28 Aralık 2006

Bir anı

6 Kasım 1997. Ankara Üniversitesi Fen Fakültesindeki binamızın bodrum katındaki, asla açamadığımız vasistas camlarla havalanıp aydınlandığımız sınıfımızdaki öğleden sonraki dersime geldiğimde zaten ortalık polis kaynıyordu. Binaya girdiğmide koridor boyunca yürüyen/koşan yüzü maskeli, ellerinde beyzbol sopası uzunluğunda tahta sopalar bulunan erkek öğrenciler gördüm. Koridorda toplam 3 sınıftık. Öğretmen arkadaşlardan biri ders başında kapısını kilitler, 4 saatlik dersini 2.5 saatte öğrencilerini hiç bırakmadan yapar, sonra da çekip giderdi. Derse geç kalan adam o günü tamamen kaçırırdı.
İlk dersimi yaparken üst kattan koşturma sesleri geldi. Koridora baktığımda o arkadaşın 2 öğrencisini bekler halde gördüm. "Hocam, olay çıktı, hoca bizi içeriye almıyor, yukarıya da çıkamıyoruz, çaresiz kaldık," dediler. Girin benim sınıfa dedim. "Ben bir yukarıya bakıp gelicem, sınıftan çıkmayın, kapıyı kilitleyin, gelince açarsınız," dedim. Üst kata bir çıktım ki, maskeli çocuklar kapılara barikat kurmuş, ellerinde taşlarla bekliyorlar. Hemen aşağıya indim, sınıfa girdim ve çocuklara durumu anlattım. Bu arada öğrencilerden birinin sınıfta olmadığını farkettim. Bu çocuk Gazi'den ayrılıp Ankara Üniversitesine gelmiş yaşı daha büyük bir çocuk. Biraz da fevri bir tip. Sinir oldum tabi, "yok yere başına bir şey gelecek, ben çıkma demedim mi?" filan diye söylenirken koridorda görüp içeri aldığım o iki çocuğa takıldı gözüm. Tipler hala palto, atkı, bere oturuyorlar.
"Oğlum siz niye böyle oturuyorsunuz?" "
"E naapalım hocam?"
"E polis girerse ben nasıl herkes benim sınıfımdan diycem? Soyunsanıza."
"Soyunalım mı hocam?"
"Oğlum salak mısınız, paltolarınızı çıkartsanıza, neyi soyunacaksınız?"
"Ay pardon hocam."
O sırada koridorda koşturma sesleri duyuldu. Koşan kişi bizim sınıfın kapısı dahil bütün kapıları denedi. Daha sonra daha çok ayaktan çıktığı belli olan koşturma sesleri duyuldu ve kapımız çalındı.
"Kim o?"
"Çevik kuvvet, açın."
Kapıyı açtığımda gerçekten de kapı kadar bir adamla karşılaştım. Bir de üzerinde kabarık siyah plastikten bir şeyler, adam devv gibi.
"Ben hocayım."
"Siz mi?"
"Evet..." (Beğenemedin mi? Boyla mı oluyor bu iş, kuş kafa)
"Bunlar sizin mi?" (Öğrencileri kastediyor)
"Evet."
"Hepsi mi?"
"Evet."
"Emin misiniz?"
"Evet." Suratına baktım. (yusuf hafiften geldi) Başka diyecek hiç bir şey yoktu. İyi, dedi son olarak. O iki tip sappppsarı olmuş, köşelerinde oturuyorlar. Alınları boncuk boncuk terlemiş. Paltolarıyla kalsalar alıp götürecekti polis, eminim yani. Polis çıktıktan sonra bir süre hiç konuşmadan oturduk. Bir kız öğrenci çok heyecanlandı, ağlamaya başladı. Sonra yavaş yavaş gevşediler, konuyu yorumladılar filan. Tipler daha 17 yaşında, bir çoğu ailesinden yeni ayrılmış, ödleri kptu tabi. O iki öğrenciden halâ çıt çıkmıor. "Bunaldıysanız üzerinizdekileri çıkartın," dedim.Aval aval baktılar suratıma. "Hocam soyunalım mı gene?" demez mi bir tanesi. "Oğlum daha neyini çıkartacaksın, şaka yaptım," dedim. Öbürü daha bir kendinde, paltoyu çıkarttıkları için hala orada olduklarının bilincinde, "hocam çok sağolun, siz söylemeseniz valla aklımıza gelmezdi. Kendi hocamıza yalvardık, bizi içeriye almadı, biz de o şaşkınlıkla burada ne yaptığımızı bilemedik," dedi.
Tekrar yukarı çıktğımda her tarafta cam kırıkları vardı. Cam kapılar kırılmış, kolçaklı sandalyeler hasar görmüş, her taraf birbirinde. Tabi insani hasarın boyutlarını bilemiyorum, hiç bir zaman da öğrenemedim.
Beni üzen tek şey kapıyı içeriden kilitleyip içeri girmeye çalışan çocuğa açmamak oldu. Açsam kurtarmam mümkün olmayacaktı, polis hemen arkasından aşağıya inmişti çünkü; benim sınıfıma girdiğini mutlaka göreceklerdi. sonra beim sınıfa girip o çocuğu KİBARCA dışarıya alacaklardı. Hiç bir şey görmedikleri halde bu kadar terörize olmuş çocuklar, muhtemelen 1 hafta kendilerine gelemeyeceklerdi. Belki benim sınıftaki öğrencileri, hatta hoca olduğuma ihtimal vermedikleri için beni bile hırpalayacaklardı.
Hiç bir şey yapmayan çocukları korkyabildiğim için iyi bir tecrübe, o çocuğun koridorda kendisinin iki katı biri tarafından sürüklenerek götürülmesini seyretmek zorunda kaldığım için kötü bir anı olarak kalbime kazındı.

27 Aralık 2006

Uçaaak

Hiç bir zaman bayıldığımı söyleyemem. Hatta küçükken daha bir rahatsız olurdum. Özellikle de iniş ve kalkış sırasında. Bu yaz bindiğimizde korkumu Ilgaz'a öğretmemek için gayet sakin bir şekilde oturdum yol boyu. Tabi o da baktı ki herkes rahat, dışarıyı seyretti, ikram edilen herşeyi silip süpürdü, vır vır konuştu ve olaysız bir şekilde ilk yolculuğu tamamladık.
Bu cumartesi kız kardeşim için verilecek yemeğe katılmak için bir günlüğüne Kıbrıs'a gittim. Pazar günü de annem ve babamla birlikte geri döndük. Esenboğa havalimanına gittiğimde büyülendim. Harika olmuş. Bir kere artık hiç kimse uçakların durduğu yere inip koşturmuyor. Herkesin çıkış salonu var. O salona körük yanaşıyor ve salondan direk körüğe geçilip uçağa biniliyor. İkincisi havalimanı personelinin tavrı. Son derece pozitif olmuşlar. X-ray cihazından geçerken vik vik öttüm. Bir kere daha geçmemi rica ettiler. Gerçekten de rica ettiler. Sonra da "endişelenmeyin, sanırım fermuarınız öttü," dediler. Ben pek endişelenmemiştim ama pek kibardılar. (Ya da kokoş saçlarım, kırmızı ojeli ellerim koştu imdadıma:) bilemiyorum)
Uçak kalktığında da her şey yolundaydı. Fakat yaklaşık kırk dakika sonra muhtemelen basınç değişikliğinden başıma korkunç bir ağrı saplandı. Hemen arkasından da bir o kadar korkunç bir mide bulantısı. Şakır şakır terlemeye başladım. Ama nasıl bir terleme, resmen aşağıya süzüldüklerini hissediyorum. Zaten yüzüm korkunç bir durumda; elimdeki mendille yüzümü silip duruyorum. Kusucam zannettim ve kesekağıdını alıp beklemeye başladım. yanımdaki genç adam da (üniversite öğrencisiymiş) "korkmayın, bir şey yok," deyip duruyor. "Korkmuyorum, tansiyonum düştü sanırım," diyorum. O halâ "korkmayın, korkmayın, 10 dakika içinde inmiş olacağız," diyor. "Korkudan değil, midem bulandı," diyorum. "Bilirim, ben de korkmuştum bir seferinde çok FENA," diyor. Tip muhtemelen halâ çok FENA korkuyor, korkusunu bana doğru sıçratmaya çalışıyor. Uyuz oldum. Hayır laf yetiştirmeye çalışırken beovv diye suratına kussaydım ne olurdu merak ediyorum.
Sonra ben de huylandım aslında. Ya korkudan oldu da ben mi bastırdım diye düşündüm. Pazar günü geri dönerken ne korku, ne bulantı, ne ter. İnsan evladı gibi bindik döndük. Belki de korkma fırsatım olmadı pek. Malum, babamla bir yere gidince sürekli yapacak bir şeyler oluyor. En azından mutlaka bir şeyler konuşuruz filan. Belki de korktum, ama hissetme fırsatım olmadı.
Neyse, sonuçta son derece başarılı (kendi standartlarıma göre) 2 uçuş geçirdiğim çoook yorucu bir hafta sonu oldu. Bir süre böyle düğün, yemek gibi sosyal ortamlarda bulunmak istemiyorum. Çekirdek aile veya çekirdek arkadaş grubu kâfi gelecek bir süre.
Lütfen çekirdek kalalım bir süre yaa
Yalvaran miso

24 Aralık 2006

Kadın kadına :)

Cuma gecesi uzundur görmediğim insanları gördüm; pardon kadınları gördüm. Eski çalıştığım üniversitedeki arkadaşlardan biri "gece bizde toplanıyoruz, sen de gelsene çok özledik," dedi. Sevindim tabi; sevinmem mi, hatta direk şımardım. "Çok sağol, oğlan arızalanmazsa gelirim," dedim.
Akşam olunca ruh halim değişti tabi. Cuma günleri farklı oluyor. Hafta bitiyor, sabah yine efendi paşa tarafından yedi sularında uyandırılsak da fırlayıp kalkmak zorunluluğu olmuyor filan. Bu yüzden gece biraz daha oturup, otururken de bir şeyler içme fırsatı oluyor. Hem sabah başım ağrırsa geçirmek için yeterince zaman da oluyor :) (migrenli miso)
Neyse, akşam oğlan uyumadan önce, "ya acaba gitmesem de hem bir şeyler okusam, okurken de bir şeyler içsem, güzelleşsem," diye düşündüm bir ara. Oğlan uyuyunca, "bu kadar insanı bir daha bir arada göremezsin, kalk git, bir çay daha alabilir miyim, ay bunu nasıl yaptın, ben margarin koymam ama, ay bir çimdik," filan gibi muhabbetlere kendimi hazırlayarak arkadaşın evine yollandım. Kapıdaki güvenlik daha beni görür görmez, "xxx hanıma mı geldiniz?" dedi ve beni eve yönlendirdi. Evden girmemle önyargılarımın tamamen benim kabızlığım olduğunu gördüm. Çay may yok. Masa meze dolu. Hatunlar içmiş güzelleşmiş bile. Herkesle sarıldık öpüştük, alkolün etkisiyle normal zamanda ekstra haz etmediğim tiplerle bile hasret giderdik. Nasılsın, kakara kikiri derken ev kadınlar hamamına dönüverdi. Cidden bir kadınlar matinesinin tam ortasına düşmüş gibi hissettim kendimi. Ha MTV klipleri, ha arkadaşın evi. O ne danslar, o ne figürler... Apıştım kaldım. Hayır tekno tarzı şeyler çalıyor ve tipler birbirleriyle dans ediyorlar filan. Ya çalışıp gelmiş gibilerdi. Fantezilerin kralı oldu. (hehe) Bir tek kostümler eksikti; bizim hanım kızlarımızın ne marifetleri varmış da haberim yokmuş. En az bir saat hiç oturmadan dans etti tipler ve çok da güzel dans ettiler. Birisi bana böyle bir şey anlatsa samimi söylüyorum inanmam. Son derece absürd bulurum. Ama sanırım sebebini biraz sezebiliyorum.
Kadınlar birlikte olduğunda acayip rahatlıyorlar. İnanılmaz derecede rahat davranmaya başlıyorlar. Bunu gördüm o gece. Benim için durum farklı. Ben diğerlerinin tam aksine karma ortamlarda daha rahat davranıp, bu tarz sırf kadın ortamlarında geriliyorum. (Zaten onlar dans ederken ben elimde içkim andavallı gibi tipleri seyrettim) Bu tiplerin bir çoğu ortamda erkek olduğunda oynamaları gerekeni karakteri oynayıp, en ufak bir müstehcenlikte utanıp, birbirleriyle basmakalıp muhabbetler eden tipler. Ama ortalıkta oynayacak biri kalmadığı anda da böyle zıvanadan çıkıverdiler işte. Bence o geceki dansların hemen hepsi anlatılabilecek fıkralardan çok daha müstehcendi. Bilmiyorum bunu birbirleriyle konuşurlar mı? Ama cidden incelenmesi gereken bir şey bence.
O gecenin özeti, "ne kadar eğlendik, değil mi şekerim?" değil bence.
Evet, çok eğlendiniz, hatta bunu daha sık yapın da içinizdeki sizi görün. Süper olur o zaman işte.

20 Aralık 2006

Hayatın Anlamı

Hayatın anlamı nedir?
Şudur:
Oğlana sürekli ellerini yıkadın mı, lütfen ellerini yıkayıp sofraya otur demektir.
Her akşam sektirmeden mızıdığı için ilginç bir konu bulup akşam yemeğini piç etmemektir. (Ağladığı zaman çarpasım geliyor)
O akşamın yemeğini yerken ertesi günün yemeğini düşünüp onu ayarlamaktır.
Sonra o günün bulaşığını toparlayıp makinaya koymaktır.
Bu arada ocaktaki yemeği karıştırmaktır. Bir ara ocağa su koymaktır; ki kahve servisi yapılabilsin.
Daha sonra oğlanın yapılacak işlerini yapmak, kıyafetlerini ayarlamaktır. Sonra onu uyutmaktır. Sonra varsa ütüyü yapmaktır. Can kaldıysa makineyi yerleştirirken mutfakta yere dökülmüş yağları temizlemektir. Can kalmadıysa ertelemektir.
Oğlan uyuduysa internete girip sevdiğin bir kaç sayfayı okuyup, her gün ümitle mail geldi mi diye bakıp, beklenen maili göremeyip üzülmektir.
Eve getirdiğin sınavları okuyup ders hazırlamaktır.
Ertesi sabah oğlan bir kaplumbağa hızıyla hareket ederken onu yedirip, giydirip, servise yetiştirmektir.
Bu süreçte sürekli kıçından solumaktır.
Sonra sade sabah kahvesini içmektir ve gazeteye 15 dakika bakmaktır.
Derse gidip ayda 5 milyar akıtılıyormuş enerjisiyle hoppada zıppada hiç oturmadan 4 saat ders yapmaktır.
Dersten çıktıktan sonra koşarak özel derse yetişmektir.
Sonra eve gelip sil baştan yapmaktır.
Karşı taraf için hayatın anlamını yazmayacağım. Bu konuda ne yazmak, ne konuşmak, ne de bir şey talep etmek istiyorum artık.
Bu yazıdaki en güzel şeyi bulun lütfen :)
Yorgun miso

18 Aralık 2006

İkinci Bölüm

Tabi ben havaalanına gitmediğim için olayların geri kalanını bilmiyorum. Eve geldiğinde eşim anlattı. Havaalanının kapısında durunca babam "yürüyecek çok mesafe yoksa ve içeride oturabileceğim bir yer varsa boşver sandalyeyi, gidivereyim ben," demiş. Muhtemelen, sokmuşum sandalyenize, işte böyle yürürüm diye inat etti canım keçim. Eşim de, pek fazla mesafe olmadığını söylemiş ve hemen içerideki dinlenebileceği yerleri işaret etmiş. Koltukları gören babam inmiş arabadan annemle ve X-ray cihazına gelmişler. Tabi gerisi komedi.
"Amca bu öttü, üzerinizde metal mi var?"
"Oğlum benim bacağım protez, o ötmüştür."
"Protez metal mi oluyor amca?"
"Bildiğin demir işte."
"Çıkartabilir misiniz?" (oha)
"Yok çıkartamam, takması bir dert, çıkartması ayrı bir dert."
"Amca belki baston ötüyordur, onu bırakarak geçseniz bir daha?"
"Oğlum bastonsuz yürüyemem ki ben..."
Ay cidden sinir krizi geçirmek üzereyim. Belki de el çantalarımızı koyduğumuz cihaza yatsaydı babam bu kadar problem olmayacaktı. Ya adamcağızın mongolla imtihanına dönüştü topu topu bir saatlik yolculuk. Neyse, en sonunda geçmişler aptal ordusunun arasından ve uçağa binmişler.
Akşam konuştuğumda babamın sesinde bir kırgınlık aradım doğal olarak, ama yoktu. Alışmış olduğunu düşünüyorum artık. Hadi babam olgun bir insan, ya bacağını kaybetmiş olmayı hazmedemeyen bir insanın başına gelse bu durum? Onun yarasını kim saracak? Organ kaybetmek kolay bir şey değilmiş. Tıpta bu başlı başına bir olaymış. Babam bir dizi ameliyat olurken biz de psikiyatristlerle görüşmüştük. Malum, nasıl yardımcı olacağını bilmeli insan, kaş yaparken göz çıkartmamalı. Babam hala kesik ayağının parmaklarının kaşındığını söylüyor desem? Ya da olmayan ayağının başparmağına saplanan korkunç acıyla aniden yerinden fırladığını söylesem?
Havaalanında infial yaşanabilirdi. O günün en büyük şansı benim orada olmamamdı bence. Cidden kendimi kaybederdim. Gönül ister ki babamın bastonunu kapıp o aptalları bir temiz zopalayabileyim; muhtemelen yapmazdım ama eminim herkesi başımıza toplayacak kadar bağırıp çağırırdım. (Sonra da babamdan bir temiz zılgıt yerdim, ama değerdi)
Bütün bunlar sanırım beslenme yetersizliğinden oluyor. Veya kötü yetişme koşullarından. Kötü niyet aramak istemiyorum; bu kadar kötü niyetli insan aynı kurumda çalışıyor olamaz. Ne yazık ki pek düzeleceğe de benzemiyor; hiç umudum yok benim.
Ama yapmasınlar böyle ya; insanın kalbi kırılıyor, beddua edesi geliyor şöyle ağzını doldura doldura.
Umutsuz miso

17 Aralık 2006

Doktor Raporu

"Beyefendi iyi günler, ben bugün xxx uçağınızla xxx'e uçacağım. Yalnız bir sorunum var; ben yürüme özürlüyüm. Havaalanında bana bir tekerlekli sandalye ayarlayabilir misiniz?"
(Ben de o sırada içeride Ilgaz'la oyalanıyorum. Babam karşıdakini dinledikten sonra şöyle devam etti)
"Abim, üç saat sonra uçak kalkacak, bugün pazar, ben nereden doktor raporu bulayım şimdi size?"
---
"Benim bir bacağım yok, bunu size gösterebilirim, doktor raporuna ne gerek var? Zaten ben de doktorum."
Ben artık lafın bitmesini beklemedim ve babamın yanına gittim. Ilgaz benim yay gibi gerildiğimi farketmiş, gözlerini bana dikmiş, çıt çıkarmadan duruyor.
"Hay allah, kesildi," dedi babam.
"Ver babacım o telefonu sen bana," dedim ve içeri gittim. Aradığımız numara Atlas Jet'in call center'ı (ya pardon, bunun Türkçe'sini bilmiyorum) Bu sefer bir bayan çıktı telefona. Ben olayı tekrar izah ettim ve anlayış göstermesini bekledim. "Ama hanfendi, doktor raporu olmadan tekerlekli sandalye..."
"Siz benimle dalga mı geçiyorsunuz? Adamın bir bacağı yok, bunu görmek için pantolonuna bakmanız yeterli, doktor raporunu ne yapacaksınız?"
"Ama hanfendi.."
Hanfendiyi de, seni de, sülalenizi de (allahım niye erkek değilim? Hiç olmazsa belli zamanlarda?) "Siz bana Esenboğa numaranızı verir misiniz?"
"xxx..."
İyi günler bile demedim. Haketmedi zaten embesil. İyi günler ben Sibel, nasıl yardımcı olabilirim demekle olmuyor bu işler. O ezber laflar adamın yüzünde asılı kalıveriyor işte böyle. Esenboğa'yı aradım ve bu gerzeklerin dediği hiç bir şeyi demediler. Sadece biraz erken gitmemiz gerektiğini söylediler, o da işlemlerde öncelik tanımak içinmiş.
Şimdi bu call center'daki tiplerin uyuzluğu mu, yoksa firma zevzekliği mi bilemedim. O insanlara ait bir şey olsa hepsi aynı şekilde konuşmaz gibi geldi bana. E firma zevzekliği olsa Esenboğa'daki tipler nasıl oldu da böyle hemen yardımcı oldular, onu anlayamadım.
Babacım on kere "ben yürüme özürlüyüm, yardıma ihtiyacım var," demek zorunda kaldı, ona yanarım. Bunu bize bir kere bile söylememiş adamı zkindirik bir durum elli kere söylemek zorunda bıraktı. Yüzü düştü. Ne hakla yahu, ne hakla?
İllet olmuş miso

14 Aralık 2006

Öfke ve Migren

Öfke migreni azdırıyor; öfkelenmeyelim canım kardeşim. Bugün (12 Aralık'da aslında) aniden gelip vuran dalgadan sonra 2 ağrı kesici almama rağmen ancak 2 saat sonra kendime geldim. Kendime geldiğimde de reçel gibiydim; ağrı kesicilerin böyle bir etkisi var üzerimde :( Aynı öğretmenler odasında çalıştığım bir arkadaşla yaşadığım gerilimden sonra (gerilim dediğim de birbirimize resmen çemkirdik, ayy ne ayıp) kafamda zaten bir kaç saattir var olan vızıltı yerini gümbür gümbür bir migren ağrısına bıraktı. "Gümbür gümbür" ikilemesi tesdüfi değil; migreni olanlar bilir, benim de kafatasımın içnde her ne varsa (hepsi beyin olamaz, bu kadar büyük bir beynim olması imkansız, di mi Albert?) o anda dışarı çıkmak için duvarları zorlayıp durdu. Bu kadar azdığı zaman kendisini asla yalnız bırakmayan mide bulantısıyla birlikte tabi. Bir de gözlerim gitmek istedi çok. Çok enteresan, gerçekten de gözlerim çıkacak gibi hissediyorum. Bir de şaşı bakıyormuşum gibi geliyor. Hafif bir görüntü bulanıklığı oluyor.
Menapozda geçer dediler; yuh dedim. Nasıl olsa çocuğum da var, takımların bana lazım olan kısımları dışındakileri aldırsam mı acaba? Diğerlerinin yokluğunu kimse anlamaz nasıl olsa :)

13 Aralık 2006

Algı

Eyy algı, sen ne enteresan bir şeysin yahu! Aynı şey/olay/kişi, etrafında kaç insan varsa o kadar farklı ve belki de yanlış anlaşılabilir mi canım? Evet anlaşılır, hangimiz birbirimize benziyoruz ki demeyeceğim bile, hangi anımız bir diğerini %100 tutuyor desem yeter herhalde.
Engellemek mümkün mü? Ha, burada dur bakalım. Evet, mümkün, hem de sonuna kadar. İçimizdeki baykuşların besinini kestik mi halloluyor her şey aslında. Kafamızdaki mutluluk/sinirlik/hoşgörü/acımasızlık... vs uşaklarının beklediği kapıları açmak/kapalı tutmak kimin elinde? Bizim. SORARAK. Yoksa yanlış anlamaları engellemek mümkün değil. Ben öyle dediydim de, o da böyle baktıydı da, orada geçen adamın pantolon boyu şuydu da, zaten ben, zaten sen, o zın, zınn, zınnn...
Peki soralım da, nasıl soralım. Öyle elimizdeki sopayı yanımızdakinin böğrüne böğrüne NOOOLDU, NOOOLDU diye ittirerek değil. Bir kere! Tek bir kez sormak yeter. Neyin var? Şuyum var, ya da konuşmak istemiyorum, ya da bilmiyorum. Gerekiyorsa eğer ikinci soru: Benimle mi ilgili? Evet/Hayır. Bitti. İşte bu kadar. Konuşmak istemiyor olabilir, öylece durmak istiyor olabilir, ya da carala curulu kafanızı davul edene kadar konuşmak istiyor olabilir. Sormadan anlaşılır mı? Sorrmakk lazım, sorduktan sonra da karşıdakinin gözlerine bakıp cevabı beklemek lazım. Sonra da gelen cevaba inanmak lazım. Tek koşul dürüst olmak ve dürüst olunduğuna inanmak. Neden yalan söylesin ki? Zaten bir söyler, iki söyler; ya o yorulup adam olur, ya da sen bu yalan makinesinin sonsuza kadar zırlayıp duracağını anlayıp ilk yan sokağa sapıp vınnn diye kaçarsın.
Yeter ki sor, yeter ki dinle.

9 Aralık 2006

Kızılay lay lay

Uzun zaman olmuştu Kızılay'a böyle inmeyeli. Bir an utandım kendimden; etrafımdan, hemen yanıbaşımdaki insanlardan ne kadar uzak kaldığımı gördüm çünkü bu akşam.
Annemlere gittik ve oğlanı bırakıp çıktım ben. Bu gece ayrı ayrı programlarımız var. Ben Kızılay'a gideceğim çok canım biriyle buluşmaya. Geri dönüşte kuzen beni alıp eve bırakıcak. Neyse, otobüs bekledim 20 dakika. Ve dondum. Oysa hava o kadar da soğuk değil. Neden mi dondum? Beklemeyi unutmuşum. Evet, sanki anamın karnından arabayla doğmuş gibiyim şu anda.
Sonra annemlerin oradaki evlerden birinden temizlikten çıkan genç bir bayanla taksiye binip en yakın otobüs durağına gittik. Bana orada çalıştığı evin ne kadar güzel olduğunu anlattı. Bir de sürekli sıcacık deyip durdu. O kadar moralim bozuldu ki, anlatamam. Abla bize mümkün değil buralar filan dedi. Sadece tebessüm edebildim, diyebilecek hiç bir şey yoktu.
Allahtan sonra otobüste moralim düzeldi. Allahım memlekette bu kadar mı kro adam varmış, ne zaman sayıları artmış ben kaçırmışım ipin ucunu inanın. Arkamda duran iki tip az ilerideki koltukta oturan iki kız hakkında neler konuştular anlatamam. Dönüp bakamadım bile suratlarına; medusa gibi taşa döndürürler diye korktum. Sadece suratlarını canlandırmaya çalıştım gözümün önünde; uzun mamut dişleri, dudak kenarlarından aşağıya sızan tükürük partikülleri ...
Bir önerim var. Nasıl ki yardım hatları var, işte yüz bilmem kaç alo zabıta, bir diğeri polis filan, bence acilen alo maganda hattı filan kurulmalı. Hatta derece derece olmalı. O numarayı çevirdikten sonra magandalık dozuna göre bir takım numaralar tuşlamalı. Mesela 1 tuşlanınca maganda, 5 hıyar, 7 neandertal, en fenası 9 da kuduz tecavüzcü filan olabilir. Hoş, yardıma koşacak adamların klasmanı konusunda şüpheliyim ama, neyse artık.
Şimdi bir internet kafeden yazıyorum.
Eve geri dönebilmek umuduyla
Umutlu miso :)

5 Aralık 2006

Ablaaa

"Alo abla, sular kesik, sizde banyo yapalım mı?" Ablacım deli misin, tabii ki, hemen geliyorum sizi almaya."

"Ablaa, bak saçımın arkasını arada bir kontrol et, kötü olursa adama söyle, tamam mı?" "Ya ablacım, kötü olmaz, olursa ben adamı uyarırım, merak etme."

"Ablaa, bu gömlek iyi di mi? Hem kuaförden dönünce rahatça çıkartıp gelinliğimi giyebilirim." "Evet, çok iyi olmuş hakkaten, ama üşümez misin?" "Yok, yok, üşümem."

"Abla ya, duvağımı ters takmış salak, noolucak şimdi?" "Ters gibi görünmüyor, hem daha iyi durdu böyle, süsü daha belirgin oldu."

"Git bir bak bakalım makyajına, beğenecek misin?" "Olmuş ya, çok güzel olmuş, çok beğendim."

"Abla ya, geç kaldık fotoğrafçıya, noolucak şimdi?" "Ya olur böyle şeyler, bak ben stres oldum mu? Bir şey olmaz, korkma." "Sen ben üzülmeyeyim diye böyle davranıyorsun, biliyorum." "Hayır ya, kesinlikle öyle değil. Hem bugün pazartesi, başka randevu yoktur, korkma."

"Abla ya, saat kaç oldu hala almaya gelmediler. Gelin almaya 45 dakika geç kalınır mı?" "Gelirler ablacım. İstersen bir daha arayın."

Çok yoğun, çok konuşmalı, çok koşturmalı, çok bol gözyaşlı, bol kahkahalı ve danslı bir düğündü. Ne hissettiğimi tam olarak bilmiyorum. Bildiğim ve gördüğüm tek şey birbirlerini çok sevdikleri. Bu da zaten her şeyi denenmeye değer kılıyor. Tek isteğim mutlu olmaları. Ve huzurlu.

Belki sonra o mutluluktan ve huzurdan biraz da ben nasiplenirim.

mutsuz miso :(

28 Kasım 2006

İradenin bittiği an

Eşim yurt dışında; akşam dersten sonra oğlanı ben alıyorum. Dersim 6.30'da bittikten sonra fırlayıp çocuğu almaya gidiyorum. O saatte bizim oğlan ve bir kaç velet daha kalıyorlar. Orada çok mutlu biliyorum, ama yine de beş dakika erken gitmek bile benim için önemli oluyor. Oğlanı beş dakika erken almayı kâr sayıyorum.
Bugün de öğrencileri 10 dakika erken bırakıp fırladım. Okuldan çıkarken hafif çişim vardı ama tuvalete gitmedim; sonuçta ev 10 dakikalık mesafede. Derse de erken başlarım, oğlanı da alırım erkenden, dışarıda yemek yeriz mis gibi, keyif yaparız. Bunlar tabi o anki fantazilerim. Gün hüsranla bitti.
Papa Ankara'da ya... Saat 4.20. Papa'nın Diyanet'e gelişi 5.00 olacak. NTV radyoyu dinliyorum ama yol kapatma haberi henüz yok. Okulun arka kapısından çıkamadım. Hoop ön kapıya döndüm. Oraya da yol vermiyorlar. Eskişehir yolunun kapalı olduğunu orada öğreniyorum zaten. En arka kapıdan çıkayım diyorum. Gözüm hala saatte; erken gidicem ya güya. Söğütözüne varmadan trafik tıkanıyor. Saat 4.37. Eyvah filan derken her yer kilitleniyor. Kilitlenmemesi imkansız; NTV radyodan Eskişehir yolu, Konya yolu ve Turan Güneş bulvarının kapalı olduğunu öğreniyorum. (Bu yollar etrafımdaki yolların adları, ben de yüzlerce aracın ortasında duran zavallı insan) Sakin ol diyorum kendi kendime ama sakin olmak mümkün değil çünkü çok sıkışmış durumdayım. (Bu arada turkcell telefonumun şarjı bitiyor ama son anda dersimi iptal ediyorum. Avea'm da öldü ölecek. Can çekişiyor) Ne diyordum? Ha çişim. Çıldırıcam. Başka şeyler düşünmeye çalışıyorum ama mümkün değil. Artık saat 6.00. Bitmek üzereyim. Mesanemin neden olduğu ağrı kasıklarımı çoktan aşmış durumda; debriyaja basamıyorum. (Hoş, zaten basmak da gerekmiyor, kontak kapalı oturuyoruz 1.5 saattir.) Etrafımdaki arabalardan insanlar aşağıya inmiş sohbet ediyorlar. Sohbetlerin yarısı Papa'nın götü, diğer yarısı da anası ve avradı eksenli. Tamamen katılıyorum ama fiziksel olarak yapamayacağımın da farkındayım. Sonra sol tarafta bir yer gözüme ilişiyor. Adamlardan biri gidip biri geliyor ve bir şeyin dibine işeyip duruyorlar. Ağlamak istiyorum. Çünkü bayılıcam artık, gerçekten de canım yanıyor. İlk defa erkek olmadığıma lanet ediyorum. İnip işemek dert değil, yapmadığım şey hiç değil ama etrafta binlerce insan var, herkesin farları yanıyor. Birilerinden yardım istesem diye düşünüyorum; gidecek bir yer bile yok.
Tükeniyorum. Arabadaki migros poşetini altıma seriyorum. Atkımı altıma alıyorum. Ve işemeye başlıyorum. Ilık ılık. Kasıklarım sızlıyor; bu kadar tutulur mu kardeşim, canımın acısından ağlamaya başlıyorum ama ağlamamalıyım çünkü yavaş yavaş işemem gerekiyor. Kontrollü. Araba ıslanırsa rezalet olur; kokusu aylarca geçmez. Pantolonum ıslandı, koyu rengi karanlıkta bile seçiliyor. Atkıyı yokluyorum; o da sırılsıklam. Aylardır işemiyor gibiyim. Sonra üşüme geliyor. Gerçekten üşümeye başlarsam araba kullanamam. Ayakkabılarımı çözüp pantolonumu sıyırıp çıkartıyorum. Ayakkabılarımı tekrar giyiyorum ve montumu kucağıma alıyorum. Etrafta bir tek kadın bile yok. Birileri görüp saldırsa suçlusu ben olurum, yemin ediyorum basın beni aforoz eder. "Arabada donla oturan kadına 35 kişi saldırdı. Hayır, donla oturma nedeni ne olabilir? Hanfendi aranıyor muydunuz? Nınınını"
Trafik bir şekilde açıldı. Ben Eskişehir yoluna sapmaktan vazgeçtim, başka bir yol aramaya başladım. İki kere kaybolduktan sonra bildiğim arka yola çıkıp yedide kreşe vardım. Başka çocukların da beklediğini görünce sevindim. Yoldan zaten aramıştım, biliyorlardı. Ama halim perişan. Üzerimde fermuarı boynuma kadar çekili montum (allahtan boyu dizlerimin bir karış üzerine kadar uzanıyor) ama altım çıplak. Spor pabuçlarım, çoraplarım ve bemmmbeyaz bacaklarımla Kasım sonunda çocuğunu kreşten almaya giden bir manyak gibi görünüyorum. Ilgaz'ın öğretmeni ve kreş müdürü bacaklarıma bakıyor doğal olarak. (Ben olsam, ateş mi bastı filan diye düşünürüm herhalde, "hatun kudurmuş, ateşi başına vurmuş") Arabada bir kaza oldu da, diyorum zavallı bir şekilde. Ilgaz dışarıda yemek yemek istiyor ama ben gerçekten de bitmiş durumdayım. "Annecim, sana bir şey söyliycem ama kimseye söyleme, söz mü?" diyorum. Peki diyor. Olayı iki cümlede özetliyorum ve neden eve gitmek istediğimi anlatıyorum. Kabul ediyor (canım kuzu). Babama anlatabilir miyim? diyor. Tabi diyorum; ondan önce ben anlatıcam zaten.
Eve geldiğimden beri 15 dakikada bir tuvalete gittim. Sürekli ellerimi yıkadım. Sinirlerim bozuldu resmen. Sakinleştirici bir ilaç olsa hiç düşünmeden alıcam ama yok. Neyse, Smirnoff iyi geldi. Biraz daha içersem güzel miso olucam yine. Sonra da vurup kafayı yatıcam.
Nefret ettim. Papa'dan, çözümü bütün yolları kapatmakta bulan Emniyet'ten, kıçımı açmadan işeyemediğim için kadınlığımdan, beş dakikamı ayırıp tuvalete gitmediğim için aceleciliğimden...
Şu anda çok garip hissediyorum kendimi. Sanki ben değilmişim gibi. Üzerime işemek uzundur yaşamadığım bir şeydi, ondan galiba. Yarın daha iyi olurum herhalde.
:/

26 Kasım 2006

Ağlarım kardeşim, allahallah

Biliyorum geç kaldım bunu yazmakta; ama yazmadan edemeyeceğim.
Geçen çarşamba annemle çarşıya çıktık kardeşimin düğününe elbise almak için. Annem sağolsun, üç yaşında, acıkmış, uykusu gelmiş, kimse onunla bir saniye bile ilgilenmemiş bir çocuk edasıyla onu istemem, siyaha elimi bile sürmem, bu sarktı, bu bilmem ne diyerek beni bitirdi. Ama ne bitiriş. Sadece bununla da kalmadı, benim zaten içimi kurutan, göz yaşlarıma zor hakim olduğum bir sürü konuda da türlü çeşit yorumlar yaptı ve yorum talep etti. Hiç bir şey alamadan ayrıldık.
Okula gittim. Canım okul. Sığınağım orası benim ya. (Bazen bir karavanda yaşasam beni atarlar mı diye düşünüyorum.) Gidip bir şeyler yiyeyim bari ders öncesi dedim. Gittiğim yerde bir öğrencimle karşılaştım, "aa hocam, nasılsınız?" dedi. "İyiyim sağol, sen nasılsın?" dedim ve ayrıldık. Elimde tabak kalakaldım. Yok ya, hiç iyi filan değilim aslında, b.k gibiyim dedim kendi kendime ve musluklar açıldı. (Tabi o anda dışarıdan nasıl göründüğüm şimdi gözümün önüne geliyor da, gülesim geliyor: elinde tabak, hüngür hüngür ağlayarak açık büfeden tabağına marul, patlıcan salatası vs koyan bir kadın.) Parayı ödemek için sıraya girdim, önümdeki beni önüne aldı apar topar (aman, kadın deli olabilir, nasıl ağlamak bu kardeşim diye düşündü muhtemelen). Elimde yemekle dışarıya çıktım. Soğuk iyi geliyor bu tip durumlarda, sakinleşip içeri girdim. Ama orada da T'yi gördüm. Anında açıldı musluklar. O zavallı da ne diyeceğini bilemeden suratıma bakıyor. (Tabi ilk düşünce çoook korkunç bir şey olduğu; ben neye üzüldüğümü söyleyince de muhtemelen hafif bir öfke dalgası sarıyor herkesi ama nezaketten henüz bunu ifade eden olmadı) Ya hocam, bırakın olacağına varsın, bu kadar üzülmenize değer mi? dedi o da. Tamam dedim, haklı olduğunu da biliyorum, ve değiştiremeyeceğim bir şeye bu kadar üzülmemiştim uzun zamandır zaten. Ama engel olamıyorum, gerçekten de kontrol edemiyorum bunu. Ben gidiyorum, dedim. Gitmeyin diyecek ama diyemiyor, nereye gitme, derse girmem gerekiyor. Halbuki kalsam, hiç bir şey demeyecek, benim bir şey söylememi bekleyecek, ya da hiç konuşmadan oturup duracağız. Ve birbirimize iyi geleceğiz. (T'yle hep böyle zaten, bana o kadar iyi geliyor ki)
Gözler kırmızı japon, burun takriben normalin iki katına ulaşmış silip çekmekten (ki normali de ebat olarak hiç fena değildir hani) bölüme gittim. Güya kimseye görünmeden yukarı çıktım. Biraz sonra birim başkanımızın bile kulağına gitmiş, kadın beni görmeye öğretmenler odasına kadar çıkmış. Ya utandım artık, hem ağladığıma utandım, hem insanlara ne diyeceğimi bilememekten utandım.
Bir de sıkıldım aslında. Ben bununla mücadele etmeye çalışıyorum, ruh halimi bastırmaya uğraşıyorum veya kendi kendimi tedavi etmeye çabalıyorum ama bir yerden patlak veriyor. Becerebilsem böyle ağlar mıyım ortalık yerlerde? Çok zor geldi insanlara açıklama yapmak. İyi niyetlerinden hiç bir şüphem yok ama söyledikleri hiç bir teselli benim için yeni değildi ve hiç iyi gelmedi. Aksine sıkıldım. (Hepsinden değil ama, okuyanlar kıllanmasın sakınnn:))
Şimdi daha iyiyim. Bir de hormonal zıplamaların eşiğindeymişim, o da tetiklemiş biraz. Şimdi gerçekten çok daha iyiyim.
Bir dahakine evde ağlıycam zaten. Ya da bir kaç güvenilir insanın arasında.
:)

21 Kasım 2006

Bir başka doğum günü

Canım babamın doğum günüydü dün. 66. yaşı bitti. Bugüne kadar atlattığı hastalıkları düşündüğümde babamın doğum gününü kutlamanın gerçekten çok anlamlı olduğunu görüyorum. Kaç by-pass geçirdiğini hatırlamıyorum bile. 1994 o kadar sıkıntılı bir yıldı ki, 1995'e girerken "Doksan dert" bitti demiştik; hiç aklımdan çıkmıyor. 1997'de anjiyo yapılırken oluşan bir komplikasyon sonucu bir bacağının damarları aniden tıkandı ve alelacele ameliyata alındı. Ameliyattan sonra yaklaşık 15 gün yoğun bakımda yattı. Bu süre içinde halüsinasyonlar gördü, olmayan köpekleri çağırdı, olmayan insanları ağırlayıp uğurladı. Bütün değerleri alt üst oldu; kaybediyoruz derken tekrar toparladı. 1999 mayısında felç geçirdi. Sol tarafı tamamen gitti. Doktorlar "6 ay sonra ancak elini kıpırdatır," dediler; babam aynı yılın kasımında araba kullanmaya başladı :)
Biz tabi tıp dünyasından olmadığımız için her şey iyi gidiyor zannededuralım, aslında sol bacağındaki kan dolaşımı neredeyse durduğunda öğrendik durumu. 2005 ekiminde başlayan ve mart 2006'nın sonuna kadar süren bir dizi ameliyatla ne yazık ki sol bacağı dizinin üzerinden kesildi. Şimdi iyi görünüyor.
Babacığım ne kadar sağlıksız bir insanmış. Bunu görmesine rağmen kendine bakmak için de en ufak bir çaba göstermedi hayatı boyu. (Biraz suçluyorum sanırım) Bunun yanısıra bir o kadar da güçlü. Bacağı kesilmeden önce doktoru eğer dizden yukarısından kesilirse tekerlekli sandalyeye mahkum olacağını söylemişti. Babam şimdi protezini takıyor, "savulun, korsan geldi," diye kendisiyle dalgasını geçiyor ve takkıdı tukkudu yürüyor.
Bu kadar çekti gıkı çıkmadı, ağrısından 3 ay uyuyamadı (inanılır gibi değil, biliyorum) yine de şuram ağrıyor demedi. Yalnızca bir gün "ben inişe geçtim, galiba ölücem," dedi. O kadar. Bunu da şikayet etmek, ya da acındırmak amacıyla yapmadı. Bir hekim olarak durumunu gözlemledi ve bizi; eşini ve çocuklarını uyardı.
Şimdi iyi. Bakın, dün doğumgünüydü. Kutluyorum, can'ı gönülden kutluyorum hem de. Yaşamayı en çok hakeden insanlardan biri o.
Ah, yazsam sayfalar yetmez.
İyi ki doğdun canım babam.

13 Kasım 2006

Cuma gecesine dair

Ali'yle buluş, Armada'ya gidin. Kıvırım ve T gelsin.
Armada'da Gizmo'yu bekleyin.
Hep birlikte yemek yensin. Sonra sürpriz hediyeler verilsin.
(Yok öyle yağma, Ali'nin doğumgünü Temmuz'daydı diye hediyesiz mi kalsın yani?)
En güzel hediye bana düşsün. (hehe)
(Evde tekrar tekrar denedim, bayıldım; kimono gibi harika bir şey)
Sonra Gizmo mutsuz bir şekilde okula dönsün. Çünkü çalışması var:(
Armada'dan AŞTİ'ye yürü. AŞTİ'den Ankaray'a binip Şaman'a git.
İçeride herkesin aynı anda iki sigara içtiği dumanaltı ortama gir, nefes alama.
Konuş, konuş, konuş...
Paylaş, paylaş, paylaş...
Gül bol bol, sevin çocuk gibi
Böyle bir gece geçirdiğin için çok çok sevin
Bu insanlara müteşekkir ol.
Hem içinden, hem de yüzlerine karşı "iyi ki varlar, iyi ki varsınız," de
Biraz dedikodu yap, biraz geçmişten bahset.
Yine gül, yine paylaş
Zaman zaman hüzünlen.
Arada bir saatine bak, zamanın nasıl geçtiğini gör
Gecenin biteceğini düşünüp buruk buruk gülümse
Kendini güvende hisset, mutlu hisset
Bu insanların hep yanında olmasını iste
Sonra Gizmo da katılsın, ama pek konuşmasın; mutsuz çünkü
Paylaşmadığı için çözüm üreteme
Bekle, yardım isterse yardım et, şimdi boğma
Sonra Şaman'dan kalkıp Kızılay'a yürü
Kıvırımın durağına gelince otobüsün kaçtığını anlayın
O sırada üst geçitten birileri aşağıya işesin bol bol
Kıvırımın ne yapacağı konuşulduğu için ıslanmayın
Ankaray'a binip AŞTİ'de inin
Armada'ya arabayı almaya yürüyün tekrar
Kıvırım ve T eve yürüyerek dönsünler
Onlar gitmeden önce sarılarak vedalaşın
Sen Gizmo ve Ali'yi yurda bırak
Araba hareket ettiğinde geriye dönüp bakama
Eve dönerken bir daha ne zaman görüşüleceğini düşün
Ne zaman bu kadar mutlu ve huzurlu olacağını kurgula
Eve gir, bu güzel geceyi yaşayabildiğin için teşekkür et
Ve devamını iple çek,
Bir an önce olmasını dileyerek
Çünkü hep özleyerek geçiyor zaman
Hep mahrum, hep birarada olmayı isteyerek
...

11 Kasım 2006

Sakız

Oğlum bu ne?
Sakııızz (ben aptalım ya, anlamadığım için sordum paşaya)
Oğlum sakızın halının üzerinde işi ne?
Eee, ben bilmiyorum.
Oğlum sakız yere atılır mı?
Atmadım, oraya düşmüş.
Ağzından mı düşmüş?
Bilmiyorum.
(Ya valla dalga geçiyor, ya da beni sınıyor)

Dayanamadım ve bağırdım. Üzgünüm. (Aslında çok da üzgün değilim.) O da ağladı. Önce volume'den dolayı ağladı, sonra da sinir edici bir tonda mızladı. "Oğlum odana git, sinir olduuuuuum."
"Gitmem"
"O zaman ben giderim."
"Annecim gitme lütfen."
Hayır miso, bu kadar çabuk pes etme, bir dahaki sefere tam kan alır.
Ama ben de biraz fazla mı yüksek sesle bağırdım acaba? Anırdım desem daha mı doğru olur ki?
Seviyorum tipi çok.
Kaz oğlum benim. Aklı sıra beni kandırıyor.
:)

9 Kasım 2006

Uğursuz mekanlar

Yok, yok, artık tam anlamıyla eminim. Bazı mekanlar uğursuz oluyor. Ne kadar şirin, konforlu vs vb olsa da, bir türlü anlaşılamayan bir şekilde ortamı bozuyor. Şu kış gününde ışıl ışıl, güneşle yıkanan, sıcacık ve güvenli kaç yer var? Üç? Beş? Ama bu yer, olası bütün muhabbetleri söndürüyor, boğuyor. Bir kelime edilemez oluyor.
Ya donduğumuz günler oldu; bana mısın demedik, sıcaktan bayıldık; gıkımız çıkmadı, gürültüden-sigaradan boğulacak hale geldik; aldırmadık... Burada iki kelime bir araya gelmiyor.
Kötü yürekli cinler var orada. Biliyorum artık.
Gidin lütfen ya.
Sonrasında mutsuz oluyorum.
Hem de ÇOK
:(

Mutlu Yıllar

Barış diye bir arkadaşım var. Daha doğrusu, çok sevgili bir arkadaşımın eşi bu adam. Topu topu kaç kere görüştük Barış'la bilmiyorum. 3 senede en fazla 10 kere görüşmüşüzdür herhalde. (Yok yok, daha fazla değildir, yüzde yüz eminim yani). Ama bu görüşmelerimizde kırk yıllık dosttan daha sevgili oldu Barış benim için, daha hatırlı. O görüşmelerde, en derinlere sakladığımız, en fazla iki üç kişiyle paylaşabileceğimiz sırları paylaştık. Kişiliğimiz bağlamında geldiğimiz nokta ve bulunduğumuz konum itibariyle yakıştıramadığımız korkularımızı döktük ortaya. Hangi uç sınırlarda gezmişiz, ne haltlar etmişiz, çekinmeden, yargılanmaktan korkmadan anlattık. Paylaşılan zamanların sonunda sadece sevgi kaldı.
Şeffaf bir adam bu Barış; düşündükçe içimi ısıtan.
Kelimelerin hakkını vere vere iyi ki doğdun diyebileceğim nadir insanlardan biri
İyi ki doğdun Barış.
Seni çok seviyorum
:)

7 Kasım 2006

Fairground Attraction

Çok eskileri hatırladım dinlediğim bir şarkıdan sonra. Çok eskiler dediğim üniversite yıllarım. Fairground Attraction diye bir grup vardı, acayip severdim. Böyle sabun köpüğü gibi şarkıları vardı; nefis ritimler ve en güzel tarafı da o zamanlara göre bana muhteşem gelen sözleri olan nefis şarkılar.
Boğaza karşı oturup yan taraftaki milyon dolarlık olduğu söylenen evlere bakardım önce, içimde acınası bir zafer duygusuyla. Bakınn, önümde boğaz, hemen aşağıda Aşiyan, elimde şarabım, sizin bir milyon dolara yaptığınız şeyi ben beleş yapıyorum. Bir de muhakkak surette daha çok keyif alıyorum. (Bundan emindim ya, ne kadar komik geliyor şimdi, böyle bir yargıya neden varmışım bilmiyorum. Hoş, şu anda anlıyorum aslında ne kadar haklı olduğumu, ama o zaman neye dayanarak böyle bir karar vermişim hiç hatırlamıyoum)
Şişedeki azaldıkça benim içime bir hafiflik dolardı, uçmak, uçmak isterdim. Ne kadar mutluymuşum, ne kadar dertsizmişim :)
Kulaklarımda walkman'in kulaklığı, Fairground Attraction Find my love'ı söylüyor
Cats are crying, gates are slamming
The wind is howling 'round the house tonight
I am as lonely as a boat stuck out on the sea
When the night is black and the tide is high
Oh on nights like these
I feel like falling on my knees
I feel like calling "Heaven please"
Find my love
Find my love
...
Somewhere out there there must be a boy for this girl
Could be anywhere, could be next door
Or the other side of the world
Call up the raido give them my number
Tell them to put it out on the air
There must be someone
There must be someone like me
Sitting lonely as a boat out there
...
Bir süre sonra üşürdüm tabi otur otur. (Pek çabuk üşürüm zaten, tir tir titrerim, öyle ki görenler güler bir süre sonra.) Kalkardım o yüzden, Bebek'e doğru yürürdüm. Sahile inince değme keyfime. Sarıyer tarafına doğru yönelirdim, diğer taraf Bebek kahve'ye çıkardı çünkü. Pek asortikti, sevmezdim. Kulağımda hala Fairground Attraction; diğer güzel şarkıları. Saçlarım uzundu o zaman; at kuyruğumu çözüp hafif esen rüzgara bırakırdım. Hayat çok güzel gelirdi, ben kendimi güzel bulurdum, beğenilesi bulurdum. Her an aşkı bulabilecek olduğuma, aşkın da bir sonraki köşede beni bulabileceğine inanırdım. Saçlarım uçuşurdu hafifçe, doyulmaz bir huzurla gülümseyerek yürürdüm. Bir kaç kişi laf atardı, ne dediklerini duymadığım için umurumda bile olmazdı, hiç kızmazdım. O mutluluğumu ve huzurumu kimsenin bozmasına izin vermezdim. Diyorum ya, güzeldim ben, gençtim, her an her şey olabilirdi, her an harika bir şeyler yaşayabilecek kadar güzeldi her şey. Hiç bir şey için geç değildi, kimse-özellikle de ben geçkin değildim (bazen böyle hissetmek çok yoruyor şimdilerde), herkes ve ben sonuna kadar aşık olunası ve sevilesiydik.
Sonra zaman geçti. Böyle arada kaldım şimdi. Ne güzelliğime olan inancım var artık, ne de o zamanki mutluluğa sevdalı halim. Anlıyorum ki kendimi ve o mutlu hallerimi çok seviyormuşum ben. Çok özlediğimi farkediyorum zaman zaman, ondan anlıyorum yani. Aslında mutsuzluk değil bu paragrafın bahsettiği şey; sadece zamanın geçmiş olduğu.
Geçince de gelmiyor ki geri.
Geri gelebilecek olduğunun işaretini gördüğünde de deli gibi korkuyor insan.
O zaman bir takas gerekiyor çünkü.
Karşılığında asla vazgeçilemeyecek şeylerin verilmesi gereken.
Aldığının da bir gün biteceğini bile bile
hüzünlü misoyum bugün ben

4 Kasım 2006

Sigara ve Torun

Gece annemlere yatılı bir misafir geldi. (Gerçi yatılı olduğunu geldikten bir saat sonra öğrendik ama olsun, ehi ehi). 36 yıllık tanıdıkları. Biri benle yaşıt, diğeri daha küçük iki oğlu, üç tane de torunu var. Sakin, huzurlu bir kadın. Akşam altı buçukta aradı, ben otobüs durağındayım, nasıl gelicem diye. Koştum karşıladım, geldiğine de sevindim hani. Uzundur görmemiştim. Eve geldik, bir kulak babada sofrayı kurdum. Bir kulak babada, çünkü tam bir iş yaparken, tuz yok, buz yok, bu çatalın ucu küt (dikkaat! çatalın ucu küt), peçete alabilir miyim... Bazen sofradaki şeyleri bile bakmadığı için yeniden ister sağolsun. Bu arada tek yatılı misafir bu bayan değil, bir haftadır babamın dayısı ve eşi annemlerde kalıyor. Yengenin bir sağlık sorunu vardı, ufak bir operasyon geçirdi, bugün gidiyorlar. Yenge bir kızılderili olsaydı adı muhakkak oturan boğa olurdu. Hiç mi kalkmaz bir insan yerinden yahu; annem bir haftadır illet oldu, ben bu yaşımda hizmetçilik yapıyorum diye bır bır söylendi. Dayımsa dünyanın en mükemmel insanı; kadın yayıldıkça dayım oturduğu yerde mahçubiyetten hazırolda gibi duruyor. Bugün evine dönünce rahatlar adam muhtemelen.
Amma uzattım. Diğer kadını anlatacaktım. Ilgaz'la içeride bilgisayarda bir şeyler yapıyorduk ki annem geldi. Biraz mutfağa gelmeyin, xxx ablan sigara içecekmiş, dedi. Tabi sinir oldum, ama ne yaparsın, misafir sonuçta. Birazdan Ilgaz'ın çorbasını almaya mutfağa gittiğimde kadın "biz torunların yanında hiç içmiyoruz, içirtmiyor çocuklar," demez mi? Hep dışarıya çıkarlarmış sigara içecekleri zaman. Annemin suratına bakıp içeriye gittim çorbayla. Annem tabi hemen anlayıp arkamdan geldi. Ödü kopar kadıncağızın ben küt diye bir şey diycem diye. Geldi, gülümseyerek suratıma bakıyor. "Anne, sizinki torun değil mi yahu, burada niye dışarı çıkıp içmiyor?" dedim. Annem hala anlamsız anlamsız gülümsüyor.
Ya böyle durumlarda aslında en sevdiğim şey kadının suratına söylemek bunu. Terbiyesizlik etmeden, sakin sakin bu yaptığının ne kadar eşşeklik; ay pardon eşşoğlu eşşeklik olduğunu anlatmak istiyorum. Tabi bu kelimeleri kullanmadan. Fakat usulca itin götüne sokup çıkarmak muhteşem bir duygu oluyor. Hem o anda, hem de sonra düşündüğümde acayip keyif alıyorum. Ama annemin bulunduğu ortamlarda yapamıyorum çünkü annem anormal derecede geriliyor.
Tabi canım, herkesin torunu torun, bizimki sokaktaki uyuz itin eniği.
Sinir kadın :(
pıhhhh

2 Kasım 2006

Ayrılış

Burcu gittikten sonra, annemlerden kendi ayrılışımı düşündüm. 1989'da üniversiteyi kazandığımı öğrendiğimde herkesin beklediği kadar sevinememiştim aslında. Üç İstanbul, bir Ankara tercihiyle girdiğim sınavdan insanlar pek de ümitli değillerdi. (İnsanlar=herkes, valla herkes) İkinci tercihimi kazandıktan kısa bir süre sonra gidiş vaktinin kesinleştiğini anlamıştım. Algıda böyle bir takım boşluklar oluyor sanırım. Sınav tercihini yaparken dört tercihin üçü İstanbul'sa eğer, %75 oranda gitme ihtimalinin olduğunu bilmemek mümkün mü? Ama her şey kesinleşmeden dank etmiyor kafaya galiba.
Neyse, topladık bir iki çanta, kayıt yaptırmak için İstanbul trenine bindik. Garda salya sümük ağladım; bir babama sarılıyorum, bir Burcu'ya. Burcu o zamanlar daha ilkokulu yeni bitirmiş canım bir cüce. Babam hüngür hüngür ağlamamak için beni hafifçe ittiriyor; o da kötü. Burcucum ağlayabilmeye benim bu yolculuklarımla başlayabildiğini itiraf etti daha sonra. Daha önce ağlayamazdı hiç.
Annemle Haydarpaşa'da indiğimizde İstanbul'a ikinci gidişimdi. Daha doğrusu benim hatırladığım ikinci gidişim. İlki hiç sayılmaz zaten. Tarabya'daki akrabaya gideceğiz. (Hayatımda gördüğüm en komik insanlardan biri, mutlaka anlatacağım bir yazıda) Vapura bindik, dışarıda oturduk ve etrafa aval aval baktık, annem sigara ve çay içti-ben kızdım içme şu sigarayı diye, sonra Karaköy'de inip Tarabya otobüsünü bulduk. Sonra da ver elini akraba. Süper kadın, tam beş yıl boyunca çocuklarından bile kayırdı beni, bağrına bastı.
O gidiş dönüş pek anlaşılır olmamış. İkinci gidiş ve ayrılış bitirdi esas. İkinci gidişte yurda yerleştik, annemle yatak, yorgan, yastık (kuş tüyü aldık güya ama artık ne garabetin tüyüyse kardeşim, 5 yıl boyunca tavuk götü gibi koktu iki yastık da) aldık, oda arkadaşlarımla tanıştık (dikkatinizi çekerim, sadece tuvalete gitmek için ayrılıyorum tipin eteğinden ve kendi çapımda da çaktırmıyorum). Sonra ilk ders günü geldi. Annem 16.00'da taksiye binip Taksim'den otobüse binecek. Benim dersim 16.30'da bitiyor ama ilk gün diye erken bırakırlar, seni taksiye ben bindiririm diyorum anneme. Saat dörde beş var, kadın ders işliyor. Gittim yanına, "annem gidiyor bugün, son kez görmek istiyorum, Durak Copy'nin oradan taksiye binecek, gidebilir miyim?" dedim. Kadının suratını hiç unutmayacağım. "Tabi gidin," dedi. İki kampüs arasındaki o yokuşu koşarak çıktığımda tükürüğümden boğulacak haldeydim. Annem taksinin kapısını açmıştı. Ağzımdan bir annnee çıktı ama ben bile yabancıladım sesimi. Gittim, sarıldım, öptüm, zaman durmuştu sanki, etraftaki kimseye aldırış etmeden bağıra bağıra ağlıyorum. Sonra bindi ve gitti tabi. (Daha sonra anlattığına göre Hisarüstünden Gümüşsuyu'na kadar hüngür hüngür ağlamış, taksici de annemi sakinleştirmeye çalışmış; "yenge kurban olam ağlama, bak okuyacak evladın, sonra döner sana bakar," filan demiş) Yurda dönmekten başka çare yok. Oda arkadaşlarımdan hiç birinde bir ağlama, üzüntü yok kardeşim. Hemen yatağıma girip ağlamaya bir süre daha devam etmiştim. Millet bu kadar profesyonelken insan bocalıyor.
Sonra... Sonrası geldi tabi. Alıştım alışmasına da hep çok özledim. İlk sene boyunca her gün hem annemi, hem babamı aradım. Daha sonraki senelerde biraz seyreldi bu; bir gün annemi, bir gün babamı aradım :) Ama çok değiştim, çok çabuk olgunlaştım. Kendim oldum, birey oldum, arkadaşlarımdan çok farklı yönlere gittim. İyi ki gitmişim ve ayrı okumuşum diyorum.
Burcum için de böyle olsun, gittiğine değsin; en azından o öyle hissetsin. İyi ki gitmişim, bak şöyle oldum, böyle oldum diyebilsin.
Aradığı her ne ise, onu mutluluk ve huzur içinde bulabilsin.
Canım Burcu :)