24 Haziran 2010

Misocin miyim, neyim? :)

“Welcome.”
“Tenk yu.”

Masada üç bayan hoca oturuyor. İkisi gülümsüyor, birisi not almak üzere başını hafif bir açıyla masaya doğru eğmiş ama arada beni de süzmekten geri kalmıyor. Ben? Hazırlık atlama sınavını yeni teslim edip koşa koşa mülakata yetişmişim. Mutluyum ama yüzüm kıpkırmızı ve ter içindeyim. Pardon, tülbent var mı, diye sormamak için kendimi zor tutuyorum. Dışarıdaki kızlarla 5 dakikada iletişime geçmişim. Herkes mülakattan çıkan kişiye “ne sordular,” diye hücum ediyor. Çıkanların alı al, moru mor. Şunu okudunuz mu, neden şunu çalışmak istiyorsunuz, gibi şeyler sormuşlar. Mülakat İngilizceymiş. “Hepsi mi?” diyor biri. (Allah allah, yarısı olur mu yahu?) Bir başkasının aklına bir şey geliyor, “Uçan Süpürge’de bilmem ne ödülünü kim almıştı?” diyor. Kimse bilmiyor, internete girip bakalım, sorarlarsa seyrettik deriz gibi kasaba kurnazlıkları falan dönüyor. Ben sağ köşeye doğru pısıyorum. Açlıktan şekerim düşmüş, elimdeki iğrenç meyve suyuyla geçici çözüm üretmeye çalışıyorum. Benden önceki 15 dakikada çıkıyor. Sıra bende.

“Bir şey sormak istiyorum. Neden tezsiz?”
Gülesim geliyor. Neden mizah? eheh
“Korktuğum için,” diyorum.
“Neden korkuyorsunuz?”
“Tez bürokrasisinden. Oranın virgülü, buranın paragraf boşluğu gibi şeylerden,” diyorum. “Mezun olalı çok oldu. Bu beni cidden ürkütüyor.”
“Peki bu kadar zaman sonra neden geri dönmek istiyorsunuz? Aniden mi aklınıza geldi?”
“Geçen sene bir öğrencim sosyolojiye giriş türü bir ders almıştı. Ben de hocadan izin alıp derse izleyici olarak katılmıştım. Okudukça hoşuma gitti. Şimdi de ilgimi çeken bir alanda bir yol gösterici eşliğinde sistemli okuma yapmak istiyorum. Evet, kütüphane orada duruyor ama ne okuyacağımı bilmiyorum, rasgele seçmek istemiyorum,” diyorum.
“OK, tenk yu,” diyor hocalardan biri.
Yüzüne bakıyorum. Gireli daha beş dakika olmamış.
“Gidebilirsiniz,” diyorlar. Gülümsüyorlar ama. İyi bir şey.

Dışarı çıkıyorum, bayanlar yanıma üşüşüyor. Bu arada benim üzerimde dizimin üzerinde bir şort, askılı bir tişört ve sandaletler var. Kızların hepsi fönlü. İki üç tanesi mini etek-ceket kombinasyonu yapmış, makyajlar ful. Topukların maşallahı var. Ya onlar-ya ben, ortası yok. İçim sıkış sıkış, sınav olmasa biraz daha özenli bir şey yapıcam, biraz boyanıcam belki ama, zaman da olmamış. Neyse, ben de farklı bir kontenjandan girerim, ehehe.

“Ne sordular?”
“Neden tezsiz diye sordular.”
“Neden bu kadar erken çıktın?”
“Teşekkür ettiler, çıktım. Size kolay gelsin. Hoşçakalın.”

Dün liste açıklandı, kabul edilmişim. Artık bana da kolay gelsin. Artık huzurlarınızda mastır öğrencisi miso var. Yaşasınnn!

marruu




29 Nisan 2010

Uğursuz insan(ımsı)


Bölüm 1:
“Bana bak missoo, bana laf sokma tamam mı?”
“Ne, ne lafı?”
“Bana baakk!” Bu arada üzerime yürüyor, elini kolunu sallıyor. Bir iki cümle daha, ve,
“Sktr git!” Bir kere daha. Bakakalıyorum.
“Sen ne terbiyesiz bir adammışsın!” Sesim giderek küçülüyor.
“Ben senin ne mal olduğunu biliyorum!” Aynı cümleyi bir kaç kere tekrar ediyor. Sonra çıkıp gidiyor.

Ben ne mal olduğumu bilmiyorum. Söyle de cümlemiz öğrenelim diyemiyorum. Böyle bir şeye o kadar hazırlıksızmışım ki. Ama o anda bunu da bilmiyorum. Bir saat ağlıyorum; astım ataklarının sınırlarında gezerek ağlıyorum. Sonrası ev.

Laf sokma filan yok. Gerçekten yok. Hem laf soktuğumu düşündüğü anda, hem de küfür ettiği anda etrafımızda insanlar var. Allahtan. Şahit var yani.

Bölüm 2:
Araya hafta sonu giriyor. Bulaşmasın yeter. Bütün haftasonu eşimi bu işin dışında kalmaya söz verdirerek geçiriyorum. O diyor okula geleyim, bir de bana anlatsın ne mal olduğunu, ben diyorum lütfen bir de sen stres etme. Ne saçmalık. Gelip adamı mı dövecek? Neredeyiz biz yahu! Burası benim canım okulum değil mi?

“Günaydın miso.”
İnanamıyorum. Dalga geçiyor olmalı. Galiba hiç bir şey olmamış gibi davranmamızı bekliyor.
“Ben seninle hiç bir surette muhattap olmak istemiyorum,” diyorum.

Yine çıldırıyor. “Evet, peki özür dilerim, günaydın dediğime özür diliyorum ama.” Bar bar bağırıyor. Öğretmenler odasından çıkmam lazım, yoksa bayılıcam. Kalbim patır patır. Yan taraftan diğer arkadaşlar geliyor. “İşte bak, tribünlere oynuyorsun, kaç sen kaç, utancından kaçıyorsun.” Ya bu adam ne diyor? İnsanlar onun bağırtısına gelmiş, o hala bana saldırıyor. Bölüm başkanından görüşme talep ediyorum. Ders bitiyor, bir bakıyorum eşim gelmiş. Seni yemeğe çıkarmaya geldim, diyor. İkinci olayı anlatıyorum, beraber bölüm başkanına gidiyoruz. Bizi dinliyor, size geri dönücem mutlaka, diyor. Sonra şahitleri dinliyor. Sonra da saldırgan arkadaşı dinliyor.

Sonuç:
Bölüm başkanı bilgi vermek için bana geri dönmüyor. Saldırganın öğretmenler odasını değiştirip oradaki insanları huzursuz ediyor. Saldırgana hiç bir şey olmuyor. İlk dönemki öğrencilerinden biri benim sınıfımda. İlk dönem boyunca karşılıklı küfürleştiklerini söylüyor. Bu konudan kimsenin haberdar olduğunu sanmıyorum.

Bir hafta boyunca ilaç kullanıyorum çünkü olanlar, olabilecekler, alternatifler ve daha binlerce şeyin girdabından kurtulmayı başaramıyorum. Şimdi çok daha iyiyim. En azından korkum geçti. Aslında şimdi daha iyiyimden öte, öfkeliyim. Ve ne yazık ki artık hazırlıklıyım. Bir daha böyle bir şey yaşadığımda bu kadar ağır bir darbe almayacağıma eminim. Ama kafamda tabi ki hala bir sürü soru.

*Bu adam eğitimci, bu eğitimci adam anlamadan dinlemeden kendi kafasında bir takım kararlara varıp bir kadın meslektaşının üzerine yürüyüp küfredebiliyor. Bir özür dilemeyi aklına bile getirmiyor veya beceremiyor.
*Bu adam evli ve çocuk düşünüyor.
*Bu adam öfke kontrolünden çok ciddi anlamda yoksun; bir an önce profesyonel yardım alıp bu sorunu çözmesi gerekiyor.
*Bu adam hakkında hiç bir şey yapılmıyor.

Olayı danıştığım herkes bu işi eşimin çözmesi gerektiğini, bu tip adamların ancak bu dilden anlayacağını söylüyor. Böyle bir çözüm beni kahreder aslında, ama ne yazık ki ben de yavaş yavaş bu şekilde düşünmeye başladım galiba. Belki de biraz alçı bu arkadaşın zihnini açıp, duyduğu şeyleri daha berrak bir kafayla düşünmesini sağlayabilirdi. En azından bundan sonraki maceraları için.

Böyle oldu işte. Bir saldırganın gazabına uğradım. Çok mutsuzdum ama toparladım.

Bir de teşekkür: Beni hiç yalnız bırakmayan Köşenin Delisi’ne tabi ki...


marruu

6 Nisan 2010

Harikulade bir gün...


“Eğğğ Miso abla, benim karnım ağrıyor...”
“Ay Mertcim nooldu?” Aman, çocuk arkada iki büklüm, dizlerini göğsüne çekmiş, surat kıpkırmızı. Mertcim komşumuzun oğlu, lise ikide, her sabah bizimle geliyor. Dağda oturuyoruz ya, böyle birbirimize yardımcı oluyoruz ulaşım konusunda. Beğğğ...

“Miso abla ben çok kötüyüm, annemleri aradım, konuşur musunuz?”
“Alo, Misocum, merak etme, onun ağrı eşiği biraz düşüktür, babası gelip alır şimdi.”
“Tabi tabi.” Mecburen annemlerde duruyoruz. Mert’i içeri taşıyorum, diyebilmek isterdim ama Mertcim 1.90 boyunda bir deve sonuçta; sadece yolu gösterebiliyorum. Babam muayene ediyor ama benim fırlamam gerekiyor. Olduu, hoşçakalın. İçimde sıkıntı kumkuması; çocuğa bir şey olursa filan...

Okula ulaşıyoruz. Ilgaz’ın geçen hafta unuttuğu beden çantasını bulması lazım. Nizamiyedekilere tembih, Ilgaz’a akşam eve yine bir şeyleri unutarak geleceksen kendini de unut demek için duyulan dayanılmaz istek ama cümleyi yutuş, bölüme uçuş. İkinci el kıyafet satışı için evden getirdiğim bir koca torba kazak vesaireyi Deniz hocanın odasına koyup bizim binaya fırlayış.

Derse girmek üzereyim. Telefonları kısmam lazım. Aaa, telefonlardan biri yok. Nerede? Çantanın her yerine bak; yok. Koşup gidip arabaya bakmak lazım ama gidemem; hem araba üst otoparkta, hem de ders başlamak üzere. İlk dersin tenefüsünde de gidemiyorum çünkü tezi için dersimi izlemeye biri gelecek. Neyse, dört ders de bitiyor, toplantı öncesi kantinde bir şeyler tıkıştırıp önce Deniz hocanın odasına gidiyorum. Torbaya düşmüş olabilir mi? Torbayı karıştırıyoruz; pazarcılardan beter haldeyiz. Biz eşelenirken müdürümüz xxx bey en sevimli suratıyla bizi süzüyor. Telefon yok. Arabaya koşuyorum. Heeey, kenara düşmüş. Tekrar fırlayıp toplantıya yetişiyorum. Tabi ki geç giriyorum ve o anda sırtıma bir tülbent sokacak adamın kırk yıl kölesi olacak durumdayım.

Anlamsız bin şey dolu toplantıdan sonra uçarak söz verdiğim yere gidiyorum. Aaa, bu sefer de hırkam yok. Kantinde mi bıraktım acaba? En sevdiğim hırkam o oluyor birden bire. Yapcak bir şey yok. Arkadaştan çıkıp özel derse gidiyorum. Çocuk bugün ekstra bir pırıltılı.
“İğne ve kumaşla ne yapılır xxxcim?” Cevabı Türkçe bekliyorum.
“Örülür.”
“Yok, o şiş ve yünle yapılır.”
“Haağğ.”
“Ne yapılır peki İĞNE ve KUMAŞLA?”
“Dokunur”.
Hım, evet, eben, tamam pes ediyorum. “Dikilir, değil mi xxxcim?”
“Aa, evet.”
Duyan da Finlandiyalı filan zannedecek. Düpedüz bizden biri yahu! Hep mi ekmekle beslenir bir insan!

Eve geliyorum. Gün bitti mi acaba? Bitsin istiyorum. Bitti galiba. İyi geceler.

marruu

31 Mart 2010

Ah bu sözcükler...


Sözcüklerle başım dertte. Anlaşamıyoruz biz; sanırım yanlış olanları seçiyorum hep. Ya da yanlış olanlar daha bir kurnaz, daha bir atak; öne geçiveriyorlar olmayacak yerde bir çocuk rahatlığı ve küstahlığıyla göğüslerini gere gere, ne olacak bunun sonu diye düşünmeden, düşünmeye zahmet bile etmeden. Evet evet, bildiğimiz küstahlık bu.

Aslında bu yeni bir şey değil; hep öyleydi. Gerçi ben zamanla törpülendiğimi düşünüyordum, bir takım mekanizmalar kurarak gemleme çalışmaları yapıyordum uzun zamandır, ama bir an geliyor ve engel olmak mümkün olmuyor işte. Sonra? Sonrası kötü. Gerçekten sevdiğim, gerçekten yanımda yöremde olmasını istediğim insanı/insanları üzüyorum, yaralıyorum. Tamam, doğru söylemiş olabilirim ama değdi mi? Yok miso, değmedi. Bu işler böyle olmuyor. Bu işin dürüstlükle hiç bir alakası yok.

İşin kötüsü hiç bir işe de yaramıyor. Ben söylemek istediğimi anlatamıyorum: benim söylediğim açıdan bakıp ne düşündüğümü anlamasını sağlayamıyorum. Karşıdaki direk kişisel algılıyor ve aramızda bir tür sevgi yoksunluğu olduğunu düşünüyor.

İşin daha kötüsü: Herkes kendince haklı.

İşin en kötüsü: Tekrar konuşmak mümkün olmuyor. Çünkü bu müsibet sözcükler başka diyarlara akıp gidiyor. Çoğu kez konuşurken yazmayı düşünmüşümdür; çünkü laf lafı açıyor ve bambaşka yerlere gidiliyor. Oysa söylenmek istenen kaç şey olabilir ki? Onlar söylense, onlar üzerinden konuşulsa. İki tarafın da “onlar”ı dinlense, üzerinde anlaşılsa... Ne yazık ki bu da olmuyor hiç bir zaman.

Böyle işte. Diyorum ya, başım dertte. Düzeltemiyorum bir türlü.

Düzeltemeyeceğim de. Biliyorum.

16 Mart 2010

Yeni bir yapı: Öğrenci :(


Öğrenci çok enteresan bir yapı. Başlıbaşına bir tür gibi. Kastettiğim “tür” İngilizce’deki “species”. Ukalalık için çok özür diliyorum; ancak bizimle fiziksel olarak aynı formda görünen bu yapının ne kadar farklı refleksleri olduğunu gördükçe farklı bir tür olduklarına, ya da bir- bir kaç tür arasında gidip geldiklerine iyice inanır oldum.

Dönem başından beri sessiz duran, nadiren gülen bir öğrencim var. Ve pek de tarafsız olduğunu düşünmüyorum. Hani ufak ufak negatif bir elektrik alıyorum ama çok da üzerinde durup didiklemek istemiyorum. Çünkü didikleyince haklı olduğum ortaya çıkıyor ve üzülüyorum. Ve nitekim bugün haklı olduğumu gördüm. Ve üzüldüm...

Tenefüsten sonra sınıfa girdiğimde ikili üçlü gruplar halinde bir geometri sorusunu çözdüklerini gördüm. Arkadaşlar, haydi, kitapları açalım, alırım onu elinizden... Gittim birilerinin elindeki kağıdı alıp “keseyim mi topunuzu” filan dedim. Neyse derse geçtik. Dersin son beş dakikasında da serbest bıraktım. Sonra gittim bir öğrencinin yanına (bu başka; kendisi makina mühendisliğinde), çözebildin mi? Şurası da x mi? filan dedim. Bir iki şey konuştuk. Sonra sınıfta-asla-tebessüm-etmem-etmeyeceğim beyin kanadına gittim. Biri başka bir şey sormuştu çünkü. Hocam XXX çözdü, dediler. Aa, cidden mi, bana da anlatır mısın, dedim. Yüzüme baktı, anlatamam, dedi. Neden? dedim. Şaşırdım. Öyle işte, dedi. Bu sefer ben şaşkın bir ifadeyle onun yüzüne baktım. Anlatılamayacak bir şey olduğu filan geçiyor kafamdan. Anlatsam da anlamazsınız, dedi.

Yüzümdeki şaşkın ifade söndü, bitti. Bunu dediğine inanamadım. Öyle mi, filan gibi bir şey geveledim. Ama hiç bir kızgınlık, bir iktidar hissi filan yok. Sadece üzüldüm. Peki, dedim, masaya döndüm. Özür dilesene lan, filan gibi sesler geliyor. Ben o tarafa bakamıyorum, önümdeki kağıtlara bakar gibi yapıyorum. Bir şeyler dedi ama duyamadım. Uğuldadı kulaklarımda. Zaten önemli de değildi o noktada.

Neden anlamayacağımı düşündüğünü bilmiyorum. Bir takım aptallık gösterileriyle böyle hissetmesine yol açmış olsam da beni üzeceğini bile bile neden böyle davrandığını hiç anlamadım. Bir insan bir başkasını neden bile isteye kırar ki? Arkadaşına da böyle yapar mıydı acaba? Hoca olduğum için mi bu ayrıcalığa nail oldum, onu da anlamadım. Yoksa Miso’yu mu incitmek istedi? Bilemiyorum.

Ya cidden öğrenciler o kadar hayati ki benim için... Böyle bu kadar şımarıkça, bu kadar hoyratça bir tavır çok incitiyor.

Böyle oldu işte bugün. Üzüldüm ben çok.

marruu

7 Mart 2010

Ve-da


Aslında gitmeyecektim filme. Mustafa’dan sonra töbe demiştim; bırak Miso bırak, filmi seyretmeyenler bile üfürüp durdular, bozma sinirlerini demiştim. Bir tür öz koruma hamlesi yani. Sonra yeni sınıf dedi ki, aman hocam, canım hocam, bizi filme götür hocam. Götür mötür demediler aslında, eheh, o benim hüsn’ü kuruntum. Her sabah ilk ders direk derse dalmayalım diye dün film izlediniz mi, nasıl buldunuz, aman o aktörü yerim ben gibi geyikler çeviriyoruz. Bu arada yavrular poğaçalarını yutup gözlerini yarım açabilir duruma geliyorlar. Biraz da hani faydalı bir meyvedir sinema, yesinler diye destekleme durumları. Neyse, çok uzattım, Perşembe günü filme gittik toplam 15 kişi olarak. Ama ve fekat...

Filme ilk sahne itibariyle yabancılaşarak dalıp, buz keserek çıktığımı itiraf etmeliyim. Dakka bir gol bir, küçük Mustafa dünyanın en mel bakışlı sarışın çocuğuna teslim edilmiş; dakka iki, gayet uyduruk bir iki sahneyle hafif büyümüş Mustafa’nın liderlik yeteneklerine şahit oluyoruz. (Artık dakka saymayacağım ama liste sonsuza kadar gidecek). Mustafa’nın annesiyle Mustafa bütün o boya-badana makyaja rağmen sürekli aynı yaşta görünüyorlar. Fikriye Mustafa’ya kahve getirip salondan çıktığında Mustafa Kemal hafiften eğilip, uzaklaşan kızı arkadan kesiyor; ve yemin ederim ehi ehi diye sırıtıyor. Savaş sahneleri toplam 20 askerle çekilmiş (haydi 40 olsun; şimdi uyduruk Hollywood filmlerine adamlar bu işi biliyor tadında övgü mü düzelim?) Büyük Balkan göçünde insanlar ip gibi bir sıraya dizilmiş, tek sıra halinde ilerliyorlar... Ay aman ya, her bir sahne ayrı bir yabancılaşma...

Filmde gerçeğe aykırı bir sürü şey. Bu arada referansım da Salih Bozok’un Gazi ve Latife kitabı; orta 3 hayat bilgisi kitabı değil. Bu sabah Zülfü Beğ’in röpörtajını dinledim; efenim yurt dışında yönetmenler daha özgürmüş, o hiç özgür olamamış, M. Kemal’i istediği gibi yansıtamamış, çok hassas bir konuymuş, oysa bu bir filmmiş, istediği gibi yansıtabilmeliymiş.. Bu miso diyor ki, efendim eğer sen gerçek bir karakter üzerine bir film yapıyorsan, o filmdeki yaratıcılık durumun biraz kısıtlanır haliyle. Yani örneğin Atatürk’ü abanoz karası saçlı bir aktöre canlandırtmak tabi ki yönetmenin bileceği iştir, ve fekat böyle bir şey yaptığı anda da seyircinin bu duruma yabancılaşacağı gerçeğini gözönünde bulundurması gerekir. Yok yok, bu kadarı da olmadı ama hatırı sayılır miktarda sıkıntı vardı bence.

Geniş kadrolu bir müsamere kıvamındaki bu filme gitmemenizi şiddetle tavsiye ederim. Zira miso’nun ruhu şişim şişim şişti. Neyle indireceğini de bir türlü bilemedi.

marruu pıhhh

11 Şubat 2010

Gezi… Son…


Brugge’den Amsterdam’a eve dönmüş hissiyle varıyoruz. Gitmediğimiz müzeler hala var ama esas en önemli yere henüz gitmemişiz; Red Light Şeysi. Ben müdürümü arıyorum, ne yapalım, akıl fikir fışkırt bize oralardan da, diye. O da diyor ki, takılın bir turist grubunun arkasına, siz de bakının aval aval. Ama sakın ha foto çekmeyin. Tamam diyoruz, düşüyoruz yola. Öyle uzak bir yer değil; gerçek anlamda şehrin içinde bu mekan. Yani Ankara’da Kızılay’da ya da İstanbul’da Taksim’de böyle bir yerin olduğunu düşünüyorum da... Yok yahu, zorluyor. Tabi benzer mekanlar illa ki vardır ama bu kadar açığı bizi kasar gibi geliyor. Yan yana üç kişinin geçebileceği daracık sokaklar. Sokakların her iki yanında tamamen cam olan kapılar. Ve içeride don-sütyen duran kadınlar. Çoğu çok genç. Kimisi cidden çok güzel, kimisi yaptırdığı kavun gibi balkonlarıyla sirk yaratığı gibi. Kimisi de kadın gibi görünüyor ama bir gariplik de var. Onca şakasını yapmışız bugüne kadar, oraya gidince Burcu da ben de dut yemiş bülbüle dönüyoruz. Başımızı kaldırıp tarihi esere bakar gibi bakmak garip geliyor ikimize de. Bir tür mahçubiyetle bu turun bitmesini bekliyoruz...

Derken Burcu aniden arkamıza doğru sert bir bakış fırlatıp beni yana çekiyor. Arkamızda Meksikalı kılıklı iki üç genç adam var. Abla yürü, çabuk gidelim diyor. O sırada o sokak bitiyor zaten. Sokağın bitiminde de aynı tipte bir başka genç adam. Hızla ayrılıyoruz oradan. Burcu tesadüfen arkasına baktığında o çocuklardan birinin benim çantama uzanmış olduğunu görmüş. Eli fermuardaymış. Muhtemelen benim cüzdanı alıp sokağın başındaki adama verecekti. Ben farketsem bile kendi üzerinde bir şey olmayacaktı. (Sherlock miso) Bir panik otele gidiyoruz. Cüzdanda pek fazla para yok ama kredi kartı var, kimlikler var filan... Yahu sanki biz burada cennette yaşıyoruz, hiç böyle şey duymamış görmemişiz gibi panik halinde otele varıyoruz. Utanmasak yorganı başımıza çekip herifleri bekliycez korkuyla. Bütün gece cüzdan gitseydi noolurduyu konuşup birbirimizi daha beter kudurtuyoruz.

Ertesi gün Burcu’nun arkadaşı geliyor. Bir yıl burada yaşamış ve tekrar buraya dönebilmek ve sonsuza kadar buralarda kalabilmek için gerekli çalışma izinlerini filan almaya çalışan biri. Bizi süper yerlere yemek yemeğe götürüyor. Acayip asortik görünen mağazalara sokup her şeyin ne kadar ucuza olduğunu gösteriyor. (Miso salağı olarak böyle yerlerden başımı bile sokmam, öyle bir ürkekliğim var benim.) Bir önceki geceki korkumuzla dalga geçip bizi ikinci Red Light turuna çıkartıp kızlar hakkında yorumlar yapıyor: Bu yaşlı, bu trans, bu şişko, bu iyi, bu Türk, bura en eski yer... Sonra, aa hiç bir şey yemediniz mi, şunu bunu tüttürmediniz mi, filan diyor ama biz hala son derece prensipli davranıyoruz. Derken, yetişkinler için oyuncaklar satan yerlerin vitrinlerine bakıyoruz. Oyuncaklar enteresan tabi; öyle şeyler görüyoruz ki güya pille çalışıyor ama Ilgaz’ın evdeki ufacık arabalarını ve tükettiği pili düşününce o şeylerin ancak baraj voltajıyla filan çalışabileceğine kanaat getiriyoruz. Son olarak da allah kimseyi bu kadar abazan eylemesin, bunlara muhtaç etmesin duasını edip kakır kikir gülerek oradan ayrılıyoruz.

Şu beş günde öyle güzel şeyler görüyoruz ki, memlekete yine içimizde bir buruklukla dönüyoruz. Estetik anlayışının bu kadar farklı olması üzmekten öte kahrediyor aslında. Arkadaşının elindeki oyuncağa sahip olmayan, her zaman bundan mahrum kalacak olan bir çocuğun burukluğunu yaşıyoruz. Yapıcak bir şey yok, boynumuzu büküyoruz.

marruu



9 Şubat 2010

Brüksel-Brugge


Perşembe öğlen Brüksel trenine biniyoruz. Bir gece kalıp Brugge’e geçeceğiz. Sonra tekrar Amsterdam. Brüksel dünyanın en sıkıcı, insanları en asık suratlı şehri. 2.5 saat aranın bu kadar fark yaratması şaşırtıyor bizi. Otelin resepsiyonundakiler bile maske maske gülümsüyor. Şurayı burayı dolaşıyoruz ama hava dehşetli soğuk ve yağmur her yerimizi ıslatmaya kararlı bir şekilde yağıyor. Gidip o işeyen heykeli görüyoruz: Allahım, heykel minicik bir şey. Bu mudur kardeşim, diyoruz. Gerçi o kadar moralimiz bozulmuş ki, heykel at kadar olsa da yaranamayacak bize. Dantelmiş, çikolataymış, kandıramıyor hiç bir şey. Zaten dantel hiç açmaz, anneannemin dokudukları sandıklarda bitlendi herhalde çoktan. Ki buradakilere ciddi ciddi, “ayy ne kro,” deyip geçiveriyoruz dantel profüsürleri olaraktan. Çikolatalar ise evet, iyi, tadları güzel ama yok köpek şekilliler, yok meme-sütyen tamlamaları filan... Hiç olmuyor kardeşim, ucuz pazarlama teknikleri yüreğimizi iyice soğutuyor.

Sabah 8.27’ye alıyoruz Brugge tren biletlerimizi. Oranın güzel olduğunu umuyoruz; hatta içten içe yalvarıyoruz iyilik cinlerine. Bir tutam da tebessüm yetecek aslında bize. Brüksel koyu renk takım elbiseli, deri çantalı, çook mühim işlerle iştigal eden kadın ve adamların memleketi. Bize gelmez, bir kere daha anlıyoruz.

Brugge’e vardığımızda yine yağmur yağıyor. Merkez istasyonda kilitli dolap bulup ağırlıktan sırtımızda hörgüç tomurcuklatan sırt çantalarımızı içine tıkıyoruz. Otobüse binmek istemediğimiz için bir harita alıp şehir merkezine doğru ilerliyoruz. Yağmurdan haritamız yufkaya dönüyor. Galiba Belçika’da yağmursuz bir gün bile geçmiyor. Gelmese miydik, diye hayıflanırken etrafın güzelliği sözümüzü geri aldırıyor. İçerilere doğru girdikçe ağzımız açık kalıyor. Şehrin dokusunu bozan hiç bir şey mi olmaz? Her yer bir başka film için hazırlanmış gibi. İnsanların buralarda gerçekten yaşıyor olmaları inanılmaz geliyor bize. Muhteşem bir göl, gölün kıyısında bahçesinde ördekler filan dolaşan evler. Kafe filan değil, bildiğimiz evler. Laz müteahhitler buralara pek uğrayamamış sanırım. Seviniyoruz haliyle.

Bütün Brugge’ü yürümek öğleye kadar bitiyor. Trenimize binip Brüksel’e geçiyoruz. Yol 1 saat sürüyor. Yan taraftaki orta yaşlı kadın dut gibi sarhoş. Söylediği hiç bir şey anlaşılmıyor. Hatta ben önce kadını konuşma-işitme engelli filan sanıyorum. Sonra kadın inmek için ayağa kalkıyor. Tren hafifçe yalpalıyor. Hoop, kadın sırt üstü düşüyor. Burcu’yla ben önden çekerken iki kişi de arkadan ıkına sıkına ittirip kadını kaldırıyoruz. Kadın jövö mövö bir şeyler diyor ama anlamama sebebim Fransızca bilmemem değil. Muhtemelen başka bir diyardan sesleniyor. Kadının çantalarından birini alıp kapıya yöneliyorum. Yolda bir valiz. Gülümseyerek valizin sahibinden valizini çekmesini rica ediyorum. Hemen kapıya ulaşmalıyız yoksa arkamdaki yarmagül üzerime düşebilir. Veya kusabilir. Valizin sahibi çok net bir tonla beni azarlıyor. Beklemeliymişim, o da kapıya gidecekmiş. In a minute! Arkamdaki bayanın sıkıntısı olduğunu, o nedenle acele ettiğimi söylüyorum. Artık gülümsemiyorum, ama onun gibi havlamıyorum da. İşaret parmağını kaldırıp 5 yaşındaki miso’yu azarlıyor yine.Ben de, “çok haklısınız kibirli kraliçem,” deyip arkamı dönüyorum. Kadıncağıza fıttır geliyor. Benim yarmagül de, tartışma çıkmış olmasına üzgün bir şekilde, no problem türü bir şey söyleyip kadına sarılıyor ve şaap diye öpüyor. Bir keyifleniyorum ki, sormayın gitsin. Umarım yalamıştır da :)

7 Şubat 2010

A ms ter dam 2


Burcu’yla böyle gezmekten hoşlanıyoruz biz. Bir yere git, çık, sonra hemen başka bir yere koş. Zaten bir kaç günlüğüne gelmişiz, muhtemelen bir daha da gelemeyeceğiz; gelsek de beraber olmayacağız... Vakit kaybetmek niye! O müzeden çık bu müzeye koş, ay şu binaya fırla kıvamında gezip duruyoruz.

Amsterdam’ın tümü bir dekor gibi. Mega Lego kent :) Evler muhteşem, dokuyu bozan hiç bir bina yok. Yüksek bina hiç yok. Örneğin Prag’da eski kent böyleydi; yeni kente geçildiği anda bildiğimiz modern şehir görüntüsü başlıyordu. Veya Barselona: Evet, şehrin planının usta kişi Gaudi’nin ellerinden çıkması şehri son derece olumlu etkilemiş ama bir sürü yüksek bina etrafta cirit atıyordu neticede. (Yük. Mimar Misomiso bildirdi) Amsterdam ise çekilmekte olan film için kanalların etrafına indirilmiş dekorlara benzeyen ev dizileriyle dolu. Muhteşem renkleri, nefis çatıları olan, pencereleri birbirinden farklı bir sürü ev. İnsanların yaşadığı gerçek evler. Kendi kentlerimizin ne kadar zevk yoksunu, ne kadar sakil olduğunu düşünmeden edemiyorum. Ne yazık ki. Ne yenisini becerebiliyoruz, ne de eski ve güzel olanı korumayı :(

Ve fekat sonradan kanalların hemen dibindeki bu eski evlere sahip olmanın bir bedeli olduğunu öğreniyoruz: Kedi kadar fareler. Her yer çok eski olduğu için, ve kanallar çok müsait olduğu için evlerde cirit atarmış kendileri. Gördüğüm anda korkudan bayılacak gibi olduğumdan bir an için nefesim kesiliyor ama otelimiz yepyeni ve odamız dördüncü katta ve zaten biz de gece klozet kapağını kapatıp yatıyoruz diye avunuyoruz.

Perşembe sabahı Anne Frank’ın evine gidiyoruz. Oyununu okutmuştum zamanında. O zaman da çok etkilenmiştim ama gerçek mekanda olmak çok farklı bir duygu tabii. İki yıl boyunca bir yerde çıt çıkartmadan yaşamak... Suyu kullanmadan, yere bastığında eski ahşap döşemeyi gıcırdatmadan, hiç konuşmadan günü geçirmek. Ancak akşam olup da alt katlarda çalışan insanlar binayı terk ettiğinde normal bir insan gibi yapabilmek. Ve hala nefes alabildiğine, Auschwitz’e sürüklenmediğine şükretmek... Akla hayale gelebilecek en büyük kötülüklere insan kadir. Başka hiç bir varlık bu kadar kötü olmaya muktedir değil çok şükür.

5 Şubat 2010

A m st erd a m 1


Evet, tamam, soğuk olacağını biliyorduk. Türkiye de soğuktu çok. Ama efendim, burası resmen çıldırmış durumda. Biraz daha kuzeyde bir ülkeye gitseymişiz enteresan hayvanlar filan da görürmüşüz. Hani bu kadar soğuğa katlanmışken orayı da aradan çıkartırmışız...

Yolculuk kılpayı başladı aslında. 202 no’lu kapıya gidin dediler, gittik. A’sı B’si varmış, farketmedik. Uçak 10.45’de kalkacak. Saat 10:40. Bir sürü yer anons ediliyor, rötar bildiriliyor, bizimki bir kere anons edilmiş, artık çıt yok. Burcu, “ben bari bir sorayım,” diye görevlinin yanına gittiğinde bizim uçağın kalkmak üzere olduğunu, tekerlekli sandalyesi olan bir adamın sandalyesinde sorun çıktığı için beklediğini söylüyor adam. Amannn diye bir fırlayış fırlıyoruz... Sırtımızdan, kıçımızdan ter fışkırıyor ziyadesiyle.

Amsterdam müzelerden marketlere, her tür görevlinin ve yolda o esnada yürümekte olan insanın misafirperverlik ek-ödeneği aldığı bir yer gibi. Herkes gülümsüyor. Merhaba, nereden geldiniz, diyor, oo iyi diyor. (Neden, neresi iyi pek anlamadık.)

Madam Tusseaud müzesine gidiyoruz. Evet, biliyorum, çok geyik ama bir sürü de foto çekiyoruz. Burcu zaten ailenin caponu. Şuraya koş çıt foto, buraya gel çat foto, beni de çek, çıt... Balmumu heykelleri görmeden önce Amsterdam’la ilgili tanıtıcı bir film izliyoruz. Aman efendim, Amsterdam eskiden şöyle etkin bir kentmiş, etkisi ta bilmem nerede hissediliyormuş... Yahu biraz utanma olur, ta şuralara gittik, oradaki insanların iliğini kemiğini kuruttuk demenin kibarcası da bu herhalde. Ama heykeller güzel, hatta tedbiri elden bırakmayıp gerçek mi la bunlar kıvamına ulaşmasa da hafiften kıllanıyoruz. Yakınlaşıp bakıyoruz.

Bir iki yer gezip bir şeyler atıştırdıktan sonra otele dönmek zorunda kalıyoruz. Burcu’nun başı deli gibi ağrıyor. Geçenlerde gittiği bir doktor (hafif üfürükçü kıvamlısından) yeni bir ilaç vermiş, sende sahte migren var, demiş. İlacı alırken adamı sevgiyle andık ikimiz de. Sahtesi kusturacak kadar ağrıtıyorsa, gerçeği... Burcu uyuyor; uyursa azalır belki umudu var. Uyandırmak için bekliyorum ben de. Uzansam ben de dalıcam; çok yorgunum. Sonrasında çıkamıyoruz hiç bir yere. Allahtan sabaha iyileşiyor Burcu :)

1 Şubat 2010

Döndüm ben


Ne yorgunluktu allahım. Adam gibi gezmeyi bilmiyoruz biz Burcu’yla. Hani yarışmalar vardır; süpermarkete girersin, toplam iki dakikada en çok şey alan kazanır ya... İşte öyle gezdik Amsterdam’ı, Brüksel’i ve Brugge’u. Aslında Brüksel ve Brugge’de daha sakindik, daha turist. Ama Amsterdam’da arkamızdan kovalayan varmış gibi koşa koşa, koşa koşa...

Dün bütün gün yolda geçti. Önce Amsterdam-İstanbul. Uçak inmek bilmedi. Gerçek anlamda ama ... İniş sırasında bir sıkıntı oldu. İniyoruz dediler ve sonra uzun bir süre alçaktan uçtuk. Alçaktan uçtuğumuzu hissediyor olmak bana çok ilginç geldi. Eh be insanoğlu, sen ne bilicen kaç metreden uçulduğunu gibi bir durum olması gerekirken, iniyoruz dediler ya, alçaldık ya... Burcu ve onun yanındaki adam gerim gerim gerildiler. Koridorun diğer yanındaki dini bütün arkadaş sürekli cep Kur’an’ı okudu, gözlerini kapadı dualar etti. Arkadaki dallama grubu da düşen, şuraya buraya çakılan veya son anda kurtaran uçak istatistikleri verdiler. Bense kendimden beklenmeyecek kadar sakin bir şekilde oturdum. Burcum, dedim, yapıcak bir şey yok zaten, korkma, inicez, derin nefes al...

Gece Kamil Koç’un Ataşehir tesislerinde 9.00’dan 12.00’a kadar otobüsümü bekledim. O kadar keyifli bir süreçti ki anlatamam. Seyahatimin üzerine cila oldu. Yolculuk boyunca iki saat uyumak da cabası.

Şimdi evimdeyim. Kedinin artık rezalete dönmüş kumunu temizleyip evin kokusuna dair ilk değişikliği yaptım. Şimdi bildiğim, beynimde kayıtlı kokulara erişmek istiyorum. Bütün çamaşırları şimdi yıkayıp evin her yerine serip temizlik kokusunu içime çekmek ... Mum yakıp orada bir süre oturmak... Banyolardaki temizlik kokusu... Salondaki büfenin içindeki gül ağacı-vanilya kokusu...

Amsterdam-Brüksel-Brugge anıları gelecek. Biraz toparlanmam ve toparlamam lazım önce...

marruu

22 Ocak 2010

Yeni tatil ve lütfenler zinciri :)

Son yılların en ağır kışı yaşanıyormuş...
İstanbul'da Cumartesi ve Pazar günü kar fırtınası olacakmış...
O kadar soğukmuş ki, insanlar fotoğraf çekmek için ellerini ceplerinden çıkaramamışlar...
Lütfen uçağımıza binelim;
Lütfen zamanında Amsterdam'a inelim :)
Lütfen tıpkı geçen seneki gibi super-sisters tatili olsun...
Ya lütfen yaaa
(Hırçınlaşmak üzereyim bak!)
marruu

20 Aralık 2009

Aaa l e s ve mastır ve kararsız miso


Efenim herkese merhabalar. Sahte bir utangaçlıkla tekrar huzurlarınızdayım. Aslında terbiyeli bir miso olduğum için hafif bir utanma duygusu var; ama zafer duygusu bunu fevkalade bastırıyor. En sonunda bu A L E S açıklandı. Ve içimde pır pır eden, ulan çalıştık da ama çakılmayalım şimdi diyen, ve bu ulan’ı ağzını doldura doldura söyleyen o maganda iç ses şimdi kapadı çenesini. Eşit ağırlıktan 81 aldım. Ne kadar mutluyum.

Ne kadar? Aslında tam da bilemiyorum hani. Haziranda, “mastır mı yapsam ki?” dedikten hemen sonra bu ales işine girişmiştim ya.. Araç amaç olmuştu ya sonra.. Ne mastır var kafada, ne bir şey. Varsa yoksa bu sınav olmuştu. Ha bitti gitti işte. Evet miso, şimdi? Ne bileyim ya, aslında 15 seneden sonra tekrar öğrenci olmak biraz ürkütüyor. Fikri bile zor geliyor. Kendi camiamızdaki psychoları gördükten sonra muhattap olmak zorunda kalmak, o ezici iktidarı hissetmek, kafa sallamak... Ya ne bileyim.

Öte yandan çok çekici programlar da var. Kadın çalışmaları var mesela. Dersler süper. Bir de Orta Doğu Çalışmaları var. O da çok güzel. Son derece güncel. Cidden bir şeyler katsın istiyorum, okuduğumu anlayayım, anladığımı ilgilenenlere anlatayım istiyorum. Onların fikrini almak, anlamak istiyorum. Gidip konuşmak lazım doğru düzgün biriyle. Öğrenci de olabilir, hoca da. Ne yapıldığını anlamak lazım. Sonradan memura dönmemek lazım. Gördünüz mü? Çok zor işte.

Durum budur. Biraz gaz lazım galiba. Bir de ısınma hareketleri gerekiyor bir hayli. Öylesine bir şey olmasın. Beni beslesin istiyorum. O kadar çok fason akademisyen var ki ortalıkta. Benden uzak olsunlar; ödüm kopuyor. Konuşacağım kişi çok önemli olacak sanırım.

Velhasıl bakiciiz. Mühim bir akademisyen bulup aydınlaniciiz.

marruu

2 Aralık 2009

Minare işi


Benim bu ibadethane imarı konusunda cidden çok radikal düşüncelerim var. En hafifi şu: Bence artık Türkiye’ye cami filan yapılmamalı. Her taraf kaynıyor zaten. Yerine okul yapılsa? Ya da kültür merkezi? Peh! Bir de herhangi bir inanç sistemine entegre olmuş birinin Tanrı’sıyla arasına bir bina dikilmesi ihtiyacı duymasını da yadırgıyorum.

Öte yandan, İsviçre’de neden böyle bir yasağa ihtiyaç duyulduğunu, bu yasağın halk oylamasına neden sunulduğunu anlamış da değilim. Gazeteye göz attığımda herhangi nesnel bir sebep göremedim. Düşündüğümde mantıklı bir sebep de bulamadım. Örneğin, “ezan zaten banttan yayınlanıyor, minareye çıkan imam neredeyse kalmadı,” dense biraz mantıklı gelecek. Çünkü doğru. Aynı mantığı kiliseler için kuramıyorum mesela. Çünkü kulelerde hala çan çalınıyor. (Bilgi yanlışım varsa düzeltin lütfen)

İsviçre’deki yasak ortamı germekten başka bir işe yaramamış. Ancak, vayy demokrasinin beşiği, nassı yasaklarlar da diyemiyorum. Çünkü her yerde uygulanan bir baskı türü bu. “Çoğunluk” maskesiyle, korunması-gözetilmesi-pozitif ayrımcılık uygulanması gereken “azınlığın” horlanması. Ya da belki ırkçılıkla da açıklanabilir bir çok yerde bu tür şeyler.

Tabi bir de kendi ülkemize bakıyorum. Daha geçenlerde bir anket yapıldı; halkımın yüzde altmışından fazlası gayrimüslim bir komşu dahi istemiyor. Şimdi bugün başvursam, şurada şu kadar bir Hristiyan cemaatiz desem, paramız hazır, kilise yapıcaz desem, ne olur? Hadi inşa etmeyi geçtim, restore edicez desem? Ne olduğu bugünkü gazetede yazıyordu. Hangi ilde olduğunu bilmiyorum ama bir yerlerde Protestanlar kilise yapma izni almak için 10 yıldır uğraşıyorlarmış. Sonuç: bir arpa boyu yok ilerleyememişler. Yani şu "hoşgörülüyüz" zırvası artık cidden çok sıkıcı bir hale geldi. Bence başka bir kelime bulunsun artık.

Şimdi iyi bir atasözüyle bitirmek vardı bu yazıyı ama iğne ve çuvaldızlı dışında bir şey bilmediğimi farkettim. O da çok geyik…

marruu

30 Kasım 2009

Bir bayram daha...


Yırttı bu miso bu sefer. Ankara’daydı. Burcu geldi zira. On gün kaldı hem de. :) Üstelik arifeden itibaren gece gündüz birlikteydik. Birlikte uyuduk, birlikte uyandık. Uyandığımızda bir o, bir ben miyavladık. Günaydınlandık. Sonra alışverişler yaptık. Anneyle babayı makaraya aldık; gülmekten çatladık. Eskileri konuştuk, geleceğe göz atmaya çalıştık. Arada bir “gidiş anı”nı düşünüp karardık, ama daha var nasıl olsa, diye öteye iteledik.

Gidiş anında tıkanıp kaldık.

Az kaldı, bitti bitiyor dedik, umutlandık.

marruu


15 Kasım 2009

A l e s sonrası


Pazar. Akşam. A le s bitti. Kütüphanedeyken daha iyi skorlar yapıyordum. Sonucu göreceğiz artık.

Klasik Pazar-Pazartesi-Salı yemeklerini yaptım. Kulağımda Hatırla Sevgili’nin müzikleri. Sona doğru bir kadeh rakı koydum kendime. Bol buzlu, az sulu. Yanına da bir bardak soğuk su. Başım ağrımasın sonra diye.

Şimdi ışıklar kapalı. Sadece aspiratörün ışığı açık. Mutfak sandalyesinde oturuyorum. Yemekler hazır. Beyleri çağırmak kaldı bir tek. “Seni Seviyorum”u başa alıyorum. Belki yirminciye. Akordeon çalabiliyor olmayı diliyorum. Ya da kendimi birinin kollarına atıp bu muhteşem müzikte vals yapıyor olmayı. Dönmeyi, dönmeyi...

Rakımdan bir yudum alıyorum. Hiç bitmeyecek, hiç kavuşamayacağım özlemlerimi düşünüyorum. Kulağımda “Seni Seviyorum.”

Rakım bitti.
Ağlamıycam.
Açıklayamam.

marruu

25 Ekim 2009

Kaşıntılarım


Vardır benim kaşıntılarım; arada gelir gider öyle. Mevsimlik alerji gibi. Rahat batar, bir şey dürter. Geçen sene ilk dönem bir sosyoloji dersine girmiştim misafir öğrenci olarak. Aman bir hoşuma gitti o öğrencilik ritmi, anlatamam. Her Cuma üç saatlik ders boyunca not tutuyorum. Ertesi hafta Perşembe gecesi oğlanı uyuttuktan sonra, hem bir önceki haftanın notlarını okuyorum, hem kitaptaki bölümle karşılaştırıyorum filan. Dedim ki, ülen Miso, sana böyle bir “resmi” motivasyon lazımmış. Bak ne güzel kırıp kıçını okuma yapıyorsun. Sonra köşenin delisiyle filan konuştuk. Mastır programlarına bir göz attık. Ooh, ooh, tezsiz mastırlar da var. Dal miso dal...

Duur! Önce A L E S. Mastır filan yapmak için buna girmek gerekiyormuş. İyi, gireriz. Ne vardı? Matematik + sözel. Kıvır, ben A.K. Kızılay’a gidip ağırlığı takriben 7 kilo filan olan bir kitap aldık. Konu anlatımlı ve çıkmış sorular da var.

Yaz başında bir heves başladım çalışmaya. Konu çalışıyorum, soru çözüyorum filan. Ama kardeşim, yuh insaf. Vallahi tembellik yapmıyorum ama herkesi böyle bir sınava itelemek inanılmaz bir haksızlık. Ben liseden mezun olalı 20 sene geçti. Şimdi karşımda mn bir sayıysa n basamağına şu kadar ekleyip m’den şu kadar çıkardığımızda, onu da fitil haline getirmek suretiyle ilgili işlemi yaptığımızda çıkan sonuç falan filan gibi sorular. Ya da üslü çoklar, çarpanlarına ayırmalar, EBOK-EKOK gibi yazarken bile açılımından ya da ne halt olduğundan, neden kullanıldığından emin olamadığım laflar. Dikkat deseniz 5000. Payı paydaya yazmalar, 12’yle 3’ü çarpıp bambaşka diyarlardan sonuçlar bulmalar. Bir de bu puştlar alttaki şıklara işlem hatası yaparak ulaştığın sonucu da bir şık olarak yazıyorlar ya, iyice fıttırıyorum. Anlamadığım şeyleri müdürüme ya da A.K.’ya soruyorum ama içim de ezik kırık. Çaresizlikten. Onlar da beni üzmemek için, kendimi mongol gibi hissetmemem için bir kibar- bir zaarif. Kocca adamlar eğile büküle... heheh

Sınav Kasım’ın 15’inde. Yüzdük kuyruğuna geldik. Aptal saptal sözel soruları da ayrı boğuyor ama mastır için istenen sonucu alırım gibime geliyor. Pek yüksek değil; zira gelen öğrenci profilinin matematik limiti aşikar.

Bir de artık bu sınav araç olmaktan çıktı, sanki önemli olan sınavmış gibi oldu. Daha hangi bölüme mastır başvurusu yapacağımı bile düşünmedim. Bir iki kere internetten baktım ama oturup adam gibi bir karara varmadım. Seçenekler bile muğlak. Paso matematik sorusu çözüyorum. Ya kardeşim ben bu azimle Yük. Mat. Müh felan olurum. Üç beş havuz doldurup boşalttım ya.

Olurum belki yavv.

Nah!!





27 Eylül 2009

Bu seller hep aynı


Üniversite birinci sınıfta T a r ab ya’da bir eve çıkmıştık Figen diye bir arkadaşımla. Ev dedim ya, yanlış anlaşılmasın. Bir apartmanın tek odalı, kapıcı dairesinden dönüştürülmüş, apartman giderleri için kiraya verilen mekanıydı. İç kapı kazan dairesine açılıyordu. Dış kapı ise apartmanın girişinden bağımsızdı; apartman kapısı gibi bir kapıdan girilir, iki üç metrelik bir koridordan sonra balkon kapısı gibi bir iç kapıyla odacığa girilirdi. Çok da ucuza kiralamıştık. Yurttan sıkıldığımızda kaçacak bir yerdi işte. Haftada üç dört gün gidip kalıyorduk. Figen’in dayısı güvenli olsun diye demir dirseklerle üç yerinden çakmıştı kapıyı. Nereden bilecektik...

Bir gece yalnızdım evcikte. “Misoo, misoo,” diye seslenen komşuya uyandım. Sabah saat beşe geliyor. Kazan dairesinin oradan sesleniyor.

“Miso, içeride su var mı?”
Uyku sersemi ne olduğunu da anlamadım. “Yok,” dedim ama hemen ayıldım. “Yok ama ayaklarım cıp cıp ediyor. Halı ıslanmış”.
“Miso, ön tarafa git, oraya dolanıp alıcam seni, dere taştı,” dedi.

O kapıyla balkon kapısı gibi iç kapının arası taş çatlasa on metredir. Oraya gittiğimde gözlerime inanamadım. Dış kapıdan sular kudurmuş gibi içeriye doluyor. Bakakaldım. O sırada komşu üst balkonun demirlerine tutunarak kendini aşağıya bıraktı.

“Miso kapıyı aç.”
Miso salağı kapıyı açtı ama dış kapının anahtarı içeride. Kapıyı açmamla sular içeriye dolmaya başladı. Kapıyı açmamla ranza, kitaplık, her şey odanın diğer kısmına sürükleniverdi.
“Miso kapıyı aç.”
“Anahtar gitti, yok anahtar.”
“Miso, ne diyosun?”

Adamın suratına bakıyorum. Sular belimde. Ve sular nasıl bir hızla yükseliyor anlatamam. Atila abi üst balkonun demirlerine tutunuyor ve ayaklarıyla dış kapıya vurmaya başlıyor. Yapabileceğim hiç bir şey yok, kaçabileceğim hiç bir yer yok. Kapının kenarına tutunmuş bekliyorum kurbanlık gibi. O tip anlarda insana bir deli kuvveti geliyor herhalde. Sular boğazımda artık. Küt diye kırıyor en sonunda kapıyı. Benim dış kapıya doğru gitme ihtimalim sıfır; iç kapıyı bıraksam ben de sürüklenicem. Atila abi gelip beni sırtına alıyor, dış kapıya götürüyor. Gelmemiş olsa sular beni aşmış olacak. İkimiz de üst balkondan eve giriyoruz.

Bütün bu olaylar toplam üç dakika ya sürmüş ya sürmemiştir. Dere taşıp sokaktaki arabaları sürüklemiş. Arabalar devrilince sokağı tıkamış, dere daha da taşmış ve bütün giriş katlarını su basmış. Bir kaç saat içinde sular çekiliyor. Eve girdiğimde suların tavandan yirmi santim aşağısına kadar yükseldiğini görüyorum. Eşyaları dışarıya taşıyoruz. Ve anında nereden geldiği belli olmayan insanlar beliriyor. İnsan o telaşta, o şokta neler olduğunu anlamıyor, o insanların yardıma geldiğini sanıyor. O gün yalnızca kemanımı kurtarabilmiştim, geri kalan her şeyi alıp götürmüşler. Farkında bile değilim. Kafa beş bin olmuş, sürekli tavanın altındaki izi düşünüyorum. Biri elini çamura batırıp bir çizgi çekmiş gibi. Sürekli, Atila benim o gece evde olduğumu hatırlamasaydı olabilecekleri düşünüyorum. Öğlenleyin bir baktım ki bütün kıyafetler, ahşap eşyalar, mutfak eşyaları... ne var ne yok hepsini silip süpürmüş yardımsever halkım.

Ya işte, bu seller hep aynı. Filmin senaryosu da hep aynı. Sel haberlerini dinlerken Ilgaz “anne, bunlar niye yüzmemiş, yüzme bilmiyorlar mı?” diye sordu. Kırık kırık gülümsedim. Başıma gelmeden önce ben de yüzülür, yüzülebilir sanıyordum. Ne mümkün; kavradığın yeri elinin içinde muhafaza edebilmek bile başlıbaşına bir iş. Beyefendinin söylediği gibi dere öcünü alıyor, vurup geçiyor.

Çok kötüydü çok. O olaydan sonra uzun süre kendime gelemedim. Bu yazının bu kadar gecikme sebebi de bu işte. İçim kaldırmadı, yazmak istedim ama yazamadım. O insanlara sabır diliyorum, unutmak diliyorum.

marruu

1 Eylül 2009

Aciyooo


Uzundur ertelediğim şeyi yaptım ve bugün gidip mememdeki ufak şeyi aldırdım. Gerçi patolojiye gönderildi parça, ama öyle bir korku filan yok. İyi bu iyi, filan dedi doktor almadan önce, alırken ve aldıktan sonra. Gayet güven verici bence; patoloji sonucuna bile gerek yok. Kıro miso.

Hamileyken başlamıştı, şimdi Ilgaz 8 yaşını bitirdi. Yuh! Ama ben iyi bir şey olduğunu biliyordum. (Miso=mübarek müneccim)

Gözümün önüne bir perde çekildi ve lokal anesteziyle yapıldı. Ben de doktorların konuştuğu her şeyi dinledim. (Benim bir işim de bu, biliyorsunuz). Doktorlardan biri Amerika’ya gidecekmiş iş görüşmesine. Heyecanlı ama çaktırmamaya çalışıyor. Öbürü daha deneyimli, gideceği yere önceden gitmiş. Her yerde göl olan bir yermiş. Hatta insanların arka bahçelerinde kendi gölleri varmış filan. Ama yerin adını anlayamadım. Hafif şiddetli yusuf yüzünden olabilir. Neyse, daha çömez olana alışveriş merkezleriyle ilgili altın değerinde tavsiyeler verdi.

Lokal anestezi yapılırken acıdı, çünkü oralar zaten çok hassas ve artık biliyorum ki acıma potansiyeli daha yüksek. Ve acıdı. Ben de hafif bağırdım. Meyoovvv filan gibi bir ses çıkardım. Ama işler bitince özür diledim. Sonra çıktım ve bir farkettim ki çamaşırımı kullanamıyorum. Bir memem sargılı, diğeri alabildiğine özgür... Ne yapayım, çıktım. Malum, mevsim dönüyor, alerjiler hafiften hortladı, hapşuruklar arttı. Ben her hapşurukta malum arkadaşlara destek atarak ilerliyorum. Enteresan bir görüntü oldu sonuçta. Komik de geldi; kendimi oralarını buralarını yoklayan adamlara benzettim. Ama muhtemelen ben daha enteresan ve fantazik bir görüntü çizdim. Allahtan hastaydım; sargılar ve pansuman belliydi. (İffetli miso, valla)

Sonuç: İyi çıkacak, biliyorum.

Ve şu anda cidden ağrım var ama geçecek. Bunu da biliyorum.

marruu

14 Temmuz 2009

Ah Güllü hanım...


“Misocum, sorma, gaştı gitti valla gız. Ne bok yiycez bilmiyom. Bizim herif, eve artık ölüsü girer diyo.”
“Güllü hanım, yapmayın böyle. Bak oğlan sizi aramış, ailesi gelecekmiş. Hem kızınız 18 yaşını geçmiş, yasal olarak yapılacak bir şey yok.”
“Neyse Misocum, ben bu hafta gelmeyeyim de, haftaya allah kerim.”
“Tabi tabi, işinize bakın siz. Halledince gelirsiniz.”

Güllü hanım bize haftada bir temizliğe gelen bayan. Kızı ortaokul mezunuymuş. Aslen Ankara’lı ya da Yozgat’lılar. Tam emin değilim ama İç Anadolu’dan bir yerlerden sanırım. Oğlan Tunceli’liymiş. Ve de Alevi. Antalya’ya göç etmişler malum sebeplerden. Üniversitede 2 yıllık teknik bir bölümün öğrencisi. Çocuklar aptal mı? Asla izin çıkmayacağını bilmezler mi? Kaçmışlar. Ve hemen resmi nikah yapmışlar. Sonra oğlan Güllü hanımın evini aramış. “Resmi nikah yaptık, kızınıza da elimi bile sürmedim. Gönül rızanızı istiyorum,” demiş. Ailesini göndermiş. Artık hangi abuk sabuk sebepten çıktıysa bilmiyorum, tartışma yaşanmış. Zaten ortalık gergin, iyice beter olmuş. Aile büyükleri arayı düzeltmek için, “siz de Antalya’ya buyurun,” demişler. Bir iki atışma daha yaşanınca Güllü hanımın kızı kendini dokuzuncu kattan aşağıya atıvermiş.

Güllü hanım bitti, Güllü hanımın içi kupkuru şimdi. Misocuğum yutkunamıyorum, biliyor musun, dedi son konuşmamızda. Söylenecek hiç bir teselli sözü de yok. Bir daha da ne zaman yutkunur ya da şöyle derin bir nefes alabilir bilmiyorum.

Ah Güllü hanım...