Bugün köşenin delisi’ne gittim. En sonunda gidebildim demeliyim aslında. Kar kış, ders, bilmem ne derken üç haftayı bulduk galiba görüşmeyeli. Şimdi tabi deli’nin okulda olmayışıyla yaşadığım boşluk tarif edilir gibi değil. “Ne kadar da yalnızmışım” oldum o evine çekilince. Herkes bir sosyal, efendim yemek programları, sinemalar, haydi takıl bana benim kuaförümde yaptıralım saçı başı filan yaparken, ben... heheh, yok yahu, o kadar da değil, ama onun gibisi de yok haliyle. Eee, kaç yıl sonra bulduk birbirimizi, zaman zaman pıhhlasak da, sen bana küstün mü, ben şöyle demiştim ama alınmadın di mi ah ahmak ben filan desek de karşılıklı... Süper arkadaş, özlenesi, nesli tükenenlerden yani.
Kapıdan girdiğimde Tarçın’ım, eski aşkım, zamparam koştu geldi. Şöyle bir koluma hamle etti ama ben sevmek isteyince hemen tokat atıp geri çekildi. Sana mı kaldık Tarçın efendiii, benim de evde karakoncolos Fıstık’ım var. Üstelik patilerini ve göbeğini bile sevdiriyor. Ve hatta öptürüyor. Yürrrüüü. Diğer kedi ise çizgifilm karakteri gibi. Bacakları yedi santim filan; hadi abartmayayım on santim olsun. Bodur bir tropikal hayvan gibi. Hayvanı neredeyse hiç göremediğimden dolayı adını unutmuşum, Osman diyeceğime Mustafa gel filan dediğim için o da bastı gitti. Sonra bir ara sevdim ama camın önünde. Hatta sırtını kaşıdığım için kıçını kaldırdı, deli naapıyo yaa filan dedi, ben de kıllanıp kaşıma olayını kestim.
Ama efendim, her şey bir yana, o Toprak yaratığı diğer yana. Ya ne olmuş o öyle. Anlatılmaz kucağa alınır, yanaklara burun ve dudaklar bastırılır, hiç öpülmeden öööyle beklenir, o gurr gurr kumru sesleri çıkarırken, bir yandan da mikro ayak parmaklarını bacaklarıma batırırken... Yok, hayır, ikinci çocuğu cidden istemiyorum. Ama içim ılık, ılık akıyor oraya gidince de.
İlk gittiğim anda Toprak efendi büzdü dudakları ağlar gibi yaptı. Aaa, dedim, beyefendi adam tanımaya başlamış. Sonra benim dost olduğuma ikna oldu. Sonra da uyumak dışında hiç kucağımdan inmedi. Bir ara yürütece konduğunda çok komik oldu; kendisine biraz büyük gelen bir poniye atlamış cüce edasıyla etrafına bakındı, aşağıya sarktı, üçgenleşmiş parmaklarını hedüü, gurr sesleri çıkartarak oraya buraya salladı. Deli de o sırada, oğlum sarkma, belin ağrımıyor mu, dedi. Ben de ya bırak ağrımaz beli meli, kemik mi var onda, dedim, ama içimden hep heheh diye güldüm.
Sonra bu Toprak efendi kucağımdayken, “delicim, bunun dişi çıktı mı,” dedim ben. “Yok canım, ne dişi,” dedi, deli de. Sonra ben bir baktım ki bir diş artık çıkmış yani, damak patlatmayı geçmiş. (Yuh yahu, Altı Nokta’da mıyız dedirtecek kadar). Hemen yanındaki diş damağı patlatmış. Çıkan dişin diğer yanı da hafif beyaz. Deli hemen üzerimize saldırdı, aeöğğğ çıkmış mı, ben görmemişim, anlamamışım, Alooo, kocaaağğğ, bunun dişi çıkmış, bu Miso gördüüğğ, filan yaptı. Toprak olayın ehemmiyetini anlayarak asla ve kat’a ağzını bir kere daha açmadı. Neyse, gece bakmışlardır herhalde. Dişlerin bir yere kaçacağı yok sonuçta. Doya doya baksınlar. (Uff, çok pis ezdim, bir ay gidemem artık. Barış’ın gözüne hiç görünemem, bittim ben)
Durum budur. Küçük çocuk muhteşem bir şeydir. O bir yaratıktır; barındığı yerdeki bütün odaları bile muhteşem kokutmayı beceren harikulade bir yaratık. Toprak ise tapılası bir mikro insan olmuş tam.
Delicim öpüyorum ailecenek.
marruu