29 Mart 2007

Miso nasıl kurtuldu? (mu)


İlk sınıfımdandı bu çocuk. Daha ilk bakışta belli oluyordu nasıl kapalı bir çevreden geldiği. Özenle üzerine kapanmış bir ailenin etrafındaki kapalı, zifiri karanlık bir çevre. İki abla var, anne buna çıldırıyor; aman oğlum-yaman oğlum! Oğlan binbir zahmet kazanıyor üniversiteyi. Aile bir yandan kabar kabar, gurur sıçrıyor her bir kelimeden. Diğer taraftan ise bin bir korku, aman siyasi bir şeye karışmasın; gerçi bizimki yapmaz ama bir yanlışlık oluvermesin. Ha tabi bir de birine kapılıvermesin; allah muhafaza, daha çok erken, okusun, sonra çevreden şöyle kapalı-olmadı kapalıca bir gelin bulunur. Her sabah, haydi evladım, allah yolunu açık etsin, rastgele inşallahla uğurlamalar (oğlan sanki cenge gidiyor, altı üstü hazırlıkta ingilizce öğrenecek; ya da bilmiyorum, belki de bir tür cenk bu da, yoruma bağlı).

Tabi okul, sınıf tokat gibi bu çocuğa. Sınıftan ziyade yeni çevre, “it is a book”tan fazlasını öğrenmeye başladığı dersler, serbest ortam, kimisi mazbut, kimisi fıkır fıkır kızlar, etrafta sevgili edinenler, sevgilinin evinde kalanlar...

Bir yıl geçiyor, çocuk biraz öğrencileşiyor, zaman zaman sohbet ediyoruz, üstü kapalı bir şekilde aileyi, çevreyi, ablalara pek yakıştıramadığı enişteleri eleştirmeye, dinin aslında o kadar belirleyici olmaması gerektiğini ifade etmeye başlıyor. Miso seviniyor tabi, üç kelime İngilizce’yle bitmemeli, birazcık gelişmeli insan, neandertal kılıktan biraz çıkabilmeli. Hele bu tipler böyle kalırsa eziyetçinin önde gideni oluyorlar, birazcık bile değişse kârdır.

O üniversitede ikinci yılım başlıyor. Arada da ders çıkışlarında bu oğlanın da içinde bulunduğu 4-5 kişilik bir grupla buluşup İngilizce çalıştırıyorum. Yazık, bir sene emek var, bıraktığın anda uçar gider. Bu arada mailleşiliyor, bir şeyler soruyor, cevaplıyorum. Sonra bir gün bir mesaj: “hocam, ben sizin maillerinizi okuyorum.” Şaşırıp kalıyorum. “Şifrenizi bulamadım ama şifrenizi unuttuğunuzda girmeniz gereken kelimeyi tahmin ettim.” (İnanamıyorum, ben eşime bile mesaj geldiğinde açıp bakmam)

Bu yaptığının çok ayıp olduğunu, özel hayata bir saldırı olduğunu filan belirten bir mail yazıyorum. Tabi çok üzülüyorum. Ah miso, diyorum, kocaman kadın oldun insanları tanıyamıyorsun. Peşinden gelecek maili tahmin etmek mümkün değil tabi. Ben saf saf “kırıldım, ne ayıp, özel hayat” filan diye gezinirken bomba patlıyor.

Dürüst olduğu için söylemiş bana; söylemesi gerektiğini düşünmüş. “Düşlerimi süslediniz, hayallerimi...” Kelimeleri tam hatırlayamıyorum şimdi, kırık dökük parçalar halinde yüzüyor kafamda. “Saçlarınız yüzünüze dökülür halde...” “Beyaz gömlek giydiğinizde...”

Paramparça oluyorum; bundan öte bir ihanet yok nazarımda. Kendimden uzaklaşıyorum; hiç olmadık bir yerde çırılçıplak yakalanmış gibi utanca boğuluyorum. Nerede yanlış yaptığımı bulamıyorum; bu konuda cidden hiç bir hata yapmış olamam. Tek teselli artık başka bir üniversitede çalışıyor olmam. Biraz toparlandıktan sonra bir daha asla haberleşmek istemediğimi ifade eden bir mail atıyorum. Bir kaç da telefon konuşması yapıyoruz. Daha net olabilmek için kendi ablasından örnek veriyorum, empati yaptırmaya çalışıyorum.

Aramaları kesiliyor bir süreliğine. Sonra üç dört ayda bir telefon ediyor; değişik, tanımadığım numaralardan. Her seferinde alo ve kapatıyorum’dan başka hiç bir söz çıkmıyor ağzımdan. Ve zaman zaman mailler atıyor; yine değişik isimlerle. Havadan sudan yazıyor, hiç bir şey olmamış gibi. Onları okumuyorum bile, yazanın o olduğunu anladığım anda silip atıyorum. Ama unutulacak bir şey değil bu. Hep aklımın bir köşesinde, oradaki bir delik gibi üşütüyor buz gibi rüzgarıyla.

Bir ay önce halâ hayatımı takip ettiğini ispat eden bir mail geliyor. İki sene önceki öğrencilerimin kurduğu bir forum sitesine giriyormuş, oradaki yazışmalarımızı okuyormuş. Uzun bir aradan sonra ilk defa ürküyorum. Niye hayatımda, niye oradaki çocuklarla olan dünyama ortak? Her yerimi örtmek istiyorum; bedenimi, yüzümü, aklımı...

Ve son bir mail yazıyorum; yarı ricacı, yarı yalvarır tonda. Çık artık hayatımdan ve beni de kendi hayatından çıkart at. Son bir mail de ondan geliyor, hoşçakal diyen, beni allaha ısmarlayan. Bir daha asla yazmayacağını söyleyen.

Doğru olduğuna inanmak istiyorum. Sekiz yıldır süren bu şeyin bitmesini istiyorum. Mide bulantımın kesilmesini istiyorum.

Lütfen git ve bir daha gelme.

24 Mart 2007

Değişen bir şey yok


Ben kimseden bir şey istemem.
Bunun için de elimden geleni yaparım.
Çocukken de böyleymişim; inatla yaparmışım elimdeki işimi.
Anneannem “bu çocuk bokuyla dövüş ediyor,” dermiş.
Biri elimdekine değdiğinde kıymeti mi azalırmış, bilmiyorum.
İstemezmişim kimsenin yardım etmesini.


Üniversiteye gittim;
Herkesin anne-babası ayda bir taşınırken İstanbul’a
Benim annem bir seferinde çok hasta olduğumda geldi.
İki antibiyotik birden yazmışlardı,
Göğüs filmi de istemişlerdi.
Bir de evimi sel bastığında geldi;
Boğulayazmıştım çünkü, üst kattaki komşu kurtarmıştı sulardan.
Ha, bir de mezuniyette geldiler, eksik olmasınlar.


Bulduğum işlere kimse karışmadı, hiç kimse araya girmedi,
Girdim çalıştım, istifa ettim ayrıldım.
Kimseye diyecek bir şey bırakmadım.
Ev taşıdım, kimseye gel de şu işin ucundan tut demedim.
Eşim işten izin alamadı,
O kokudan yanlarında durulmayacak heriflerle eşya topladım, eşya yerleştirdim.
Gel de yardım et demedim.


Baktım,
Gördüm,
Ölçtüm biçtim,
Karar verdim,
Yaptım,
Açıkladım.
Kâh gülerek, kâh hatamı kabul edip ağlayarak.
Ama koş, yetiş, yapamadım yap demedim hiç.


Ilgaz’a kadar.
Ilgaz’da çuvalladım.
Yapamadım, yetemedim.
Kendimle kavga ettim bir süre, ama bu sefer beceremedim.
Annemden yardım istedim,
Ve ne yaparsam yapayım o istediğim şeyi göremedim.
Oysa çok bir şey de istemedim,
Diş çıkarırken hiç uyumadığım günler olmuştur;
Japon gözlerle işe gittiğim...
Gel çocuğuma bak demedim, bizde kal demedim.
Mahkum etmedim, hayatını değiştirmedim.
Var böyle örnekler, torun bakmak için şehir değiştiren insanlar tanıyorum;
Ben buna hakkım olduğunu bile düşünmedim.


Ya ben sadece bir Cumartesi akşamüstü saat 6 gibi dışarı çıkmak, güzel bir yemek yemek, bir iki kadeh bir şey içmek, olmadı bir filme gitmek istedim. Bütün haftam dolu, sadece bir Cumartesi gecem kalıyor. Zaten Pazar sabahı da gidip çocuğumu alıyorum. Başka bir şey istemedim annemden. Ama beceremedim. Çocuğum 6 yaşında ve ben hala aynı şeyin üzüntüsünü çekiyorum.


Bilmiyorum.
Belki de ben bir şeyleri yanlış yapıyorum.
Ya da belki de bir şeyleri hep yalnız yapmamın bir sebebi var.
Bu yüzden de bu yalnızlık hissinden bir türlü kurtulamıyorum.
Yetemediğim zaman da böyle dağılıp kalıyorum.

22 Mart 2007

Duvak


Böyle ciddi, aklıbaşında erkekler işte böyle kalbi hoppa, aklı dışarıda kadınlara aşık oluyorlar. Çeken ne? Hülyalı bakışlar mı? Denk olmadığını bilmek mi?

Merdivenlerden inen kadın belli ki işin bütün inceliklerini biliyor; hatta o kadar tecrübeli ki, aile artık “bu elimizde kalacak” korkusu içinde. Bir erkeğin seçtiği kelimelerin nereye gittiğini, vücut dilinin şifresini, daha yeni tanıştığı arsız Townsend’e doğru kaykılarak oturduğunda kendi vücut dilinin bu adamı yatak odasından içeri alacağını; ilişkilere dair herrşeyi ama herrrşeyi biliyor. Ve belli ki bulamamış, o güne kadar aradığı her neyse onu bulamamış. O yüzden hala evde. O evi terk etmesi için annesinin onu “defol” demeden, ama defetmekten beter hale getirerek kovması gerekiyor. Ne yapıyor? Gidip Walter Fine’la evleniyor.

Walter Fine karısına göre nesli tükenmiş bir canlı türü gibi. Aşık oluyor kadına ama konuştukları aşk dili apayrı. Aşkını ilan ederken kendi hamurunu da deşifre ediyor kadına: “Bu tür şeylerde beceriksizim, ama seni mutlu etmek için elimden geleni yaparım, merak etme.” Kadın donuk donuk bakıyor; karşısındaki canlının elinden ne gelebileceğini çözemiyor bir türlü. Tıpkı odasına girerken neden kapıyı çaldığını, ya da sevişirken neden ışığı söndürmekte ısrar ettiğini anlayamadığı gibi.

Gidilebilecek en gidilmemesi gereken yere gidiyorlar. Çin! Komşu ülke değil ki bir adeti bile benzer olsun. Evet, İngiliz olmanın avantajlarını kullanıyorlar keyifle, ama kültürden beslenmek mümkün değil hanımefendi için. Orada kendi gibi birini buluyor, ve yanılgının en korkuncuna düşüyor. Bir gurur kırıklığı daha yaşadıktan sonra kolera salgınının ortasına gitmeyi kabul ediyor kocasıyla. Ölür belki, ölür de kurtulur. Zaten ölü gibi çünkü, mutsuzluğu kavurmuş içini, yüzüne vurmuş kuruluk. Ölmeye çalışmaktan farklı değil bu ikinci yer; uğrunda yaşanacak hiç bir şeyi kalmamış bir insan için yapılacak başka hiç bir şey yok zaten.

Derken yetimhaneyle tanışıyor; oradan paramparça olmuş bir Mrs.Fane çıkıyor dışarı. Parçaları birleştirmesi lazım, hayata sarılması lazım, evdeki adamın insan olarak gönlünü alması lazım; bütün bunları kendini insan gibi hissetmek için yapması lazım. Yetimhanedeki başrahibe asla ölmeyecek gibi, atalardan yadigar toprak bir saksı gibi. Çatlak dolu yüzünün ortasına kondurulmuş gözleriyle yüzlerin arkasındaki ruhları görüyor; Mrs.Fane’i gördüğü anda oradaki trajediyi seziyor. Kendinden örnekleyerek kadına yardım etmeye çalışıyor. Verdiği örnek karşısındaki kadın için anlaşılır gibi değil oysa.

Bir insan ne zaman affeder? Ne zaman affedilir? Bu iki insan birbirini gerçekten affediyor; hem de hiç bir şey olmamışçasına. Aşk farklı bir yüze bürünüyor, tutku bu kez ortak hayat mücadelesi vermenin ve bir şeyler başarabilmenin ödülü olan yakınlaşmayla doğuyor. Işık söndürülmeden sevişiliyor; artık korku ve yargılanma çekincesi yok çünkü.

Bitişte çocuk şarkısı gibi bir şarkı çalıyor; “seni nicedir sevdim ve hiç unutmayacağım.”

17 Mart 2007

Enfes bir Cuma akşamı


Her şeyin müsebbibi Göksu restoran galiba ... Evet, biliyorum, o.
Ne zaman gitsem, gecelerin en güzeli oluyor, en dolusu, en hüzünlüsü...

Bu gece de Dufresne’ye aitti Göksu,
Onun sohbetine, onun sesine,
Onun o güzel yüzüne, güzel gözlerine,
Birbirimizin hüznüne, yalnızlıklarına, çıkışsızlıklarına,
Birbirimize duyduğumuz derin sevgiye, dostluğa, muhtaçlığa...

Sonrası yine yürüyüş oldu
Kızılay’dan Ankaray’ın Emek durağına kadar.
Nasıl geçtiği anlaşılmayan o bir saat,
Arada verilen bir çay ve tuvalet molasıyla soluklanan,
Sonra, yine görüşmek dileğiyle ayrılınan...


Bu miso biliyor ki, bu hayatta her şey zamanla azalıyor, tükeniyor.
En derin aşk yaşanmış zamanında; elektrik çarpmış gibi çarpılmış o zamanlar
Çook çok önce, en az bir on-on iki yıl kadar.
Ama şimdi bir dostluğa dönüşmüş o aşk,
Sessiz, sakin bir sevgiye.
Bu miso en derinden korkuyor işte
Bu dostluğun, ve yaşanan başka şeylerin azalıp tükenmesinden.

Güvenmekten başka çare yok,
Bir de beklemekten.

Bu miso biliyor
Ne yazık ki

12 Mart 2007

Ye miso ye

Sabah güzel bir kahvaltı yaptık. Her sabah yapıyoruz zaten Ilgaz’la. Hem özendirici oluyor, hem de bu miso zaten aç duramaz. (Aç hiç oynamaz) Öyle portakal suyu filan bile var. Hiç üşenmem; hasta olmayalım yeter, gider toplarım bile gerekirse. Neyse, bugün ders sekiz kırkta değil dokuz kırkta başladı. (Hazırlık öğrencilerinin böyle bir adaptasyon dersi var, haftada bir sabah gidiyorlar, profüsürler tarafından hangi koşullarda okuldan atılacakları konusunda bilgilendirilip ve özenle korkutulup geri yollanıyorlar.) Sonraki iki ders de öğrenci sunumlarıyla geçti. Son derste de yarınki kelime sınavı için bir şeyler yaptım. Kendi hazırlamadığım bir alıştırmayı kullandığım için o da yüzüme gözüme bulaştı, çocuklar güldü filan. Neyse, anlayın işte, bugün ders filan yapmadım, enerji sarfetmedim. Yani, acıkacak bir durum yoktu.

Sonra köşenin delisiyle yemeğe gittik. Bölümün sinirinin masasına oturduk, ben farketmemişim; köşenin delisi kibarca afiyet olsun deyince ben de dedim. Pıhlasam ayıp olurdu. Bu adama sinir oluyorum. Geçen sene ben rapor alıp derse giremediğimde benim yerime girmişti. Bir hafta boyunca bir satır işlememiş. Çocuklara paso Amerika'yı, oradaki zenci sevgilisini filan anlatmış. (Sinir oluyorum, sinir olmaya devam edeceğim). Bir güzel yemeğimi yedim, köşenin delisinin cacığının da yarısını yedim. (Ohh, dolduruyor tuzu kardeşim, yutuyor miso, şişiyor sonra o çipil gözleri, güzelliğine güzellik katılıyor.) Köşenin delisi keçilerin çobanı’yla buluşacaktı; aslında bizi tanıştırmak istedi ama ben bekleyemedim çünkü ya o anda çıkıp spora gidecektim, ya da eve gelip uyuz uyuz yatacaktım. Spor yapma isteğim bir mikro gram kadardı. (Ama yaz geliyordu, bıngıllar bir milim bile olsa küçülsündü) Daha sonra bir gün tanışabilmek ümidiyle spora gittim gerçekten de.

Spordan sonra eve geldim. Ama bu miso kendini nasıl hissetti? Üç gündür aç gibi. Ne yaptım? Kocaman bir salata yaptım ve direk yuttum. Dolaptaki ekler pasta’dan bir gıdım bile almadım. (Serseri Ilgaz hesap soruyor. “Ben yiyecektim, nooldu?” diyor. Genellikle de eşim yutmuş oluyor, mel mel suratıma bakıyor bir yalan uydurayım diye. Ya tam bağcı-üzüm-evlat-ata hikayesi. Bizimki pintinin önde gideni) Sonra da bir güzel sade Türk kahvesi yaptım onu içtim. Fincan masada duruyor şu anda.

Şimdi nasıl mı hissediyorum?
Ya yemin ederim bir lokma bir şey yememiş gibi.
Beni bu havalar mahvetti galiba, dipsiz bir kuyuya döndü midem.

Ürkmüş miso
Geleceğin obezi miso :(

8 Mart 2007

Bi kafa...


Ne kadar yorgunum bu aralar anlatamam. Upper grubuna ilk defa ders veriyor olmak derse hazırlanmak babında çok yoruyor aslında. Nedenlerden biri bu, biliyorum. İkincisi de Burcu sanırım. Geldi gitti ya, bir tür nekahate girdim elimde olmadan. Gerçekten de elimde değil, acayip etkileniyorum. Çok özlemişim, o da çok özlemiş; ama iki güne ne sığarsa onu sığdırdık, sonra uçtu gitti. Üçüncü neden için bahar diyebilir miyiz, ondan emin değilim. Ama inanın, akşamları yattığımda ölü gibi uyuyorum.

Bu Pazartesi de yine böyle ölü gibi uyurkeenn... Bir dakika, önce geceleri uyanma rutinimi anlatmalıyım sanırım. Ilgaz yatağından kalkıp halıda yürümeye başladığında çıkardığı hırş hırş sesine uyanırım hemen. O daha kendi odasının kapısına ulaşmadan ben oraya ulaşmış olurum. O kadar hafif uykum; bu nedenle de o kadar perişanım. (Konu dağıldı biliyorum ama söylemeden edemeyeceğim. Bir gece eşimin tırnak kesme sesine uyanmıştım; ama cidden tırnak, toynak değil. Yuh be miso, demişti o gece çaresiz koca)

Bu Pazartesi yine böyle yorgunluktan baygın bir şekilde uyurken...
Hırş hırş
(Kalkamıyorum, perişanım. Hırş hırş’tan hemen sonra uykuya dalıyorum yine)
Annneee
Efendim annecim
(Hala kalkamıyorum, yine kısacık bir uyku)
Anneee

Gözlerim kapalı bir halde “efendim annecim,” diye kalkmamla birlikte Ilgaz’a bir kafa... Zavallı çocuk hemen ağlamaya başladı haliyle. Aman, canım filan, sarıldım tipime.
Anne, burnum akıyor. (Ne akması, burnu kanıyooorr) Korcan kalk, oğlanın burnu kanıyor (Bunu İngilizce söylüyorum; Ilgaz kanamayı farkederse korkusundan kıyameti koparır. Gece saat iki buçuk, bütün apartmanı ayağa kaldırır). Korcan da kalkıyor ama panikten artık onu görmüyorum, adamın ne yaptığını hatırlamıyorum, ne garip.

Gidip yıkıyorum burnunu bir güzel, bol bol teselli ediyorum, maru maru diyerek birbirimize sürünüyoruz, sonra yatağına yatırıyorum ve yatağıma dönüyorum. Uyku mu kalmış, nesli tükenen benekli baykuş gibi bir süre yatakta oturup etrafa bakıyorum. Bir huu huu diye ötmediğim kalıyor. Biraz da Fıstık efendiyi seviyorum, regülatörünün gorul torul ötmesi huzur veriyor. Sonra dalmışım.

Sabah kalktığımızda Ilgaz’ın hiç bir şeyi yoktu. İşin komiği hatırlamıyordu bile. Burun deliğinin bittiği yerde kurumuş kanlar kenar süsü gibi sıralanmıştı. Dantel gibi. Şen şakrak okula gitti paşam. Ben tabi ayakta sallanıyordum. Salı günü eve gelip iki saat uyudum. Dersim olmasa kalkmayacaktım da. Sürünerek çıktım yataktan.

Çook yorgunum çook.
Deliksiz bir uyku istiyorum.

5 Mart 2007

Cumartesi-Pazar

Cumartesileri Ilgaz’ın anneanne gecesi. Hem de her Cumartesi. Bu da haftada bir gece deliksiz uyku demek. Tabi eşim sırt üstü yattığı için kaplanları gelmezse, veya kedi bizi on kere ziyaret etmezse. (Önemli olan Fıstık Bey’in keyfinin olması tabi. Yatağa çıktığında nereye bastığının zerre kadar ehemmiyeti yok. Bacak, karın, yanak, saç... Ve tabi “sev beni” anlamına gelen değişik tonlarda enteresan miyavlamalar.)

Pazar sabahları sessiz ve sakin bir kahvaltı yapmak vazgeçemediğim bir lüks oldu benim için.

Balkon kapısından içeri dolan güneşe sırtını vererek bir süre oturmak.
Çayın demlenmesini beklerken gazete okumak.
Arada bacaklara sürünen kediyi okşamak.
Pazar haberlerinin bir veya ikisine mutlaka ağlamak.
Radyodaki yayını beğenmeyerek illa ki Barok bir şeyler dinlemek.
Gazete yarılandığında demi istenen kıvama gelen çaydan ilk yudumu almak.
Soyularak sofraya koyulmuş domates ve salatalığın enfes beyaz peynirle birlikte tadını çıkarmak.
Sonra bir ara anneyi arayarak asayiş kontrolü yapmak; kadının sesindeki kimi zaman ciddi oranda belirginleşen bezginliği duymak ve “ben bir saate kadar gelirim,” demek.
Karnımı ve ruhumu had safhada doyuran kahvaltıdan kalkarak bir iki yeri toparlamak.
Sonra kalkıp annemin evine gitmek, Ilgaz’ı alıp çıkmak.
Genellikle yemek istediği şeye göre bir yerlere gitmek.
Hiç durmadan konuştuğu için bir süre sonra sersem olmak.

Bir sonraki cumartesini iple çekmek.

3 Mart 2007

Sürpriz

Dün Burcu geldi.

Gelişinden önce sarhoş gibi gezdim diyebilirim. Perşembe gecesi on kere uyanılan, her dalışta tanıdık, tanımadık karakterlerle kavgalar edilen, birilerinden/bir şeylerden kaçılan, insanın ruhuna/bedenine yük uykulardan uyudum. Cuma günü dersten sonra gelişleri kesinleşen Burcu’yu beklemek için annemlere gittiğimde benden daha gergin, bir gece önce neredeyse hiç uyumadığı için çok daha perişan bir anne buldum.

Geldiğinde ise ev doldu. Her şey eridi gitti. O kadar özlemişiz ki anlatamam. Durup durup sarılıp öpüştük. Durup durup birbirimizi kucakladık.

Tabi Burcu Ilgaz’ı deli gibi özlemiş. Ilgaz da aylardır biriken nazlanma, şımarma, eziyet etme porsiyonlarının Burcu’nun hesabına düşen kısımlarının her birini dün gece eteğine döktü. Beyefendi uyuduğunda Burcu sarhoş gibiydi.

Gece oturup konuşuruz diyorduk ama kuzenler geldi, pek bir şey yapamadık. Sonra da yorgunluktan sızdık zaten.

Bugün annem, ben ve Burcu kudurmuşlar gibi alışveriş yapacağız; Burcucuğumun giyecek hiç bir şeyi kalmamış. Ilgaz ihalesi de babaya kaldı. Biz 3 kadın hep çok eğlenmişizdir, çok gülmüşüzdür alışveriş sırasında. Umarım bugün de güzel geçer.

Yarın gidiyor zaten.

Sil baştan.

27 Şubat 2007

Seçimler

Gece saat 9:30. Evde yalnızım. Eşim iş seyahatinde, oğlan anneannede. Biraz ders çalışıp vurup kafayı yatıcam. Ya da keyifli bir şeyler yapıcam; henüz karar verilmemiş. Zil çalıyor. Kim o diyorum, "ben Bayram," diyor apartman görevlimiz. Delikten bakıyorum, Bayram beyi görebiliyorum ama yanında gülüşen iki kişiyi seçemiyorum. Tekrar kim o eyince bu sefer daha ciddi bir şekilde deliğe doğru bakıyorlar, kapıyı açıyorum.

"Efendim, ben komşunuzum, hem de CHP temsilcisiyim," diyor bayan.
"Ben de," diyor yanındaki bey.
"Buyrun," diyorum. O saatte neden konuşacağımızı bir türlü kestiremiyorum.
"Muhtara gittiniz mi?"
"Hayır gitmedik, çünkü her seçimde aynı yerde oy veriyoruz. Taşınma ihtimalimiz olduğu için bir daha uğraşmak istemedik."
"Olsun, gitmekte fayda var. Kontrol etmiş olursunuz," diyor bayan.
Haklı tabi. Bunu ona da belirtiyorum, seviniyor sanırım. Ben artık kapıyı kapatıp içeri geçmek istiyorum tekrar konuşmaya başlıyor bayan.
"Efenim, ben CHP temsilcisiyim ya, sakıncası yoksa bir kaç şey sorabilir miyim?"
"Tabi."
"Kime oy vereceksiniz?"
"Başka bir alternatif olmadığı için CHP'ye vericem. Ama hiç içime sinmiyor, Baykal'ın iyice sağa kaydığını düşünüyorum aslında."

A be salak miso. Sana ne! Ona ne! Düşünüyormuşşş. Teyze şahin çıktı. İşte efendim, ben Ankara'nın her yerini gezdim, insanlar demokrasi değil cumhuriyeti istiyorlar. 301 başımıza ne belalar açıyor. Bu Orhan Pamuk, bu Elif Şafak AB'nin, ABD'nin bir oyunu. Her isteyen konuşursa neler olur sonra? İnsanlar o kadar bunalmış ki artık ordu gelsin diyorlar. Bazı şeyleri kaşımamak lazım...

Bu miso sıkı bir aile terbiyesiyle büyütüldüğü için kapısına kadar gelen bir teyzeye saygısızlık etmek istemiyor. Oysa gönlünden geçen kapıyı sakince suratına kapatmak. Bir de tabi bu tip konularda bu kadar "net" olan insanlarla tartışmanın ne kadar anlamsız olduğunu öğrenmiş çoktan. Ne dese, ne yapsa teyzenin gözünde Elif Şafak'ı veya Orhan Pamuk'u aklayamayacak. Veya teyzenin dinlemesini sağlayamayacak.

Muhtara gitme sözü veriliyor, karşılıklı iyi geceler deniliyor. Tam kapıyı kapatacakken Bayram bey, "ablacım taşınmayın lütfen buradan," diyor gülümseyerek.

Kapıda ziyan edilen bu on dakikanın tek iyi yanı bu oluyor.

23 Şubat 2007

The Black Dahlia

Kendimi tebrik ettim. Şu son dönemin en kötü filmlerinden birine gitmiş olduğum için tebrik ettim yani. “Hocam pek iyi eleştiriler yokmuş,” dedi kıvırım. Brian de Palma ve bir sürü bildik oyuncu; ne kadar kötü olabilir ki diye düşündüm. “Evet, ben de okudum kötü eleştirileri ama yine de merak ediyorum,” dedim kıvıra. Curiosity killed the cat!

Scarlett Johansson’a en iyi armut taklidi yapma ödülü verilebilir bence. Ya da dudaklarının hatırına kırmızıya boyanmış bir Japon balığı maskotu ayarlanabilir. Ben bu kadını Lost in Translation’da ve İnci Küpeli Kız’da seyretmiştim ve çok beğenmiştim. Burada ne üzülebilmiş, ne de sevinebilmiş. Ne beli göğüslerine kadar yükselen, ablamdan-ödünç-aldıydım-tam-gelmiyor pantolonuyla şık olabilmiş, ne de banyonun kapısında ha gördük ha görücez memeleriyle seksi. Kadıncağız hiç bir şey olamamış filmde. Bu da bir başarıdır belki de. Bravo. Bütün film boyunca alık alık bakabilmiş sadece. Ama tabi bu bir dönem filmi, o dönemin kadınları da alık olur, tamam mı diyen varsa o da kabul; bakarız film boyunca öyle.

Aaron Eckhart ise aynen Scarlett’in akıbetini paylaşıyor. Diğer bir çok filmde gayet iyi roller keserken burada bir çocuk edasıyla abartı bir şekilde öfkeleniyor, seyirciyi bir türlü ikna edemiyor. Sinir ötesi bir polis memuru. Her türlü pisliğe bulaşmış olmasını beğeniyorum bir tek; nefis, bayılırım öyle polis karakterlerine. Ama buna hiç bayılamıyorum. İçimi soğutuyor.

Josh Hartnett diğerlerinden bir nebze daha iyiydi oyunculuk bağlamında. Onun kimi sahneleri inandırıcı, kimi sahneleri “ama Josh, sen Lucky Slevin’de hiç fena değildin, oldu mu şimdi” kıvamındaydı.. Ama filmin sonlarına doğru, doğduğundan beri cinsel perhizdeymiş gibi filmdeki bütün kadınlara aynı şiddetli tutkuyla saldırması erotik bir etkiden çok filmi gülünç bir platforma çekiyordu bence. (Bilmiyorum, belki de daha önce hiç bir sevişme sahnesi seyretmemiş olanlar bu sahneleri yerler.)

Filmin en başarılı yıldızı Hillary Swank’ti sanırım. Zengin bir manyağın zengin manyak kızını oynamış, o sevimsiz suratı dünyanın en çirkin, en at, en eyerle-gez suratı haline gelmiş, kişiliği ve içindeki kötülük suratına vurmuşçasına daha da çirkinleşmiş. İkna edici tek karakter o olmuş.

Sanırım de Palma bir tür ilacın etkisindeyken çekti bu filmi. Enteresan karikatürize karakterler (sapık bahçıvan dede), nasıl o hale geldiği belli olmayan yaratıklaşmış insanlar (Swank’in annesi), rol kesen abiler ablalar falan filan. Filmde yok yok; katil yakalamalar, partnerimin manitasısın sana dokanamamlar, lezbiyen revü sahneleri, bir adet porno film (güya kanıt diye sunuluyor; filmin her şeyini gösteriyorlar, midem bulandı) vesaire vesaire. Film bıçak sırtında kalakalmış; ne gerçek insan figürleri var, ne de bir çizgiroman uyarlaması gibi. Bir tek sirk sahnesi yoktu. Onun da eksikliği pek hissedilmedi aslında.

Çok kötü bir film olmuş.
İtinayla kaçın bence.

20 Şubat 2007

Yeni Dönem


Kaç gündür böyleyim. Gergin, huzursuz. Geçen hafta boyunca gittikçe artan bir gerilimim oldu. Cuma günkü okul toplantısında 2.5 seneden sonra (5 dönem demek) ilk defa farklı bir kur vereceğim açıklandı. Derste neler yapacağımızı neredeyse hiç açıklamayan, sadece programın verildiği on dakikalık bir toplantıdan sonra dağıldık. O beş dönem materyali ezberlememe, yeni hiç bir şey hazırlama ihtiyacı duymamama, hatta son iki dönemdir kitaba doğru dürüst bakmadan derse gitmeme sebep oldu. Atıl hoca olmak ne kadar zor anlatamam. O yüzden bu dönem köşenin delisiyle kur değiştirdik. Hem de bu değişiklik derslere sabah girip öğleden sonra kuşlar kadar özgür olmak demekti. Yani 12.30’dan sonra sinema demekti :) Yılların özlemi; işten çık kendi başına veya seyrettiğini anlayan, konuşulabilecek biriyle sinemaya git, sonra hiç bir şeye gecikmeden eve dönebil :)

Hafta sonu bölük pörçük uykularla geçti. Hem yeni kitaplar, hem de yeni öğrencilerle karşılaşacak olmak gerim gerim gerdi beni. Yeni kitapla başa çıkamamak değil derdim, hata yapmak da değil. Tecrübesizlik ürkütüyor insanı, layığıyla yapamamak endişesi sarıyor. Eminim ki bu kuru verdiğim ikinci dönem çok daha hakim ve verimli geçecek. Bir iki kere aynı şeyi yapınca insan materyalin her bir köşesini öğreniyor, öğrenciyi mıknatıs gibi oralara çekebiliyor, daha çok yönden yorumlayabiliyor.

Öğrenciye gelince... Dün karşılaştık efendi paşalarla. Ve umarım iyi bir dönem geçireceğiz. İyi geçsin istiyorum, bunu çok önemsiyorum. Sınıf ortamı güzel olsun, eğlenelim, paylaşalım, hayattan ve beklentilerden konuşalım, biraz sinemaya gitsinler ki filmlerden bahsedelim, biraz kitap okusunlar ki anladıklarından konuşalım. Yalnızca sabaha kadar msn’de konuşan, yalnızca içip dağıtan veya mezun olduktan sonra kazanacağı paralara odaklanıp ders çalışmaktan başka hiç bir şey yapmayan adamlar olmasınlar istiyorum.

Benim istediğim gibi öğrenciler hazır, pişmiş halde geliyor zaman zaman. Onlara doyum olmuyor zaten. Bir de benim kafamdakinin tamamen zıddı öğrenciler var. Onlar için bu bağlamda yapabilecek bir şey olmadığını zaman öğretti bana. Benim derdim arada kalanlar. Onlara bir şeyleri göstermek mümkün, bir şeyler katmak ve bir şeyler verebileceklerini ispat etmek de çok keyifli.

Benim derdim tabi ki hazirandaki sınavı geçmeleri. Ama bir başka derdim de bu ara grupla uğraşmak. O kadar da çoklar ki...

Umutlu miso :)

15 Şubat 2007

Mmmmmelihh

“Alo, miso naber?”
“İyilik, senden naber?” (Pek konuşmayız, konuştuğumuzda o kadar sakin ve yavaş anlatır ki, benim elim kurur telefonu kulağımda tutmaktan)
“İyilik. Ya nooldu biliyor musun? Dün xxx’e gittim alışveriş için. Kafamı kaldırdığımda ne göreyim? Bizim eski arkadaşlardan biri reklam panosunda.”
“Ben tanıyor muyum?”
“Kızım salak mısın? Tanıyor muyum ne demek? Kim, tahmin et.”
“Abi ne bileyim, kim söyle.”
“Melih ya Melih.”
“Hadi canım! İyi de ne reklamı ya! O kadayıf oldu be! Benden en az iki üç yaş büyüktür.”
“Olabiliiir. Süper görünüyordu.”
“Halâ mı?”
“Halâ valla.”

Bu Melih enteresan bir adamdı. Çok zekiydi, klasik yakışıklı denebilecek biri değildi ama etkileyici bir tipti işte. Yok, yok çirkin karizmatiklerden değildi, hoş bir adamdı, haydi tamam ya, yakışıklıydı. Eli kolu çok uzundu bu Melih’in. Elinin uzanmadığı az hatun kalmıştı. (Örneğin ben ve bu telefon eden zat. Zaten kendisi eşimin ablası olur). Delikanlıydı da. Hiç unutmuyorum, bir gece sekiz on kız manzarada içiyoruz. Artık gece ilerlemiş. Alkol duvarı aşılmış. Şarkılar söylüyoruz, kah kah, kih kih. (Okulun içinde olmasak ahlak polisi alır götürür merkeze. Ah okulum, ne güzel okuldun sen yahu!) Bir ara yan banka (böyle piknik banklarından vardı manzarada. Aşağıda Aşiyan, onun altında boğaz, gemiler geçiyor karanlıkta filan) bir grup erkek geldi. Başlangıçta bizden kimse ilgilenmiyor. Sonra tipler nasıl olduysa bizim bankın kendilerine yakın olan kısmında oturan kızlarla muhabbet kurmuşlar. Hiç bir sorun yok, her şey süt liman. Biz bankın diğer tarafında şarkı söyleyip gülüşüyoruz, şiirler okuyoruz filan. (Sarhoşluktan arada üfürüyoruz dizeleri ama kimse farketmiyor). Sonra ben bu Melih’i gördüm. Yanımıza geldi. “Naber kızlar, iyi misiniz?” filan diyor. İyiyiz filan, buyur ediyoruz. Yok ben gelmeyeyim diyor ve yan masaya dönüyor. “Beyler, kızlar bizden, haberiniz olsun,” diyor. Beş dakika sonra o beylerden bir allahın kulu kalmıyor bankta. Demek ki beylerin asıl amacı içen hatunlardan seçip şöyle geceyi uzatmak filanmış. Yok oluyorlar. (Sonradan da bozulduk hani, okulun içinde nooluyo filan, ama henüz bir şey de olmamıştı, Melih içgüdüleriyle kokuyu almıştı sanırım. Kabadayılığı yoktu, anlamış bir şekilde işte.)

Bir akşam üzeri İstanbul’lular evlerine gitmiş. Okul yurtçuların. Bahar gelmiş. Orta sahada herkes sereserpe yatmış, kimisi laflıyor, kimisi gitar çalıyor, bir çoğu içiyor. Yanımda bir başka arkadaş bira içiyoruz. Hayatımızda adam gibi bir adam yok, ya biz itinayla hıyarları seçiyoruz, ya da ambalajı iyi olanlar da bir süre sonra hıyara dönüyor filan diye kızsal muhabbetler yapıyoruz. Misoo, diye sesleniyor biri. Aa, Melih.
“Bira mı içiyorsun?”
“Evet.”
“Ya biz üşendik yukarı çıkmaya. Bir yudum alabilir miyim?”
“Tabi.”
Bir yudum alıyor. “Ayy, sıcak bu ya,” diyor.
“Aa soğuktu aldığımızda, çok da içmedim ama,” diyorum. “Herhalde elimde tuttuğum için oldu.”
Yüzüme bakıyor. Yanında arkadaşları da var. “Ateşş gibisinnn,” diyor. Vurgu bu. Laflar benim beynimde yankılanıyor. Melih'in ağzından çıkan bu iki kelime beynimde asılı kalıyor. Gözüne ışık tutulmuş küçük bir hayvan gibiyim. Arkadaşım da donakalıyor. Melih gülüyor. Biliyor, nasıl etkilediğini biliyor. Arkadaşları bana bakıyor. Sanırım ne yapacağım ya da ne diyeceğim diye merak ediyorlar. Ben hiç bir şey yapamıyorum. Arkadaşım koluma giriyor, “yürü miso, kaçalım,” diyor. Yürümeye başlıyoruz. Kaçalım doğru kelime. Hepimiz bir şekilde adamdan etkileniyoruz ama ben ürküyorum da. Öte yandan korkuyla karışık başka bir şey de var. Karnımdan kelebek sürüleri havalanıyor. Ben mi, cidden mi? Ya öyle ateş gibilik bir durumum yok aslında, ufak tefek bir tipim. İstesem bile tesis yok yani. Arkadaş dalga geçiyor. “Kızım miso, ateş gibisinnn,” filan diyor. Ya ne ateşi diyorum ve korkuyorum. Gülünecek hiç bir şey yok artık. Ödüm kopuyor. Çocuksu bir korku işte. Aslında iyi bir adam, ama ben kafamda yarattığım o erkek figüründen korkuyorum. Ondan değil, kendi ellerimle çizdiğim resminden. Adamın şanı almış yürümüş. Bana gelmez, beni incitir, biliyorum. Bile bile hıyar yemekten sıkılmışım artık. Neyse, yediğim hıyarlara Melih’i eklemiyorum. Ama bizim gruptan iki kişiyle ilişkisi oluyor. Biri okul sırasında, diğeri mezuniyetten sonra.

Şimdi çok merak ediyorum. En çok da şu anda neye benzediğini merak ediyorum. Evlendi bir ara, onu biliyorum ama sonrasını bilmiyorum. (Dedikodu ağımız zayıfladı.)

Kararlıyım. Gidip o fotoğrafı görücem.

13 Şubat 2007

Müüjdeee

Bir süre önce bir öğrenciyle ilgili bir yazı yazmıştım. Sınav sırasında cevaplarını optik kağıda geçirmeyi unuttuğundan, sınıftaki hocanın çemkirmelerinden filan bahsetmiştim. Bugün geçen dönemki öğrencilerimden bir mail aldım. O öğrenci geçmiş. Hem de yetmişin üzerinde bir notla.

Şimdi eğri oturup doğru konuşalım. Eğer bir kişi bir dili üniversitede ve/veya daha sonraki yaşlarında öğreniyorsa, ve bu kişi ODTÜ'nün Proficiency sınavı gibi gerçekten zor bir sınavdan yetmişin üzerinde not alıyorsa, o kişiyi cevaplarını şu veya bu sebeple optik forma geçirmedi diye ikinci sınava girmekten mahrum etmek en büyük kalpsizlik ve haksızlık olurdu. Sanırım proficiency ekibi bunun sorumluluğunu alamadı. (Gidip teşekkür etmek istedim adamlara ama pek de mesafeliler)

Mailden sonra havaya uçtum.

Neşe doldu bu insan.
Bu miso.
İnsanımsı.
(Terliksi)
(Fazla sevindim, saçmalamaya başladım)

11 Şubat 2007

The Constant Gardener

Filme biraz geç kalmışım sanırım. Ancak tatilde fırsat bulup seyredebildim. Türlü oyunların döndüğü, komplo teorilerinin cirit attığı, dizi karakterlerini gerçek hayatta yansıtmanın marifet sayıldığı şu dönemde gerçekleri yansıtması bakımından güzel bir film olduğunu düşündüm. Ve bir o kadar da yaralayıcı.

Justin bir diplomat olarak Kenya’da görevli. Ne kadar da sakin, soğukkanlı, hatta mesafeliden de öte soğuk! İnsanın bu kadar güzel bir adamın soyunup sevişebileceğini aklı almıyor. Espri? Bu adamın Tessa gibi bir kadını güldürmesi mümkün değil. Tessa, onunla karşılaştırıldığında bir ateş topu. Hissediyor ve yaşıyor. Yaşıyor ve hayatına dair karar alıyor.

“Teşekkür ederim.”
“Ne için?”
“Bu harika armağanın için.”
Az önce sevişmişler. Adam bütün samimiyetiyle söylüyor. Kadınla o kadar farklılar ki kadın sevişme için edilen teşekkürü anlamıyor. “Ne kadar da cömertim, değil mi?” diye çarpıyor. Adam mahçup, gözlerini kapatıp gülümsüyor. Kendini affettirmeli ama nasıl? Kadın zaten kandırıyor, aslında kızgın filan değil, adam anlıyor; ATEŞKES.
“Kendimi senin yanında güvende hissediyorum. Beni de Afrika’ya götür. Sevgilin olarak götür, karın olarak götür ama mutlaka götür.”
“Birbirimizi hiç tanımıyoruz.”
“Beni öğrenebilirsin.”
Bir insanı öğrenmek! Deşifre etmek. Zaman ister, sabır ister. Bu kadın direk talep ediyor. Beni de götür, korkma, öğrenirsin. Adam edilgen, kadın etken; roller belli.

Pazar akşamını karısının Arnold adındaki zenciyle Hilton’da geçirdiğini öğreniyor. Arnold’la çok yakın arkadaş Tessa. Tam bir İngiliz kurnazlığıyla kadına “ben Hilton’a giç gitmedim, kampanya varmış, gidelim mi?” deyince karısı Pazar akşamı Arnold’la orada olduklarını ve ne yaptıklarını anlatıyor. Kadın şeffaf, kadın oyunsuz, adam gibi davranması mümkün değil. Tek sakladığı sır da zaten kocasını korumak uğruna.

Kadının dili o kadar sivri ki, dokunduğu yeri kanatıp, yaradan süzülen taze, ılık kanı keyifle yalıyor. Bir kedi gibi, aldığı keyfin tebessümü yüzünde. “Gelmesi gereken ilaçlar sizin limuzine dönüşüvermiş anlaşılan,” diyebiliyor hükümet temsilcisine. Gülümseyerek karşıdaki adamın paniğinin tadını çıkartıyor. Kadının olduğu yeri hızla terk ediyor etraftaki her tür vampir.

Arnold Afrika’lı. Arnold kömür karası. Tessa Batılı. Tessa apak. Arnold’un halkı hastalıktan, açlıktan ölüyor. Dahası öldürülüyor. Yeni ilaçlar üzerlerinde deneniyor. Eğer öngörülen salgın olursa bu yeni ilacı üreten firma borsada tavan yapacak ve beyaz abiler daha da, daha da çok kazanacaklar. Ama yan etkileri olmaması lazım. Ya da yan etkilerin üzerinin örtülmesi lazım. Tessa seziyor, Tessa biliyor. Tessa neredeyse her şeyi öğreniyor. Kodamanlar ürküyor. Ateşi görmüş hayvanlar gibi ürküyorlar; kaçışırken birbirlerine çarpıyorlar. İçlerinden bir ikisi de devriliyor. Ama Tessa ve Arnold’u da ihmal etmiyorlar. Tessa ve Arnold öldürülüyor. Bu kadının hafızasındakiler, elindekiler ve yüreğindekiler en cüretli kodamanları bile kesilmiş süte döndürecek kadar güçlü. O hafızada gözden çıkarılan insanlar var. Bunlar zaten ölüyorlar, hiç olmazsa hizmet etsinler zihniyeti var. Çocuk yaştaki annelere ölü doğurtulan bebekler var. Hep bizim için ölmediler mi, biraz daha ölsünler var.

Filmi hüzünden öte bir şey sarmış. Bu keder, evet keder.



8 Şubat 2007

Ezginin Günlüğü


Ne kadar, ne kadar heyecanlıydım anlatamam. Nefes Bar’da buluştuğumuzda hava eksi yüzdü neredeyse. (dün çok üşüdüm ben dışarıda) Biletleri alıp içeri girdik. İçeride konserin olacağı yerin kapısında dikilen adam “konser iptal oldu,” dedi. Ben yaaa diye inledim. “Aa, bir de size bilet mi sattılar?” dedi. Kıyamadı kaz misonun suratındaki ifadeye adam. “Biraz bekleyin, 8.30 gibi alıcaz içeri,” dedi. Ses düzeniyle uğraşıyorlarmış. Biralarımızı alıp bir masaya oturduk. Benim bacaklarım sürekli hareket halinde; çarpa çarpa bir B’yi taciz ediyorum, bir T’yi. Ama kontrolü mümkün değil bu bacakların. Heyecan oralara inmiş. Kolay değil ama, Ezginin Günlüğü’nü izlemek üzereyiz.

Bütün yazı başbaşa geçirdik Ezginin Günlüğü’yle. Dargın mıyız’la koyun koyuna. Eksik bir şey var mıymış onu anlamaya çalıştık. Eksik şeyleri bulduk, ama yerine koyamadık. Hüzünlendik bol bol. Sonra Kanto’yu, bana bir koca lazım, o da bu gece lazım’ı söyledik, evdeki hazır kocayı kâh güldürdük, kâh küstürdük. Yaralı kuş’la çırpındık bol bol, kanatlandı uçtu gitti yaralı kuş gibi ömrüm, gel geceme yanıver babacım ışıksız bu gönlüm dedik, üzüldük. Sen böyle değildin’le ne mezhebi geniş adamlar varmış, bu gece bendensin, söyle o da gelsin diyor dedik, neşelendik. Gemiler gibi’yi dinledik, İstanbul’u özledik, Boğaz’ı özledik, okulu ve eski arkadaşları özledik. Ağladığın geceler’de ölüm dediğin aslında yalnızlıkmış dedik, böyle ölümleri özenle sınıflandırdık.

Bunların her bir kelimesi doğru; bütün bir yaz kâh Hüsnü Arkan olduk, kâh Eylem Atmaca. Söyledik durduk. Dün gece de söyledik durduk. Ama adabımızla söyledik. Bağırmadık, arkadakiler gibi anırmadık, ulumadık. İçkiye yenilip taşkınlaşmadık. İnsanların oraya Ezginin Günlüğü’nü dinlemeye geldiğini bildik. 1980’de elimizi kalbimize koyduk, taa oradan söyledik; Şehir’de hiç söylemedik, yalnızca dinledik ve usul usul ağladık, Aşk Bitti’de aşk hiç biter mi dedik, gülümsedik, Yastıklı Şarkı’da bu kadar keyifli bir şarkı yaptıkları için minnettar kaldık. Doyduk biz dün gece, hayranlığımızı bir kere daha cilaladık.

Konserden sonra korka ürke kulise gittim, kedi gibi sahnenin kenarından ilerleyerek. Nota dilenicem çünkü, o yüzden çekiniyorum. Pıssst diycek biri diye bekledim ama beni kovan olmadı. İçeri girdiğimde hepsinin birer sigara yakmış olduğunu gördüm. “Ama, ama sesiniz çok güzel, noolur içmeyin,” dedim gayri ihtiyari Eylem Atmaca’ya, “çok utandım,” dedi sigarasını aşağıya saklayarak. Ve gülümseyerek. Ne kadar içten, ne kadar insan.

Klasik gitar çalan arkadaş (ismini bilmiyorum ne yazık ki) kulisin hemen girişinde. Kulis dediğim de bir odacık yani. Bir başka odaya açılan bir odacık. Merhaba dedim, hemen elini uzattı. İnanamadım. Ben bu insanların bu kadar gerçek ve bu kadar insan olduklarına hayret ettim. “Ben ODTÜ’de hocayım ve keman çalıyorum. Notalarınıza erişmem mümkün mü?” diye sordum. Bu tanıtım emek hırsızlığı yapmayacağımı ispat etmek için. “Ee, şey, bir kitap çıktı böyle, Ezginin Günlüğü şarkıları diye.. ee, nerdendi ya?... Nadir abi, hangi yayınevindendi bizim kitap?” “Babil”. “Aa, evet Babil yayınevindendi”. Tebessüm, hep tebessüm. “Ben çok mutlu oldum bu gece. Çok teşekkürler,” dedim. “Biz teşekkür ederiz. Size de kolay gelsin, “diye cevapladı.

Bu insanlar benim aklımdaki gerçeklik kavramını zorladılar dün gece. Bunu bir iş olarak yapmadıkları o kadar açıktı ki. Konser boyu çaldılar, söylediler, zaman zaman gözleri açık, zaman zaman gözleri kapalı, zaman zaman gözleri gözlerimizde... Benim gözlerimde, herkesin gözlerinde.

Şarkı sarhoşu olduk bu gece. Papatya, 1980, Ebruli, Şehir... ve diğerleri. Bir daha gelsinler. Yine gideceğim. Bu sefer en önden, gözlerine daha yakın dinleyeceğim.

Ben daha önce böyle bir şey görmedim.
Ve hissetmedim.

3 Şubat 2007

Bu miso özler

Bir miso özenle hazırlanır, şehre iner.
Makyaj filan yapar, giyinir özenle.
Eşiyle birlikte gezerler.
Sonra Göksu restorana gidilir.
Bu Göksu restoran Ankara’nın en eski restoranlarındandır.
Bir kadın yalnız başına gidebilir.
Bir miso haydi haydi gidebilir.
Misolar delidir, söylemesi bizdendir.
Sonra kuzen gelir.
Kuzen çok şey anlatır.
Miso kendi içine gömülür.
Sonra Burcu’dan mesaj gelir.
Ama olmaz yani.
Burcu miso’nun kızkardeşidir.
Burcu çok uzaktadır.
Miso çok özlemektedir.
Bir 70lik rakı bitmiştir.
Miso o ana kadar çok iyidir.
Miso aniden uçar.
Miso Burcu’yla konuşur.
Önce masadan konuşur.
Sonra tuvalete gidip gizli gizli konuşur.
Miso ağlar.
Miso sarhoş, miso çaresiz.
Hesap ödenir; miso kaç para ödendiğini bilmez.
Kuzenle koca bir şeyler yapar.
Miso ağlar.
Miso ağladığından utanmaz.
Miso bu kadar ağlamak istediğinden utanır.
Miso, koca, kuzen Mithatpaşa’dan Tandoğan’a yürür.
Koca taksiye binelim der.
Miso istemez, misonun tek çaresi yürümektir.
Miso dünyanın sonuna kadar yürüyebilir haldedir.
Miso yol boyunca ağlar.
Burcu’yu arar, onunla konuşur ağlar.
Burcu’suz ağlar.
Miso Burcu’ya muhtaçtır,
Burcu yoktur.
Miso Burcu’suz çok yalnızdır, çok eksiktir.
Miso bunu bilir, hep bilir, Burcu’ya söyler, Burcu zaten bilir,
Burcu ağlar-Miso ağlar.
Kuzenin arabasına gelinir.
Miso aslında eve kadar yürüyecek kudreti bulur kendinde
Ama erkekler izin vermez.
Miso anlar,
Barda’yı yeni izlemiştir; miso korkar çünkü sarhoştur.
Attığı her adımda daha çok sarhoş olur, daha çok Burcu olur.
Miso’nun annesinin evine gelinir.
Miso başını babasının omzuna gömüp ağlar.
Babası miso’nun sarhoş olduğunu anlar önce gülümser, sonra güler.
Burcu mu? der, daha çok güler.
Aslında kendi içinden yükselen ağlamayı bastırmak için güler.
Sonra miso daha iyi olur.
Zira mide bulantısı geçer.
Kuzenden rica edilir, eve bırakılırlar.
Eve gelinir.
Miso yatmak ister, uyumak ister.
Bir de gülünmesin ister.
Çok özler çünkü.
Çaresizce özler.

Ahhh Burcu der.
Zavallı miso

Barda

Bir türlü karar veremedik hangi filme gideceğimize. “Kanlı Elmas” dedik, uzungeldi, laflamaya da zaman kalsın istedik. Ben “Uygunsuz Gerçek”, dedim, kıvırım belgesel izleme havasında değilmiş, reddedildim. “Barda”da karar kıldık en sonunda. Uzundur seyrettiğim en çarpıcı film oldu. Sonrasında da bir saat kendimize gelemedik zaten. Film üzerine konuşmak ve bira çözdü gerginliğimizi. Tabii ki bir başka barda

Nasıl bulaşmış bu çocuklar bu itlere sorusunun cevabını hemen veriyor film. “Barbo bir sorun mu var?” sorusu, hanım evlatlarının yaşamsal sorunu haline geliyor. “Şu ankine sorun bile demezsin yavrum” etkili bir olaylar silsilesinin tam ortasına çekiyor seyirciyi.

İnsanın kanını donduran bir hoyratlık, bir zorbalık hakim filme baştan sona. Her kadının korkulu rüyası bu kadar can ve ruh acıtması. Bu kadar istemezken ve korkarken kendisine ve arkadaşlarına dokunulması, incitilmesi, fiziksel olarak yaralanması... Sonra buz gibi akan bir suyun altına bırakılması... Ve o suyun az önce onu parçalayan erkeklik imgesinden, bir pisuvarın musluğundan fışkırıyor olması... Tecavüz edilip bir kenara atılmış olsa da halâ mahremiyetini korumaya çalışıp, “pantolonumu çeker misiniz?” diye yalvarması.

“Ben daha önce hiç yapmadım,” diyen kız arkadaşına mahçup mahçup “ben de,” diyen oğlanın samimiyeti, içtenliği, bunu bir hayat meselesi haline getirmemiş olmanın rahatlığı, bunu asla zorbalıkla almamış olmanın temizliği. Yaparız elbet, yeter ki sen incinme zihniyetli çocuğun şeffaflığı.

Ve barda tam aksiyle yüzleşmek... Cehennemi görmek... Hep bir şekilde bu zorbalığın farkında olmak, insanların delici bakışlarından, zaman zaman ellerinin temasından kokusunu almak ama bu kadarını hiç beklememek... Masumiyet bu işte. Karşıdakinin nereye kadar gideceğini kestirememek değil, hayal edememek...

Bu bakire kız çok güzel, tam o itlerin elebaşısının ağzına layık. Kıyafeti de onlara daha bir hoş görünür cinsten. Modern bir elbise, veya pantolon-tunik ikilisi değil; hafif balıketi vücudunu saran bir etek ve askılı bluz. Zaten en başta gözüne kestirdiğini anlıyoruz sonra, yanındaki sevgiliye duyulan anlamsız öfkeyle de süsleniyor o arzu; onunla besleniyor, hayat buluyor sonunda.

Filmin sonlarına doğru elebaşları Selim (Nejat İşler) günah çıkartıyor bir ara. “Biz buraya ancak böyle girerdik, başka zamanlarda kapıdaki içeri almazdı, haydi aldı diyelim siz istemezdiniz. Bizi aşağılardınız, şöyledir, böyledir” şeklinde toplumsal gerçeklik serenadı yapıyor. Evet ya, sizi istemeyiz cidden, bambaşka diller konuşuyoruz, bambaşka ellerle dokunuyoruz, birimiz okşarken diğeri avuçluyor, birimiz sarılırken diğeri sıkıyor, birimiz yumuşaklık beklerken/verirken diğeri ispat edeceği mertabeye ulaşıp fermuarını çekip gidiyor. Ama istenmeyen şey sınıf farkı değil, bizlerin içinde de böyle herifler kaynıyor; bu hayvanlığı istemeyiz, bu hoyratlığı.

Barda’dan sonrası bomboş artık. Bunu yaşayan insanların bir daha toplama olasılığı nedir, bilemiyorum. Filmdeki çocuğun kendine edindiği TGG (Tekrar Gözden Geçir) felsefesi artık SKÜÖ’ye dönüşüyor. Sonsuza Kadar Üzerini Ört. Örtemediğin anda zebaniler boğazını sıkıveriyor çünkü. Yaşanılmaz oluyor bu dünya, herşey üzerine çöküveriyor.

Gerisi karanlık.



1 Şubat 2007

Öylesine hatırladım


“Ya miso, ben hakediyor muyum bunu?”
Artık diyecek hiç bir şeyim kalmamış benim bu arkadaşıma. Boş boş yüzüne bakıyorum. “Ya xxx, evet demek istemiyorum ama bırak artık, bitir lütfen şu işi.”
“Ya miso, hiç bir kötü niyeti yok ki, niye öyle diyorsun?”
Daha da boş bakıyorum. Ve patlıyorum. “Ya yeter ama ya... Daha ne yapsın, söyler misin bana? Saat sekizden sonra yurttan çıkınca demediği lafı bırakmıyor, bölümünde bir tane arkadaşın yok, bütün erkekler sapık, bütün kızlar orospu, bizimle 6.45 matinesine bile sinemaya gelemiyorsun, giydiğin kabahat, giymediğin ayrı kabahat. Herif burnunun dibindeki kızla seni aldattı... Daha ne yapsın yahu?”
Bu sefer boş bakma sırası arkadaşımda. “Ya gerçekten de böyle, di mi?”
“Ya canımın içi, sen bilirsin, istiyorsan devam et ama kendini de kandırma. Bu adam seni ayırtmış resmen, kendi her tür haltı yiyor, seni de bir kafese kapatmış bekletiyor. Ben seni üzmek istemiyorum. Ama geçen gün seni tartaklayınca dayanamadım artık. Söylemek boynumun borcu. Bir gün bir tane vurduğunda ne yapacaksın?”
“Haklısın,” demişti. Ama biliyordum ki hiç bir şey değişmeyecek. Bunu bir şekilde kabullenmişti arkadaşım. Sonra da evlendiler zaten. Bir daha da haber alamadım. Halbuki 4 yıl aynı odada uyumuştuk onunla. Halâ da gülümseyerek anarım. Ama anlamadan, hiç bir anlam veremeden.

İğrenç herifler çoktu tabi, tıpkı iğrenç kadınlar gibi. Ama bu arkadaş cidden madalyaya koşuyordu o zamanlar. Aşırı derecede milliyetçi, sapına kadar errrkekkk, höt zöt... Bizim arkadaş da güya İstanbul’lu; değme taşralı kızlara taş çıkartacak kadar .... Ne, bilmiyorum. Lafı bulamıyorum. Saf desem değil, aptal desem hiç değil... Onu böyle davranmaya iten ne oldu hiç çözemedim.

4 yıl süren ve sonunda beni perişan eden bir ilişkinin kollarından kaçıp gitmiştim İstanbul’a üniversiteye. Kuyunun dibini görmüştüm o zaman. Sonra da hiç o kadar kötü şeyler yaşamadım zaten. Kaçmaktan başka çarem olmadığını biliyordum, kurtulamayacaktım; öylesine hastalıklı bir şeydi. Kişiliğimi, öz saygımı kaybetmiştim resmen. Ama devam etmedim, evlenmedim, hayatıma sokmadım onu bir daha. Üstelik lise sonda almıştım bu kararı. Tespitimin doğru olduğunu biliyordum, ışığa kaçtım resmen.

Ama arkadaşım yapamadı. Ya da yapmadı, bilmiyorum. Hiç bir zaman çözemedim. Bu akşam nereden aklıma geldi, onu hiç bilmiyorum.
İyi olduğunu umuyorum. Dantel örtülü fiskosunun yanında, camın kenarında kocasını bekler hali gözümün önünde canlanıyor. Çocukları da olmuştur mutlaka. Mutludur belki diye düşünüyorum. Ama içimden bir ses artık tükenmesine rağmen boşanamadığını söylüyor.
Tıpkı o zamanki gibi yapamadığını söylüyor.
Üzgün miso

30 Ocak 2007

Gidiş-hemen dönüş

"Babannemlere gidicez di mi anne?"
"Gidicez annem, ama önce benim şu sınav görevlerim belli olsun."
O kadar hevesli, o kadar heyecanlıydı ki tipim, gerçekten de ilk defa sınav görevimin olmasını istemedim. Salı günkü sınav için pazartesi sabahı 9'da açtığım bilgisayarımı her 15 dakikada bir kontrol ediyorum, Ilgaz'cım da tepemde, "belli olmuş mu? gidicez mi? ben hazırlanayım mı?" diye yayın yapıyor. Saat bire beş vardı görevim olmadığını öğrendiğimde. Hemen arkasından köşenindelisi aradı, gördün mü, görevin yok diye. Ondan sonrası bir fırtına. Eskişehir istikametine gitmekte olan 2 otobüsüne binmeyi başardık. Bir çöp bile hazır değildi üstelik :):)
Gidiş tabi ki Ilgaz'ın üç saat boyunca hiç susmadan yayınıyla taçlandı. Eskişehir'e bir saat kala, "anne, kaç dakika kaldı?" dedi. Hemen anladım. "Annecim daha bir saat var, nooldu?" "Çişim geldi," dedi. (Galiba biraz da utandı) Muavine söyledim; muavin de son derece şirin gencecik bir oğlan. "Şöför durmak istemiyor, büyük çişi mi, küçük çişi mi?" dedi. (Bunu da hiç anlamamışımdır, kaka demek ayıp mı yahu? Ama oğlan çok kibardı galiba) Baktım bizimki Sivrihisar'ın bağrına sallayacak bütün likit birikimini, "siz bana o meyvesuyu kaplarından bir tane verebilir misiniz?" dedim. (yok yok, tetrapakların pipet yerinden içeriye doğru işetmedim çocuğu, ayran kabı gibi bir şey, markasını hatırlamıyorum). Kısa süren pazarlıktan sonra bir adet boş ayran kabı kılıklı meyvesuyu kabı, bir adet battal boy çöp torbası, bir adet üstüne işemek üzere olan Ilgaz ve bir adet üstüne işemek üzere olan ama bunu sadece Papa'nın hatırına yapacak olan miso otobüsün en arkasına geçtiler. Yahu çocuğum sanki üç gündür işemiyor. Düğme bibi aşka geldi, kap doldu. "Annecim dur," dememle musluk kapandı. "Bu beni gidene kadar idare eder," dedi büyümüş de küçülmüş ukala dümbeleği. İtina ile battal çöp torbasına sarılan kutsal sıvı çöpe atıldı. Ben gururlu bir edayla (ne otobüse işedik, ne de sizleri 3 dakika geciktirdik diye kurumlanarak) oğlumu önüme katarak yerimize geçtim.
Sivrihisar'ı geçtikten bir on dakika sonra otobüs hayalet bir benzin istasyonuna yanaştı. Türbanlı bir bayan iki kızının çişini bir türlü tutamadığından şikayet ede ede aşağıya indi. Tabi biz de hemen fırladık yarım kalan filmi bitirmek için. Tuvalete gittiğimizde çişi gelenin kızlar değil kadın olduğuna Ilgaz çok şaşırdı ama bir şey söylemedi. (Bir centilmen yetiştirmişim yalebbim) Ben de fırsatı kaçırmadım tabi :) Kazasız belasız vardık Eskişehir'e. Herkes çok mutlu oldu.
Bugün de geri döndüm. Kulağımda müziğim, elimde kitabım, bir saat de uyuyarak. Otobüsten inip ayazda yürümek de ayrı iyi geldi.
Biraz kendimle başbaşa kalmak iyi gelecek.
Umarım güzel bir hafta olur:)

28 Ocak 2007

Peki peki SOBEEE :)

Figen sobelemiş beni; bir kaç gündür düşünüyorum hangi kazlıklarımı yazsam diye. Buldum bir kaç tane, hepsi de doğru valla. Arkası da gelir aslında ama şimdilik bu kadar yeter:)
1. Ben tam bir hayvanseverim. Ama biraz aşırısından. Örneğin kedim Fıstık artık bezdi, tükendi. Hayvancağız eşimi görür görmez marruu diye ayaklarına dolaşıp direk regülatörü açıp torul torul öterken, beni gördüğü anda gözlerini az önce botokslatmış gibi kocaman açıp "allah muhammet aşkına sevme kadın, ya bi git," diye bakıyor. Çünkü kulağını öpüyorum, patilerini sıkıyorum, kucağıma alıp canımmm diye kalbime bastırıyorum, gıdısını öpüyorum. Direnip beni ısırdığı anda ise ben de onun kulağını ısırıyorum. Nasıl ama? El mayrraa
2. Orta sona kadar hiç bir fiziksel gelişme belirtisi göstermeyen bir zavallıydım. Sınıftaki, koridordaki ve hatta bizden iki üç alt sınıftaki gudubet kızlar bile teenage rüyası olmuşken, ben halâ az gelişmiş Afrikalılar gibi çırpı bacak-tahta göğüs bir misoydum. Arkadaşların o çok gururla birbirlerine anlattıkları, çektikleri ağrılardan en üst primleri yaptıkları aylık misafirden de mahrumdum henüz. Sonra bir gün "sanırım asla kadın ya da ona benzer bir şey olmayacağım. Ne memem çıkacak, ne herhangi bir kıvrımım olacak, ne de her ay hijyenik alışverişlerim olacak" diye ümidi kestim. Bunu o akşam aile meclisinde ilan ettim; hem de olanca ciddiyetimle. Bunu ilan ederkenki kararlılığımı düşündükçe gülüyorum. O kadar emindim ki...
3. Her hafta sonu neffrett ederek gittiğim keman derslerini hiç unutmayacağım. Ezberlemem için verilen metotları da yolda la,fa,sol,mimimi (sekizlik, onaltılıık, uzun yaaay dörtlük) diye ezberlerdim. Adamcağız da "gelecek hafta daha fazla çalışıyoruz misocum, bir de çalarken sallanmıyoruz lütfen, yoksa Sulukule kemancısı gibi oluyoruz," derdi. Ben sulukulenin ne olduğunu bilmezdim ama çalarken ritme kaptırıp sallanmak bu kadar keyif veriyorsa sulukule de kötü bir şey olamaz diye düşünürdüm. (salak miso) Şimdi kafamı taşlara vuruyorum, ah be keşke adam gibi çalışsaymışım :(
4. Ayak başparmağımdan nefret ettim. Yıllarca hem de. İlk ucu açık pabucum üniversiteden sonra oldu desem? Aslında hiç bir anormalliği yok, diğer parmaklar biraz küçük, kendisi de normalden biraz uzun olduğu için yıllarca kendime Bayan Finger diye eziyet edip durdum. Deniz kenarına bile önü kapalı sabo terliklerle indim. Terlik çıktığı anda da zemin ne olursa olsun ayakları olabildiğince alt taraflara gömerek oturdum. Sonra geçti tabi; şimdi her tür ucu açık pabuç giyilir; özellikle de kaltak pabuçları tercih edilir (hehe)
5. Ve son olarak, içmeye bayılıyorum. Toplumumuzda yer edinmiş, bir üniversitede hocalık yapan benim gibi zaaarif bir bayana yakışmayacak kadar bayılıyorum hem de. Eğer ortam güzelse kafa çekerim, kimseyi de takmam. Acayip eğlenirim ve eğlendiririm. Eğer moraller titrekse, bir de güzel bir şeyler çalıyorsa mutlaka usul usul ağlarım. Dertlenirim içten içe. Eskileri düşünürüm, sevdiklerimi anarım, ulaşamadıklarıma, elimin uzanamadıklarına hayıflanırım. Ama en çok da o hiç ses etmeden, usul usul ağlamamı severim. Kimse dokunsun istemem, sarılsın istemem; azıcık ağlayınca geçer zaten.
Ben de köşenindelisi'ni, alikayhan'ı ve dufresnee'yi sobeleyeyim madem. Ama mecbur hissetmesinler, ben çok keyifle döktüm eteğimdeki taşları, isterlerse onları da okuyalım.
Haydi bakalım:)