22 Ağustos 2008

Boynum ve belim ve saire


Boynum hep yumuşak karnım olmuştur. En hassasım. Hemen tutulur, hemen migrenime kapılar açar. Son zamanlarda sıcaklık ve terleme durumları abarttığı için yanımda (kah boynumda kah çantamda) tülbent gezdiriyorum. Nenelere döndüm diye de kendimle dalga geçiyorum ama o ensedeki ve omuzdaki ter en ufak bir rüzgar yediği anda en az iki gün eziyetini çekiyorum. Adale ağrısı bir yanda, migren diğer.

Hep aslında “yaa bir gitsem de göstersem” diye düşünmüşümdür. Bir yanım hep dürter. Korkak yanım. İhmal ettiğm anda babam gibi olacağımdan ürken yanım. Diğer yanım da “amaaan, önemli bir şey olsa zaten duramazsın, du bakali, adale ağrısıdır, çözülür,” der. Diğerinin dürten elini büker, geri iter. Gerçekten de o ağrı iki gün sonra geçer. Rahat yanım diğer korkağa hareket çeker.

Bir hafta önce annemlerde oturuyorum.Giriş kapılarının iç tarafında kocaman bir boy aynası var. Benim bacaklarım aşağıya sarkmış durumda, serbest vaziyette. Önce göz yanılması sandım; iyice bakınca sağ bacağımın sol taraftan daha ince olduğunu gördüm. Dur yahu, yanlış mı görüyorum, annee ya bir bacaklarıma baksana... Aaa, sol taraf daha kalın, ödemin var herhalde. Babam hemen lafın içinde; eee kızım kolay mı, kırka merdiven dayadın, yaşlanıyorsun, bu yaştan sonra kızamık olunmuyor, heheh. Amma keyiflendin be babam, aaa, seni de geçen sene yaş haddinden karga tulumba emekli etmişlerdi di mi? Hani yaşlanmaktan bahsederken, buyur bir heheh de benden. Çok şeker bir ulan eşolueşek de babamdan.

Şeklinde konu kapandı... sanmayınız lütfen. Benim içimi sardı mı bir korku. Babam felç olduğunda Hacettepe nörolojiye böyle bir hasta gelmişti. Bir serviste 6 ay yatınca hastaları da, teşhislerini de, semptomlarını da, yakınlarını da acayip yakından tanıyor insan. Birbirine tutunur oluyor, neredeyse öyle güç buluyor. Neyse, gelen genç bir oğlan, bir bacağın inceldiğini farkediyor annesi, nörolojiye sevk ediliyor. Başka hiç bir şikayet yok, belirti yok. Bir kaç tetkik sonrası teşhis konuluyor: MS.

İçimdeki rahat yanımın ağzının tam ortasına çarpıp susturduktan sonra bir arkadaşımın referansıyla boynum için hemen randevu ve sevk aldım dün. Asıl niyet bacaklar tabi. Bugün sabahki muayene ve çekilen filmlerden sonra boynumda ve belimde bilmem kaçıncı omurlarda fıtık, sol tarafta siyatik, belimde sağ tarafta da bir kırığım olduğu ortaya çıktı. SÜRPRÜÜÜZZ. Şimdi de MR çektirmek için bekliyorum. Kesin tanı olsun, emin olalım, rotamızı belirleyelim dedi doktor hanım.

Neyse, MS durumlarından yırttığımız için bir sadaka verip, önümüzdeki aylarda gitmek zorunda kalacağım fizik tedaviler için sunturlu bir küfür edip yola devam diyoruz.

Bir de tabi ÇOK ŞÜKÜR çekiyoruz.

marruu

21 Ağustos 2008

Ev ve yalnızlık ve özgürlük...


Ilgazcım iki haftalığına babannelerin yanına gitti geçen Cumartesi. Bugün itibariyle o iki hafta bir haftaya inmiş durumda :) Sıkılmış paşam; tabi burada onu ağırlayan kadının enerjisi daha yüksek, araba kullanabiliyor, haydi dondurma peki dondurma, şöyle yapalım mı olabilir... Oradaki yaş ortalaması biraz (heheh) yüksek olduğu için geri gelmeye karar vermiş sıpa. Olsun, gelsin, özledim zaten.

Özlemek bir yana... Özgürlük diğer yana. Özgürlük derken neyi kastettiğimi dün anladım aslında. Hani öyle oraya buraya akayım bir şey yok. Ama cidden bir özgürlük var. Bir de kocayı savuştursak kimbilir neler olacak bu misoya:) Misoyu geçtim etrafındakilere... heheh ki ne heheh... Burada dosta düşmana bir sürü laf söz üretme şansı verdiğimin de farkındayım. Du bakali ne olacak :))))

Neyssse, hafta başından beri istediğim şeyleri istediğim gibi ve anda yapıyorum ya, tatminin o doruğu senin bu doruğu benim dalgalanıp duruyorummm. Salı sabahı yap duşunu, fırla fırla, çabuk çabuk, son Batman’a yetiş, koş koş. Ve yetiştim. Ve koskoca salonda yalnız başıma izledim filmi. En sevdiğim şey; o kadar çok seviyorum ki anlatamam. O yüzden de ilk seans hep en gözde tercihim oluyor. Seans 11.15’deydi. Bileti aldığımda saat 11.13’dü. Zaten eğer biri daha önce bilet almadıysa 11.15 olduğu anda filmi başlatmıyorlar. “Efenim bilgisayarlarımız izin vermiyor, zaman geçince şöyle kitleniyor böyle bilmem ne.” Doğrudur, anlamadığım şeye boyun bükerim, asla tartışmam. Ama Salı günü yetiştim. Ve harikaydı gerçekten de. Sinema salonunda yüksek sesle yorum yaparak film izleme lüksü kimin var? Aaaa diyerek. Hiii diyerek. Tüüüh allah kahretsin diyerek. Çok zenginlerin var böyle bir lüksü belki. Evet evet, miso çok zengindi Salı günü. :))))

Sonra dün... Sabah annemle babamı gezdirdikten sonra hooop eve uçtum. Öğleden sonra saat dörde doğru eve vardım. Zımbırtıya Sex and the City’nin altıncı sezonunu koydum. Kanepeye kuruldum. Hooop, dur bakalım.. O kanepeye kurulma hakkı kimin? Tabii ki kocanın :) Ama gündüz saatleri ve koca eve geç gelecek. Sportif aktiviteler var. Neyse efendim, alt yazı koymadan o yarı uçuk, yarı sapık, yarı kaçık ama hepsi çoğu zaman insan ve çoğu zaman sevimli, ve kimi zaman yaşadıklarını hiç bir bağlamda anlayamayacağım dört kadının maceralarını seyrettim. Ve gidip bir bira açıp şişesiyle içtim. Ve acıktığımda artmış dolmayı içinde bulunduğu küçük emaye kapta ısıtıp tabağa almadan ağzım yana yana, dizimi izlemeye bir saniye bile ara vermeden yedim. Hoop pause yap, koş bir parça Toblerone kopar, on dakika ağzında eriterek ye, sonra ikinciden ne olacak canım deyip aynı şekilde ikinci parçayı kopar, sonra bu sefer arsızlıktan biraz utanarak üçüncü parça için mutfağa koş gel... Sonra biraz su. Bir bira daha. Üçüncü birada hafiften dönen bir başla, kadınların düştüğü yalnızlıkların yüzde doksanına ağlamaya başlayınca DVD player’ı kapa, Animal Planet’i aç, orada kaplan ceylanı kapınca da ağla, derken sarhoş olduğunu anla, git hemen bir Bach koy, öyle bir ses ayarla ki kalbinin tam ortasında gibi çalsın... Evde yalnızsın miso, kim ne diyebilir ki şimdi sana? Sarhoş olma özgürlüğü bu işte. Ellerim kalbimde, bu kadar muhteşem çalınan her bir nota kalbimde... Sarhoş olma özgürlüğünü geçtim, sarhoş olmayı sevme özgürlüğü bile...

Ilgaz, canım, seni ne kadar sevdiğim herkesin ve her şeyin malumu. Bütün bunların ve bu coşkunun, ve bu mutluluğun da sensizlikle zerre kadar alakası yok. Mutlu olduğum şey sensizlik değil. Mutlu olduğum şey biraz zaman kontrolü. Biraz kendimle olmak. O öğrencilik hallerim. O büyülü zamanlar...

Ne zaman?

Miso istediği zaman.

Ah ne zenginim bu hafta :))))

marruu

14 Ağustos 2008

Beyhude dialog


“Alo, teyze?”
“Miso kızım, sen misin?”
(Ya ne bu replik, her seferinde aynı! Aslında benim olduğumu gayet iyi biliyor, 70 yaşını geçmesine rağmen hafızada en az 100 telefon numarası kayıtlı, benim sesimi mi tanımayacak? Ama yarabbim, o rol yapma içgüdüsü...)
“Benim teyze, nasılsın?”
(İçim yanar döner. Ne hissedeceğimi bilemediğim bir insan. Ne hissettiğimi de. Burcu pek rahat mesela; ne onu, ne de oğullarını hiç sevmiyor. Ama ben bu kadar net olamıyorum. Annemin teyzesi aslında. Çocukken bakmış bana bir süre, nazlamış, hala da fırsat versem nazlar. Ama ben yaptığı, söylediği bir çok şeye o kadar uyuz oluyorum ki, ne nazlanması, bilakis olabildiğince az görüşüyorum. Sever beni, biliyorum. Ben de seviyorum aslında. Ama haftada bir telefon, yeter de artar bile. Çok bulaşmak zarar veriyor; entrikaların kadını, dişi Ceyar)
“Ay işte hastayım biraz. Bulantı, kusma, bağırsaklarım...” (Bundan sonraki renk ve yoğunluk içeren detayları size vermeyeceğim. Bildiğiniz şeyler zaten. Ve çok uzun sürer)
“Geçmiş olsun teyze, onu mu yedin, dikkat mi etmedin...”
Ama teyzem esas konuya gelmek istiyor. Hastalık filan pek sarsmamış, öğrenmek istediği şeyler var.
“Kızım dayından haberin var mı?”
Hangi dayımdan olduğu açık. Hiç haberimiz olmayan, haber almak istemediğimiz, belki de ölümüyle hepimizin ne yazık bir oh çekeceği küçük dayım. Zaten dayı diye hitap da etmiyoruz hatırlamadığım kadar uzun bir zamandır. Alkolik kendisi, on bin yıldır. Ben 36 yaşındayım, ben kendimi bildim bileli içer. Bazen insan gibi içki içer, bazen ispirto, bazen bildiğiniz alkol. Arada diazem filan da alır. Tık demez. Kendini çok kaybettiğinde salonun ortasına zıçar, sonra onları duvarlara sıvar... Daha anlatayım mı? Anlatma Miso, anlatma. Herkesin, özellikle de büyük dayımın hayatının içine zıçmış, bir de üstüne yıllardır sıvıyor; salonun lafı mı olur.
“Yok teyze haberim. Senin var galiba?”
Olmaz mı? Benden detay alacak aklı sıra. Ama cidden bir kelime bile bilmiyorum kendisi hakkında. Bilsem de söylemem muhtemelen ama hakikaten hiç bir şeyden haberim yok.
“Galiba siroz olmuş. Ya da olacakmış. Hacettepe’ye yatacakmış. Olmuş mu acaba?”
“Teyze sen daha iyi biliyorsun bak, benim valla haberim yok.”
“Üzüntüden mideme ağrılar giriyor, siroz olmuş mudur acaba?”
“Teyze neye üzüldüğünü anlamadım. Annemin ifadesine göre bu adam aktif olarak minimum 45 yıldır içiyor. Son 40 yılını da alkolik olarak geçirdi. (Kendisi 60 yaşında ve yemin ediyorum benden daha sağlıklı) Siroz olursa diye mi üzülüyorsun? (Sinir tepeme sıçrıyor, ya bu ne yalancılık? Bu ne absürd ve beyhude bir dialog böyle...)
“Vallahi hastalığım geçmedi düşünmekten.”
Ya cidden dudaklarımın ucunda küfürler düğümlendi. Hem de sunturlusundan. Ama tuttum. İnsan bırak teyzesine, bu kadar yaşlı bir insana böyle şeyler demez. Hak etse bile demez. Bu kadar diyesi gelse bile demez. Demedi zaten.
“Teyzecim sen üzme canını. Hadi öpüyorum seni, oğlan çağırıyor beni. Bay baaaay.”

Oldu kızım’ını tamamlayamadan kapatıyorum telefonu. Öfkemin yanısıra ciddi bir şaşkınlık yaşıyorum. Ya niye bu kadar kızdım ben? Teyzem tipik teyzem, dayım tipik dayım, bizimle ailesi hakkında cin kadar bilgi bile paylaşmayan annem tipik annem...

Öfkesi sinir uçlarında hazır bekleyen tipik Miso... Atla Miso, kap Miso...

Neye kızdım ben? Ve baş ağrısı çektim sonra?

Salak miso. Bırak gitsin. Bırak, bırak.

marruu

2 Ağustos 2008

Kıbrıs'ın en ucu


Karpaz’a gittik Kıbrıs’tayken. Haritayı gözünüzün önüne getirin; hani o en uç yer var ya, orayı gördük. Tam o ucun adı Zafer Burnu. (Daha az militarist bir isme şaşardım tabi) Buruna gelmeden hemen önce bir manastır. Ve hala faaliyette. Papazlar filan kalıyormuş, millet gelip yarı hacı oluyormuş. Zaten Dip Karpaz köyünde Rum-Türk birlikte yaşıyorlarmış. Arabayla köyün içinden geçiyoruz. Hristos’un kahvesiyle Eyüp’ün yeri bitişik. Adamlar tavla oynuyor dışarıda. Bir de tabi en güzeli kim Hristos, kim Eyüp belli değil. En güzeli bu; gözlerimi dolduran. Orada masa örtüsü filan satan oğlan bir Rum kızına gönül verdiğini, kızın babasının Hristiyanlık şartı koştuğunu, şimdi kızın kendisine kaçmasını beklediğini anlattı. Oğlan 17-18 yaşlarında. Ve nasıl samimi. Burcu dalga geçiyor her zamanki gibi; esnaf dostu Miso, konuşturdun yine oğlanı.

Az sonra kiliseye girmek istiyoruz ama benim kıyafetim fazlasıyla yazlık. Bir şort, bir bikini üstü. (Ama kardeşim, hava gölgede 40 derece. En az.) Kilisenin önünde tahta bir iskemlede oturan yaşlı teyze yüzüme bile bakmadan eliyle beni ittirir gibi yapıyor. Beğenmiyor. Ve haklı. İbadet yerine böyle cıbıl girilmez. Az önceki oğlan hemen bir şal getiriyor. Sarı bir şal, altın işlemeli. Şen dullara benziyorum, gülüşüyoruz. Kilisede muazzam avizeler, Latince dev gibi bir İncil (kilisede başka dilde İncil olur mu, emin değilim) ve bir sürü ikona, mum falan filan. İçerisi o kadar serin ki anlatamam. Dışarının sıcağından sonra insan orada yüzyıllarca kalır gibi geliyor. O teyze de yüzlerce yaşında gibi zaten. Dışarıya gerçek hayata çıkıyoruz. Artık 50 derece.

Bu bölgeye yeni yeni elektrik vermeye başlamışlar. Yazlık ev veya otel izni yok. İki yıldır kıyamet kopuyormuş izin çıksın diye. Ufak ufak başlamış ne yazık ki. Ve eminim ki daha iznin “i”si göründüğü anda baltalar elimizde, mahvedelim doğayıı. Doğa? Afidirsiniz ama ben böyle bir yer görmedim. Evet, çok fazla gezmişliğim yok ama internet erişimimiz var çok şükür. Deniz, kum... Maldivler halt etmiş desem? Ve çok ciddiyim. Ama ne yazık ki tahrip gücü çok yüksek bir milletin habitatı burası. Anavatan gibi. Ne güzelll... Tek eksiği golf sahaları yakında çıkar bir uyanık. Ya da anavatandan sıçrar gelir. Yoksa başka hiç bir farkımız yok. Susuzluk had safhada, havuzsuz villalara insanlar burun kıvırıyor. Anlatabildim mi?

Yurtdışına giden herkeste aynı cümle: “adamlar ellerindekini nasıl da koruyor”. Bizde de tam tersi. Irkan mı kaynaklanıyor bilmiyorum; hem Türkiye’de böyle, hem de Kıbrıs’ta. Hani hem zıçıyoruz, hem de üzerine sıvıyoruz. Ziyadesiyle. Afeden yani.

Döndük artık. Evimizdeyiz şimdi. Burcu’nun kokusu bile burnumda. Ve gülmekten çatladığımız şeyleri düşünüp düşünüp sırıtıyorum hala.

marruu

24 Temmuz 2008

Şimdi ODTÜ’de olmak…


M e l i h G ö k ç e k’in yaptıklarına bakıp da "inanılır gibi değil", demeyiniz. İnanılır efendim. Çünkü bir insanın başına gelebilecek en tehlikeli şey cahilliktir. Çünkü cahil olduğunu bilmez. Ve cahillik de yalnızca eğitimle tedavi edilebilecek bir hastalık değildir. Ne yazık ki… Kişiliği törpülemek ister, egonla başa çıkabilmek ister, ve elbette ki eğitim ister.

Bu adamın Genel Başkanım dediği adam televizyona çıkıp da en az üç çocuk yapın, demedi mi? Seyrettiğimde, “ah cahil,” demiştim içimden. Ve dışımdan. Ve her yerde de bunu söylemeye devam ediyorum. Bırakın ülkenin fakir olmasını, dünya kaynakları artık öyle bir boyutta ki, iki çocuktan fazlası tüketim bağlamında artık hak yemeye giriyor. Yiyecek ve su tüketimi, kapladığımız alan, yarattığımız kirlenme ve bunun gibi noktalardan bahsediyorum. Bütün kalbimle de bu söylediklerimin sonuna kadar arkasındayım.

Şimdi de bu cahil… ODTÜ’yü yıkacakmış. Bak sen… Hayatımda hiçbir şey beni bu kadar öfkelendirmedi ve heyecanlandırmadı. Dedim ki evin beyine, eğer böyle bir şey olursa gidip okulda yatacağım. Yerlerde, çimlerde, banklarda; nerede gerekiyorsa orada. Eğer o yıkım araçları okula girmeye kalkarsa benim gibi kaç manyak varsa onlarla bir olup gecekondusu yıkılan insanların yaptığı gibi can havliyle kendimi araçların önüne atacağım.

Pis herifler. Çekin ellerinizi üzerimizden. İnsani evrimin tersine işlediği bir yer haline getirdiniz koskoca ülkeyi; elimizde kalan tek kaleyi de size bırakacak değiliz. Diye bağıra çağıra gezsem, haykırsam... (Biliyorum, hiç bir şey olmaz. Zaten böyle sloganvari konuşmak da pek içimi bayar.)

Bu herif eğer geri adım atmasaydı belki de toplumsal kıvılcım bile olabilecek düzeyde bir olaydı bence bu. Ama kurnaz bir hayvan edasıyla anladı hatasını, zırt diye çark etti.

Burada, herkesin önünde olayların başından beri (Eymir talebi ve sudaki arsenik oranı) duruşunu hiç bozmayan, “bekçi kulübeleri de kaçak, gelsin onları da yıksın” diyerek olaya mizah da katan sevgili rektörümüze de saygılarımı sunuyorum. (Yalakalık sanılmasın diye de ismini yazmıyorum, çamur atılmasın lütfen)

Cidden ya; ODTÜ’yü yıkmak Güven, Özveri, Tecrübe ister. (R a d i k a l’den alıntıdır) O da bu herifte bir tek işe yarıyor.

marrr pıhhhh

9 Temmuz 2008

...

Ya ben hani öğrenmiştim insanları değiştirme ihtimalim olmadığını? Ve cidden hani büyük hayal kırıklıklarının sebep olduğu çabalarla öğrenmiştim bunu. Demek ki beklenti kuyusunu ne kadar taşla doldurursanız doldurun aradaki boşluklar mutlaka bir şekilde bu talebi devam ettiriyor.

Etrafımda beni seven, sevgisinden emin olduğum ama bunu göstermekte zaman zaman aciz kalan insanlar... Kimi zaman... Ya da çoğu zaman. Kişisine göre değişen... Ve benim sevgi anlayışım galiba biraz da “ben”den sıyrılıp, “ya o”ya yönelmeyi gerektiriyor.

Ve neden bu kadar zor olduğu da aynı şekilde anlaşılmaz... Ve tabi kırıcı... Ve yorucu...

Ve sorgulandığında ciddi bir soru cevap, başörtmen suçlu öğrenci diyaloğuna dönüşen anlamsız diyaloglar... Hiç sevmediğim. En sevmediğim. Bu yüzden konuşmaktan bile kaçındığım.

"Beni seven ama beni sevdiğini göstermekten aciz..."

Peki neden?

Çok mutsuzum bugün

marruu

30 Haziran 2008

Şok Şok Şok



Bebek hayırlamaya bir arkadaşlara gittik akşam. Hoş beş, nasılsın, zor valla, bilirim çok zor, ama kardeşim bu sizin ikinci, ilki yeterince net değil miydi (üstelik ilki on kaplan gücünde bir çocuk-çocuk demeye dilim varmıyor), valla haklısın, ama çok tatlı snıff muhteşem de kokuyor, kızım ben bile öyle kokuyorum, acık kucağımda kalsın da ben de öyle büyülü kokayım, heheh...

“Ya miso duydun mu?”
“Neyi?”
“Bizim ...’lerin başına geleni.”
“Nooldu ya, benim bir şeyden haberim yok.”
“Ben bir gün xx’i aramıştım, hamileydi ya, bir şeye ihtiyacın var mı diye. Tam konuşurken şarjı bitti. O da eşinin telefonunu açmış oradan ararım diye...”
(Devamını anlıyorum direk, ama yüzüne bakmaya devam ediyorum, benim fesatlığım olarak kalsın istiyorum bu tahminin)
“O sırada xy’ye bir mesaj geliyor. Seni çok özledim. Çok ama çok özledim diye.”
“Eeeğ?” diye inliyorum. (Cidden inliyorum ama. Kız sekiz aylık hamile. İlk bebek yaşasın diye çok uğraşmışlardı, bir sürü kanama bilmemne. En sonunda ölü doğurtuldu. Korkunç bir travma tabi. Sonra doktoru suçladı bir çok kişi; bu kadar genç iki insanın ilk bebeğinde bu kadar ısrar neden diye. İlk bebeklerin yedide dördü düşer, bazen anne farketmez bile demişti bana doktorum örneğin. Üstelik kendisi infertilite uzmanıydı. Biz de bir lokma infertildik o zaman. Sonradan üreyiverdik.)
“Eeesi öyle. En sonunda ikna edebildik boşanmaması için.”

Omuzlarım düşüyor. Zamanlama korkunç. Ortaya çıkma durumu çok kötü. (Hoş, iyisi nedir, hiç bilmiyorum. Ya da var mıdır?) İyi etmişsiniz, diyorum, başka diyecek bir şey yok. Oğlan bin pişman. İşin kötüsü hikaye herkesin dilinde. Arkadaş olayı öğrendikten sonra atlıyor, oğlanın çalıştığı dersaneye gidiyor. Ve kızla yüzleşiyor. Utanmıyor musun sen evli bir erkeğe böyle bir mesaj çekmeye? diye soruyor. Kız fevkalade meşin kıvamında; ben ne utanıcam, kocana sor, diyor. Aranızda ne var diyor yine bizim salak. (A be salak, daha ne soruyorsun, belli değil mi, arkadaş üç bin motor, üstelik dizel.) Onu da kocana sor, diyor. Bizimki süklüm püklüm geri dönüyor. Öyle mi? Bir öfke sarıyor, alıyor telefonu eline, kocasının bütün arkadaşlarını sıradan arıyor, sizin arkadaşınız bana böyle böyle yaptı diye olayı anlatıyor. Oğlanın başı yerde, valla sadece flört ettim, bir şey yapmadım diyor, ama hiç kimsenin de yüzüne bakamıyor.

Şimdi iyiler; yani biz geçen hafta bebeklerini hayırlamaya gittiğimizde iyilerdi. Biz olayı da bilmiyorduk ya, hiç bir şey de çakmadık. Bu arada kızın babası acayip hovardaymış; “ben bilirim, bunlar bir başladı mı hiç bitmez, sürekli aldatırlar,” demiş. (Ne bu be, bir tür hastalık mı?) Bir haber daha: Özür için bir B M W alınmış arkadaşa. Ben arabayı gördüm, soyunup kendimi arabanın üzerine atasım filan geldi; o kadar güzel ki tarifi mümkün değil. Olayı da aşmışlar biraz. Hatta geçen gün cici arabalarıyla bir yere gidiyorlarmış. Işıklarda yanlarında bir Mercedes jip durmuş. İçinde de bir hatun. Kız arkadaş eşine dönüp “Bu kocasını g r u p s e k s yaparken filan yakaldı herhalde,” diye şakasını bile yapmış.

Diyecek başka bir şeyim yok. Ama affetmekten yanayım ben, bir tek o var. Kimsenin psikolojisini tam olarak bilmek mümkün değil. Yargılamak ise çok ayıp. Cidden ayıp. Herkesin kendi iç dinamiği var.

B M W ise MUHTEŞEMMM.
Ama öyle cidden:)

marruu

24 Haziran 2008

Örtmenim hakettin ama…

“Misoğğğ”
Ayy. Eyvah diyorum içimden. Halbuki ne güzel gerginliğimi yenip gelmiştim sınava. Bunu mu görecektim sabah sabah? Aslında iyi bir insan, biliyorum. Ama beni de, deliyi de çok üzmüştü ilk senemizde. O deliyi, ben de onu ağlatmıştım. Bir temiz. Heheh. Biliyorum ayıp, ama o o zaman bilmemişti bunu. Özür de dilememişti. Ben de dilememiştim. Öyle sona ermişti ilişkimiz.

“A meraba, günaydın.”
“Miso, sana çok iyi bir haberim var.”

Ne olabilir ki? Sen bana bırak çok’u, iyi bir haber bağlamında ne anlatabilirsin ki? Mesela yeni hocaları eğitme işi sona erdi dese? (Ya inanılmaz, şimdi de ablası kan alıyor. Hem de bizimkinden çok daha fena bir şekilde)

“Ya? Ne oldu?”
“Benim büyük kız dörde geçtiği için öğretmenine yemek verdik. Yine birinci sınıf alıyorsunuz bu sene, değil mi, diye sorduk. Yok, dedi, 1-E’nin öğretmeni ayrılmış, o sınıfı alıcam dedi.”
“Ya C, ciddi misin? Neden ayrılmış?”
“Yok şekerim, ayrılmamış, postalamışlar. (Şekerim? Ne zamandan beri? Ama öyle bir haber ki bu, bir süreliğine birbirimizin şekeri filan olabiliriz yani. Pis, oportunist miso!) Öğretmen ayrılmış dedi ama kaş göz etti. (Ya madem böyle bir haber veriyor, niye kaş göz ediyor, söylesene kadın dosdoğru) Herhalde şikayetler artmış.”
“Sizin öğretmen nasıl biri?”
“Aman sizinkinden sonra şeker gibi. Tatlı-sert.” (öğğğ, gene mi, önceki için de böyle demişlerdi, bir de çok başarılı demişlerdi. Tatlısına hiç rastlayamadık yıl boyu. Bağırıp durdu. Diğer sınıfların velileri bile şok oldu, o kadar yani) “Yok, bakma öyle, cidden çok iyi bir öğretmen. Haydi hayırlı olsun.”
“Çok iyi bir haber cidden, teşekkür ederim.”
“Baaay”. (Bu Amerika’da büyümüş, serpilmiş, böyle konuşuyor, kusura bakmayın)

Aralık gibiydi sanırım, bir doğumgününde konuyu açmıştım da, hanımefendiciyim diye konuşan bir gerzek lafı ağzıma tıkamıştı. Ben de fazla bir şey söylememiştim. (Belki de sıkıntı çeken bir bendim, hatta o zaman buraya da yazmıştım.) İki üç hafta önce Ilgaz’a yalancıktan doğumgünü yaptık. Okul arkadaşlarını istedi yalnızca. O gün servis yapmaktan pek sohbete katılamadım ama veliler öğretmeni çok sıkı çekiştirdiler. Bıyık altından gülüp durdum. (Bıyık da gerçek, terbiyesiz Kıvır’a göre sigaralı ortamda sararıyor bile, heheh) Akıbeti bu olacakmış demek.

Ama mutluyum ben. Kusura bakmasın kimse. Biz de öğretmeniz ama kimseye böğürüp durmuyoruz. Kimsenin el kadar çocuğunu da ürkütmüyoruz. (Deve kadarları korkutuyoruz; o da gerektiği kadar)

Marrruu, heeeeyyy

12 Haziran 2008

Yıl Sonu


Dönem bitti sayılır. Bugün ilk proficiency’ye girdik, haftaya Salı ikinciye giriyoruz. Sonrasında, çıkarsa yaz okulu; çıkmazsa eylüle kadar serbest dalışlar geçidi.

Bugün bölümün partisi oldu bahçeye açılan tek kantinin bahçesinde. Muhteşem mamalar, ama ılık denilemeyecek kadar sıcağa yakın içecekler, sesini hiç duyamadığımız üçlü bir canlı müzik grubu, konuşmalar, gülüşmeler... Kimileriyle sıcacık karşılaşmalar-kimilerinin gözlerindeki ölgün-ışıltısız ifadeler, kimisinin her bir dediği doğru-kimisinden yalan iltifatlar... Canımm, saçların ne güzel olmuşşş... Benim mi? Yalan konuşma, bir tokayla tepeden tutturmuş işte diyesi gelen misolar. Ya biz kadınlar ne kadar enteresanız cidden. Muhtemelen yağmuru yemiş saçları ciddi sıçan gibi görünmekte ve bundan gözlerini alamayan fönlü arkadaş nasıl kıvıracağını bilememekte. Onun fönünün asla ve kat’a bozulmaması da ayrı bir yazı konusu belki. Hakkında bir kelime bile yazamayacağım bir yazı.

Okulun bitiyor olması hep bir boşluk, bir anlamsızlık benim için. Hiç bir zaman taaattiiil naraları atamadım. Aslında bu okulla ilgili bir şey bu. Gidesim olmadı hiç; gidince hep bir eksiklik hissettim. Bu sene de aynı şey oluyor işte. Sınavı yapan ve hiç birini tanımadığım öğrencilere baktıkça basanlar bastı. Göz göze geldiklerimle sessiz bir anlayış, anlaşma, derdi varsa anlamaya çalışma... Yani bir de içlerinden birini tanıyor olsam bütün sınav boyunca kaş göz desteğini aşan skandallar mı olacaktı acaba? Yok artık, daha önce kendi öğrencilerimin sınavına girmişliğim var; hep hoca gibi davrandım, hiç mahçup etmedim miso’yu. Aferin, tecrübe bu işte.

Yaz böyle bir şey, okul akşamları başka sahiplerine kalıyor. Stad tenha oluyor; sadece yaz okuluna kalan çocukların az bir kısmı geliyor. Stadın en ucunda oturup deli bir kuvvetle sahayı sulayan fıskiyeyi seyretmek muhteşem bir şey. Başka hiç bir ses olmadan onun fırlattığı suya bakıp rahatlamak. Okulun içi de harika. Geçen yaz bir gece yürümüştüm uzun uzun. Aradaki yolda. Hiç kimse yoktu, bir allahın kulu bile geçmedi. Mimarlığın oradaki banklara oturmuş düşünmüştüm. Kokum ağaçlardan gelen kokulara karışmıştı; orada zaten oraya ait bir parça gibi hissetmiştim kendimi. Orada doğal olarak yetişen bir şey. Ne? Bilmiyorum. Ne düşündüğümü de hatırlamıyorum; sadece okulun o halini çok sevdiğimi, o yalnızlığımda sonsuz mutlu olduğumu hatırlıyorum.

Bu yaz gelirim yine bir gece, okul benim gibi hissederim, çok sevinirim kendi kendime. Okul benim aslında; ve bunu düşünmek bana çok çok iyi geliyor.

marruu

15 Mayıs 2008

Anneler günü ertesi


Biter mi bu konu? Bitmez. Söylemedi demeyin. İçimde kalmasın, yazayım.

Haksızlık etmek değil bu aslında. Cidden. Bütün samimiyetimle söylüyorum. Timsah gözyaşları da değil. Ya da dikkat çekmek. Yok yok miso, sen süper bir annesin, sin sin sin...

Bu annelik bende enteresan etkiler yaptı. Farklı noktalardan sorgular oldum, farklı noktalardan eğilip büküldüm, bazı konularda daha bir toleranslı, diğerlerinde ise taşoğlu taş oldum.

Nasıl bir anneyim? İyiyim, iyiyim. Kendi gözümde bile sınıfı geçiyorum. (Ki bravoyum bu noktada, çakarım hemen kendime çünkü, bir kendimi affetmem öyle kolay kolay. Yılların hesaplarını veremez hallere düşerim bazen; ipe sapa gelmeyen olaylardan döküp döküp attıramadığım pamuk-yün liflerine dönmüş hesaplarım var. Neredeyse ilkokuldan diycem yalan olacak; ama var çok uzaklardan) Tüm dünyam Ilgaz efendi oldu. Ne yedi, ne içti, ne giydi, iyi mi, hoş mu, mutlu mu, huzurlu mu, içinde hıdır var mı, varsa giderildi mi... Radarlar hep açık, gözüm hep üzerinde. Kalbim hep onda, canım o, canım o.

Bi dakka. Pardon. Bazen bağırıyor muyum? Ufff, ben bile korkuyorum çığlara davet sesimden. Haklı mıyım? Ne yazık ki hep değil. Bazen bir fırça... Ya ne yaptı çocuk? Buna mı anırdın bu kadar hayvan miso? İşte nefret ediyorum kendimden o anda. Ve sonrası anlarda. Ve yapıyorum kardeşim ben bunu, içimdeki öfke cinleri ben daha tutamadan o kocaman ağzımdan akıp gitmiş oluyor. Nefret miso, kahrol. Niye yapıyorsun? Yorgunluk mu? Yorulmaaaa. Başka bir sıkıntı mı? Gideeer. Yok yahu, bahane bulma, kişilik işte. Biliyorum.

Ve biliyorum, Ilgaz bunun hesabını tutmuyor. Ilgaz o gece yatıp, ya ne manyak bu da, yine niye bağırdı demiyor. Ama biliyorum ki çocuğun içinde bir yerleri didikleyip duruyor benim bu işim. Ve sayamayacağım daha bir çok farklı işlerim. Belki de farkında bile olmadığım. Ama onu didikleyip duruyor. Bir gün anlayacak. Dökecek hesapları. Önce kendine.

Biliyorum çünkü var benim de hala gideremediğim hesaplarım annemle. Örneğin kağıt oyunundan nefret ederim ben. Konken masalarında büyüdüm çünkü. Rolans, sür, sür-rolans... (sonuncu sokar adama) O kadınlardan, o adamlardan, annemden ve özellikle annemden, gece sabahlara kadar gelen seslerden, sigara kokularından, başkalarının evlerinden sabaha karşı beşte dönerken arabalarda Burcu’yla birbirimize sokulup titremelerden... Nefffretttt ettim. Yıllarca. Yıllarca sesli-sessiz yalvardım bu iş bitsin diye. Olmadı, olamadı. Yani annem öyle bir kağıt oynar ki kardeşim, 500 yaşına kadar yaşasa Alzheimer olmaz, o kadar bir kağıt mağıt sayar yani. Saydığı her kağıt da nefretimi o kadar katmerlendirir.

Ilgaz bey? Dökül bakalım efendi paşa, ben-biz neler yapıyoruz acaba seni nefret ettirecek? Kaçınılmaz olan bu işte, bu yüzden bu kadar korkum, sinirim, sıkıntım. Yoksa azami dikkat ve sevgi tabi var.

Anneme sor, o da bunu iddia ediyor. En acıtanı da bu zaten.

Veremeyeceğim cevaplar.

marruu

11 Mayıs 2008

Günümüz

Ben biliyorum ki bazen bu işi hiç beceremiyorum.
Bütün iyi niyetime rağmen, bütün çabama rağmen.
Ya cidden uğraşıp duruyorum aslında ama bazen olmuyor işte.
Kendimi Ilgaz’ın yerine koyuyorum ve “ya ne iğrençsin sen,” diyorum kendi kendime.
Ama dönüp baktığımda yine aynı şeyi yapıvermiş oluyorum.
Yine.

Bir gün aklı başına gelip sorgu-sual yapmaya başlayınca...
Neler düşünecek hiç bilmiyorum.
Öğrenmek ister miyim?
Pek sanmıyorum.
Ama bundan da emin değilim.

Ilgaz’ın bilmesini istediğim tek şey gerçekten çaba gösterdiğim.
Hayattaki her şeyi onun üzerine kurgularken,
elimde avucumda ne varsa ona doğru uzatırken,
içimdeki “ben”i de biraz korumaya çalıştığım...

Ilgaz, canım,
İyi ki varsın
İyi ki bugün benim de günüm.

Herkesin anneler günü kutlu olsun.

marruu

1 Mayıs 2008

Hocam, bir şey konuşabilir miyiz?

“Hocam.”
“Efendim karizma beğ.”
(Gülüyor ağzını eğerek. Allahım, ne karizmatik bir çocuk, ne ağır abi bu böyle. Bir yandan öyle geliyor, bir yandan da komik. Bu kadar genç yaşta sığınılan bu karizmanın biraz da komik ötesi-gülünç bir yanı yok mudur? Üzerine büyük gelen bir ceket gibi...)
“Hocaaam...”
Laf niye uzuyor anlamıyorum. Yüzüne bakıyorum. Var bir karın ağrısı ama dur bakalım.
“Söyle ...cım.”
“Hocam sizinle bir şey konuşmak istiyorum ben.”
“Konuşalım tabi, söyle.”
Çatlıycam artık. Gözünün en içine bakıyorum. Çabuk, çabuk söyle diycem utanmasam.
“Hocam ben çok kötüyüm.”
Hoppalaaa. “Neyin var ...cım?”
“Hocam ben okulu bırakıp askere gidicem galiba.”
Öğğğğ. Neee? “Dur bakalım, nereden çıktı şimdi bu? Evde filan mı bir sıkıntı var?”
“Yok hocam. Ne bir şey yapabiliyorum, ne ders dinleyebiliyorum. Çok kötüyüm hocam.”
Ayy, aşık olmuş bu salak. Heheh.
Bir süre konuşmadan birbirimize bakıyoruz. Ben gülümsemeye başlıyorum. O da gülümsüyor. “Ümitsiz mi?”
“Hem nasıl hocam.”
“Konuştun mu kendisiyle?”
“Evet hocam.” (Aaa, bunu hiç beklemiyordum. Ağır abi ya bu... Demek değilmiş.)
“...cım, bak şimdi beni dinle. Okulu bırakmak büyük delilik olur. Bir daha o kadar dersane hamallığı çekebilir misin? Hem geldiğinde çoluk çocuğa kalırsın. Biraz zaman tanı, düzeleceksin, emin ol.”
Bakma çocum yüzüme bön bön. Tek kaz sen misin? Bak karşında gelmiş geçmiş en şanlı kaz duruyor. Heheh.
“Hepimizin başına geldi inan. Ve iyileşiyor insan bir süre sonra.”
“Diyosunuz...”
Ya bu ilk defa aşık olmuş galiba.
“Valla bak. Hepimiz yaşadık, yemeden içmeden kesildik. Sonra da kediler gibi kendi kendimizi iyileştirdik. Hem memlekette hatun kıtlığı mı var? Allllaalllaa.”
Gülüyor. “Bana biraz ödev durumlarından müsamaha gösterir misiniz?”
“Tabi gösteririm. Hadi sen yaralarını sar.”

Bu konuşmayı yapalı iki hafta filan oldu. Şimdi çok daha iyi tip. Ödev yapmaya başladı. Yine ağzını eğip gülüyor. Bir de not yazmış bana. “Şimdi daha iyiyim. Hala tam iyileşemedim ama çabalıyorum. Alakanızdan ötürü teşekkür ederim.” Ufff, laflar da çok karizmatik. Cidden üzülüyorum. O kadar içten yaşıyor ki. Bu ağır abiler de hep böyle daha bir şamar etkisiyle yaşıyorlar. Tespitim budur.

marruu

24 Nisan 2008

Bahar…

Büyümeye dair en büyük sıkıntı galiba KILAVUZ ibrasinin kendinize dönmeye başlaması. “Kontrol” durumlarının şirazesinden çıkıp tekrar dönüp size patlamasından bahsediyorum; tek sorumlu olan size. Evet, başlıkla bütünleşin lütfen, bana BAHAR geldi. Yine. Ya ben ne yapacağım bu mevsimle, bir türlü çözemedim, bulamadım gitti.

Diyorum ki bunu bulmak o kadar imkansız bir şey ki sana miso, bırak, çabalama yahu! “Çabalama kaptan ben gidemem halleri” yani. Tarif de edemiyorum içimdeki didiklenmeyi. Bir tarif edebilsem aslında, belki daha bir sakinleşecek, belki de içimdeki ampirik miso, “bak kızım, yıl şu, şöyle yapmıştın da böyle olmuştu,” deneyimlerini gösterecek çatır çatır. Ve anlayacak bu miso. Ya da bilmiyorum, anlamayacak, her şey olacağına varacak, ve saire...

İçimdeki ben- dışımdaki ben. İkisi birbirini tamamlar mı, dışımda olanı Oscar’lık oynar mı, zaman zaman oraya buraya çarpa çarpa-sendeleye sendeleye yolunu bulmaya çalışan içimdekine serin bir tebessümle bakıp bekler mi o dışımdaki...? (Sarhoş olası mı gelmiş bu misonun?)

Merhaba hocam, merhaba, nasılsınız, iyiyim, çok iyi görünüyorsunuz, teşekkürler sen de... derken az önce kulağımdan uzaklaştırdığım aryalarla koşmaya başlayıp hiç kimseyi, hiç bir yeri tanımadığım, en ufak bir aşinalık bile besleyemeyeceğim kaar yabancı bir yere ulaşmak... (Kore?) O zaman durmak?

Sorun ne? Sorun galiba kendi il sınırlarım. Kır onları, kır, yık, çık git. Evet, evet, tabi... Yok ya, bu kadar mı aptal görünüyorum? Eee, yettin o zaman, al biralarını git stada, en tepedeki basamaklardan birine otur, biranı aç ve stadı seyret. Bak bak, hemen bir şey göremezsin, acele etme. Şaşı bak-şaşır gibi sabır ister bu. Bak bakalım, belki istediğin bir görüntü belirir bir ara. (Bak, bak, korkma, kaz seni)

Ya da belki de okula geri dönmek lazım. Manzaradan aşağıyı seyretmek, Bebek’e yürümek, sağdaki manolya ağacına bakmak yerinde duruyor mu diye, çok sarhoş hallerde olmak, sorulan sorulara yalan kuyusunun en dibindeki kırıntılarla cevap vermek, yaşananları-yaşanacakları-hep gizlenip saklanacakları düşünmek...

Yoruldum bir an. Bahar geldi yine.

Aslında çok “korkar” hallerdeyim.

Yine.

marruu

7 Nisan 2008

Hooop güüüm


Cumartesi sabahı daha sekiz on beş. Aşağıya inip Ilgaz’a tost/portakal suyundan oluşan kahvaltısını hazırlamam gerekiyor. Evdeki herkes uyuyor. (Kayınvalideler bir haftadır bizdeler, evin beyi zaten ayrı bir dünyada; hiç birini uyandırmak istemiyorum.) Biz de oğlumla kırk beş dakika sonra yüzme kursuna gideceğiz. Terlikler elimde usulca iniyorum, işimi halledip yukarı çıkarıyorum. “Oğlum bak, çizgi filmini izlerken tostunu ye de yüzerken rahatsız etmesin seni, olur mu?” Hıhı. Gözü Pembe Panter’de, beni mi dinleyecek?

Oğlanı giydiriyorum, bütün işler bitmiş. Yine aynı sessizlikte aşağıya inip çocuğu alıp çıkıcam. Terlikler takalak tokolok etmesin diye yine elime alıyorum, ilk basamak, hoooop... Ya nasıl olduğunu anlayamadan sıkı bir uçuş yapıp neredeyse sekiz basamağın dibine konuyorum. Ama tabi bir penguen edasıyla. Gürültünün allahını yapmışım tabi, bir de bağırıyorum düşüşüme yakışır bir şekilde. Herkes tepemde ama ben kalkamıyorum. Yok yok, başımda filan bir darbe yok, darbe olması gereken yerde ama kardeşim oranın adı kaba et değil miydi? Bu nasıl bir acıdır, bir insanın kıçı şişer mi? Sürünerek kalkıyorum, belimi kontrol ediyorum, bir şey yok. Kayınvalide “hemen hastaneye götürelim,” filan diye bağırıyor. “Anne, dur bi, yok bir şeyim, gerekirse gideriz,” diyorum. Biraz yürüyorum filan, yine bir şey yok. Heeey. Ama şişme süreci başlamış, arka taraf cidden kuzu kuyruğu gibi kendini hafif dışarı salmış (ki zaten sağolsun bir hayli dışarıda olduğundan güzelliğine güzellik katılmış)...

Alıyorum oğlanı gidiyoruz. Kuyruksokumu kemiğim sanki kol kemiği gibi kendini belli ediyor. Orada, evet hissediyorum. Oğlanı yüzmeye bırakınca babamı arıyorum. Böyle böyle oldu, ne yapayım? Belinde bir şey var mı? Yok. O zaman en kötü ihtimalle kuyruksokumu kemiğin kırılmıştır, ona da yapılacak hiç bir şey yok, bir süre her yerin ağrıyacak, geçmiş olsun, diyor. http://www.telefonladerdedeva.com/ (Yok böyle bir adres, şiş bölgemden uydurdum) Bakın, harika çözümü buldu: Bekle. (Kızma miso, adam haklı, biliyorsun) Şimdi? Şimdi daha iyiyim ama kuyruksokumu kemiği hala orada, oturup kalkarken de dürtüyor.

Bu arada yeni kedimizi tanıştırayım: SUFLE. Efenim, benim eşim Fransız asıllı olduğu için bizim aptal suratlı, şaşı kediye bu ismi buldu; aristokrasi yani. Bence MUSTİ çok daha iyiydi ama farketmiyor, çünkü kedi efendi her gün hafızayı resetleyip akşam yine bizi pıııhhhhlarla karşılıyor. İsmin ne önemi var bu durumda, değil mi canım kardeşim? Hayvan zeka bakımından cidden yardıma muhtaç durumlarda. Ama güzel, ve tor tor ötüyor, ve Fıstık’ı hala çok özlesem de artık eskisi kadar can acıtmıyor.

Kurşun mu döktürsek ne? diyerek bu kaza tasvirli yazıyı bitiriyorum. (Bir öğrencimin önerisidir, benimle hiç alakası yok, bilakis çok korkarım.)

marruu

25 Mart 2008

Teşekkürler

Herkese çok teşekkür ederim. Bu tür şeyler başıma geldiğinde paylaşmak en iyi ilaç oluyor bana. Bu bağlamda blogum ciddi anlamda bir kurtarıcı. Okulda da süzülmüş yüzümü görenlere anlattım zaten Fıstık'ın ve dolayısıyla bizim başımıza gelen bu korkunç olayı. Paylaşmak iyi geldi. Şimdi ise daha iyiyim. Ama haddinden daha uzun sürmüş ateşli bir hastalığın nekahatinde gibi hissediyorum kendimi. Ağzımda buruk bir tat var; o kadar gerçek ki ciddi anlamda canım yanıyor. İyileşeceğimi biliyorum, ama zamana ihtiyacım var.

Yeni bir kedi aldık. Pazar günü. Sokak kedisi yine. Kalça çıkığı ameliyatı geçirmiş, hala yampiri yampiri yürüyen 2.5 aylık sarı bir kedi. Teselli olur sanmıştım ama o kadar korkak ki iki gündür saklandığı yerden çıkmıyor. Halbuki kucağıma sokulsa, motoru açsa, ben kafasını öperken bana kafa atsa...

Mimlenmişim ve çok da önemli bir konuda. Yani katkımı asla esirgemeyeceğim bir konuda. En kısa zamanda yazacağım, söz. Bir süre sonra ama... Lütfen.

marruu

23 Mart 2008

Fıstık, canımmm


Fıstık, canım, Fıstığım benim, canımın içi. Kara kuzum, zifir kedim, bebeğim. Israrla gelmiştin bize o gün. Biz sadece dondurma almaya gitmiştik. Sen bizden önce arabanın içine kuruluvermiştin. Seni alıp dışarı koyduğumda koşarak yeniden yerleşmiştin. Sonrası belliydi zaten. Hep koynumuzda gezdin.

Fıstık, canım, bir taneciğim. Kucağıma çıkıp motoru açtığında senden daha iyi gelen hiç bir ilacım olmadı benim. Usul usul kulaklarını öptüğümde, veya patilerinin içine parmağımı soktuğumda hiç bir şey demezdin. Başka kediler yırtar atar adamı. Sen çok çok bir uyarı ısırığı verirdin. Öyle yan devrilip elini kolunu yalarken göbeğini bile öptürürdün. Gur gurr sesler arasında yüzümü göbeğine gömmüş dururdum.

Bir keresinde gidip üç gün gelmemiştin. Geldiğinde sevinçten kalbime sokasım gelmişti. Hatta Gülşad bu kadar çok sevdiğime şaşmış kalmıştı. Kimlerden kimlerden daha çok sevdiğimi bilse daha da şaşardı; insanlığımdan şüpheye düşerdi inan. Üstün başın toz içindeydi. Bir gün kesintisiz uyuyup, ertesi gün de o güzel kara kürkünü temizlemekle geçirmiştin.

Evet, kıyafetlerimizi, kazaklarımızın penyelerimizin kollarını yakalarını filan yedin bitirdin. Ne biz, ne de danıştığımız veterinerler hiç bir anlam veremedi. Kıymetli kıyafetlerimizi saklar olduk. Sorun da böylece çözülmüş oldu. Gece uyurken pijamalarımızı da yedin zaman zaman, ama olsundu, çok seviyorduk. Ben seni babaya hiç gammazlamadım; o kendi keşfettiği zaman da artık çok geçti, kızılacak şeyin üzerinden çok sular akmıştı.

Ah Fıstık, ne oldu hiç anlamadık, biliyor musun? İki gündür yoktun yine. Ne geldi başına bilemedik. Baba seni aramaya çıktıktan on beş dakika sonra geldiğinde yüzü darmadağındı. “Yan evin bahçesinin çitinin dibinde yatıyor boylu boyunca” dediğinde bayılacak gibi oldum. Hiç bir yara izi yokmuş üzerinde. Olanca güzelliğinle, minik bir panter gibi uzanmışsın çitin dibine. Ben gidip bakamadım, dayanamazdım.

Perişan olduk Fıstık. Dün geceden beri gözümde yaş kalmadı. Sabah gözlerimi açamaz hallerdeydim. Hatırladıkça da ağlıyorum. Ilgaz’a söylemesek mi diye düşündük başta, ama sonra onunla da paylaştık. Ah Fıstığım, mahvettin bizi.

Bunun en iyi ilacı gidip bir sokak kedisine daha yuvamızı açmak olacak, biliyorum. Yoksa atlatamayacağım ben bunu. Hiç bir halin gözümün önünden gitmiyor. Ama yerine kim gelirse gelsin senin yerin hep başka olacak. Seni hep çok özleyeceğim.

Güle güle misofıstık

marruu

17 Mart 2008

Şerefsiz seni


Her zamanki gibi tavşan uykusu uyuyorum. Her zaman böyle. Geceleri iki üç kere uyanırsam kendimi şanslı sayıyorum, o kadar yani. Bazen oğlan yatağında döndüğünde bile seziyorum. Hatta bir gece banyoda tırnak kesilme sesinden bile uyandım desem herhalde durumumun vehametini anlarsınız.

Dün gece de oğlanı yatırırken hafif ateşli olduğunu farkettim. Ölçtük, 37.3. Gündüz misafir vardı, birer çocuklu iki aile. Ilgaz’la çocuklar dışarıda gezinip durdular. Hava çok güzeldi, pencere bile açtık yani. İşte çocukları da çarptı muhtemelen. Biraz da yorgunluk tabi. Neyse, ateşli yatırdık ya, gece uyanma sayısı artı iki, o da en iyi ihtimalle. Bir iki kere kalkıp ateşine baktım, hafif nemli bir alın ve enseye sevinip tekrar yattım. Bu kalkıp yatışlarda da kedimiz Fıstık efendi hiç oralı olmuyor hani. Hafiften rahatsız oluyor ama aldırmıyor.

Tekrar uyanıyorum. Saat 4.45. Oğlana bakıyorum, gelip yatıyorum. Bir ses mi geliyor, ne? Yok yahu, ev konuşur ya. Sonra bir ses daha. Bakıyorum, Fıstık da kulakları dikmiş, gözler bilye gibi ışıl ışıl. Merdivenin başına gidiyorum, ses devam ediyor.

Korcan, kalk, evde ses var.
Korcan kalkıyor.
Arkalı önlü aşağıya iniyoruz.
Salon camı çarpıyor.
Bir adam aşağıya atlıyor.
Sonra kalbimin gümbürtüsü mü, adamın ayak sesleri mi bilemediğim bir ses sarıyor her yanımı. Korcan balkona fırlıyor, şerefsiz herif seni diye bağırıyor adamın arkasından. Ben tir tir titriyorum. İçimin çırpıntısını anlatabilmem mümkün değil. Korcan gelip sarılıyor, ben kuş gibi çırpınıyorum. Geçmiyor bir süre, kontrol edemiyorum.

Evin her yerini kontrol edip yatağa geri dönüyoruz. Aman diyorum, Gülsad’ın odasının camı açık olmasın, unutup yatmış olamaz değil mi? Gerçi Ankara havası cam açık uyumaya ancak Ağustosta bir, bilemedin iki hafta izin verir ama... Hemen aşağıya iniyorum, kadının odasına girip camını kontrol ediyorum. Ben odasından çıkarken belli belirsiz uyanıyor Gülşad. Yok bir şey, diyorum, bir esinti oldu da, pencerene baktım.

Sonra uyku ne gezer. Ben sabaha kadar düşünüp duruyorum. Olanı, olabilecekleri, alınabilecek önlemleri, cama demir, eve ayı kadar bir köpek, kediye ötmeyecek alarm... Sabahı ediyorum.

Nasıl yorgunum, nasıl yılgınım anlatamam.

Evden soğumaktan korktum en çok.

Ne güzel bahar gelmişti, nereden çıktı bu şerefsiz hakikaten?

marruu

10 Mart 2008

Benim çocuğumğumğum...


Gülşad daha önce söylemişti; bir kadın var, Ilgaz’ın servisinden kızını alıyor, size gelecekmiş. (En iyi Türkçe çevirisi bu, heheh)
“Gülşad, kadın ne zaman gelecek?”
“Eeğğ bılmıyorum, ben eve almadım o kadını.”
“Gülşad kadın eve mi girmeye çalıştı?”

Ben sordukça Gülşad saçmalıyor; bir baktım eşim kaş göz yapıyor. Tamam, anladık, anlatamadı yazık. Neyse. Dün akşam yine saat sekiz gibi eve geldik. Bir haftadır harap durumdayız. Annemler akciğer kanseri teşhisi konmuş çok yakın bir dostu görmeye Kıbrıs’a gitmişlerdi. Pazar günü döndüler. Abimizi Çarşamba gecesi kaybettik. Hiç birimiz bu kadar erken beklemiyorduk. Annem apar topar geri gitti. Eee, annem olmayınca babam ne yapar? Miso’nun aklı fikri onda. Her gün oradaydık tabi, yemek vesaire işleri de orada halloldu. Baba kalalım dedim, istemem dedi. Şaka yollu bak bizi istemiyor, sen kal bari dedim eşime. Babam, seni de istemem demez mi? Bilmiyorum, belki de yalnız kalmak istedi. Neredeyse elli yıllık dostunu kaybetti adam, yaptığı işten sual olunmaz. İyi ki geçen hafta gitmişler. Bazı hasta yolcusunu bekler kızım, demişti kayınvalidem. Babamları gördü, vedalaştı ve gitti abimiz. Mekanı cennet olsun.

Her neyse. Dün gece de eve perperişan döndük. Banyo yapılacak, oğlan arızaya geçmek üzere. Gülşad demez mi kadın saat onda gelecek diye. Bu sefer hiç inanmadım ben. Hıhı dedim, banyo işlerine daldık. Gerçekten de saat onda kapı çaldı. Ya bir insanın evine saat onda gidilir mi? Kadının derdi servisleymiş. Efendim, kar yağdığı gün servisçi arabayı evin önüne kadar getirmemiş. Eşim, ama o ilk karda bizim bu sokaklar kapanmıştı diyor, kadın hiç dinlemiyor. Çocukları taaağ ışıklardan yürütmüş. Benim bildiğim kadarıyla abi getirmişti, yalnız yürümedi çocuklar, diyorum. Efendim, neden kendisi getirmemiş, diyor. Bir gün de çocuğunu terslemiş mi, sana söz hakkı verilmeden konuşma mı demiş, tam da anlamadım. Kadın anlatıp duruyor. “İşte çok dertliyiz, şöyle böyle. Zaten servis çok geç geliyor, oraya uğruyor, buraya giriyor.” Bu konuda kadına katılmamak elde değil. Üç buçukta çıkan çocuklar yol üstünde bir sürü yere uğradığı için yirmi dakikalık mesafeyi neredeyse bir buçuk saatte alıyorlar. Hah dedim, elle tutulur bir şey konuşucaz. Bunu çözsek ne güzel olur dedim. Kadın demez mi, birimiz bir Kangoo alsak da çocukları doldurup getirip götürsek... Ya araba almaktan mı bahsediyor bu kadın, yoksa ucuzluktan bir çift pabuçtan mı?

Kırk dakika kadar oturdu. Pardon, konuştu. Kadın gittikten sonra kendisini hemen SAKINCALI/ÇOK SAKINCALI KOMŞU listesinin ikinci sırasına aldım. Ay noolur görüşelim, samimi olalım (birbirimizin evinden çıkmayalım), hmmm demek İngilizce öğretmenisiniz (eyvah, zçtk, Pazar gecesi onda gelen çocuğunu çalıştırtmak için sınır tanımaz), vırvır zırzır...

Uykum kaçtı, bütün huzurlu auramı bozdu kadın. Ne güzel, kitap okuyacaktım.


pıhhh

3 Mart 2008

Özkök’ten seçmeler, miso’dan saçmalar


Ertuğrul Özkök’ün arya seçmelerini almış kuzen. Miso da üç beş gömlek-pantolon ütüleyerek CDyi direk çarpmış.

İnsan sesi kadar büyüleyici bir ses yok bence. Ne çalarsan çal, nasıl çalarsan çal, o aryaları söylerkenki beden dilini veremiyor bana. Gözler hafifçe kapanmış, vücut gerilmiş, eller yanda... Miso’yu bitiriyor bu.

Yıllar önce gittiğim Sertab konseri geldi aklıma. Ankara’da şimdi TOB üniversitesi olan Yükseliş Koleji’nin spor salonunda oldu. Kardeşimin arkadaşları ısrar etti, iyi dedik. Gittik erkenden. Yer kapılacak ya. O kadar kalabalık oldu ki, ve o kadar kalabalık olacaktı ki, Miso baydı, öptü tıfılları, çıktı. Biletsizmiş zira, bilmem kim sponsor olmuş filan. Dışarıda bir de ne görsün; arabanın her yanına arabalar park etmiş. Kös kösül geri döndü. Sinir içinde. Spor salonuna girer girmez çarpıldı. Sertab çıkmadan önce yaptığı eski kayıtları çalıyorlar. Aryalar uçuşuyor. Spor salonu karartılmış, kadın şakıyor. Kolay mı gece kraliçesinin aryasını söylemek? (O albümündeki cıstak halini söylemiyorum, gerçeğinden bahsediyorum) Ha şimdi popçu oldu, o ayrı. Seven dinler. Ama o sese çok yazık olmuş derim ben. O deryada çınlayabilecek sese pop müzik biraz hafif kaçıyor kanaatimce. Ya da ne bileyim, belki popa da böyle kaliteli sesler lazım. (üff, her yola geldim)

Neyse, ben duramam operada, ya da başka bir yerde arya dinlerken. Muhakkak ağlamaya başlarım. En hafifinden gözlerim dolar. O ses dınnn dınnn çınlar içimde. İşte o spor salonunda da başladım ağlamaya. Kontrolsüzce. Sesin yüksekliği arttıkça benim de kontrol iyice uçup gidiyor. Salonun dip kısımları neredeyse bomboş. Ben ne yapacağımı bilemiyorum, o kadar ısrarlı bir ağlayış ki bu, çevredeki tek tük insan şaşırıp yüzüme bakakalıyor. Bir on dakika sonra sakinleştiğimde gidip kardeşimi buluyorum. Zaten o sırada konser başlıyor, yabancılaşıyorum. Farklı bir ruh hali var üzerimde, pop hiç gelmez bana o anda.

Özkök’ün arya seçimleri şu veya bu şekilde eleştirilebilir. Ben çok beğendim ve dün de uzun uzun ağladım. Tam yüreğimde çınladılar.

marruu

22 Şubat 2008

Haftalık bilanço


Okul başlayalı bir hafta oldu. Pazartesi günü Ankara’da okulların tatil olmasına sebep olan çığımsı kar yağışı bir tek ODTÜ’yü akademik çalışmalarından ve başarılarından alıkoyamadı. Kahramanlar gibi okula gittik. Ben arabayı almadım, evin beyi bıraktı beni. O olmasa zaten o gün evden de çıkamazdım sanırım. Önümden yürüyerek bana yol açtı. Arabaya bile çok zor ulaştık yani. Sonrası zaten bir tür korku filmi gibiydi; stresten midem delindi. Ama evin beyi kırk yıllık Sibirya dolmuş şöförü gibiydi. Bu bende bir rahatlama yaratacağına daha beter etti. Okula ulaştığımda bir kısım, daha doğrusu bir hayli kısım öğrencinin (yirmide on beş) sınıfta olduğunu gördüm ve daha da şaşırdım. Çocuklar hiçbir şeyden yılmamış, okullarına ulaşmışlardı. Yönetim ilk gün ders yapın dediği için çocuları hemen olabildiğince bunalttık. Çok iyi bir izlenim bırakmış olduk.

Çarşamba günü Ilgaz’ın Hayat Bilgisi kitabına yazdığı “Çevremiz” konu başlıklı paragrafını okudum ve yarıldım. Çocukcağız şunları yazmış: “Bizim çevremiz çok temiz ve huzurlu. Çünkü çok az kişi yaşıyoruz burada. Bir çok bin ev var ama galiba beşi dolu. Etrafımızda dağlar var. Bazen biz neden bu dağa taşındık diye düşünüyorum ve üzülüyorum. Ama çevremiz temiz”. Evin beyi de “bunları senden öğreniyor,” çocuk gibi bir suçlama getirdi. Kendisine bunun bir suçlama olduğunu söylediğimde, “hayır, bu bir saptama,” dedi. Ama ben hiç üzerime alınmadım.

Dün akşam ise yıllardır olmadığı kadar korkunç bir migren atağı yaşadım. Zamanı da değildi; migreni olanlar bilir, bu zıkkım rutindir. Örneğin kadınlar her ay mutlaka iki kere bu korkunç ağrıyı çekerler. Birincisi “yumurtladın” migreni, ikincisi de “hamile değilsin, sevin bakalım” migrenidir. Perşembe günü ise benim için bunlardan hiç biri geçerli değildi. Dolayısıyla benim için harika bir sürpriz oldu. Dersten çıkıp arabaya doğru giderken attığım her adımın tadına doyulmaz balyoz etkilerini yaşadım. Sonrası ise cidden ürküttü. Eve dönüş yolunda kayboldum. Avucumun içi gibi bildiğim yollarda ilerlerken bir baktım ki Konutkent 1’in oraya gelmişim. Başım zonklar, midem bulanırken bir de üzerine korku eklendi. Tam oldu valla. Yani oraya nasıl gittiğimi bilmiyorum; yol beni götürüvermiş. Sonrası? Eve ulaşabildim, kaynar suyla banyo yapıp haşlandım, saçlarımı Tina Turner olana kadar uzun uzun kuruttum, Ilgaz’la ödevini yaptık ve gidip yattım. Bugün? Dün bir araba dayak yemiş gibiyim. Kaybolduğum için de biraz moralim bozuk ama çok daha iyiyim.

Yaşasınnn. Yarın tatil.

marruu