8 Mart 2009

Bunalmış miso


Bunaldım bu aralar. Anneme anjiyo yapıldı Şubat sonunda. Bir damarında %50 tıkanma bulundu, beteri olmadığına sevindik. Ama aspirin ve türevlerini kullanamıyor, kanama yapıyor; bu da doktoru ürküttü. Stent takmak veya by-pass yapmak için mutlaka kan sulandırıcı gerekiyormuş. Umarız gerek kalmaz.

Geçtiğimiz Çarşamba müdürüm belini incitti. “Bir musibet bin nasihatten evladır”ı örneklemiş olduk. Ilgaz efendi artık kucakta çişe kaldırılır mı? Adam benim kadar neredeyse. O gece sırtı ve beli kazık kesti. İki gün yattı; onu iç, bunu yap. Bugün daha iyice. Yarın inşallah doktora gidebileceğiz ve umuyorum ki hiç bir şey çıkmayacak.

Hastalık beni perişan ediyor. 20 yıldır babamın çeşitli maceralarına koşturup duruyoruz. Evet, başa gelince çekiliyor ama artçı sarsıntılarım çok uzun sürer oldu. Moralim bozuldu, böyle bir ağlama isteği, Sezen dinlememeye özen göstermeler filan... Ya ciddi ciddi kendi hastalığımı düşünür oldum. Aslan kediler; ben de onlar gibi basıp gitsem böyle ciddi bir arıza çıktığında, şööyle gizli bir köşeye kıvrılsammm...

Bunaldım demiştim ya... Kendimden sıkıldım. Ve tabi bir de gerçekten çok sevdiğim, sadece bloglarımız vasıtasıyla olmasına rağmen şaşırtıcı derecede “canım arkadaşım” addettiğim insanları okuyamıyorum bir süredir. Yalnızca vakitsizlik değil bunun nedeni. Canım istemiyor; yazmak hiç istemiyor. İçim de sürekli kıpır kıpır; elektraya ne oldu, ekmekçi ne yapıyor, evinkedisinin hamileliği, ... Herkesi yazmak mümkün değil tabi şimdi buraya. Bu üç arkadaş şimdi aklıma düşüverenler. Aslında yazmak da istiyorum; Ilgaz efendinin suratımda patlayan veli görüşmesi, bir arkadaşın mok yemeleri filan. Ama elim varmıyor. Biraz ara mı versem diye düşünüyorum, o da acayip ürkütüyor. Geri dönerim de, döndüğümde kıymetlilerim nerede olur filan... Ya çocuk gibiyim, üff...

Sevgilim tarafından terk edilmiş gibiyim. Hah, tam böyleyim işte. Terketme beni yahu! Etme!! Ne yaptıysam affettiricem, gel geri. (40 yaş pişmanlığı da böyle oluyor galiba, burnumuz kırılmış, baksanıza)

marruu

25 Şubat 2009

Barcelona 3: Son gün


Dali’nin evine gitmek için trene biniyoruz. Elimizdeki haritada gideceğimiz istikametin son durağı yazıyor ama adı yok. Bu küçücük haritada yüz tane yerin adı var, ama “Figueres” yok işte. Kulakları dikip “proxima estasyon” lafından sonra gelen istasyon ismini duymaya çalışıyoruz ama nafile. Bir sonraki durağın ismini de bulamıyoruz haritada. Burcu’yla birbirimize bakıp gülüyoruz. Yanlış mı bindik? Naapalım, yanlışsa biner döneriz yine.

Vagondaki herkes konuşuyor. Yaşlı-genç, herkes aynı. Sanki toplantıya gelinmiş de insanlar birbirlerini bir şekilde tanıyor gibi. Arada birisi tavuk-kuş filan sesleri bile çıkartıyor. Şaşıyoruz, komiğimize gidiyor. Ve bunların sorumluları çocuk filan değil, kocaman insanlar.

Bir ara bir duraktan kocaman ve kıpkırmızı burunlu bir adam biniyor. Ama saat daha iki, ve bu kadar içmek ne ola ki? Kokudan midemiz bulanıyor. Bira var, votka var, ve sanırım bilmediğimiz bir şeyler daha var. Hey maşallah,diyoruz. Tek çözüm duymamaya çalışmak; tek ama imkansız çözüm. Koku neredeyse saçlarımıza sinecek kadar kuvvetli.

İki saat sonra Figueres’de iniyoruz. Saat 15:40. Eletronik tabeladan Burcu’yla beraber bir sonraki trenin kaçta olduğunu anlamaya çalışıyoruz. Neeğ? 16:30. Ya nasıl olur? Gidiş dönüş bilet var, yetişmemiz lazım. Keşke öyle bilet almasaymışız. Adamın biri bize Dali’nin evinin yerini tarif ediyor. On dakikada gidersiniz diyor, ama anlattığı yer biraz daha uzak gibi sanki. Yürümeye başlıyoruz, yanımızda bir araba duruyor; deminki adam. Götüreyim sizi isterseniz diyor. Sevinç içinde arabaya atlıyoruz. Adam temiz yüzlü biri ve arkada iki tane bebek koltuğu var. (Tipik seri katil) Neyse, adamın 10 dakikada yürürsünüz dediği yere arabayla 5 dakikada varıyoruz. Yürüsek temiz 20 dakika tutacak. Bu arada Fransa sınırına 20 km uzakta olduğumuzu öğreniyoruz. Adam sürekli benimle Fransızca konuşuyor, ben moron debil bir suratla yüzüne bakıp Burcu’yu işaret ediyorum. Adam sonra ikiz misiniz, diyor. Burcu bana söylüyor, gülüyoruz. Ama bu sefer uygunsuz bir teklif yok. Biraz sonra “Fransız mısınız?” diye sorunca moron debil payesini adama takdim edip gülümsemekle yetiniyorum.

Koşa koşa Dali müzesini geziyoruz. Picasso, Miro bize göre değilmiş, onu anlıyoruz. Ama Dali... Muhteşem, cidden muhteşem. Müzeden çıkıyoruz. Treni kaçırma endişesi her yanımı sarmış. Burcu’ya “sallanmasan” diye pıhlıyorum. O da bana tırnaklarını çıkartıyor. Yarı koşa yarı yürüye istasyona geri dönüyoruz. Koşup Burcu’ya su alıyorum; biraz yarattığım gerginliği affettirmek, biraz da migreninin tutmasından korktuğum için. İstasyona vardıktan 1.5 dakika sonra tren geliyor. Bu memlekette her şey dakikasında oluyor. Yolda bizden sonra binip bizden önce inen iki liseli çocuk kaçamak kaçamak bakıp duruyor. Evet ya, bu memleketteki erkek milleti yaştan baştan anlamıyor. Gururumuz bile okşanmıyor, gülüp geçiyoruz. Yuh yahu, liseli tipler!

İki saatlik dönüş yolculuğu iyi geliyor, dinleniyoruz. Gerginlik Figueres durağında kalmış. Yol boyunca aileden, eskilerden, üzüntülerden konuşuyoruz. Sanki Türkiye’deyiz, okuldan çıkmış eve gidiyoruz da onu bunu çekiştiriyoruz.

Bugün son gün, yarın dönüş. Evet biraz hüzünlüyüz ama o kadar da yorgunuz ki, dönmek iyi gelecek ikimize de, biliyoruz. Tatilin her bir saniyesini içimde, üzerimde, tenimde muhafaza etmek istiyorum. Olur mu bilmem ama bir daha gitmek istiyorum. Ve Burcu’yla istiyorum.

Çok şey istiyorum.
Biliyorum.

marruu

15 Şubat 2009

Barcelona 2: Hediyelik Eşya ve Eşyacılar


Bundan kaçış yok; ne kendi içimizde, ne de diğer yaka bağlamında. Bir şeyler almasak içimize sinmeyecek. Ve illa ki küstürücez insanları. Her şey de çok klişe ve pahalı. Aslında “pahalı” kavramını zorluyor bu şehir. Cidden pahalı.

Bir akşam saat 8 gibi bir hediyelik dükkanına giriyoruz. Hediyelik dükkan sahiplerinin hepsi Hintli, ya da öyle görünüyorlar. Aslında bu da bir sürpriz bizim için; hiç bu kadar Hintli olduğunu düşünmemişiz Barselona’da. Gerçi şuralı vardır da buralı yoktur diye de düşünmüşlüğümüz yok ama şaşırıyoruz işte.

Dükkanda bir çocuk bize yardımcı oluyor. Eşlere ve Ilgaz’a tişört bakıyoruz ve söylüyoruz da adama. Birazdan Burcu ya da ben bir tişört için bunun mavisi var mıdır filan gibi bir şey soruyoruz kendi aramızda. Dükkan sahibi, “yeees” diyor. Neyy, adam Türkçe anlıyor. Nereden anlıyor? Dükkana gelip giden Türklerden; anlıyor ama konuşamıyor. Nerelisiniz, İstanbul’lu mu? Yok, Ankaralı. Siz? Hindistan’dan gelmiş ailesi, 45 yıl önce, çok seviyormuş Barselona’yı filan. İyi, diyoruz, çok uzatmaya gerek yok, ama adam sohbet etmek istiyor. Evli değilmiş, bulamamış, o özel kişiyi arıyormuş. Bu arada kocalara tişört bakmaya devam. İkiz misiniz? Gülüyoruz, ben seviniyorum ama Burcu hayvanı hemen, “o benden 7 yaş büyük,” diyor. Şunun bir büyüğü var mı? Eşiniz uzun mu? (Senden bir kafa uzun) Evet, uzun, ikisi de uzun. Bir boy büyüğüne bakıyoruz…

“Bize gidelim isterseniz?”
Pardon? Adamın suratına bakıyoruz. Tişörtleri almışız, hiç ummadığımız bir indirim de yapmış.
“Evim yakın ve çok geniş, rahat ederiz” diyor. Hangi bağlamda rahat edicez, anlamadık. Yok, anlamak istemedik.
“Hayır,” diyoruz. “Evliyiz biz, anlatamadık galiba,” türü bir şeyler geveliyoruz, tişörtleri alıp çıkıyoruz.

Eh be gerizekalı, bizim bu tarz bir fantazya arayışımız olsa senin üç metrekare dükkanına gelip “evliyiz, kocalara ve oğluma tişört bakıyoruz” der miyiz? Hani Miso-Burcu-Barselona/Burcu-Miso-Barselona peşinde koşuyor olsak yüksek bir yerlere çıkıp şöyle ressamından müzisyenine bir şeyler bakmaz mıyız? Biz ki Alain Delon’u bile görmüşüz etten kemiktenn… Pizza yediğimiz restorandaki garson da pek şekerdi ve pek asıldı ama evliyiz ulan işte, çocuk bile var. Bende var, Burcu’da da planı programı ve ciddi boyutta isteği var sonuçta.

Artık hediyelik eşya alma işini son güne bırakıyoruz; sıtkımız sıyrılmış. Pıhhhh. Daha önceki dükkanın önünden geçerken adamın kasanın başında burnunu karıştırdığını görüyoruz ve gülüşüyoruz. Kaç Miso, Kaç Burcu… Son gece bir yere giriyoruz. Mumluklardan birinin üzerinde fiyat yok. Burcu bana “bu ne kadar acaba?” diyor. Dükkan sahibi arkamızda bitiyor. “Gerçek price dokguz dokgsan beş, baci price yedi dokgsan beş.” Yuhhh, diyoruz, herifler ciddi ciddi Türkçe anlıyor ve hatta bu konuşuyor da. Bu adam da Pakistanlıymış. Ama bu bacci lafi çok komik, bir ara bir şeye bakmak için yere çömeliyoruz, ben gülmekten neredeyse yere düşüyorum. Adama bu ne kadar diye sordukça adam marah etme baci, filan deyip elimizdekini yana koyuyor. Burcu, “baci baci diye diye sokacak bu bize ama, dur bakalım,” diyor. Artık gülmekten altıma edicem; var gücümle bu felakete direnmeye çalışıyorum. Sonra bize bir şeyi Türkçe nasıl söyleyeceğini soruyor. Burcu pratik bir şekilde kısacık bir şey söylüyor, ben ağdalısını yumurtluyorum. Adam bana yooohh deyip Burcu’nun söylediğini yazıyor. Sonradan ezberleyecek besbelli. Doğru yazıp yazmadığına bakıyoruz ama sağdan sola yuvarlacık şekiller kullandığı için bir halt anlamıyoruz.

Sonuç 1: Bu bizi evine davet etmiyor. Hayvan değil. Ve 120 euro gibi bir tutarı 90 küsura indiriyor; ki hakikaten hiç beklemediğimiz bir şey. Tam bacci price oluyor.

Sonuç 2: Tatilin son gecesi içimizde gülmeye ayıracağımız ne kadar enerji varsa tüketiyoruz. Uzundur bu kadar gülmemiştik. BACCİ Burcu, BACCİ Miso.

marruu


6 Şubat 2009

Güz Sancısı


Şşş. Karışma sen bu işlere. Anlamazsın! Neyi anlamam? Anlamazsın, karışma diyorum. Doğru, anlamam. Düşünmeyince anlama ihtimali sıfır oluyor çünkü. Noktaları birleştirmeyince bütün resmi görebilmek mümkün mü?

Ah Nemika... Aynanın karşısına oturup yüzünü iki elinin arasına alarak kendine, gözlerinin içine şöyle bir baksaydın yeterdi, biliyor musun? O yumuşacık gözlerine... O Suat’a yumuşacık bakan gözlerine... Ah Nemika, dünyanın en büyük bahtsızlığı babadan utanmakmış, değil mi? Anladın sen bunu. Ve çok pahalıya patladı sana; her şeyini yitirdin. Aşkın sandığın Behçet’i, ilahlaştırdığın babanı, o muhteşem yaşantını, insanlık onurunu ve gerçekten sevdiğin Suat’ı...

Suat, ne yaptın sen? Niye sorup duruyorsun? Sorma, sorma ne olur! Bak sorup durdun; neler oldu, gördün mü? Geri dönüşü var mı artık? Bir de tuttun Nemika’ya aşık oldun. Başka kız mı yok? Bak babasına; bizim anlamadığımız her şeyi anlıyor, her şeyi biliyor. Ve ne yazık ki her şeye muktedir. Kendi gibi olmasına rağmen bir kaç konuda farklı düşünen birini öldürmeye bile. Suat kendine gel, bak Nemika geliyor, heyecanlanma çocuk gibi. Behçet’in O. Düşünmeyen, düşünse de anlamayan, anlasa da harekete geçemeyen Behçet’in...

Behçet! Seni ahmak! Kurtul şunların elinden, git Suat’ın yanına. Gerekiyorsa sen de dayak ye. Nasıl durdun öyle, nasıl bekledin? “Behçet” diyen, gammazcılığına hala inanmayan o sesi duymaya nasıl dayanabildin? Suat’ın senin ihanetini öğrenip en büyük acıyı yaşayarak ölmesine nasıl izin verdin? Koş bakalım Behçet efendi, nereye varcaksın? “Behçet” diye seslenen Suat’tan nasıl sıyrılabileceksin? Rum kızına aşkını itiraf bile edemedin; Nemika seni terk etmeseydi de çizdiğin hayattan sıyrılacağın yoktu. Son anda adam oldun; ne yazık ki her şey için çok geçti artık babanın karşısına dikildiğinde. Hoş, o da omuzları inik, kısık sesli bir dikilişti, ama olsun. Ama oldu mu? Olmadı, değil mi? O en korkunç iki güne, 6-7 Eylül’e çanak tutanların başını çekmek nasıl bir histi? Tüm öldürülenleri, tüm yağma kurbanlarını taşısan kucağında bu suçluluk duygunu yenebilir misin Behçet? Harcanmış Behçet seni!

Rejans’ta Bach’ın çello sonatını canlı dinleyebiliyorsan, kendi mutfaklarında yaptıkları nefis votkayı içebiliyorsan, sofralarına oturduğunda farklı lezzetler tadabiliyorsan eğer... İşte bunları “öteki”nin kültürüne borçlusun. Onun da sana borçlu olduğu bir çok şey gibi. Ama ne yaptın sen? Olmayan bir şey uydurdun, ellerine sopalar, silahlar tutuşturduğun çapulcuları, katilleri, açları, tecavüzcüleri sığır sürüleri gibi doldurdun kamyonlara, getirdin kentlere. Kucaklarında Fatih’in tablosunu taşıyan, hala 500 yıl öncesinin olayıyla gurur duymaktan başka elinde hiç bir şeyi olmayan bu adamlara başkalarının hayatını talan ettirerek tattırdın çikolatayı. Ancak o şekilde dokunabildiler ipeğe, satene. Neyin intikamını aldıklarını bilmeden saldırdılar hayvanlar gibi...

Herkesin tarihinde çok büyük utanç anları vardır, eminim. Bu da bizimkilerden biri işte. Çok çok üzgünüm ve o olaylar yüzünden, o olayların sorumluları adına bütün benliğimle en içten bir şekilde özür diliyorum; hiç bir şeye yaramayacağını bile bile...

Nokta!

3 Şubat 2009

Barcelona 1: Gaudi


Burcu’yla inanılmaz bir uyum içinde şehri dolanıp durduk dört gün boyunca. Bir sonra kuracağımız cümle bile bazen aynı oldu. Farklı kelimeler belki, ama aynı niyet. Kahve içelim mi? Hediyelik alalım mı? Şuraya bakalım mı? ...lım mı? ...lım mı? ...lım mı? Aynı şeylere gülüp aynı şeyleri geyiğe sardık. Aynı insanları beğenip, “gel sana bunu alayım,” dedik. Bir tek rastalı saçlıları beğendiremedim kendisine.

İspanyollar “s”leri peltek söylüyorlar; ben hiç bilmiyordum, dilin özelliği buymuş. Birbirimize “gracias” deyip gülüşüp durduk. Türkçe kelimeleri İspanyolca gibi vurgulayarak ayrı eğlendik. “Man-zaa-ra”, “Pe-çee-te”, “Pı-raa-sa,”... Aslında bunların hepsi bahane; güldük işte, dört gün boyunca hatırlamadığım bir zaman diliminin toplamı kadar güldük, mutlu olduk. Barcelona kelimesini algılayışım değişti benim; sanki coşkulu bir şey söyler gibi, güzel, keyifli, lezzetli bir şey gibi, ağzımızı doldurarak söylemek gerekiyormuş gibi hissediyorum artık. BARCELONA!

Gaudi’nin sanat şaheserlerini gördüğümüzde dibimiz düştü. Casa Battlo’yu veya Casa Mia’yı gezerken kulağımızdaki rehber şehri adamın tasarladığını anlatıyordu. “Bir dahiyi mi, yoksa bir akıl hastasını mı mezun ediyoruz, bilmiyorum,” demiş hocası zamanında. 1900’lerin başında şehrin planını çizmiş Gaudi efendi. Zaten G oo gle’dan baktığınızda şehrin kutu kutu olduğunu görebiliyorsunuz. Her kutucuğun ortasında da bir avlu. Ve tabi şehrin kanalizasyon sisteminin yine aynı zamanlarda hayata geçirildiği anlatılıyordu. Bu Casa Mia veya Battlo da oyuncağı olmuş zaten Gaudi’nin. Hansel ve Gretel için tasarlayıp yaptığı muazzam masal evlerini kendisine ısmarlayan zenginlerin hizmetine sunmuş. Öyle iyi bir mimarmış ki, parası olan dökmüş önüne, buyur istediğin gibi yap diye. Bir de tabi Casa Battlo’yu gezerken en büyük şok merdivenlerden yukarı çıkan Alain Delon’la karşılaşmak oldu. Adamın da orada oturduğunu öğrenmiş olduk böylece.

La Sagrada Familia ise akıllara zarar bir yer. Gaudi gençliğinde din min fazla sallamıyormuş. Sonra ağır ve uzun soluklu bir hastalık geçirmiş ve koyu bir Katolik olmuş. Ve kendisini Sagrada Familia’yı tasarlamaya ve inşa etmeye adamış. Son on iki yılını da bunun için feda etmiş. Böylesine dindarlık ilk defa bu kadar iyi bir işe yaramış diye düşünüp gülümsüyorum metrodan çıktığımızda. Öte yandan buna bu kadar sarmasaydı kim bilir daha ne şaheserler yaratırdı diye düşünmeden de edemiyorum. Kuleleriyle tepemizde dikilmiş bize bakıyor La Sagrada. İnsanın üzerine eğilmiş gibi; ne kadar aciz ve küçüksünüz der gibi. Burcu’yla afallıyoruz; hiç bir binada bu kadar motif görmemişiz hayatımızda. Her bir köşede farklı hikayeler anlatan heykeller var. Önünde günlerce dursak, günlerce konuşabiliriz gibi geliyor. İçeri giriyoruz ama içeride inşaat ve insanı ziyadesiyle boğacak kadar çok toz var. İnşaatı bilerek bitirmiyorlarmış gibi bir dedikodu var; ilgi çeksin diye bitirmiyorlarmış. Bilakis olumsuz etkiliyor bence.

Kuleye çıkmak için asansöre binmeyi bekleyen insanların arkasına geçiyoruz. Bende ciddi bir yükseklik korkusu var ama yine de çıkmak istiyorum. Daha asansörde içimdeki kelebekler yükseliyor. Tepeye çıkıp asansörden iniyoruz ama ben bir adım atıp asansörden çıkabiliyorum ancak. Bir adım daha yok. Burcu ilerleyip kuledeki odacıklardan manzarayı çekiyor; bırakın bizden yüksek bir binayı, göz hizamızda bile insan yapımı hiç bir şey yok. Bayılmak üzereyim; elimi uzatsam bulutlardan birine binebilecekmişim gibi. Ter içindeyim, midem bulanmaya başlıyor. Sırtımı duvarlardan birine dayıyorum. O sırada asansör geri geliyor. Yerimden kıpırdamadan kıza elimi uzatıyorum. Bir kelime bile çıkmıyor ağzımdan. Kız dirseğimin altından kolumu kavrıyor ve beni asansöre çekiyor. Aşağıya doğru harekete geçtiğimizde, “üzülmeyin,” diyor, “bir çok insan böyle oluyor.” Korkumu bile bile çıkıp bu kadar ürktüğüme üzülüyorum. Kıza teşekkür edip dışarı çıkıyorum ve Burcu’ya, “ben iyiyim, sen keyfine bak,” diye mesaj atıyorum. Beş dakika geçmiyor ki Burcu da geliyor. Yiğidim aslanımın yüzü bembeyaz, tir tir titriyor. Asansöre binmemiş. Kuleden yürüyerek inmiş; attığı her bir adımda yeri görmüş. Çıkıp bir kahve içiyoruz. Toparlanmamız bir saat sürüyor.

Gaudi’ye dair son uğrak Park Güell. Barcelona’nın tam tepesinde devasa bir park. Zamanında Güell ailesine araziyi aldırmış, içini de bir güzel ağaçlandırmış. Amacı 60 evlik bir zengin muhiti yaratmakmış. Ama kardeşim o kadar tepede bir yer ki burası, muhtemelen zenginler adamın suratına gülüp, biz bir düşünelim dedikten sonra içlerinden yürrrü diyerek olayı kapatmışlar. Hepi topu iki evcik var parkta. Biri Gaudi’nin mütevazi, minicik evi, diğeri ise Güell’lere ait ev. Şu anda da içinde birileri oturuyormuş ama kim olduğunu soramadık. Parka gitmeye niyetlendiğimiz ilk gün binlerce basamağı tırmanıp yukarı ulaştığımızda fırtınada devrilen ağaçlar yüzünden parkın kapalı olduğunu öğrenip kahrolmuştuk. Ama yılmadık, bir daha gittik, bir daha ter içinde kaldık ve her bir şeyi gördük. Japonlardan beter fotocu Burcu da derin bir nefes aldı. (Yalnız görülmeden de olmazmış yani, şimdi hak yemeyeyim.)

Şehirlerini dahi bir mimara teslim eden zihniyetle bizim şehirlerimizi teslim alan sığırları karşılaştırdık; üzüldük. Niye böyle olduğumuzun sebebini bulamadık (desem yalan olacak). Yine de onlar adına sevindirici tabi; intikamcı düşünmenin alemi yok. Belki bir gün bizim topraklarımızda da böyle insanlara fırsat verilir diye pespembe düşündük ama pek de umutlanamadık.

Arkası yarın...


marruu

25 Ocak 2009

Barselona


Filmi yazmayacağım. Seyrettim ama; ve hiç üzerime alınmadan, gerçekten dışarıdan gözlerle bakarak çok eğlendim. Özellikle de Penelope Cruz’la. (Konuştuğum bir çok insan, "o ne öyle ya, többeeeğ" filan gibi tepkiler verdi.) Neyse, filmi şimdi yazamam; çok işim var çoookk.

İşim şu: 24:30 otobüsüne binip İstanbul’a gitmek.
İstanbul’da inince taksiye atlayıp “Çek Atatürk havalimanı dış hatlara,” demek.
Dış hatlarda inip Burcu’yla buluşmak.
Ve 9:30 uçağıyla Barselona’ya uçmak.

Ey dostlar, şen dostlar
Umuyorum ki hiç bir aksilik olmadan gideceğiz
Ve çok eğleneceğiz

Ve belki de geri dönmeyeceğiz :)

heheheheh

marruuu


20 Ocak 2009

Gaflet ve boş işler profüsürleri


Yemekhaneye aşağıdan girmiştim gazete almak için. Yukarıdaki hoca yemekhanesine çıkarken öğrencilerin “J a n d a r m a de-fol!” diye slogan attıklarını duydum. Görmeye çalıştım ama pek birilerini de göremedim. Tarih yalnızca Hrant Dink’i gösteriyordu, dışarıda eylem filan da olmamıştı. Anlam veremedim. Küçük bir grup herhalde duymadığım bir şeyi protesto ediyor diye düşündüm.

Yarım saat sonra yemekten çıktığımda yemekhanenin çevresini j a n d a r m a n ı n sarmış olduğunu gördüm. Allah allah, yukarıya da hiç ses gelmemişti. Başka bir şey de görünmüyordu; yine anlamadım.

Bugün çocuklar anlattı. Öğrenciler stand açmış, gazete satıyormuş. Ne gazetesi olduğunu bilmiyorum, yüzde yüz sol eğilimli bir yayındır ama. Hocalardan biri, “şuradaki adam fotoğrafınızı çekiyor,” diye öğrencileri uyarmış. Çocuklar da cep telefonuyla fotoğraf çekeni yakalamışlar. Ne yapıyorsun, hiiiç, fotoğraf mı çekiyorsun, yoooğğğğ, kimsin, yemekhane görevlisiyimmmmm, gel bakalım... diyerekten alıp yemekhaneye götürmüşler. Yemekhanedekiler de biz tanımıyoruz deyivermişler. Adamın üzerinden iki sahte kimlik çıkmış. Cep telefonundan ise çocukların fotoğrafları ve bir sürü asker telefonu. Bir de o anda “öğrenciler stand açtı, gidecek misin?” diyen bir mesaj gelmesin mi? (Hemen kendisine bahtsız bedevi şilti takdim edilmiş.) Çocuklar tabi öfkeden kudurmuş. Rektör yardımcısı gelip olaya el koymuş, zabıt tutulmuş filan. Çocuklar adama hiç bir zarar vermeden dağılmışlar. Ama olay esnasında okul robota dönmüş kasklı, zırhlı adamlarla dolmuş.

Yaa, işte böyle. Yani çocuklar yasadışı ne yapıyormuş ben anlamadım. Adam neden bu kadar keklikmiş, onu hiç anlamadım. Çocukların nasıl olup da sükuneti koruduklarına da aklım ermedi; ama olayın en sevindirici yanı buydu bence.

Biraz da komik geldi bana. Hani şimdi adamcağızın karizma durumları filan. Eeeğğ, bennn, aşçıyım ben, hobim bu foto moto...

heheh

marruu


8 Ocak 2009

Yoksun adamlar


Başka şehirde okumak zordu bana. Evet özgürdüm, hesap kitap kendimeydi çoğu zaman; ama zordu işte. Yurtta kalmak da öyle. Yollarda sürünmedim okula gidip gelmek için; ki İstanbul söz konusu olduğunda bu inanılmaz bir hediyedir insana, ama zordu işte. Eğlenceden, gülmekten çatladığım anlar oldu olmasına da... Bazen kendimi bile görmek istemezken odada 8 kişi olmak zordu.

Eve çıkmak isterdim deli gibi. Şöyle ayağımı uzatayım, istediğim zaman söndüreyim ışığı, arkadaşlar gelsin gitsin... Ah bir de sevgilim olsa, bir de sevgilim gelse... Bize özel, başkasına mahrem her şeye tanık olsa o evim... Miso’nun kuraklığı, ilişkilere dair korkaklığı yüzünden hiç bir sevgiliye tanık olamayan evim de oldu, hiç bir zaman bitmeyecek sandığım aşkımı her bir köşesinde yaşadığım evim de.

Ne kadar mutluydum ben o evde, ne kadar aşıktım. İçim uçuşuyordu sevgiden aşktan. Pastane köşelerinde milletin anlamaz, kınayan bakışlarına maruz kalmadığım için ne kadar şanslıydım. Bu kadar güvenli bir ortamda yaşayabildiğim için sakin sakin, hoyratlığa kaçmadan, incinmeden öğrendim-yaşadım her şeyi. Ve o adamla evlendim ben. Hoş, evlenmesem de o ev yine aynı büyüyle ve güzellikle içimde kalırdı hep; çünkü o ev beni ben yapan yer olmuştu.

Ben çok şanslı bir misoydum işte, çook. O ev hiç bir zaman başıma geçmedi. O evin delik doğalgaz boruları yoktu. Tüpümüz de balkondaydı; başımıza hiç bir şey gelmedi. Gelseydi; bizi evde, salonda iki ayrı koltukta televizyon seyrederken bulsalardı... Ya da bizi yatakta bulsalardı... Ve böyle çirkin ağızlarını doldura doldura, çirkin çirkin konuşsalardı... Yaşadığımız hiç bir şeye saygı duymadan, mutluluğumuzu, bunun kendi tercihimiz olduğunu zerre kadar hesaba katmadan yaftalasalardı... Zaten paramparça olan ailelerimizi bir kere daha yaralasalardı...

O Bilkentli çocuklara yaptılar bunu. Hiç utanmadan hem de. Utanmazlar zaten; bütün yaşadıkları, bütün hesapları diğer dünyaya dair pazarlıklarıdır. Başka hiç bir şeye veya kimseye saygı veya sevgi duymazlar.

Kurak memleketin iğrenç adamlarıdır onlar.

Her şeyden yoksun olan, ve etraflarındaki herkesi aynı yoksunluğa mahkum eden.

marruu

23 Aralık 2008

Bu aralar miso hanım...


İkinci sınav bitti, okundu, ortalamalar teslim edildi. Memnunuz memnunuz; yalnız bir öğrencimiz var ki gerçekten çalışıyor olmasına rağmen sürekli aynı hatalarla çakılıp duruyor ve tabi sınavları da elli küsurlarda geziyor. Üstelik ikinci senesi. Kafamızı bir hayli kurcalıyor yani. Nasıl yardımcı olunur; onu da çok bilmiyoruz. Geçen gün ağladı, ağladı. Bizim de burnumuz yandı durdu. Hayır, ağlasak çok saçma bir durum olacak, kız daha beter ağlayacak. Hay allah, bilemedik cidden ne yapacağımızı.

Oy vermeye mahkum olduğumuz ve bundan başka sarılacak hiç bir şey olmayan, hiç bir proje üretemeyen, kendi içinde bile kafası son derece karışık sevgili partimizin bir üyesi ziyadesiyle midemizi bulandırdı. Kadınla ilgili herhangi bir şey okumak, ona dair herhangi bir şey duymak, o nefret dolu suratına bakmak istemiyoruz. “Ohhh, ne varsılım bennn, yedikçe yedim, şiştikçe şiştim, egomu da şişirip cilaladımmm, saldırıyorum millete etnik metnik ne bulursam artık...” Bunları demedi, biliyoruz, ama demiş sayılmaz mı? Demekten beter şeyler söylemedi mi? Ha? Lütfen lütfen söyleyiniz.

Cuma günleri girdiğimiz sosyoloji dersinin sınavından 29.5 aldık. Liste asmışlar; aaa bir baktık en yüksek miso hanım almış. Heheh. Hem utandık, hem sevindik. Dışarıya utanmış gibi yaptık, içten içe çok hoşumuza gitti. Ya aslında misafir öğrenci olarak giriyoruz derse; genel ortalamayı etkilediğimiz yok yani. İzin aldık en başta, hocanım da çok şeker. (Başkaları sevmiyor olabilir; onların standardı pek yüksek. Bir de bir şeye kızdılar mı artık ağzıyla kuş tutsa affetmezler. Neyse, bize ne, biz seviyoruz.) İşte öyle. Not da 30 üzerinden sanıyorduk, meğer 34 filan gibi bir şeymiş. Olsun, hala sevinçliyiz; bunca seneden sonra dersi anlıyor olma sevinci yani, başka bir şey değil.

Yılbaşında ne yapacağız sorgusu suali canımızı sıktı. Üzüldü miso biraz, kalbi kırıldı. Başka şeyler vardı galiba ama konu buradan açıldı, yanlış bir suçlamayla üzerine gidildi. Evet evet üzüldü miso, ama galiba halloldu her şey. Aslında biraz daha konuşulsa daha kolay olabilecekken her şey... Tercih meselesi işte; dınnn nerede benim sihirli değneğim, değiştirsem bi lokmacık. Ha? Nasıl olur? Biraz daha laf?

Dünyanın Durduğu Gün müdür nedir, Keanu’yla Jennifer’ın hatrına o filme gittik. Aman birilerinin gücüne gitmesin gene, kısa keselim, filmi hiç beğenmedik, kurguyu beğenmedik, bazı şeyler nerden fırladı anlamadık. Kısa kes miso: paramıza ve zamanımıza acıdık.

Arada da boş boş gezindik, ofiste oturduk, Prag’ı düşündük, Prag’ı özledik, ah bir daha gitsek de o muhteşem sokakları arşınlasak dedik. Dejenere mi oldunuz misohanım, diye sorduk. Yok yok, insani bir özlem dedik.

Böyleyiz işte bu aralar. Fena değiliz.

marruu

14 Aralık 2008

Prag


Uçak inmek üzere. Aşağıya bakıyorum; şehir Şirinler’in Köyü gibi. Öyle insanın gözüne giren gökdelenler yok. O kadar heyecanlı ve mutluyum ki anlatamam. Bir çocuk gibi kıpır kıpırım; uzun zamandır ilk kez bu kadar çocuk gibi.

Ah Prag... Bir şehir nasıl olur da bütün eskiliğiyle muhafaza edilebilir? Ve hala köhne olmayabilir? Binaların güzelliğini yazmaya kelimeler yetmiyor. Kiliselerini, katedrallerini, önemli yapılarını geçtim, normal evler bile muhteşem. Binaların üzerindeki insan figürleri, çatılardaki o ince işçilik veya meydandaki heykeller gerçek anlamda büyüleyici. Mimari anlamda aslında ne kadar da zayıf ve sıradan olduğumuzu düşünüp üzülüyorum. Bir zamanlar birilerinin yaptığı tercihlerle resimsiz, heykelsiz, estetikten fersah fersah uzak binalara mahkum olmuşuz ne yazık ki.

Dekor gibi sokaklarda buz gibi havada yürüyüp duruyoruz. Sanki her an ilerideki köşeden aktörler filan fırlayacak da biz de üzerimize düşen rolü oynayacakmışız gibi. “Salon ısıtılmıştır” ibareli bir kilisede konsere giriyoruz. Salon sıcaklığı o kadar düşük ki, “uyuma-uyursan donarsın” telkinleriyle konseri bitiriyoruz. O kadar yüksek tavanlı ve eski yerleri ısıtmak mümkün değil tabi ki. Ama o akustiğin artçı sarsıntıları hala içimde, hala sürüyor. İyi ki gitmişiz diyoruz, moraran ellere rağmen.

Geldiğimiz gece S t ar b ucks’da bir şeyler içen, K F C’de bir şeyler yiyen turistlerle dalga geçiyoruz. Ya sen kalk buralara kadar gel, sonra dünyanın dört bir yanını sarmış lokantalarda tıkın dur. Öyle mi miso hanım? Al sana kahpe felek. Para bozdurmayı unuttuğumuz için üç kuruşla kalakalıyoruz. Geceleri meydandaki döviz büroları çakala dönüşüyor. Gündüz 25’den bozdukları paraya gece en fazla 16 veriyorlar. Mecburen o mühim tavukçuya giriyoruz, iyice hesap kitap yapıp ortaklaşa bir şeyler yiyoruz. Oh olsun sana miso hanım; dünyevi işleri atlamayacaksın böyle işte.

Son gece U Fleku diye bir bara geliyoruz. Yola çıkmadan hemen önce otelde “iyi ki yağmur filan yağmadı,” diyorum. Şom gibi. Gittikçe bastıran yağmur altında buluyoruz barı. Bar değil aslında, geleneksel bir birahane. 1450’lerden beri varmış. Tadı muhteşem olan kendilerine has dark bir bira yapıyorlar. Tek tek masalar yok. Uzun masalarda herkes yan yana oturuyor. Yiyor, içiyor, gülüp eğleniyorlar. Az sonra ufak tefek bir akordeoncu ve dev bir tür pirinç üflemeli alet çalan çam yarması gibi bir adam geliyor. İkinci Dünya Savaşı’nda gibiyiz. Sanki birazdan içeriye kollarında güzel kadınlarla üniformalı Naziler dalacak. Herkes bizim hiç birini bilmediğimiz, melodisine bile aşina olmadığımız şarkıları söylüyor. Bir tek kelime bile anlamıyorum ama gözlerim doluyor. Müzik hep böyle etkiliyor beni; hem sevdiğim hem de utandığım bir lanet gibi.

Prag’a dair tek kötü his herhalde insanlarının soğukluğu. Hatta kabalığa varan bir soğukluk. Bir şey sorabilir miyim dediğinizde yüzünüze bakılmaması örneğin. Elbette herkes değil ama ne yazık ki üzücü bir çoğunluğu. Belki turistten bıkmış durumdalar, belki de fazlasıyla doymuş. Bilemiyorum. Ama kadınları cidden güzel. Saçları sapsarı boyalı, güzel ve üşümeyen kadınlar. Ben kaz tüyü kabanımla gezerken bayanların etek boyları veya düşük belleri dudak uçuklatacak cesurlukta. Bir de buranın kadınları kürke çok meraklı. Bazılarının güzelliğine güzellik katan o kürk, bazılarını garip, nesli tükenmiş hayvanlara çevirmiş ne yazık ki. Bir söyleyenleri, uyaranları da yok belli ki.

Genel izlenimler bunlar. Şuraya gittik, bunu gördük demeye başlasam sayfalar yetmez herhalde. Diyeceğim şudur: Mutlaka gidilmeli, görülmeli. Muhteşem bir yer gerçekten de.

Marruu ki ne marruu

30 Kasım 2008

Bıranç


O kadar havalıydık ki bugün, anlatmak mümkün değil sanırsam. Bırança gittik. Paşam’ın şirketinin organize ettiği bir etkinlikti.

Dedim ki ben ona, “şunla ve bunla otururuz, değil mi?” Bunlar o üç bin kişilik şirkette tanıdığım on beş kişiden sevdiğim iki üç kişi. Paşam dedi ki olmaz. Neden? Paşam hazretleri müdir. Dedi "biz müdirlerle oturiciiz." Neeey diye inledim. Misolar gibi içli içli ağladım. Kan kustum, kan kustum dedim. Kızılcık şerbeti desem direktörlerle otururuz diye korktum. İşallah çok hasta olurum da gelemem, dedim. (O zaman ben de gidemem, dedi) Oturamam ben o tiplerle. Aman yalebbim, o müdir karıları sarı boyalı saçları, kıpkırmızı boyalı tırnaklarıyla bana böööle yukarıdan bakmaz mı? Bana afaganlar basmaz mı? Yediğimi üstüme başıma dökmem mi? Beceriksiz, sakar, 6.5 yaşındaki miso hallerime dönmem mi? Alışmışım öğrenci diyarlarına, maksimum doğallığa, naaparım ben bunlarla...

Yanaştım müdirime, dedim, “noolur onlarla oturmasak, ayıp mı olur?” Bööyle gözlerini kapadı açtı evet demek anlamında. “Peki ayıp olursa da çok mu ayıp olur? Ha? Mırrr? Marrr?” Güldü paşam padişahım aniden. "Ah be misom, dedi, noolucak onlarla otursak? Neyden çekiniyorsun? Korkma, korkma, bizim çocuklarla otururuz. Ama noolucak, kiminle otursak sever seni."

Yaaaa, ohhhhh, tamam, doooru doooru sever, eheheh demek bizimkilerle oturucazzz. Gidelim gidelim, yiyelim içelimmm.

Neyse havalı geçti yaneeee.

marruu

21 Kasım 2008

Yoruma yorum


Aziz bey, hoşgeldiniz. Biraz uzun bir yazı olacak, bu nedenle “Vicdan”sızlık yazıma yaptığınız yorumu yorum kutucuğunda cevaplayamadım.

Yorumunuzu okudum. Ve sonra bir kaç kere daha okudum. Doğru anlamış olduğumdan emin olabilmek için. Yorumunuza vereceğim bir kaç cevap var, ama önce kendi yazımla ilgili bir iki şey yazmak istiyorum.

Kendi yazımda, yazarken farketmediğim bir şeyi gördüm sizin yorumunuzdan sonra: Sanki NY hasmımmış gibi bir tablo çıkmış ortaya. Yani haz etmediğim doğru, ama yazının dozu anlamı biraz kaydırmış. Ben aslında vicdan kavramının filme yansımasından ne anladığımı yazmaya çalışmıştım, ama becerememişim. Bu bağlamda cidden kötü bir yazı olmuş. Sanırım bunun nedeni filme sizin iddianızın aksine gerçekten çok şey bekleyerek gitmiş olmam. Şimdi çok sağlıklı değerlendirmek de pek mümkün değil aslında; o anki durumu çok net hatırlamıyorum zira. İkinci olarak oyunculuklara değineyim; ve tabi yaptığım ikinci hataya: Yine doğru ifade edememişim. Kadının taş kalpli olması değildi benim eleştrimeye çalıştığım; benim o taş kalpliliğe ikna olamamamdı. İnanın taş kalpli olmasının oyunculukla değil, senaryoyla alakalı olduğunu biliyorum. Bahsettiğiniz taksi sahnesi de bana yetenekten ziyade bönlük gibi göründü. Dediğim gibi, filmin sonundaki sizi çok etkileyen bu sahne bana hiç dokunmadı. Sanırım sizi ikna eden şeyleri ben ıskaladım, ya da kişisel bazı açıklıklar ve kapalılıklar buna neden olmuş olabilir.

Bütün bunlara ek olarak kendime bir soru sormamı sağladınız: NY’yi mi sevmiyorsun, oradaki karakterin canlandırılmasını mı beğenmedin? NY’den pek hoşlanmıyorum açıkçası; gerek tarz, gerek oyunculuk olarak. Oyunculuklarında hep aynı tabloyu görüyorum belki de. Ama gerçek hayatındaki tarzı? Müsadenizle bundan hoşlanıp hoşlanmamak benim kendi tercihim olarak kalsın. Sizin hoşunuza gidiyormuş, samimi buluyormuşsunuz. Hiç bir itirazım olamaz. Yine müsadenizle, ben aynı tarzdan son derece rahatsız oluyorum ve hiç hoşlanmıyorum diyebilir miyim? Sizin samimiyet olarak tanımladığınız yönü bana yalnızca avam geliyor, üzgünüm. Bütün bunları bir kenara ittiğimde de filmdeki karakterin canlandırılışını beğenmedim desem? Ya da beni ikna edemedi desem? Bana çok kızacaksınız gibi geliyor.

Evet, kızacaksınız ve zaten yorumunuzda da bu his çok açık. Şimdi yorumunuzda kullandığınız üslup hakkında bir iki şey söyleyeceğim. Öncelikle şunu açık etmeliyim: Bu blogda profesyonel bir şey yapmıyorum, köşe yazarı değilim, sinema eleştirmeni hiç değilim. Haşa! Haddimi de bilirim. Ama bilgi sahibi olmadığım kanaatini nereden edindiğinizi de anlamadım. Ben de şimdi sizin yanlış kullandığınızı düşündüğüm bir kaç kelimeden yola çıkarak Türkçe bilmediğinizi varsayabilir miyim acaba? Ve size teması bu olan saldırgan bir yazı yazabilir miyim? Hayır. Asla böyle bir çıkarımda bulunmam. Çünkü bu biraz fazla sert olur, değil mi? Ve bir o kadar da haksızca. Ama tabi şimdi size neyi ne düzeyde bilip bilmediğimi anlatmaya çalışmak da çok beyhude olur. Oyunculuk üzerine bir kaç kitap ismi versem mesela, biraz olsun imajımı toparlayabilir miyim? Aslında buna hiç gerek yok, bunu da biliyorum.

İkinci olarak, son derece samimi bir şekilde tekrar etmek istiyorum: Gerçekten de herhangi bir konuda öyle engin bir bilgiye sahip filan değilim. Sinemaya dair bilgim gittiğim filmler ve takip ettiğim naçizane bir dergiden edindiğim bir kaç kırıntı. Yazdığım yazının sizde neden böyle bir öfkeye yol açtığını anlayamadım. Burası bir blog; bir gün kedimi yazıyorum, bir gün yaşadığım bazı çıkışsızlıkları, bir başka gün de gittiğim bir filmi. Altına A. Dorsay diye imza atma gayretim bile yok. Ah gün gelecek ben de ne biçim eleştiriler yumurtlayacağım gibi bir rüya yok. İnanın sadece hissettiklerimi yazıyorum. Başka film yorumları da yapmıştım, kimse beğendiğine veya beğenmediğine bu kadar kızmamıştı. Kızmanız bir yana bu kadar “kırıcı” kelimeler kullanmanız çok şaşırttı beni. Bakın “kırıcı” diyorum; gerçekten üzüldüm. O kadar amatörüm yani. “Ayrı bir eleştrimenlik başarısı” / “Fikir sahibi olmak için bilgi sahibi olmak” / “Engin bilgi paylaşımı” / “Ne kadar saçmaladığımı öğrenmek”... Bütün bu ifadeleriniz beni gerçekten incitti.

Aziz bey, son olarak da ikinci yorumunuzda aniden yumuşayan üslubunuzun beni şaşırttığını söylemek istiyorum. İlk yorumunuzda dayak yemişten beter oldum zira. Film hakkındaki diğer yorumlarınız hassasiyetinizin NY bağlamında olduğunu düşündürttü bana. Bu hanım bir gün Oscar veya bir başka ödül alırsa beni düşünüp derin bir ohh çekeceksiniz gibi geldi. (En kibar ifadeyle) Umarım alır; bana da bir başka filmini seyredip oyunculuğu hakkında bir kere daha düşünme fırsatı doğar.

Saygılarımla
miso

16 Kasım 2008

Sufleee


Saat 8
Gel canım benim, geeel, pisipisipisi.
Dış kapıyı kapatıyoruz.
Ses yok.
Suflee gel kuzumu, gel bi tanem, gel misomiso.
Ses yok.
(O gün evde temizlik vardı, acaba kadın mı kaçırdı?) Sufleeee.
Ses yok.
Anne, ya Sufle gelmezse, ya o da ölürse?
Annecim, ağlama dur, gelir.
Gerçekten mi?
Gelir annecim, dur, korkma. (Cidden, ya o da gelmezse, ya o da ölürse, aman miso sen de ağlama, yoksa bu gece bitmez)

Saat 10
Dışarıdan bir ses: beyooovv
Yerimden nasıl fırladığımı bilmiyorum. Bakıyorum. Sarı bir kedi ama farklı gibi de. Gece gece gözüm de iyi görmüyor. Ama elleri... Yok, yok, bu değil. Bizimkinin elleri süte batmış gibi.
Çaresiz, kapatıyorum kapıyı.

Saat 11
Bir beyooovv daha.
Açıyorum yine bir ümit.
Purrr, gurrr, giriyor içeri. Bacaklarıma sürünüyor.
Üst baş leş olmuş, dudağın sağ tarafı hem alttan hem üstten zımbalı.
Kucağıma alıyorum, göğsüme bastırıyorum, gurul gurul ötüyor. Buz kesmiş.

Ağlıyorum.
Şükrediyorum.
Aptal Sufle.
Canım Sufle.

marruu

8 Kasım 2008

Bu kadarı da “Vicdan”sızlık yani…


Ödül hikayesine çok prim vermem genelde; önemli olan performanstır, değil mi? Yoksa verilen ödüller zaten hiç bir zaman gerçekten öznel olamazlar. İnsan doğası bu; bir filme, bir performansa verilen ödül kişinin kendi algısına bağlı sonuçta. Algı dediğimiz şey de öyle çok uçlu bir şey ki...

Dedim ve derim yine. Ama ödüllere de saygıda kusur etmemeye çalışırım. Oradaki koltuklardaki insanlar herhalde belli bir birikimi, deneyimi, görgüsü olmadan oraya oturmaya cesaret edemezler, yüzleri tutmaz, vardır bir bildikleri diye düşünürüm...

Düşünürüm düşünmesine de... Altın Portakal’ın Nurgül hanıma hangi bağlamda verildiğini de filmi gördüğüm günden beri düşünür dururum. Filme gideli iki hafta oldu, ben hala mongol moddayım. En ufak bir mantık ilişkisi kuramamak insanı cidden çok yoruyor bu bağlamda.

Hani filmde vicdan kavramıyla en ufak bir şey olsa, yine diyeceğim ki bu kadar zor bir kavramı bak nasıl yansıtmışlar. Koca desen Nurgül’le ilişki yaşıyor ama bunun en ufak bir vicdani yükünü taşıyor gibi görünmüyor. “Sevmediğim kadınla evlenmişim, Nurgül’le yaşadıklarımı cümle alem biliyor, karımın da, sevdiğimin de gururunu kırıyorum,” gibi bir muhakeme yaptığı yok. “Topluma karşı iki kadını da küçük düşürüyorum, ne vicdansızım ben,” de demiyor. Daha ziyade damızlık bir boğa gibi. Üzerinde atleti dolanıp duruyor.

Nurgül hanımda da bu kavramdan eser yok. Ve o ne arsızlıktır, o ne cart-cart ses ve hal tavırdır ki, bu kaçıncı filmi seyrettiğim, her bir film boyunca oradaki karakteriyle gerçek insanı ayırt etmekte her seferinde zorlandım desem biraz terbiye sınırlarını aşmış olucam, özür diliyorum şimdiden. Sevdiği adam başkasıyla evlendiği için en küçük bir duygusal sıkıntı yaşamayan, adamın karısıyla arkadaşlık kurarken yüzü bile kızarmayan ya da yönetmen yırtınsa da bunları gösteremeyen bir portre çiziyor filmde. Taş ruhlu- taş kalpli bir kadın. Ve taş suratlı.

Karakterizasyonun zayıflığı bir yana, filmin genel akışı da son derece kopuktu. Neden kurulduğu anlaşılamayan cümleler, lise tiyatro grubunun bir öğle sonrası serbest çalışmasını andıran doğaçlama diyaloglar, aynı sığır erkeğin kadını olma kaderini paylaştığı için aslında muhteşem bir duygusal ortaklık şöleni sunabilecekken yüzeysel bir yakınlık ve hatta anlamsız tensel temaslarla sınırlı kalan bir ‘iki-kadın’ dostluğu. Dostluk demeye bin şahit isteyen.

Diğer tarafta manasız bir cinsel şiddet; örneğin neden olduğu anlaşılamayan bir araba içi sevişmesi ve hemen ardından adamın oradan ayrılıvermesi. Kadının ortada kalakalması. Tutku muydu o araba içi sevişmesinin sebebi? Kırıntısını bile bulamadım ben, bulan beri gelsin.

Uzun zamandır beni en çok hayal kırıklığına uğratan film oldu bu.

marruu

28 Ekim 2008

Son bir iki gün


Dün itibariyle 36yı devirdim efendim. Baktım yüzüme, önce sabah, sonra da gece. Üzerimde farklı kostümlerle. Sabah ayna karşısına geçtiğimde okula gitmek için giyinmiştim; üzerimde cidden çok beğenerek aldığım yumuşacık bir kot ve çok sevdiğim siyah, işlemeli bir penye vardı. Beğendim sabah kendimi; takılarımı da böyle beğeniyle taktım. Güzel buldum kendimi, aferin miso dedim, kolay mı bak, yeni bir yaşa giriyorsun. Hoop, bir bakacaksın bir başka yeni yaşa girdiğin gün geliverecek, o bir yıl ne olduğunu anlamadan şıp diye geçivermiş olacak. Tadını çıkar. Bir yıl, bir yıldır. Zira Ilgaz doğduğundan beri ben zamanın nasıl geçtiğini gerçekten takip edemiyorum. Ilgaz’dan öncesinin ve sonrasının ritmi çok farklılaştı; bu saptamam çok saçma gelebilir ama ben hakikaten böyle hissediyorum.

Gece eve geliş sabahkinden farklıydı tabi. Bitap denilecek kadar yorgundum. Hem okul koşturmacası, hem cidden ağlatacak kadar dokunan ve etkileyen dost-öğrenci kaynaklı doğumgünü sürprizleri, hem de babamın hastaneden çıkarılma işleri... Ah bu baba kaynaklı sürprizler hayatım boyunca beni en çok hırpalayan şey oldu hep. İyi şimdi, ama zıplattı yine, çekiverdi bilinmeyen ve korkudan öldüren o sevimsiz boşluğa.

Gece diyordum, aynaya baktım diyordum laf karıştı. Evet, aslında gece gördüm bir kaç fazla beyazlık kafada, veya surattaki çizgi durumları daha netti. Olsundu, ben bugün insanların sevgisini ve ilgisini cidden yoğun bir şekilde hissettim ya, başka bir şeye gerek yoktu. Hem Cumartesi gecesi bir miktar içilmiş, bazı hesaplar kesilmiş, eskiler yad edilmiş, bol bol da ağlanmıştı kocayla. Edebiyle ama, koskoca yerde garson dışında kimseye çaktırmadan, usul usul konuşarak, kimi zaman sitem edip, kimi zaman da geçen yılların üzerimize yıktığı değişikliklere kızarak bir kaç saat geçirdik. O eski günleri özledik hep. Pazar sabahı kalktığımda sol gözüm bir uzun bir süre boyunca incecik bir çizgi halinde açılabildi. Sağ gözüm daha iyiydi. Bunu da anlayamadım tabi ki; sol gözüm daha mı içlenmişti de daha mı çok gözyaşı dökmüştü? Neyse, allahtan Pazartesi sabahı insana dönmüştüm tekrar.

Bakın ne çok işler yapmışım bir miso olarak son günlerde. Bir yaş büyümüş, blogu kapanmış, ettiği küfürler ve araya soktuğu hatırlı dostları işe yaramış da tekrar açılmış :), insanlar tarafından hatırlanmış, daha da önemlisi şımartılmış, bütün bir gece toplam altı aylık ağlanmış...

Çok şeyler halletmiş bir insanın rahatlığını taşımam gerekirken içimde tarifsiz bir hüzün, bir eksiklik hissi.

Anlamadım gitti.

marruu

16 Ekim 2008

Eh be Ahmet...


Şaşkınlık içindeyim. Çocukcağız diğerleriyle aynı yaşta ama gerek davranış, gerekse motivasyon bakımından fevkalade olmamış durumda. Ham bile diyemiyorum; çekirdek, nüve...

Hani okul bedava kurs açar da anneler bir iki şey daha öğrensin diye çocuğu Cumartesi ya da Pazar günü kursa yollar ya... Hani çocuğun da aklı-fikri-gönlü evin yanındaki toprak sahada futbol maçı yapan sümüğünü çeken, akanı aşortmenine silen arkadaşlarındadır ya... Hani dersten bir kelime öğrensem günahın en büyüğüne girerim edasıyla ya sürekli konuşur ya da uyur ya...

Yaa, bu çocuk böyle işte. Kelimeleri yanlış okumayı marifet saymaktan tutun da, bir satır ödev yapmamaya, hangi alıştırmada olduğumuzu takip etmemeye, gözlerini kapatıp uyur numarası yapmaya kadar bir sürü oyun mevcut kendisinde. Vır vır vır konuşmasını hiç saymıyorum. Nasıl olup da burada olduğunu anlamış değilim. Tembeli vardır, uyumsuzu vardır, mutsuzu vardır, ve hatta psikiyatrik problemleri olanları da vardır. Ama bu çocuk cidden Ulus'taki bir kıraathaneden yanlışlıkla buraya ışınlanmış gibi.

Bugün çene çaldığı arkadaşlarını dışarı çağırdım ve, “arkadaşlar bugün 16 Ekim, ve ben Ahmet’in gelecek sene bir kere daha hazırlık okuyacağını şimdiden öngörüyorum. Siz de buna çanak tutuyorsunuz. Kendinizi kurtaracaksınız ama o buraya çakılıp kalacak ve ciddi boyutta yaşadığı motivasyon sorunu gelecek sene korkunç bir hale gelecek,” dedim. Tipler dumur oldu. Tamam hocam, dediler, halledeceğiz.

Nasıl bir şeydir bu, bilemiyorum. Yıllardır ilk defa bir öğrenciye böyle hayretle bakıyorum. Sanki geçen sene ölümüne çalışıp bu okulu kazanan o değilmiş gibi. Bir insan eline geçen fırsatı nasıl bu kadar aldırış etmeksizin, bu kadar maganda bir şekilde, tam inek şaban halleriyle harcar ki?

Hiç komik değil. Ve çok da sıkıcı.

pıhhh

8 Ekim 2008

İki ruh halli yazı


Siz eve geçin, ben bir iki şey alıp geleyim Migros’dan. Demiştim. Günlerden pazardı. Tatili kapatıyorduk ya artık, hazırlıklı olmak lazımdı. Cidden aklımda bir iki şey vardı. Bir iki şey oldu sana üç torba nevale. Tam çıkıyordum ki, karşımda Çoban! Yanında elf kızı Deniz. Arabada da eşi. Ben bir sevinç, ağğğ Çobağnn... Kızcağız neye uğradığını anlamadan tek dalıp bir künde, hoop sarılıverdim. Yazık, sonra anladı Miso olduğunu. Ve fekat, ben o sırada onu bırakmış, arabanın içinde oturan Deniz’e doğru seyirtmiştim bile. Ona bağırmadım ama, usulca konuştum. Deeniizz, canııım, nasılsın güzel kızım? Deniz bana hiç yüz vermedi. Az önceki sahnenin etkisi olmuştur bir miktar herhalde. Sonra eşiyle tanıştık; kızmadı bana sayın bay, memnun oldum dedi gülümseyerek ve içten bir şekilde gülümseyerek; anladı galiba Çoban’la kızı sevdiğimi. Uzattım bak, ama sevindim yani, Bahar şenliğinden beri görüşmüyoruz sonuçta.

Bugün de Çarşamba. İki gün sonra Burcu geri dönüyor. İçler sızım sızım. Pazartesi gecesi Ilgaz’cım “teyzenin uçağı kaçta?” dedi. Dedik 12 ya da 2, tam bilmiyoruz. “Havaalanına gitmek zorunda kalmadığımıza çok seviniyorum,” dedi. Dudak büzüldü, çeşme açıldı. “Çok kötü oluyorum ben orada, dayanamııyorum.” Sarıldım, ben de ağladım. “Alışıyoruz böyle gelince, gidince fena oluyor,” dedi bir de. “Neyse annecim, bak bir yıl kaldı, belki teyze daha erken gelip işini filan ayarlar,” dedim. “Keşke,” dedi. Büyük insan gibi konuştu. Büyük insan gibi hüzünlendi. Canım insan, kocaman olmuş oğlum benim, sızısını paylaşıyor.

Burcu, canım, okuma sen bunları, ağlarsın yine işyerinde, gülerler sonra sana.

marruu

16 Eylül 2008

Hayaller...ler...ler

Mimlenmişim Goddess tarafından. Mimlenince yazmak zor geliyor aslında. Elimdeki dilimdeki bütün kelimelerim yok oluveriyor. Kilitleniyorum. Ama bu hayaller konusu biraz kıvrakmış ki, düşündürttü beni, bulduk bir şeyler.

Aile hayatımı düşününce geçmişe dair bir ah-vah’ım olmadığını görüyorum aslında. Belki babamın hıyarlık yaptığı konularda annemi biraz daha savunmak daha iyi olurmuş. Daha bir farkında olmak... O zamanlar pek bir babacıydık, kardeşim de, ben de. Ayıp etmişizdir herhalde türlü çeşit zamanlarda.

Kendi ailemi düşününce de ahlanmıyorum. Vay şununla evlenseydim filan yok. Evlilik bu işte; dışarıdan görünen cilalı imajların dibi küflü hep. Bizimkinde hiç olmazsa sevgi var, saygı var. Ha tabi bir de bir sıpa var ki, her ne kadar Artemis’in telafuz ettiği kısıtlama olayı olsa da şu anda direk duygusallaşıp yaradana kurban, ben o sıpaya kurban filan edebiyatına giricem, karizma çizilecek.

Geçmişten sürüklediğim iki hayal var ama. Uzundur benimle gelen. Birincisi keman. Cidden çok istiyorum bir konser salonunda çalabilmeyi. Ama salon bomboş olacak. O akustiği duymak bile yetecek bana. İnsanlara çalmaktan çok haz etmiyorum zaten. İnanılmaz bir şekilde heyecanlanıyorum, bacaklarım zangır zangır titriyor. Hiç bir abartma yok bunlarda. Neyse, belki ileride parası neyse verir tutarız bir salon. Olmadı Maltepe’de bir düğün salonu tutar çalarız aynalara karşı, heheh.

Diğeri de hayvanlarla ilgili. Sağlığım elverirse Ilgaz’cım kendini kurtarınca, yani ne bileyim üniversiteyi filan kazandığında tamam anne, azat buzat derse eğer, hayvanlarla ilgili bir iş yapmak istiyorum. Bu mesela Afrika’da bir milli park olabilir ama bünyem de her bir halta alerjik kardeşim, orada beni bir böcek sokar ben yamulurum filan diye de korkuyorum. Ya da belki gidip Amerika’daki hayvan kurtarma polisleriyle çalışırım. Gönüllü kuruluşlar bunlar, bağışlarla ayakta duruyorlar. Afrika’dan daha bir medeni hiç olmazsa. Karın tokluğuna çalışırım valla. Zaten o yaşta neye gerek kalır ki?

Bir hayal daha. Bu okulda çalışmaya başladığımdan beri geliştirdiğim. Okulun içinde yaşamak istiyorum ben. Belki bir gün lojmana filan başvururum ve bu inanılmaz ayrıcalığı kazanırım. Bu diğerlerinden daha kolay görünüyor olabilir ama onlardan çok daha zor. Neden? Öyle işte. Çünkü buraya girersem çıkmam bir daha ben :)

Ve sonuncusu: Bir gün Burcu’yla birlikte yaşamak istiyorum. Önümüzde öyle bir örnek var; abla kardeş seksenin üzerindeler ve hala beraberler. Bu yolun sonuna geldiğimde Burcu’yla birlikte olmak istiyorum. Bu bizim hep konuştuğumuz bir hayal. Ve en zoru sanırım.

Okuyan ve gönlü çeken herkes hayalleri konusunda mimlenmiştir.

marruu

11 Eylül 2008

Okul başlarken


Okul haftaya başlıyor ama ben ilk öğretim açıldığından beri sabah sekizde okuldayım. Ilgaz’ı bıraktıktan sonra ne yaparsın? Yürüyorum yahu, ve kendimi acayip iyi hissediyorum. Arabayı Hazırlık’a bırakıp allah ne verdiyse yürüyorum. İlk gün 25 dakika yürüdüm. Sonra yarım saat. Bu sabah tam 40 dakika. Ama öyle salına salına değil, arkamdan birileri koşturuyor gibi yürüyorum. Çok da mutluyum. Bacaklarım zonk zonk ediyor ama yine de mutluyum. Bugün deli, “azim işte,” dedi. Yanımızda Gary vardı, o kelime nedir dedi, hiç birimiz karşılığını bulamadık. Biri commitment, dedi, bence değildi. Az önce baktım, determination/devotion filan demiş. Hala da tatmin olmuş değilim. Ama biz ne biçim hocayız böyle, olmadım da değil. Öğretmenler odasındaki herkes soru üzerine armut oldu, birbirine baktı. Devecisinden.

Geçen hafta ve bu haftanın bir kısmı sınavlarla geçti. Yeni kurbanları gördük. Her sene gözüme daha da “genç” görünüyorlar. Hele bugünkü seviye tespit sınavındakiler iyice çoluk çocuk gibiydi. Bazı öğrencinin ifadesi öyle oluyor, bööyle yüzüne bakıyor insanın, gözünün içine bakıyor, ben burada ne yapıcam, annemi özledim filan gibi bakıyor. İki sene sonra tanınmaz hale geliyorlar; bildimcik otu oluyor hepsi, havalarından geçilmiyor. Bugünkü sınıf öyleydi, hiç ukalağa dümbeleği yoktu. (Hassas tahlilci miso)

Sonra yemekhanede eski bir öğrencimi gördüm. Sınavlarda da karşılaşmıştım, arkadaşlarını getirmiş sınava filan, ayaküstü konuşmuştuk. Neyse, yanında da bir başka hoca. (Dönem sırasında o hocanın dersini alan iki öğrencimin teklifiyle ve tabi meraktan dersine girmiştim. Başta çekinmiştim ayıp mı olur diye ama ders anfideydi, kamufle oluvermiştim.) Ben öğrencimi oyaladığım için çok özürler diledim ama çok kibar biriymiş, ben yerlere eğildikçe o daha da ezildi filan. Hoşuma gitti; kibar insan kıtlığı had safhada ne de olsa.

Eski öğrencimin arkadaşları geçti mi diye sorayım dedim, meğerse sınıfımdaki iki Rus kızmış. Ama kardeşim, ciddi bir adaletsizlik var bu tip-şekil-şemal dağıtımında diye düşünmüştüm. Bizim sınıftaki hiç bir erkek öğrenci geçemedi bence o beyaz tişörtler ve muhteviyatı filan sebebiyle diye de aklımdan geçirmiştim o gün. (Burada Talisman'ı da sevgiyle anıyorum). Hay allah, bugün bunların arkadaş olduklarını öğrenince utandım. Sonra bir şey danışmak için kızcağızı yanıma getirdiler, ben de ne kadar aklım fikrim varsa verdim; mahçuptum. Valla.

Haftaya dersler başlıyor. Eski öğrenciler de "geliiiyoruuuz, sizi çok özledik," diye facebook'tan mesaj olayına girmişler zaten. İçlerimin yağı eridi. Okulun açılışını yemin ederim iple çekiyorum.

O kadar kudurdum yani.

marruu


5 Eylül 2008

Yazı dizileri


Okuduğum gazetenin yazı dizilerini genellikle seviyorum. Hiç dokunulmamış konulara el atma cesaretleri var. Örneğin Ermeni meselesi. Veya çok dokunulmuş, hatta her gün pespaye gazetelerde irdelenen, sorunlara güya çözüm üretilen filan konuları da daha tıbbi bir yaklaşımla ele alıyorlar, hekimleri de konuk ediyorlar zaman zaman. Örneğin cinsellik. heheh

Neyse, son konu alkolizm’di. Yanlış olmasın, sanırım 6 gün sürdü. İlk beş gün bağımlılarla yapılan röpörtajlar vardı. İnanılmaz öyküler, inanılmaz miktarlar. Örneğin eroin-kokain bağımlılığını yenmek için alkolik olmuş bir adamın öyküsü vardı bir gün. Yurt dışında yaşamışlar eşiyle, ikisi de kullanıyormuş eroin. Adam taksi şöförlüğü yapıyormuş, kazancı yerindeymiş. Ne zaman kokaine başlamış, o zaman maddi olarak ve dolayısıyla manevi olarak çökmüş. Bunları bırakabilmek için de alkole sarmış. Neyse, bilmem ne zamandır ayıkmış.

Bir başka adam alkol yoksunluğu durumunda insanın her şeyi yapabileceğinden bahsediyor. Çok paralar kazanmış işinde, ama tabi alkolle hiç bir şey yürümüyor diyor, her şeyini kaybetmiş. O kadar parasız kalmış ki annesinin evine gidip, kadını öldürüp bileziğini bozdurmayı filan bile düşünmüş. Yoksunluk böyle bir şey işte, diyor. O da uzun bir süredir ayıkmış. Bir başkası ayda beş yüz kutu bira içiyormuş. Şimdi o da iyiymiş.

Hikayeler üç aşağı beş yukarı böyle. Küçük dayım alkolik olduğu için aslında okuduğum şeyler hiç de yabancı değil bana. Kendisi kimseyi öldürmedi, ama çevresindekileri ölmekten beter etti. Yaşadıkları küçük şehrin sokaklarında çırılçıplak gezip dilendiğini, bir çok sefer büyük dayımın bütün gece aramadan sonra kar içinde, çamur içinde bir köşede kıvrılı bulduğunu, hiç bir refleksini kontrol edemediği için üzerinde kurumuş kakalardan çişlerden vücudunun yara içinde kaldığını bilirim. Dedim ya, küçük yer, bir de üzerine ailenin duyduğu utanç binince yeme de yanında yat oluyor işte.

Son günkü yazıda kimsenin hikayesi yoktu. Bir hekimle yapılan röpörtaj vardı. Kimler alkoliktir, yakınlar ne yapmalıdır, adsız alkolikler ve bunun gibi bilgiler veriliyordu. Kimler alkoliktir kısmı cidden şaşırttı beni. Örneğin akşamcıları alkolik olarak nitelendiriyordu bu hekim. Bir de örnek vermiş; 85 yaşında bir beyin bilmem kaç yıldır akşamcı olduğu için alkolik olduğunu söylüyordu. Bu tarz insanların yardım alması gerektiğini vurguluyordu. (Bilakis, ben bu amcanın her ne içiyorsa içtiği şeye devam etmesini öneriyorum; 85 yaşına gelmiş, demek ki bu şekilde iyi etmiş, has etmiş.)

Çok mantıklı gelmedi bana. İçilen miktar önemli değildir, diyordu. Allah allah? Bizim aile geleneğinde içki içmek vardır; ben kendimi bildim bileli her akşam annemle babam birer kadeh rakı içerler. Şimdi bu insanlar alkolik mi yani? Bir başka ilginç yan da toleransla ilgiliydi. Eskiden bir birayla sarhoş olanların toleransı artar, bu iki bira-üç bira olur, diyordu. Bunun bir tehlike işareti olduğunu kabul edemiyorum açıkçası, tehlike herhalde ancak bu miktar düzenli bir şekilde artarsa olur. Ama hayır, bu şekilde artan toleransta tehlike vardır diyordu. Üçüncü bira tehlikelidir!

Son günkü yazı beni çok etkiledi. Daha doğrusu rahatsız etti ve oradaki hekime karşı güvenimi kaybettim. Önümde gerçek bir alkolik var, ama hekimin söylediğine göre annem, babam, eşim ve ben, hep birlikte alkolik olmuşuz bile. Ve aldığımız alkolün gündelik hayatımıza zerre kadar etkisi yok. Babam bir cerrahtı ve yaş haddinden emekli oldu; bu bile yeterli herhalde.

Bu arada adama da niye bu kadar öfkelendiğimi de anlamadım, kendime de sinir oldum. İçimde böyle bir korku da var demek ki.

Ay misocum ya, ne salaksın sen. Öylesin, valla. Korkma, korkma...

marruu