30 Ekim 2007

Bayrağım

Yaş yedi. Daha yazma öğrenemedi ama bayağı okuyor. Zaten okula başlamadan önce sökmüştü bilgisayarla. Ama hala küçük harfleri okuyamıyor pek, büyük harfler tamam.

Neyse. Hafta sonu ödevlerimizden biri Cumhuriyet-Bayrak konulu bir şiir ezberlemek. Ya Hayat Bilgisi kitabı sayfa 24'deki 2 kıtalık Bayrağım şiirini ya da evden bulduğu bir şiiri ezberleyecek. Evde henüz böyle bir şiir, foto vs donanımımız yok. Daldık hayat bilgisi kitabına. Ben söylüyorum, Ilgaz tekrar ediyor.

İlk kıta: Kanım gibi al/Göklerde kartal/Türk'e istiklal/Sensin bayrağım
Ilgaz versiyonu: Kanım gibi arr-harr/Göklerde kargalar/Türk'e sittikmal/Sensin bayrağım

(miso gülme, çocuğun onuru kırılacak)

İkinci kıta: Daima hür kal/Dünyaya ün sal/Her şeyden kutsal/Sensin bayrağım
Ilgaz versiyonu: Daima hürkar/Dünyaya hünsar/Her şeyden kutsal/Sensin bayrağım

(Gülmekten gözlerimden yaşlar geliyor, bizimki tekrarlamaya devam ediyor)
"Daima ünsal, dünyaya hünkar..."

Çocukcağız "sensin bayrağım" derken belirgin bir rahatlama yaşıyor. Gerisini Japonca şiir gibi, bir kuruşluk bir şey anlamadan söylemeye uğraşıyor.

Bir tür psikiyatrist seansı gibi oldu. O kadar çok güldüm ki acayip rahatladım. Bu arada şiir ezberlemenin faydasını bilen varsa ve beni aydınlatabilirse pek sevinicem.

marruu, marruu, marruu

23 Ekim 2007

Kadının olamammm


Filmin ismi dayanılır gibi değildi aslında, evet, biliyorum, sezmeliydim fragmanda gördüğümde. Ama konu gıdıklayıverdi. Mutlaka gidilecekti. Geçkince bir hatun genç bir erkeğe aşık olur. (Geçkince bir hatun derken lütfen önünüzü ilikleyin; kendileri Michelle Pfeiffer sonuçta-adını bile doğru yazmak mümkün değil.) Acılar çekilir, aman da belki güzel tarif edilir diye düşünüldü; fragmandan anlaşılan buydu.

Ben aslında cidden bu acıları görmeye gitmiştim (heheh). Olur mu kardeşim, sen tut yarı yaşında bir adama aşık ol! Biraz kassan kızınla bile çıkabilir. Haydi bakalım, gözyaşlarını görelim, acuk da mahalle baskısı+evlat kınaması...

Geleneksel miso seniii! Oralarda işler böyle yürümüyormuş bak! Hatun 40, oğlan daha 30 değil. Hatun zaten vücut bağlamında inanılmaz ebatlarda. (Bu kadarı terbiyesizlik diyesi geliyor misonun. Ve diyor da haliyle) Ama yüzü hafiften anlamsızlaşmaya başlamış ne yazık ki. Artık botoks mu, kulak arkası yukarı çektirme mi, bilemiyoruz. Çok yakın çekimlerde bile bir tek çizgi yoksa orada, bir nümero var demektir; miso yemezz! Bizde bile ufak çaplı bir harita oluşmak üzere.

Oğlansa dünya şekeri, süper bir şey. Ama birlikte gittikleri disko sahnesi bir felaket. Kadını yaşı yüzünden küçümseyen hıyardan tutun da, oğlanın yaptığı folklorik+Singing in the Rain’den apartılmış figürlü dansı eğlendiklerine dair ikna etmekten çok uzak. (Bizde bir eğlenme emaresi yoktu; bilakis utandık)

Bağlıyorum, çünkü biliyorum ki filmde bayıldığım orada bayıyorum. Ne boş filmmiş ki, çekilen acı yalnızca bir kaltağı kıskanmaya dair bir acı mealinde yansıtıldı. Filmin sonunda da “ay ben yanlış anlamışııaam” cümlesi her şeyi çözmeye yetti.

Yok ya! Böyle bir şeye girişiyorsan, cesaretin varsa aşka, elinde sürüklediğin çuvalın içinde getirdiğin acılar, sevinçler, alışkanlıklar, çocuğun, kabuk bağlamış yaralar, kanamaya hazır yaralar, yeni yeni açılacak yaralar... Yok mu bunlardan sende be kadın! Minileri çekip fıstık gibi bacakları gösterince, yatağın üzerinde 7-10 yaş grubu gibi sıçrayınca, birbirine krema sıkıp mısır patlağı dökünce oluyor mu bu işler? Her şey yoluna giriyor mu?

Biz de hiç bir şeyden anlamıyormuşuz. Vay be! Hani çok büyük bir beklentim yoktu, ama sığlıktan da midem kalktı. O değil, AliKayhan’la Kıvır da telef oldu arada.

pıhhh

21 Ekim 2007

Aman dedesi yapma eyleme, Gülşad ve Geçen Cumartesi


Yok yok, yerleştik sayılır. Ondan şikayet etmeyeceğim. Ama öyle bir tempo var ki, ben bir türlü şöyle adam gibi oturup bir ya da bir buçuk saatimi sevdiğim blogları okumaya ayıramıyorum. Ve zaman zaman aklıma üşüşen incilerimi de dökemiyorum ne yazık ki. Vah vah. (Ak övgü ak, hehe)

Fizan’a taşındığımız için Ilgaz 3:45’de hareket eden servisten ancak beşe on kala inebiliyordu. Çocuk servisten bir iniyor, üzerinde kıspeti eksik. Ter içinde, aniden basılmış gibi gömleğinin yarısı dışarıda, saçlar sırılsıklam, suratı bulantıdan perşembe pazarı gibi... Bir gece babannesiyle konuşurken, “annem beni aldığında dünyalar benim oluyor,” dedi ya, bitirdi bizi. (Bu laflar da nereden çıkıyor anlamıyorum. Manikürlü ellerimi çenemin altında kavuşturup bu tarz konuşsam anlayacağım). O gece sayın kocayla konuşuldu (Top yüzde doksan bendeydi, ama tabi yüzde on laf duyabilmek bile büyük başarıydı) Anneannede insin denildi. Saat dörtte annemlere varıyor; süpppper di mi? Ama anneannede kim var? Dede var. En doğal hakkı, adamın kendi evi. Fakat dedemiz Ilgaz’a on sekiz yaşında muamelesi yapıyor. Afyon mermeri ne kadar esnekse, babam ondan on kat daha bükülmez duruyor Ilgaz’ın karşısında. Bağırış çağırış, elleri masaya vurmalar, çocuğa ufak tefek bir şey atmalar... (cidden ya, inanılır gibi değil, di mi?) Bu işlerin sonu tabi hep Ilgaz’ın ağlayıp, annemin sinirlerini yatıştırmak için Nervium tarzı bir şeyler almasıyla bitiyormuş. Ben yüzde birine bile şahit olamadım şimdiye kadar. Bana zaman zaman üzüntüden, zaman zaman da sinirden menapoz terleri basıp duruyordu. Sonunda konuştum. Yumuşacık, “biliyorum senin de derdin başından aşkın ama o da daha 6 yaşında, tabi ki sen haklısın-idare ediver be babacım, ama istemiyorsan da servisle eve gitsin, seni huzursuz etmesine asla izin vermem”leyerek... 3 gündür kavga yok. Mucizevi bir gelişme.

İkinci gelişme de Türkmen prensesimiz konusunda. Kendisi geçen Pazar bizi terk etti. Eve 6 saat geciktiğinde neden geç geldiğini sormam ağır gelmiş. Güle güle Leyla sultan dedim ben de. Şimdi Gülşad’la birlikteyiz. Allahım ne harika bir kadın, şükürler olsun yahu! İnsan en azından. Ben öyle parmağımı oraya buraya sokup toz tetkik eden bir tip değilim; olmaktan da pek korkarım. Biraz güleryüz, biraz Ilgaz’a ilgi. İşin mükemmelliği çok önemli değil sonuçta. Daha fazla anlatmayacağım. Elem terefişşş, kem gözlere...

Son olarak Cumartesi bize gelen arkadaşımdan ve oğlundan döktüreyim. Harika sohbet ettik, çocuklar güzelce oynadı. Ama 6 saatin sonunda benim kafa balon olmuştu. Tez elden çocukları dövüp rahatlayasım gelmişti. Ne kadar asosyalim, bu kadar sevdiğim bir arkadaşımla bile bu hale geliyorum. Yaş ilerleyince muhtemelen huzurevine yerleşip, günde en fazla iki üç kişiyle yirmi dakika görüşen illet, aksi bir ihtiyar olacağım. Ya da daha kötüsü olacak. Yapayalnız öleceğim. Tolerans maksimum 5 dakikaya düşmüş olacak çünkü. (Ya 6 saat şişirdi, ne yapayımmmm!)

marruu

12 Ekim 2007

Petek


İlk gördüğümde nefesim kesilmişti. Arı peteği şeklindeki taşların kocaman bir arı peteğine dönüştüğü bir yer bu Petek. Altında olanca güzelliğiyle serilmiş “Boğaz”. Kuzey’le Güney arasında, tam orta noktadaki nefeslenme noktası.

O ilk gün annemleydik. Kayıda gitmiştik herhalde. Miso burası neresi? demiştim kendi kendime. Annem yanımda bütün iyi niyetli gevezeliğiyle ne kadar güzel bir okulu kazanmış olduğumdan bahsediyordu; yüzüncü kez. “İşte bak, burası bile bir gösterge,...” Bense sersemlemiştim. “Ben buraya gelirim,” demiştim içimden. “Burası benim.”

Çok gittim Petek’e. Çoğu kez de yalnız. Çok içtim Petek’de. Yine çoğu kez yalnız. Orası sessiz bölgeydi genelde. Büyük grup yoksa eğer. Başka insanlar hep olurdu, ama herkes kendi halinde otururdu. Zaten öyle çok büyük bir yer değildir, fazla kişiyi kaldırmazdı. Boğaz’a dikip gözlerimi içerdim. Kaçırmaktan korkar gibi başka hiç bir yere bakmazdım. Yutardım aşağıdaki görüntüyü. İçimi sonsuz bir hüzün ve huzur sarardı; eşzamanlı.

Bir keresinde toplu gidildi. Bizden başka kimse yoktu. Grup büyüdü sonra; onun tanıdığı, bunun arkadaşı, eklendikçe eklendi. Etraftaki insanların yarısını tanımaz oldu Miso. Çok içildi, çok gülündü. Sonra gece sakinleşti, duruldu. Bazısı içti, bazısı baktı. Bakanlar gözlerini kaçırmayınca bazısı utandı. Bakışlarını yere sakladı. El çabukluğu marifet yer değiştirmeler oldu. Yalan iltifatlar duyuldu, gerçek olduğu hayallenip sevinildi. Çok içilmişti; herkes en iyi konuşmacı, herkes en çabuk inanacak saftolozlar haline dönmüştü.

O gece tanışılan birisiyle boğaza beraber bakıldı. Boğazın güzelliğiyle mukayese edilmek kolay mı? Başlar döndü, ayaklar yerden kesildi. Masumca sarılındı, masumca öpüşüldü. Bunun büyüsü de, utancı da günlerce sürdü. Gece her aklına gelişinde, Miso’nun karnından kelebekler havalandı.

O kişi daha sonra görüşmek istedi, Miso kaçtı. Cesaret edemedi. O gece Petek’e kalsın istedi. Kelebekler de kendine.

marruu


9 Ekim 2007

Babamın emekliliği


Babam bu yıl kasımda yaş haddinden emekli olacak. Bölümünde çalışan diğer doktorlara Pazar günü evde bir yemek verdik. Samimi bir ortam için ufak olsun dedik, yine kırk kişiyi bulduk. Koşturmacası hepimizi bitirdi; ama geride bıraktıkları her bağlamda çok anlamlıydı. Hiç unutmayacağım bir akşamüzeri oldu.

Babam için yapılan o son derece samimi konuşmada Haluk abinin hüngür hüngür ağlaması...

Söylenen her şeyde ne kadar dürüst, ilkeli ve sevilen biri olduğunun vurgulanması...

Paraya hiç bir zaman, hatta arkadaşlarının hayretini uyandıracak derecede kıymet vermemiş olması...

Çok iyi bir cerrah olmasının yanısıra bir o kadar da iyi bir eğitmen olması...

Ve inat ettiği hiç bir şeyden asla vazgeçmemesi...

Babam da bir konuşma yaptı. Onun konuşması ise Kıbrıs vatandaşı olduğu için bir zamanlar ciddi biçimde mağdur olmasına neden olan politikacılara sitem, yaşadığı korkunç şeyler sırasında desteğini ve sevgisini asla esirgemeyen insanlara kocaman bir teşekkürle doluydu.

Biz? Biz koşturduk, hizmet ettik, duygulandık, bol bol ağlayıp güldük. Ama bir kere daha bu adamı ne kadar çok sevdiğimizi ve ona ne kadar saygı duyduğumuzu anladık.

Benim, kız kardeşimin ve aslında kendisiyle tanışma fırsatı olan bir çok kişinin hayatında tanıyabileceği “duruşu olan insan” tanımını hak eden tek tük insanlardan biridir babam.

Tek dileğim emekliliğin tadını çıkartabilmesi ve anneme biraz daha az nazlanması.

marruu

2 Ekim 2007

Maltepe Meksika hattı


Yeni evle birlikte yeni işler de türedi. Eskiden merkezi sistemli bir apartmanda oturduğumuz için doğalgaz filan almazdık. Su ve elektriği de fatura geldikçe ödüyorduk. Şimdi Melih beye peşin peşin ödemek gerekiyor. Kullanmadan önce gidip satın alıyoruz, mis gibi kendi mülkiyetimizdeki suyu ve doğalgazı harcıyoruz.

Neyse, geçen gün Oyakbank’a gittim su ve doğalgaz almak için. Suyu alabildim ama doğalgaz hesabımızın kapalı olduğunu öğrendim. Hemen panik! “Alo, doğalgaz hesabımız kapalıymış beyim paşam, ne yapıcaz şimdi?” Allahın yaradılışta bir rahatlık verdiği sevgili eşim, “ben zaten kıllanmıştım, mavi kağıdı Ego’ya götürmek lazım sanırım, dur ben bir öğreneyim,” dedi davudi sesiyle. Tabi ki iş bana düştü.

Bugün dersten sonra yollara düştüm. Bu işi yaptırmak için Ankara’nın en güzide semtlerinden Maltepe’ye gitmek gerekiyormuş. Ego’nun bu işleri yapan yeri oradaymış. Oraya bir gittim ki, Ego orayı merkez bellemiş. Birilerine sormadan hemen önümdeki adam sorduğu için 3 nolu kapıya gitmem gerektiğini duymuş oldum. Yüz metre ilerideki üç nolu kapı. Yürü yürü, yüz metre oldu iki kilometre. (Bu yorgunluğu ne zaman üzerimden atabileceğimi bilmiyorum.) Üç nolu kapıdan girer girmez bambaşka bir boyuta geçtim. Hepsi ortadaki avluya açılan tek veya iki katlı harap binalar, girilen her odada hemen bütün vücudu saran, köşe bucak her yere sinmiş kesif bir sigara, ayak vesaire kokusu... Görevliler evlere şenlik. Kendimi bir an Amerika-Meksika sınırında gibi hissettim. Bu kadar mı benzenir! Bir tek kafalarında Meksika şapkalarıyla üzerlerinde pançolar yoktu. Görevli Sançez benden önceki adamla dalga geçti, müşteri de kendi çapında onunla dalga geçti, “övünmek gibi olmasın ama Çorumluyum,” dedi. (Ben bu Çorumluluğun neresiyle övünülebileceğini anlamadım, konu bu hızda nasıl bu memleket durumlarına geldi, hiç anlamadım.) Sonra sıra bana geldi, adam işlemimi halletti ve artık gidip gaz alabileceğimi söyledi. Nereden diye sorduğumda istediğiniz herrrr yerrrrden diye coşkuyla cevap verdi. Ben de aynı coşkuyla fırlayıp gittim ve gazımızı aldım.

Biraz dinlenmek için daha önceden aldığım tavsiye üzerine Beşevler’de bir kafeye girdim. Her yerden üzerime hücum eden nargile kokularıyla kelle oldum. (Bu arada bu kelle olma durumuna bangır bangır çalan Serdar Ortaç’ın katkısı yadsınamaz.) Sonra da özel derse gittim sakin, mutlu.

Maltepe Ego’ya bir gün sosyolojik araştırma yapmak için gitmek lazım. Bir de tabi danışmada uyuklayan adama bir şey sormak için önce “kolay gelsin,” diyen miso’nun bir yalakalık ayarına baktırmak lazım. Adam bile inanmadı yani. Allahtan onunla işim yoktu.

marruu

27 Eylül 2007

Bu aralar


Yeni döneme kendimin bile başa çıkamadığı bir heyecanla başlarım genelde. Çocuklar, kitaplar, okulda olmanın verdiği şekerleme gibi, dudakları yalatan, daha çok, daha çok yemek istemenize yol açan haz. Oysa şimdi 70 yaşındaki insanlar gibi hissediyorum kendimi. Dönem sonu gibi ya da. Elim kolum kalkmıyor.

Bu sene her şey üstüste geldi. O içinden şeker fışkıran üçü-bir-arada kahveler gibi. Taşındık diyorum ama bir türlü ev haline gelemedik. Sürekli yapılması gereken korkunç işler fışkırıyor. Bu Pazar eşim ve kuzen dört saat boyunca çatıdaki anten kablosunu içeri almaya uğraştılar. İş bittiğinde leş gibi bir ev, kırık bir tavanla kartonpiyer ve işi halledemediği için mutsuz bir koca duruyordu karşımda.

Ilgaz ise ayrı bir tiyatro. Gün aşırı hisleniyor, ağlıyor. Ama ne ağlamak. Bir çocuk böyle sessiz, hıçkırmadan, gözlerinin içene bakarak ağlar mı? Anneciğim, ne oldu? Bilmiyorum anne, ağlayasım var. Sarılalım mı? (Hançere ne hacet, yarayı daha fazla kanırtmak mümkün değil.)

Okul da fazla geldi. Yeni kur, yepyeni kitaplar şimdiden bayılttı. Bu dönem keşke daha önce verdiğim bir kuru verseymişim. Her gece neredeyse bir saat hazırlık yapıyorum ve eskiden seve seve yaptığım işe şimdi elim varmıyor. Bitse de yatsam diye hissettiğim için de içime sinmiyor.

Tek güzel şey evde banyo yapabilmek. Sıcacık suyla. Bavul hazırlayıp annemlere taşınmamak. Utanmasam buruşana kadar suyun altında kalıcam. Aslında utandığım yok, su harcamak ağrıma gidiyor. Ilgaz’cım da dün, “ben de seninle banyo yapıcam, rahatlarım, iyi gelir, buyurdu. Şaştım kaldım. Çok bilen otu.

Eski rutine dönmek istiyorum. Biraz kitap okuyabilmek mesela. Ya da sevdiğim bloglara göz atabilmek. Galiba bir kaç haftaya daha ihtiyacım var.

Ondan sonrası güzel olacak.

marruu

19 Eylül 2007

Yerleşmek


Taşındığımız gün, ki geçen hafta Salı oluyor, biz yukarıda, kombiciler aşağıda uğraşıp durduk. Saat sekizde annemlere uçtum oğlanla birlikte. Bitkin, bıkkın, içimden sürekli “korkma miso, bu kaçıncı taşınman, toparlanır biliyorsun,” diyerek. Saat dokuz buçukta eşim aradı. Kombicilerin işi bitip sıcak suyu basınca çalışma odasının duvarından su fışkırmış ve hem o oda, hem de bir altındaki sığınak odası ıslanmış. Ilgaz’ı annemlerde uyutup eve döndüm. Olabilecek en kalabalık iki odada ne var ne yoksa kenara yığılmış ya da dışarı taşınmıştı. Uzatmayayım, bir türlü yerleşemedik. Parkenin altı kuruyup yeni parkenin döşenmesi Cumartesini buldu. Yorgunluk ve bıkkınlık katmerlendi. Yeni yeni düzeltiyor, ev haline getiriyoruz inimizi.

Bu arada benim akşam dersim olduğu için Ilgaz’ın eve dönüş saatiyle ilgili sıkıntımızı çözmemiz gerekiyordu. Ben de, eşim de altıdan önce evde olamıyoruz. Etüde bırakmaya içimiz elvermedi; bir lokma çocuk, geldiğinde zaten turşu gibi oluyor. Anneme bırakmak hiç olmaz, hem annemin haftada iki konkeni var, hem de babamla kuma gibi çekişiyorlar. (Ve ne yazık ki bu babamın yaklaşımından kaynaklanıyor. Kuzu gibi çocuk kafayı üşütüyor) Çözüm bir kadın tutmak. Bir iki sorduk soruşturduk, Türk kadınlar ayda 800 lira artı yol istiyorlar. (Eşim burada tumturaklı bir küfür salladı, ben de bütün kalbimle katıldım). Ayıp yahu, benim maaşımı geçiyor bu durumda! Biz de bir şirket aracılığıyla Türkmen bir bayan bulduk. Türkmen’i de özellikle tercih ettik aslında; çok benziyormuşuz, dilimizi biliyorlarmış, yemek kültürümüz hemen hemen aynıymış filan gibi duyumlar aldık. Bu arada “şirket” dediğime bakmayın, güncel insan tacirliğinin kibarcası. Neyse, gelen bayan, Leyla hanım, ne yemek yapmayı biliyor, ne de doğru dürüst temizlik gördük. Oğlanla çok iyiler diyeceğim, ona da oğlan yüz vermiyor. Hiç anlamadım valla; bir insan yemek yapmayı nasıl hiç bilmez? Ya da cam/yer silmeyi? Bir hafta daha misafir edip, olmazsa el sıkışıp yollayacağım. Hiç olmazsa severek ayrılalım.

Bu aralar olan en güzel şey okulun açılması. Dün Kıvır, Alikayhan, Gamze ve bir arkadaşıyla Çatı’da oturduk. Ben bir şımardım, bir şımardım sormayın gitsin. Dır dır, zar zar konuşup durdum. Dedim de zaten, bunlara tatil yasaklansın kardeşim, otursunlar okullarında paşa paşa. Oh yahu, kendime geldim biraz. Gençlerin ruhunu sömürdüm, yüzüm gözüm gerildi, gençleşti.

Evi de bu hafta sonu bitiriyoruz inşallah. Perde ve avize işleri de hallolursa tamamız. Ama benim boyum yetmiyor, koca efendi de yardım almıyor ne yazık ki. Neyse, bir şekilde halledeceğiz bakalım.

Çok özlemişim burayı. En kısa zamanda can dostların yazılarına dalabilmeyi umuyorum.

marruu

10 Eylül 2007

Taşınamamamamama

“Alo?”
“Ee boyron?”
“xxx nakliyat mı?”
“He, ama abi gelmedi dıha.”
“Ne zaman gelir acaba?”
“Noolduydu ki?”
“Şey, bizim bugün evi taşıyacaktınız da kamyon hala gelmedi. Onu soracaktık.”
“Allahallahkh. Nooldu ki aceba? He dur, abi girdi şimdi.”
“Alooğ?”
“Beyfendi ben şuyum, bugün bizim evi taşıyacaktınız, kamyon gelmedi hala.”
“Ya sormayın, sizin evi taşıyacak olan arkadaşlarla kamyon şöförü kavga etmiş. Gelmeyecekler. Yarın taşıyalım mı?”
“Nasıl yani?”
“Öyle valla. Kusura bakmayın. Ben size adam bulmaya çalışayım.”
“Nerden bulacaksınız pardon?”
“Eheh, buluruz biz.”
“Yok öyle rasgele adamla olur mu? Olmasın. Peki yarın taşınalım.”

Bahtsız mı?
Bedevi mi?
Kutup ayısı mı?
Çöldeydi, di mi?


Misocum, sakin, lütfen sakin ol. Hayır zenci bulmak neyi çözebilir ki? Lütfen canım, lütfen.


pıhhhhh

8 Eylül 2007

Taşınma


Her taşınmada huyumdur, mutfak eşyalarını olabildiğince kendim götürürüm. İlk iki taşınmada yapmadım, sonrasının nasıl bir su/deterjan/elektrik/emek israfı olduğunu gördüm. Kolay mı, o bardakların, tabakların hepsi tek tek elleniyor. Raflara kalkar mı o tifolu, koleralı, haydi en iyi ihtimalle hepatitli zımbırtılar?

İki gündür annemle mutfağı taşıyoruz. Bardaklardan hiç birini kırmadık henüz. Veya tabaklardan. Ama kardeşim, çok ağır bu zıkkımlar. Dün sabah boynum hafiften tutulduğu için bütün günü baş ağrısıyla geçirdim. Ya bir de işin kötüsü bu proficiency’de hem sınavlarda görevliyim, hem de okumalarda. Okumalardan yırtsaydım ne süper olurdu. Ev bark yerleşirdi biraz.

Taşınmamız da pek tam olmayacak. Henüz kombi takılmadı. “Kombiyi ne yapacahsın yinge, kolorifor mu yahacaksın? ehühü” diyen kaza “pardon ama banyo için kazanda mı su ısıtacağız?” dedim. Korcan adamın suratına gülmemek için kaçtı. Misonun hiddeti ve şiddeti diye dalga geçiyor. “Biz en geç iki günde bir çimeriz de,” dedim bir de. Adam iki gündür benimle konuşmuyor. (Şok oldu sanırım, banyo sıklığımız onu derinden sarstı. Çok üzülüyorum, ne yapacağımı bilmiyorum) Ha tabi bir de tezgah sorunumuz var. Mutfak ve banyo dolapları takıldı ama tezgah Pazartesi geleceği için henüz lavabo lüksümüz yok. Küvette el yıkıyoruz, harika oluyor. İki kere deneyin, lavabolarınızın kıymetini anlayın.

Pazartesi taşınıyoruz. Daha doğrusu kendimizi eve atıyoruz.

Gerisi kısmet diyorum. Lütfen kazasız belasız taşınalım.

Duydun mu?

Sağol

marruu

1 Eylül 2007

Bir akşamüstü ve gece


Son üç ders kaldı. Ben de, çocuklar da sıkıldık artık. Bilkent’in sınavı haftaya Perşembe ve Cuma. Son dersimizi Salı günü yapacağız. Eşim de Ilgaz'ı almaya gitti Kumla'ya. Evde yalnız olmanın getirdiği tadına doyulmaz rahatlığıyla birlikte havada asılı olan o enteresan boşluğu yaşıyorum. İnsanoğlu garip, diyorum bir kez daha kendi kendime. Bu değil miydi kardeşim istediğin, özlediğin, oooh, rahatlık, özgürlük filan dediğin? Değil galiba, ya da o, ama henüz algı safhasına geçemiyorum. (Çocukluktaki beslenme bozukluğundan kaynaklanan bir geç anlama durumu)

Dersten sonra annemi alıp taşınacağımız eve gidiyoruz. İşler nasıl gidiyor diye kontrol etmeye. Yumurta kapıya geldi artık; oturmakta olduğumuz ev üç gün önce kiralandı. En geç on gün içinde çıkmamız gerekiyor. Oraya ulaştığımızda yüzümüz biraz gülüyor, ama yine de ustalarla net bir şeyler konuşamıyoruz. Özellikle "ne zaman" sorusu onlar için çok muğlak bir şey. Günaha girecek gibi korkuyorlar bir şey söylemekten. Hep birlikte Godot’u bekliyoruz. Ben bir şey soruyorum, onlar bambaşka bir şey söylüyorlar. Evden ayrıldıktan sonra eşimi arıyorum, bana tarih soruyor ve hiç bir tarih veremediğimi farkediyorum büyük bir şaşkınlıkla.

Kızılay’a iniyorum akşamüzeri. Dufresne’yle buluşuyoruz. Hızla Tunalı’ya yürüyoruz. Orada uzun zamandır ilk kez Random’da yer buluyoruz. Daha doğrusu dışarıdaki tek boş masaya oturuyoruz. Aslında bu kadar çok içmek istemiyoruz, ama laf lafı açıyor, laf gönlü açıyor, gönülse en derindeki sınırları, sırları açıyor. Sabaha kadar, hatta günlerce konuşsam bir saniye sıkılmam herhalde, diye düşünüyorum bir kez daha. Ama orada oturdukça içmeye devam edeceğiz ve bu da benim hiç işime gelmiyor. Sabah ders var, daha yürünecek çok yol var falan filan.

Dufresne’yle biz ne zaman buluşsak deli gibi yürüyoruz. Bu gece de bir istisna olmuyor; Tunalı’dan Emek’e yürüyoruz. Yolda Dufresne’ye şişmanlayıp şişmanlamadığımı soruyorum, o da direkman, bir saniye bile düşünmeden evet hocam, bu sene biraz kilo aldınız diyor. (Bidona döndünüz, maaşallah diyemiyor, çok saygılı kendisi). Küsüyorum ve bunu kendisine bildiriyorum. Bu arada, yolda giderken Ankara’nın bütün taksileri korna çalıyor. Hayır, binmek istesek yola sırtımız dönük gayet tempolu bir şekilde yürür müyüz? (Adamlar benim beslenme bozukluğumu anlamış olabilir mi?) Ben yapsam Dufresne yapmaz, ODTÜ’de fizik masteri yapıyor çocuk. (Ben en son sayısal bir sınava 1988’de girmiştim, hehe) Arabaya varıyoruz, onu dolmuşa bineceği bir yerde bırakıyorum. Sonra eve geliyorum.

İçki bütün kötülüklerin anasıdır; biraz hızlı geliyorum. İçince hafif süratli gelmeyi seviyorum. Arabanın üzeri açıkmış gibi geliyor, kafamda saçlarım uçuşmasın diye taktığım mikro bir eşarp, gözümde yüzümün yarısını kaplayan bir güneş gözlüğü, ben hayatta sorun nedir bilmeyen fıstık gibi bir hatunmuş gibi sürekli gülümsüyormuşum filan... Romantik oluyorum yani. Yaramazlık yapasım bile geliyor, ama hevesimi hemen kursağıma doğru iterek eve koşuyorum.

Böyle işte. Nefis bir akşam üstü ve gece geçiriyorum.

Mutluyum.

Marruu, puurrrr, purrrr

27 Ağustos 2007

Kuşku


Hiç sevmediğim bir duygu bu kuşku; yaşam kalitemi çok ciddi düzeyde bozan. Arkadaşlıklarımda bu duyguyu hep safdışı bırakmaya çalıştım şimdiye kadar. Öyle mi demek istedi, bunu mu kastetti diye yorulmaktan ölesiye korktum. Hatta bir çok insana “ben bir şey demek istemem, derim,” demişliğim vardır. Cidden, ima etmem pek. Ya da neyi ima ettiğimi hemen sonra patlayarak söylerim; ya bir gülme patlaması olur bu, ya da öfke.

Şu aralar iki kuşku içimde kımıl kımıl. Ama biri diğerine nazaran çocuk oyuncağı.

Üç öğrencim var Bilkent’in hazırlık atlama sınavına hazırladığım. Biri diğer ikisinden bir hayli zayıf. Ve bir süredir yaptığı testlerin %90’ı doğru. İlki çok çalışma, ikincisi tesadüf derken... O kadar büyük bir kuşku duyuyorum ki şimdi. İçimi bir hayvan gibi kemiriyor. Cevapları bir yerden bulmuş gibi geliyor. Bir iki kere de dile getireyazdım. Kibarca, “birbirinizle soru konuşmayın lütfen,” dedim. Yok valla, bilmem ne diye cevap verdi. Böyle bir şeyi direk de söyleyemiyor insan; eğer yanılıyorsam çocuğun gururu onarılmaz bir şekilde kırılacak çünkü. Bugün son kez konuyu açtığımda test tekniğinin çok iyi olduğunu söyledi. Peki o zaman dedim, diyecek hiç bir şey kalmamıştı. Kendisi bilir artık.

Diğer kuşku ise çok daha can acıtıcı. Ve yine direk olarak yüzleşemediğim bir olay. Daha önce blogda yazmıştım, beni çok inciten bir öğrencimden bahsetmiştim. Beni yanlış, olmaması gereken yerlerde kurgulamış bir öğrencimden. Sonra anlaştığımızı, artık hayatıma hiç girmeyeceğine dair söz verdiğini anlatmıştım. Şimdi blogumu okuduğundan, ve hatta yorum yazdığından kuşkulanıyorum. Bunun beni ne kadar rahatsız ettiğini ona anlatamamış olmak çok yaralayıcı çünkü kendisine açık açık onu artık hayatımın hiç bir noktasında istemediğimi belli etmiştim.

Bu benim bir zayıflığım aslında. Affettim onu affetmesine de, artık kendi sınırlarımın içinde istemiyorum. O zamanki incinmişliğim iyileşmiyor demek ki bir türlü. Evet, gündelik hayatıma girmiyor, yaşamımı bire bir etkilemiyor, ama ne zaman ki bana ait bir yerde varlığını hissediyorum, buz kesiyorum. İki yıl önceki öğrencilerimin kurduğu bir site vardı. Bu kırgın olduğum öğrenci orayı keşfetmiş. Bana attığı ve asla cevap alamadığı yüzlerce mailin birinde o siteyi okuduğundan bahsetmiş. Geçti, yendim zannettiğim her şey tekrar nüksetti. Son bir mail attım, rica ettim, ve hatta neredeyse yalvardım. O da kabul etti. Ya da öyleymiş gibi yaptı.

İşte ikinci kuşku bu. İçimi kavurup duruyor. Elimde değil, aldırmazlık edemiyorum, yok sayamıyorum. Bir şey sürekli beni dürtüyor.

Rica ediyorum, eğer buradaysan lütfen gelme. Ben bu blog dünyasını çok seviyorum, insanların bana olan sevgisini hissediyorum, sıkıntılarımdan bir kaçış oldu, yalnızlığımın o kadar da derin olmadığını, o inişlerde çeşitli yerlerde başkalarının da bulunduğunu, benzer şeyler yaşayan benzer insanlar olduğunu keşfettim burada. Burayı kaybetmek istemiyorum.

Ama eğer gelmeye devam edeceksen blogu kapatacağım. Çünkü paylaşmak istemiyorum, hayatıma dahil olmanı istemiyorum. Çok mutsuz oluyorum.

Başka ne söyleyebilirim ki? Lütfen GİT demekten başka?

LÜTFEN GİT

Mutsuz miso

21 Ağustos 2007

Kokular


Koklamak benim vazgeçilmezim.
Duyularımın en kuvvetlisi, en güvendiğim.

Apartmandan içeri girdiğimde, eğer yukarıya yürüyerek çıkarsam kimin ne pişirdiğini şaşmadan anlamamı sağlayan arsızlık destekçim.

Eski bir anımı küt diye suratıma çarpan geçmişimin ayak izleri.

Bir zamanlar hiç aldırmadığım, şimdi ise boğazımı sıkan, ilk yakıldığı anda gelen yanık kağıt kokusu dışında dumanıyla birlikte çarpan sigara eziyeti.

Özlemlerimin, isteklerimin ama cesaret edemeyişlerimin tek ismi; su kokusu. Hani şu havuzdan çıktığınızda üzerinize sinen, benim dirseklerimin içinden beni sarhoşa çeviren koku. Mücadelesi ömür törpüsü.

Oğlumun bebekliğini deliler gibi özlememi sağlayan süt kokusu, bebek aroması.

Başımı omzuna yaslayıp yüzümü boynuna gömerek aldığım o müthiş, çıldırtan ten kokusu. Burnumdan biraz nefes üfleyip hafif nemlendirerek içime çekmeye doyamadığım o doğal mis.

Yüzümü göğsüne gömüp içime çektiğim canım kedimin muhteşem doğal kokusu.

Her dinlediğimde gözlerimi dolduran Bülent Ortaçgil imzalı Deniz Kokusu.

Annemlerin bahçesindeki ıhlamurun, kapıya sarmış olan hanımelinin doyulmaz kokusu.

Şeftali yedikten sonra dudaklarımın üzerine sinen, yine şeftali yemek istememe yol açan ama bir yandan da hiç hazetmediğim buruk koku.

Sınıfa adımımı atar atmaz aldığım içki kokusu. O çocuğa derse içkili gelmekten ötürü bir şey yapmamam, dostluk vesilesi.

Kokular... Özlemlerim, vazgeçilmezlerim, mahrumiyetlerim, utançlarım, keyiflerim...

marruu

18 Ağustos 2007

Heri Potır


Geçen hafta kuzenin ısrarıyla Harry Potter’a gittik. Ben severim fantastik kitapları ve filmleri, teklif gelince atladım hemen. Hatta ilk ya da ikinci filmine gitmiştim Harry’ciimin, tam hatırlamıyorum şimdi hangisi olduğunu, bayılmıştım tipleri süpürgelerin üzerinde uçuşarak maç yaparken seyrettiğimde. Kendimi orada, onların arasında bile hayal etmiştim. Uç miso uççç...

Ama kardeşim o filmde herkes çocuktu yani, herkesin de kıçı süpürgelere sığıyordu. Bu filmde noolmuş millete böyle. Herkes büyümüş, serpilmiş, kıçların büyümesinden dolayı doğan dengesizlik sebebiyle süpürge üzerinde bir eğretilik, efendime söyleyeyim, bir “sağ kanat aşağı doğru kayıyor, düştük düşeceğiz” havaları... Sanırım bu nedenle binek olarak sapık bakışlı atımsı yaratıklar seçilmiş de, o genç irisi gövdeler rahatlıkla yerleşmiş garabet hayvanatlara.

Bir başka sorun da büyüyen oğlan çocuklarının yüzündeki yünlenme olaylarının nasıl örtüleceğine dair yaşanmış sanırım. Hericiimin yüzü pudradan porselen maskeler gibi pırıl pırıldı örneğin. Hoş mu yani, bütün oğlan çocukları o yaşta dört gözle orman gibi yünlenelim diye bekleşip dururken, “dörtgöz”lükte her bıdığa örnek olmuş bu çocuğun ayın on dördü gibi parlayarak çocukları hayal kırıklığına uğratmış olması iyi mi? (Cevap beklemiyorum, retorik bir soruydu)

Her neyse efendim, herkes kazık kadar olmuş ama hala çocuğuz biz ayakları çekiliyor, durumu bir Heri kurtarıyor Çinliyi öperek. O yaşlarda da alık bakışlı kızlar daha bir tutulur nedense. Halbuki bence Hermoyini (kardeşim bu da nasıl bir telafuzdur, anlamadık gitti) çok daha güzel, ve akıllı, ve hatta seksi yani. En azından salak salak ağlamıyor.

Gary Oldman olmasa çekilmezdi film. Bir de her bir halta ehi diye gülen müdirenin oyunculuğuna bittim. Tebrik ediyorum kendisini. Fakat bir sonraki filmi nasıl çekecekler bu kadroyla, bir türlü oturtamadım kafamda. Herkesin birbiriyle çıktığı Dawson’s Creek kılıklı bir şey olacak sanırım. Hayır insan üzülüyor, çocuklar kazık kadar olmuş, hormonal bir problem mi var filan diye endişeleniyor sonuşta.

Bir sonraki bölümü kimse yemeyecek galiba.

marruu
(terbiyesiz miso, o kadar emek verilmiş, hehe)

16 Ağustos 2007

Nikah


Hacettepe’de çalışırken benden sonra başlamıştı bu arkadaş. Tanışmadığımızdan emindim, ama o kadar da tanıdık geliyordu ki... Ben seni birine benzetiyorum, sanki daha önce tanışmışız gibi geliyor demeye utandım başta. Ama yok, mutlaka biliyorum bir yerden. En sonunda yumurtladım. Erkek kardeşiyle liseden aynı dönem mezunu olduğumuz ortaya çıktı. Ama oğlan sarışın, bu esmer. Yüzleri ise aynı denecek kadar çok benziyor, tanıdık hissi oradan geliyormuş.

Çok “erkek” kızdır. Uzun süre bir yayınevinde çalıştı, ömrü yollarda geçti. Ama ne geçmek... Sabaha karşı yola çıkıyor, haydi koş Sivas’taki büroya, işi bitir, fırla Antalya’ya falan filan. Ben yapamam, dahası geceleri şehirlerarası yola çıkmaktan ürkerim de. Bana mısın demedi. Çalıştı çabaladı kendine ait bir evi oldu.

Sonra ne yazık ki babası lösemi oldu, gece gündüz hastane-ev koşturup durdu, ama babayı kaybettiler. O sırada kız kardeşi lise ikideydi. Erkek kardeşi zaten yurtdışında yaşıyordu. Duble çalışmaya başladı, kız istediği kursa gitti, ODTÜ’yü kazandı. Keman dedi, keman alındı, mezuniyette şunu isterim dedi, hooop sağlandı. Eve baba oldu bir bakıma.

Başından bir nişanlılık geçmişti. Nişanlısı buna “ya ben işsiz kalırsam bana bakar mısın?” demiş bir gün. O da tabi bakarım, demiş. Oğlan bunu bir kere daha, biraz da kendi deyimiyle YAVŞAK AĞIZla söyleyince yüzüğü kibar bir montajla iade ederek atmıştı nişanı. Biraz nettir, biraz da küttür söylemesi ayıp. Yok be miso, ben evlenemem, çekemem ben bu herifleri, demişti bana. Ben de doğru insandan, olasılıklardan filan bahsetmiştim, ciddi bir şey konuşmamıştık, evlilik kurumunu harcayıp bol bol gülmüştük o gün.

Bir hafta önce bir mesaj aldım: “Merhabalar, bana açık adresini sms atabilirsen yarın nikah davetiyemi postaya vereceğim. Sevgiler.”

Onun adına çok sevindim. Hemen aradım. “Ya kızım hiç haberim olmadı, ne zamandır berabersin, ne vakit karar verdin, bır bır bır...” muhabbetleri yaptım. O da güldü bol bol. “Kızım, yaş 40 olmak üzere, son tren bu, galiba da iyi bir şey, uçuyorum bu aralar,” filan demişti. Nikah için sözleştik.

Bugün bir mesaj daha aldım. “Nişanlımın eski bir borcundan ötürü tutukluluğu sebebiyle nikahımız ertelenmiştir. Bilgilerinize...”

Sinir oldum. Ya gene papazı buldu zavallı, ya da son derece uyduruk bir şeyden bir sürü can sıkıntısı ve mide bulantısı.

Hemen evlensinler lütfen. Yoksa direk cayar bizimki :)

marruu

14 Ağustos 2007

Misoo, missooo


Misooo, missooo, bana bak çabuk! Ben sana ne dedim? Altından kalkamayacağın işlere girme demedim mi? Önce bir düşün, sonra başlarsın, yoksa mahçup olursun demedim mi?

Yok, demedin. Öyle bir durum da yok zaten. Ne zaman öyle bir şey yaptım ben? Allah allah.

Misoo, beni kızdırma bak. O zaman sen kesin içinde bir türlü yenişemediğin bir şeylere sarmış durumdasın. Ne bileyim, yaparsın ya öyle, 20 yıl önce şu insanı şöyle kırmıştım, hede hödö, bunu bir kaç gün düşünür mide ağrısı çekersin. Bırak allah aşkına ya, ne olduysa olmuş bitmiş, zaten ne yapmış olabilirsin ki?

Yok, öyle bir şey de değil.

Dersler mi baydı? Kolay mı biri gidip öbürü gelsin, sabahtan akşama kadar dis iz a buk bilmem ne?

Yok be canım, bilakis, dersler iyi geliyor. Çocuklar da sevdiğim çocuklar zaten. Öyle çok kasmıyorlar.

O zaman evle mi hırlaştın? Bir şeye mi sinir yaptın? Düşünürsün öyle, hıdır mıdır, sonra öyle dedim, o da böyle dedi, vıdıvıdıbırbırbır...

Hayır, sarmadım öyle bir şeylere. Sinir olduklarımı düşünmüyorum, iyi oluyor.

Ee, neyin var o zaman?

Bilmiyorum. Çok tarifsiz bir durumdayım bu aralar. Giremiyorum, çıkamıyorum, çözemiyorum, fırlatıp atamıyorum... Yine o GİTME hissi geldi, sardı içimi. Doğum yaptıktan sonra gelmişti en yoğun şekilde. Bir yere gidecekmişim gibi geliyordu. Hani rezervasyon yaptırırsın belli bir tarihe de o tarihte gideceğini bilirsin ya. Öyle hissettim kendimi uzun bir süre. Daha sonra bunu paylaştığımda depresyon demişlerdi ne yazık ki. Bu sefer o kadar yoğun değil, ama yine de dürtüyor usul usul.

Sen boş ver, sorup durma, geçecektir. Biraz daha sorarsan ya bi gitsene başımdan diycem zaten. Söyletme beni böyle. Bir de iç sesimizden olmayalım durup dururken. Ben biraz Fikret Kızılok dinleyeyim, biraz daha acıtayım kendimi, iyileşirim bir süre sonra.

Geç değil, erken değil,
Bir gül biter içimde, içimde, içimde,
Tam bildiğin içimde, içimde, içimde,
Gecenin tam üçünde.
Gecenin tam üçünde.


pıhhh

10 Ağustos 2007

Dönüm noktaları

İnsan hayatında dönüm noktaları nelerdir? Veya bu dönüm noktalarını neler oluşturur?

Galiba en önemli dönüm noktaları bir duvara çarpmanızı sağlayan şeyler. Bir şeylere başlamak örneğin... Tıpkı benim bir ilişki bitirmek amacıyla dört tercih yapıp üçünü İstanbul'da yapmam. Ve ikinci tercihimi kazanmam... (Yanlış anlaşılmasın, bahsettiğim zaman çoook çok önceye denk geliyor) :))))

İçimde bir his var. Yeni bir sayfa hissi. Bildiğim bir kokuyu alıyorum sanki. Ve bunu asla ama asla kurtulmak diye tanımlamam. Ama yeni bir şeylerin başlangıcını hissediyorum. Bir yandan da inanılmaz bir hüzün. Hep ağlatmak isteyen...

Altından kalkabilecek misin misooo? Sana söylüyorum, yapabilecek misin? Bilmiyorum. Dur bir dakika... Sarhoşum şu anda, net cevap veremem. Bir litre su içmem, bir çok kez tuvalete gitmem lazım. Ama altından kalkarım, evet evet, şimdiye kadar yapabildim sonuçta, şimdi niye olmasın?

En azından deneyeceğim. Bu da geçecek.

Biliyorum.

marruu

1 Ağustos 2007

Tatil(ler)

Kıbrıs çocukluğumun tatillerini yutan, sıcaktan içimizi kurutan ve babannemin evinde kalmak zorunda olduğumuz bir aylık bir cendere demek oldu benim için yıllar boyunca. Babam oralı; her yaz oraya gider bir ay kalırdık. O da ücretsiz hasta muayene eder, gerekiyorsa ameliyat filan yapardı. Yani tatil dediğimiz şey babaya hasret geçerdi. Babannemin korkunç evinde. Lefkoşa’nın tam ortasında, eski mi eski, her bir deliğinden daha önce bahsettiğim hamamböceklerinin fırladığı korkunç bir ev. Ama o zamanlar camlarımız açık uyuyabilirdik. Kapıyı da kilitlemezdik. Tek güzelliği de bu güvenli haliydi galiba. Yoksa babannemin bizler için yarattığı Kemalettin Tuğcu-vari mizansenleri anlatsam insanlığa olan inancınızı yitirebilirsiniz kolayca.

Kıbrıs tabii ki muhteşem geçti. Burcu’yla bütün kartları açtık yine; ve tabii ki yürekleri de. Dönüş hep bir buruk oluyor, elimde değil. Havaalanında ağlayarak sarıldık. Ayrılmamak mümkünmüş gibi. Ya da ayrılmaya razı olmak mümkünmüş gibi. Kimseyle o kadar gülememek, kimseyi o kadar iyi tanımamak, bir tek bakışla-hatta bazen bakışmadan bile aynı şeyleri düşünmek... Öyle büyük bir eksik ki hayatımda. Kapatmak mümkün değil, hiç de olmayacak. Neyse, korktuğum hiç bir şey olmadı, her şey güzel ve olması gerektiği gibi geçti. Kayıp vermeden, hasar almadan geri dönebildik.

Bu arada tatillerin uğursuzluğu devrolan bir şey sanırım. Ya da benim için geçerli olan bu. Kıbrıs’tan oy vermek için döndükten sonra Kumla’ya geçtik. Hayır, Kumla hakkında bir şey yazmayacağım.. Ya da bir insanın maksimum ne kadar sıkılabileceği hakkında. Veya denizin en fazla ne kadar kirli olabileceği hakkında. Oradaki insan profili hakkında da yazmayacağım; hala yere çöp atılmaması gerektiğini bilemeyen, gece 12de apartmanın merdivenlerini topuklarını vura vura inip çıkan, balkonların altına geçip yine aynı saatlerde Ayşeeenn ablaaaağğğ diye bağrışan o insanlar hakkında hiç bir şey yazmayacağım.

Söyleyeceğim tek şey kendimi Kumla’da yapayalnız hissettiğim. Sağır gibi, terkedilmiş gibi. Hiç bir kimseyle empati kuramadan, kimseye sempati duyamadan gidip döndüğüm. Dönüş yaklaştıkça nassssıll seviniyorum, anlatamam. Çok yorucu oluyor, bildiğiniz gibi değil.

Eve dönmek harika. Fıstık da öyle düşünüyor; marrr marrr diye diye tükendi hayvan.

Korkma canımın içi, hiç bir yere gitmeyeceğiz artık.

En azından uzun bir süre.

marruu

28 Temmuz 2007

İki Episodluk bir kazlık


EPISODE 1

Miso hanım, hesap kitap var mı?
Var.
Ne kadar?
Ee var biraz. Öğrenci sınavlarını filan hesap edebiliyoruz çok şükür.
Hmm, iyi bari.
Yani aslında en korktuğum şey. Bazen de mahvederim itina ile. Ruhum da duymaz. Öğrenciye sınavları dağıtırken midem şöyle hafiften burulur. Çocuklar, aman toplayın, hesap edin bir güzel. Bir şey atlamış olmayalım derim her seferinde.
Hmm. Peki bir dolabın derinliği kaç santimdir?
Eee, bilmem.
Yani bir şey asılabilmesi için kaç santim derinlikte olursa bir askı iki tarafı eşit bir şekilde o dolaba sığar?
Ayy, tren problemi gibi oldu. Şu hızda gidiyor, tünele giriyor, kaç km kaldı bilmem ne.
Otuz beş santimetre derinliğindeki bir dolaba giren askıda asılı olan şeyin omuz genişliği en fazla kaç santim olabilir?
Bu da beşi beş kuruştan beş yumurta sorusuna benzedi. Ama o şakaydı, değil mi? Karşıdakini kandırmak ve GÜLMEK için sorulan bir soru.
Eh be miso, bu dolaba hangimizin paltosunu asabileceğiz? Oğlunun omuz genişliği bile ancak denk gelmez mi 35 cm derinliğe?

Bu dialoğun bir kelimesi bile konuşulmadı. Bu dialog benim içimdeki dialog. Yeni eve bir şeyler almak için öğlen birden akşam 10.30’a kadar IKEA’daydık. İkea dışarıdan göründüğü kadar ideal bir alışveriş yeri değil. Dolap varsa askı borusu olmayabiliyor, çekmece olsa bile raf olmayabiliyor filan. Parçaları birleştirme özgürlüğünün bir bedeli bu sanırım.

Neyse, portmanto için ne beğendiysek eksik çıktı. En son alternatif için üst kata çıktım, ölçüleri aldım, aşağıya indim. “200x35x100” Korcan bak, böyle böyle, alayım mı? Al ya, oldu cidden. Hesap kitaptan anlamamak değil bu, düpedüz gerzek bir korkaklık. Aptal miso, üç saniye düşünsen o dolaba hiçbir şey sığmayacağını bilirsin, anlarsın. O zavallı Korcan sayı düşünecek halde mi? Her yerinden ter damlamış, yorgunluktan, kutuları arabaya yüklemekten perişan…

Bizim portmantonun derinliği 35 cm olacak. Bütün günün emeği, yorgunluğu boşa gitmiş oldu. Adamcağız en sonunda, “olsun, arka suntasını çakmayız, biraz da öne kurarız,” dedi. Ne yapsın?

Birileri bana biraz matematik öğretebilir mi? Aslında daha da önemlisi bu tip işlerde karar vermeden önce deli tavuk gibi koşturmamayı öğretebilir mi? Üç saniye düşünmeyi?

Aptalım diyorum, hala zekisin diyenler çıkıyor. Var böyleleri, biliyorum.

Yazıyı baştan okusunlar lütfen!!

EPISODE 2
Kargo ücretini yanlış hesaplamışlar. Düzeltmek için tekrar gitmemiz gerekti. O dolabı da değiştirdik. Ama orada konuştuğumuz herkese önce kendi kazlığımı anlattım. Ohh, anlattıkça da rahatladım. Şimdi mutluyum.

hehehehehe

marruuuu

14 Temmuz 2007

Tatilci miso


Yarın yola çıkacak gibi hissetmiyorum kendimi hiç. Daha bir çöp bile hazırlamamış olmamdan kaynaklanıyor olabilir mi acaba? Yaptığım tek şey bu sene daha ufak bir valizle gitmeye niyetlenmek. Dediğim gibi, bu da henüz uygulanmış bir şey değil; hala karar aşamasında.

Bir çok temenni var tabi. Birincisi hasta olmadan, bir yerimizi yaralamadan gidip dönmek sağ salim. İkincisi, bu tatili Kıbrıs’ın işaret parmağım büyüklüğündeki uçan hamamböcekleriyle veya “böv” denilen (böğ de olabilir, bilimsel bir veri yok) tüylü, zehirli ve neredeyse elim büyüklüğündeki (valla) örümcekleriyle muhattap olmadan kapatmak. Geçen sene çok sevimsiz iki tecrübe yaşamıştık Ilgazımla. Hatırlamak dahi istemiyorum. Üçüncüsü de soğuk rüzgarlar esmeden, dönerken canımın içini orada huzur içerisinde bırakarak dönmek istiyorum. En çok, en çok da bu üçüncüyü istiyorum.

Kıbrıs teknoloji bakımından biraz KIT desem ayıp etmiş olmam herhalde. Hani internet filan biraz rüya gibi. Kendimi bilgisayar bağımlısı çocuklar gibi hissediyorum. Müptelası olduğum blogları okuyamamak ciddi bir eksiklik benim için. Ya da cidden çok önem verdiğim mailimi kontrol edememek. Belki bir yolunu bulurum, bilmiyorum. Ümidimiz Burcu’da.

Tatil tatil diye inleyen bir tip olmadım hiç bir zaman. Üçüncü gün evimi özlerim, Fıstık hiç aklımdan çıkmaz, çiçeklerimi merak ederim filan. Havlularımı bile düşünürüm. Son iki gün çabuk geçsin isterim. Bu sefer daha da mesafeliyim. Belki son dönemde çok yoğun çalıştığım içindir, bilmiyorum. Yaz okulu ve özel ders temposu biraz şişirdi sanırım.

Tabi bu sene benim çocukların yaz okuluna kalması bana ilaç gibi geldi. Stada doyum olmuyor geceleri. Okul bomboş oluyor. Dev bir malikanenin tadını çıkartan üç beş kişi gibi hissediyor insan kendini. Ben orada yalnız oturmayı, çantamı yastık yapıp sırt üstü yatarak kafamdaki tilkileri kovalamayı da çok seviyorum. Çocuklarla laflamanın tadına da doyum olmuyor. Aaa diyorum dudak bükerek, bak saat 11:30 olmuş bile.

Neyse, uzadıkça uzadı. Oralardan bir şeyler karalayamazsam eğer, iki hafta yokum. Herkes kendine iyi baksın.

Sevgiler
marruu