çekip dışarıya baktım uzun bir süre. Kendi içimi görmeye çalışarak. Dışarıdaki hiç bir şeyi görmeyerek. Bu ne menem bir ruh halidir kardeşim? Sanki gideceklerini beş saniye önce haber almış gibi, ve hatta tamamen hazırlıksız yakalanmış gibi iki omzumu da yerlere kadar düşüren, hüzünden suratıma ha ağladı ha ağlayacak aptal çocuklarınki gibi alık mı alık bir ifade konduran bu üzüntü nedir?

Nedir cidden? Bilmiyorum. Belki de beraber yapılan her şeyin bu kadar güzel ve hep yapılıyormuşçasına doğal olması bitişleri dayanılmaz hale getiriyor. Bu insanların suratına baktığımda, Allahım bu ne güzel insandır diye o anda sevinçle kahkaha atıp hemen akabinde hüngür hüngür ağlama hissiyle dolup taşmak nasıl bir şeydir?

Bu çalkalanmayı doğal bulmuyorum aslında. Evet, bir tür kendimi yargılamanın sonucu bu saptama. Bu ne yaşım, ne de psikolojik sağlık bağlamında normal değil, biliyorum. Tehlikelerine hiç değinmeyeceğim bile. En büyük tehlike bar bar bağırdığı için söyleyeyim bari: Bu süremez miso!! Hayat bu değil; senin veya onların hayatı bu değil. Bunu yaşamak, devam ettirmek istemek çok çok tehlikeli bu noktada. Gitmek istememek ya da gitmelerini istememek olmaz. Ve tabi senin gibi ruh dalgalanmaları yaşayan bir için aşırı doz demek. Kaldırmaz bünye.

Tam iç dengelerimi oturttuğumu düşündüğüm bir anda aniden bu kadar hırpalanmak dehşetli sarstı. Hiç bir travmatik olay olmadan bu kadar üzülmem ise kendime olan güvenimi en dibinden dinamitliyor aslında.

Ben anladım.
Hiç “adam” olmayacağım.

marruu

28 Aralık 2007

Çok olmuş uğramayalı


Bir hayli olmuş yazmayalı. Aslında kafamda hep bir takım şeyler var, ama bir türlü yazamadım. Neden? Anlamadım da. Böyle geçip gitti işte günler.

Bayram geçti önce. Sevdiğim sevmediğim ve hatta tanımadığım bir sürü insanla öpüştüğüm bir bayram oldu yine. Et kokulu evlere girdik, rahatsız bir şekilde ayrıldım ben çoğundan. Eşimin ailesini uzun süre önce ikna ettiğimiz için onlar bağış yaptı sağolsunlar; ev güvenli bir ortamdı bizler için. Ama o kadar kişiyle öpüşmenin bedeli ciddi bir grip oldu. Ateşli terlemeli filan. Burun içi ahali hala beni terketmiyor ama en azından ateş bitti. Ilgaz da garip bir şekilde yırttı, gelgit nezle şeklinde atlattı.

Bayramda Burcu buradaydı. Bizim gittiğimiz gün geldiler. Neyse, cumadan dönebildik Ankara’ya. Çıktık bir gece, iyi geldi. Buralarda olduğunu bilmek bile iyi geliyor aslında. Aynam o benim. Birbirimizin ne hissettiğini bile anlıyoruz. Konuşmaya gerek yok, bakmak yetiyor onunla.

Okul için hazırladığım telafi sınavını teslim ettim. Üç kere geri döndü. “Şuraya da şöyle yazalım misocuğum, burayı böyle diyelim misocuğum. Sen ne dersin?” Misocuğuna da sana da. Ben diyeceğimi demişim, sen de alternatif getiriyorsun. Yaz o zaman yahu; elli kere çıktı al, mail at, bak, düzelt bilmem ne. Bir sürü fuzuli iş. Gelecek dönem almayacağım bu görevi. Sıktı, bayılttı.

Gulşad’cığımla ufak bir gerilim yaşandı. Telefon faturası 65 lira gelince “lütfen evden cep telefonunu arama, cep telefonundan ara, bak çok pahalı oluyor,” dememize bozuldu. Söylememeli miydik anlamadım? Çok da yumuşak söyledik ama. İki gündür hafif bir don yağına bulgur pilavı modu var evde. Yavaş yavaş çözülüyor ekselanslarının buzları.

Ufak ufak yoğunluğum azalıyor sanırım. Bugün Ilgaz’ı okuldan alabildim mesela. İyi geldi, tip arkaya oturup vır vır konuşup duruyor, konudan konuya atlıyor, ben konuyla ilgili bir şey sorduğumda kafasında başka bir şey varsa hiç sallamadan o konuya geçiş yapıyor falan filan. Komik bebe, dönüp yanaklara dalasım geliyor.

Yazayım ben böyle yahu, bu da iyi geliyor.

marruu

10 Aralık 2007

Sen kimi kurtarıyorsun Miso?


Göksu’ya gittik yine. (Ya ben galiba bir yirmi yıl sonra size Bakırköy’den yazıcam; ne yapayım, çok seviyorum içmeyi. Bir de tabi kamuoyu araştırması yapıyorum sıkça. Bakıyorum benden sık ve fazla içenler de var, hoooop, Göksu’ya zıplayıveriyorum akabinde) Bu sefer iki arkadaşımızla gittik. 2000 yılında evlendiler. Yaklaşık bir buçuk senedir de ufak çaplı zelzeleler yaşıyorlar. Çok sık görüşmesek de biliyorum hikayeyi.

Oğlan benim eski arkadaşım. Gençlikten. Ta liseden, öyle söyleyeyim. Lisedeyken taşınmışlardı “mahalle”ye. Çok hoş biriydi; şimdiki gibi sürekli kilosundan şikayet ederek gezmiyordu. Hoş, uzundur o gençliğimizdeki gibi de değil. Çok okumazdı, ama bilirdi. Konuşacak bir şeylerimiz olurdu hep. “Mahalle” güvenli bir yerdi, yan mahalle yoktu delikanlılarıyla dövüşülecek. Geceleri dışarı çıkar otururduk. Öyle içme-kusma seansları olmazdı. Yürüyüşe çıkan aileler adam gibi oturduğumuzu görüp içleri rahat bırakırlardı bizi dışarıya.

Bu arkadaşla da hep “arkadaş”tık. Hep bir hayranlığım vardı gerçi; interrail hikayelerine, o özgürlüğüne, sevgilisinin gelip ailesi evdeyken onlarda kalabilmesine, adam gibi oturup film izleyebilmemize. O da bana karşı öyleydi. Böyle dayanılmaz bir kadınsılık zaten uzağımdan bile geçmedi hiç bir zaman; ama başka bir şehirde okuyor olmam, şimdi komik ve sığ görünse de o zamanlar bütün kızlar utangaç’ı, cici-kız’ı oynarken benim bunlarla takılabilmem, zaman zaman içebilmem filan belki farklı bir şeyler yaratmıştı. Nasıl başardık bilmiyorum, ama bu arkadaşlığı hiç bozmadık, hiç saçmalamadık.

Şimdi farklı biri olmuş. Üç ay öncesinden bile farklı. Ve yapayalnız bir çocuk gibi. Geçenlerde kuzenimle yemeğe çıkmışlar. “D. boşanmak istiyor ama ben istemiyorum,” demiş. “Tehdit ettim, oğlanı vermem diye korkuttum, şimdilik bir şey söylemiyor, ama korkuyorum,” demiş. O kadar çaresiz ki, saçmalık örgüsü ha babam, de babam devam ediyor. Yemek boyunca da karşılıklı yapılan en ufak espriden bile alınmalar, sen çaktın-ben daha çok çaktım laf karşılamaları filan...

Yemeğe çıkmadan önce “kurtarabilir miyiz acaba” diye düşünüyorduk evin beyiyle. Kurtaracak bir şey pek kalmamış ne yazık ki. Beraber yaşamayı becerememişler, çok yormuşlar birbirlerini, bir o kadar da tüketmişler.

AŞK ve TUTKU üzerine yazacak bir kamyon şey var tabi, ama bir o kadar da susulması gereken bir konu oldu. Yaş itibariyle sanırım. İşin en kötü tarafı, bu kadar saldırgan ve bıkkın iki insanın hayatlarına birileri girdiği anda yine bahar çiçekleri gibi açacak olmaları. Tükettiğimiz şey birbirimize dair oluyor ne yazık ki, birbirimizin kapılarını çarpıyoruz suratlara. Dışarıya hep açık olan başka kapılar var; biz bilmesek de, farkında olmasak da varlar.

Aslolan, bitirmeden yaşamayı becerebilmek. En tehlikeli kumar da çocuk üzerine oynananı. Asla yapılmaması gereken.

marruu

1 Aralık 2007

Bakamazzz


Geçen Cumartesi akşamı Vatan Bilgisayar’a uğradık evin beyiyle. Söğütözü’nde devasa bir elektronik dükkanı. (Bu konularla o kadar alakasızım ki, bu tür yerlere dükkan derken garip geliyor, mağazayı da pek yakıştıramıyorum, başka bir adı varmış gibi hissediyorum). Vatan’da bir Finansbank şubesi var. Eşimin kredi kartı bilgilerinde bir eksik varmış, onu tamamlamaya gittik. İçeri bir girdik ki, cehennemi bir kalabalık. Kasada neredeyse 30 kişilik bir sıra. Meğer laptoplardan birinde yaklaşık 500 liralık bir indirim yapmışlar. Aynı sıra her reyonda var gibi; dükkaninsna kaynıyor. İçim sıkıl sıkıl, mızımam an meselesi. Neyse, aşağıya indik, Finanskız’ın önünde de bir grup insan. Finanskart’la bu satılan zımbırtılara bilmem kaç taksit yapıldığı için herkes kart almaya çalışıyor. Kızın masasının 1.5 metre ötesindeki sandalyelerden birine oturdum. Eşim de kızın hemen önüne. Beş dakika sonra iki âmâ bey geldi.

“Ee, biz kart alacaktık, form doldurmamıza yardımcı olur musunuz?” dediler kıza. Kızın başını kaşıyacak vakti yok.
“Ben olurum,” diye atladım hemen, aldım adamları masaya. Tam doldurmaya başlayacağım, Finanskız geldi.
“Yalnız işlemleriniz bugün onaylanamaz, bir haftaya ancak gelir kartınız.”
Adam: “Neden? Gözümüz görmüyor diye mi?”
Finanskız: “Eeee, genel merkezimiz, hebe, gübeee...”
Miso: “Nasıl yani? Herkese hemen kart veriliyor diye biliyorum ben. Yanlış mı biliyorum?”
Finanskız: “Şey, cvkafgakfjavn.., + sorunun cevabı olmayan bir sürü kelime...”

O sırada Finanskızın masasında sırasını bekleyen bir kadın, “bakar mısınız, pardon?” diye çemkirdi. Ben zaten içimden yükselip boğazımda bekleyen höykürmeyi bastırmaya uğraşıyorum, uygulanan çifte standarttan midem bulanmış, kadına şööyle bir baktım. Anlasın diye. En mermer suratımla. “Bir saattir onay bekliyoruz, bakar mısınız?” deyiverdi yine. (Onayı da genel merkezden bekliyor moron, kızın yapacağı hiç bir şey yok). “Bakamazzzz” diye bağırıverdim. “Biraz daha bekleyin siz.” Kadın hala bir şeyler diyor, ama onunla uğraşacak vakit yok. “Anlamadı hala, anlamıyor yahu” diyebildim sadece. Herkese 1.5 saatte kredi kartı veren bu Finansbank’ın böyle bir ayrımcılık yapıp yapmadığını öğrenmeye çalışabildim ancak. (Hala da öğrenemedim) Finanskız’a da hiç bir şey diyemedim. O kadar iyi niyetli ve hanımefendiydi ki.

Sonuç: Finansbank bu adamlara anında kredi kartı vermiyormuş. Neden? Genel merkezimizin.... Adamlar kartı alamadı, ben bakar mısınız kadınını paralayamadım, Finanskız’la tartışamadım...

Boğazım düğüm kaldı.

marruu

25 Kasım 2007

Sular Duruldu


Hayatımın gidişatının nasıl bu denli dış etkenlere bağlı olduğunu görüp şaşırıyorum. Bazen diyebilmek ne kadar rahatlatıcı olurdu şimdi... Oysa sıklıkla demek bile bu dış etkenlerin ağırlığını hafife almak gibi olacak; haksızlık etmeyeyim. Yakışmaz. Aferin miso.

Şimdi bu giriş paragrafından ne kendini sürekli yiyen, huzursuz, iç sorgusu bitmeyen biri olduğum ortaya çıkıyor, değil mi? Evet, ne yazık ki öyleyim. Bunun yorgunluğu da herşeyin cabası zaten. (Bu paragrafı kocaman bir parantez olarak algılayabilir miyiz, lütfen?)

Gelgitlerim bitti gitti diyebilmek ne güzel. Hele de hissedebilmek... Gelgitler biter mi? İniş çıkışların ancak yükseklikleri azalabilir; asla bitmezler, asla, değil mi? Ama bu aralar bu yükseklikler aşağılara çekildi gibi görünüyor. Tamamen dış etkenlerden, yaraları iyileştirecek kadar güçlü dış etkenlerden.

Dış etken bir çok güçlü: Kemanı aldım. Kıvır, A.K ve ben gittik almaya. Yalnız gidemezdim zaten. Nasıl bir heyecan, nasıl bir iç kıpırtısı anlatamam. (Bu arada, yalnız gidemeyeceğimi bildiğim veya yüzleşmesem bile hissettiğim yerlere hep bazı kurbanları sürüklediğimi fark ettim. Blogdaki yazılarımdan farkettim biraz da. Aslında blog öncesinden de var bir iki kurban. Sürüklediğim kurbanların da hep canımın içi olduğunu gördüm. Teşekkürler kurbanlar). Müzikevinin sahibi biz gittiğimizde yoktu. Yanımda götürdüğüm notalardan biraz çaldım; bir kaç hafta önceki etkinin serap olmadığını görmek istedim. Çalmadan önce de değişik bir korku; ya abarttıysam, ya öyle değilse, ya hıdırhıdırdırdır... Yok, her şey o günkü gibiymiş. Sonra beyefendi geldi, biz kemanı alıp çıktık. Kemanın kutusu mor, miso’ya uymayan tek şey o oldu. Olsun, içindekinin yarattığı dalga yeter.

Dış etken iki farklı bir güçlü: Burcu geldi. Pazartesi gecesi babamın emeklilik yemeği var. İşini ayarladı ve gelebildi. Orada olması gereken on kişiden biri de oydu; gelemeseydi kahrolurdum cidden. Hepimiz bir zil-tak-oyna ruh haline girdik. Burcu’nun üzerimde iyileştirici bir etkisi var, huzur verici. Ona baktıkça ve kendimde sinir olduğum ama onda eser bile olmayan huylarımı düşündükçe marrr-gurrr-purrr diye kediler gibi ötesim geliyor. Cumartesi gecesi bir şeyler içmek için evden çıktık ama sis yüzünden bir kilometre sonra geri dönmek zorunda kaldık. Eve mi döndük? Hayır. Mahalle bakkalının önüne çekip arabayı birer bira içtik, hayatımızdaki güzelliklerden konuştuk, özlemlerden, yenemediğimiz gerzekliklerden... Çok seviyorum, çok. Canım Burcu.

Dış etken üç aslında dış etken değil. İki senedir dış mı iç mi karıştırdığım bir hale gelen bir dostluk. Cuma gecesi T,B,Gizmo ve AK bana öğretmenler günü hediyemi verdiler. Elif Şafak’ın Siyah Süt’ü. Bir de dört kedi fotoğrafının olduğu kart albümü. Herkes kendine benzeyen kediyi seçmiş, içine nefis şeyler yazmış. Kimi mırıl mırıl bir kedi bulmuş, kimi sev-beni-sev-beni diyen, kimi şekerleme-lokum gibisini, kimi de mıymız mı mıymız bir kediyi. Dışındaki kediler, içindeki yazılar, kitabın kendisi... Ne diyebilirim ki? Yaralarım işte böyle uçar gider. Teşekkür etmek de yetmez ki...

Sular duruldu bu aralar. Dış etkenlere müteşekkiriz. Bir süre böyle giderse pek bir sevineceğiz.

marruu

15 Kasım 2007

Kıl Payı


“Kıl payı” yırtıyoruz bazı şeylerden. Saniyelik oluyor bir çoğu. Kapıdan çıkıyoruz, arkamızı dönüyoruz ki bir şey unuttuğumuzu farkediyoruz. Hemen eve girip o şeyi alıp dışarı çıkıyoruz. Dışarı çıkmadan hemen önce telefon çalıveriyor. Telefonumuzu evde unutmak üzere olduğumuzu, kimbilir ne önemli (!!) çağrıları kaçırmaya ramak kaldığını anlayıp gülümsüyoruz.

Yolda giderken kafa ikircikleniyor. Şuraya uğrayıp bir şeyler alsam mı diye düşünüp duruyoruz. Gideceğimiz yere geç kalır mıyız, kalsak ne olur hesapları yaptıktan sonra uğrayıveriyoruz. Alıyoruz her neyse kafamızı meşgul edeni. Yola çıktığımızda az ileride trafiğin tıkalı olduğunu görüyoruz. Ya bir kaza, ya da yola devrilmiş yaşlı bir ağaç trafiğin sebebi. Bu sefer içimiz üşüyerek tebessüm ediyoruz. “Kıl payı,” diyoruz içimizden, yanımızdaki sahneye pek bakmamaya çalışarak.

Bir şeyler yazıyoruz, yalnızca kendimize ayırdığımız. Sonra o sefil kağıdı ortalarda bırakıyoruz. İçimiz pır pır; lütfen okunmasın, lütfen yalnızca bana ait kalsın diye kıvranıp duruyoruz. Ya da bir şeker hastası gibi gizlice bir şeyler yiyoruz; yemememiz gereken, kesinlikle sakıncalı olan. Gizli gizli yiyoruz güya, ahh o gizliliğin tadına doyulmaz hazzı. Ambalajı ortada bırakıveriyoruz. Gene aynı pır pır... Noolur görülmesin, anlaşılmasın. Sonra gidip baktığımızda yazının olduğu sayfayı bir kenarda buluyoruz, bıraktığımız kenarda. Veya büyük bir hazla mideye indirdiğimiz lezzetin ambalajını masa örtüsünün eteğine takılmış sarkarken buluyoruz. Kimse görmüş olamaz.

Suçlu suçlu tebessüm ediyoruz.

“Kıl payı,” diyoruz muhteşem bir rahatlama duygusuyla. Ve o kadar da haksız olmadığımızı düşündüren arsız bir zafer duygusuyla.

marruu

9 Kasım 2007

Gelgitlerim


Hayatımın en gelgitli, en enteresan dönemlerinden birini yaşıyorum sanırım. Ya da sanmam; tam anlamıyla yaşıyorum. Şimdiye kadar hiç bir zaman içimin bu denli çalkalandığı, psikolojik olarak yalpaladığım bir dönem olmamıştı. Nedeni? Bilmiyorum. Çok somut bir şeyler kurgulayamıyorum.

Biraz evliliğimle ilgili bir şeyler var sanırım. Yaptığım evlilik başıma gelebilecek en talihli olaydır desem abartmış olmam. Kalite bağlamında üzerine adam tanımam diyebileceğim bir eşim var. Ama kişiliklerimizdeki farklar... Beni çeken, bir zamanlar büyüleyen farklar şimdi “fark” olduklarını belli etmeye başladılar galiba. (Ya da ben mi geç anlıyorum acaba? Pek de uyanık geçinirim ama...) Eşime olan sevgime dair en ufak bir şüphe bile duymuyorum; öte yandan içine düştüğüm, hatta yüzüstü kapaklandığım yalnızlığım bazen dayanılmaz hale geliyor. Sağır sessizlik, bazen bugün-sen-ne-yaptın/ben-ne-yaptım konuşmalarının bile yapılmadığı günler... O televizyon hep açık, nöbetçi televizyon seyircisi gibi oldu eşim. Mutfağa gidip başımı ellerimin arasına alıp oturuyorum ve içinden çıkılmaz halimize, ya da halime bakıyorum. Hiç bir çözüm üretemeden bakakalıyorum. Çözüm yok, çünkü karşımdaki tabloda bizden bir eski model kayınpeder ve kayınvalide var. Onları düşündükçe iyice ürküp mutfağı ve daha iyisi kendimi terkediyorum. Bir insandan değişmesini istemeyecek kadar, bunun işe yaramayacağını, her şeyi daha da zor hale getireceğini bilecek kadar büyüdüm artık.

Biraz da yaşla ilgili bir şey galiba. Yani bilemiyorum, bunu kendime de hiç yakıştıramıyorum, ama yaşlanmakla ilgili bir takım sıkıntılar yaşıyorum sanırım. Yaşlandığımı hissetmek, daha erken yorulmak, daha da erken yatmak istemek... Herhangi bir korku yaşıyor değilim, öyle tipik sarkıcam, buruşucam paniği filan yok. Hatta onu da sevimli bir merakla bekliyorum. Ama nerden çıktı bu yaş takıntısı birden? Hormonlar böyle yapıyor olabilir mi? Hormonlar böyle yapıyorsa yaşımla mı ilgili? Yani geçen sene yok muydu bu hormonlar? Geçen sene her şey yolundaydı da, bu sene mi hortladı her bir depresif öge?

Bugün Deli’ye gittim. Toprak kucağımda oturdum kaldığım süre boyunca. Toprak’ın kafası burnumda, yanağı yüzümde, ayaklar kucağımda kıpır kıpır... İçim başka kıpır kıpır... Bu nasıl bir hazdır? Bu hiç bir kadının yadsıyamayacağı bir duygu sanırım. Bebek kokusu burnundan gitmiyor hiç bir annenin. Bebek hasreti hiç bitmiyor. Hatta deli’ye “birileri doğursa da sürekli bebek sevsek,” dedim. Kucağımdaki Toprak’a baktım; biraz, biraz olsun sevindim. Toprak iyi geldi bana; canım Toprak, canım deli.

Ben böyle değildim, inanın değildim. Bu halim de-her ne kadar zaman zaman kendimi daha iyi hissetsem de-ciddi bir süredir benimle birlikte. Bir garip kıyaslanma hissi doldu içime. Tercih ediliyorum gibi geliyor, terk ediliyorum gibi geliyor. (GİTME, NE OLUR GİTME diye bağırasım geliyor. Kime? Bilmiyorum. Belki etrafımda tutunabileceğim herkese.) Hastalıklı bir insan halleri... Bazı dostlar var, can dostlar, anlatsam geçer mi acaba diye düşünüyorum... Sonra neyi anlatacağımı düşünüyorum... Hiç bir şey bulamıyorum ve vazgeçiyorum. Mız mız mızıklanmak gibi geliyor... İstemiyorum. Gidip yatmak, uyumak istiyorum. Uyandığımda kendimi tekrar iyi, güzel, değerli hissetmek istiyorum.

Stada gitsem diyorum. İçsem diyorum. Dibini görsem diyorum.

Artık geçsin diyorum.

mar

3 Kasım 2007

Kalbim paramparça


Evde keman çaldıkça Ilgaz yeşillenip duruyordu. Bi ver, bi tutayım, bi çalayım. Veriyorum ama içim pır pır. Düşürse yandık. Alıyor, tutuyor da sıpa. Gayııır, guyuuurrr.

“Ya koca, bir keman fiyatı soralım mı?”
“Soralım ama sen demiyor muydun bu çok zor, başka bir şeyden başlasın diye?”
“Ya bi soralım. Ders filan aldırmayalım. Eline alsın yeter. Belki ısınır. Yay çekmeyi öğrense yeter.”

Bugün Yukarı Ayrancı’daki Çankaya müzik evine gittik. Yanımızda benim keman da var. Uzun süredir bir hırıltı geliyor kulağıma. Kaç kişiye sorduysam duyuramadım. Bir de çoğu zaman çift tel basıyorum. Sinir oluyorum. Acemi gibi. O acemiliği aşalı çok uzun oldu aslında. Kızılay’daki Çankaya müzik evine gitmiştik geçen hafta. Bir sorduk ki 75 liraymış keman. Komik, di mi? 75 liraya ne var ki? En uyduruk cep telefonu bile 75 lira değil artık. (Yaşasın Çinliler!) Ama almaya cesaret edemedik; yarım keman mı,üç çeyreklik mi bilemedik. Ilgaz’a keman sorarken benim kemandaki sıkıntıdan bahsettim. Oradaki inanılmaz derecede beyefendi görevli bize diğer şubeye gitmemizi söyledi; kemanımı götürmemi de tavsiye etti. Müzik evinin sahibi bey ud ve kanun yapıyormuş, oğlu da keman. O anlar dedi.

“Sanırım eşikle ilgili bir sorun var.”
“Nasıl bir sorun?”
“Çalarken iki tele birden sürünüyor yay. Özellikle re ve sol tellerine.”
“O sizin acemiliğinizden olabilir mi?”
“... Sanırım o kadar acemi değilim ama...”

Ufak bir odaya geçtik. Adam bir süre kemanıma baktı. “Bu kemanla nasıl çalıyorsunuz anlamadım,” dedi. Klavyesinde çok ciddi bir sorun varmış. Gövdesi de garip bir şekilde şişmiş. Eşiği yüksek gibi görünüyor ama eşiği indirsek bu sefer de... “Mesela bu kemana bir bakın...”
“Bir çalabilir miyim?”
“Ama çalarsanız kendi kemanınızdan soğursunuz,” dedi.
Nasıl olabilir böyle bir şey??? diyemedim. İnsan müzik aletinden soğur mu? Adamın gösterdiği kemanı aldım. Na ra lala la la la la la la laaaa...

Kulaklarıma inanamadım. İçimde çalsam bu kadar olur. Adam gülümsüyor; biliyor çünkü. Afedersiniz ne kadar bu keman? Şu kadar. Hadi yaaa. Ufak odadan çıkıp büyük mekana geçtik. Amacımıza odaklanmaya çalışıyorum, beceremiyorum. Toparlan miso, buraya Ilgaz’a keman almaya geldiniz. Adam bir şeyler anlatıyor; ben bir kendi kemanımı düşünüyorum, bir de adamın oğlunun yaptığı kemanı. Bir yandan kendi kemanımın artık işe yaramadığını düşünmek kahrediyor, diğer yandan adamın verdiği kemanın sesi hala içimde zınnn zınnn ediyor. “Biz sizin kemanı tamir edemeyiz,” dedi adam. “İsterseniz birilerine gösterin ama sapı çıkacak, ...” Başladım ağlamaya. Utanarak. Yüzümü diğer tarafa çevirerek. Üzüldüm çok. Evet, yeni keman çok güzel ama eskisini çok seviyorum ben. Farklı bir ilişki bu, aaa bu daha iyiymiş deyip kopuveremez ki insan. Kopuveremez ki miso.

Ilgaz’a kemanı aldık. Evde denesin bir süre. “Bak, her gün on beş dakika çalacaksın bu kemanı, yoksa üzülür, sesi kısılır,” dedi adam. “Tamam,” dedi Ilgaz. “Anneciğinle birlikte çalarsınız, olur mu?” “Olur,” dedi bizimki, mutlu mesut. Sonra bana döndü. “Gözünüzden yaş geldi, çok üzüldüm,” dedi. “Lütfen üzülmeyin, her şeyin bir ömrü vardır. Bizim keman size şu kadar olur, onu da on taksite bölerim. Güzel çalıyorsunuz, devam etmek istiyorsanız bence iyi bir enstrüman edinin. Bence siz bir düşünün,” dedi. Teşekkür edip çıktık. Ben darmadağın olmuşum; bu kadar üzüldüğüme de ayrı bir şaşkın halde...

Göksu’ya gittik. Rakıları söyledik. Benim aklım da, kalbim de bir kendi kemanımda, bir de o içimde öten kemanda. Ne düşünüyorsun, alalım, bak on taksit de yapıyor, dedi koca. Millet bu parayı her sene cep telefonuna harcıyor, dedi. Hadi ya? dedim. Bak sen telefonlarını 5 senedir kullanıyorsun, en az üç nefis keman parası cepte 5 senedir dedi. Ya hem pratik, hem duygusal, adama bak. Bir de tabi benim anlayacağım örnekler veriyor ya, bitiyorum.

Bu hafta konservatuara götüreceğim kemanı. Bir soracağım. Eğer tamir olmazsa yenisini düşünürüz. Olursa gerçekten çok mutlu olacağım. Hem de şimdiye kadar kendimin bile farketmediği kadar çok mutlu olacağım.

Lütfen olsun...