12 Ekim 2007

Petek


İlk gördüğümde nefesim kesilmişti. Arı peteği şeklindeki taşların kocaman bir arı peteğine dönüştüğü bir yer bu Petek. Altında olanca güzelliğiyle serilmiş “Boğaz”. Kuzey’le Güney arasında, tam orta noktadaki nefeslenme noktası.

O ilk gün annemleydik. Kayıda gitmiştik herhalde. Miso burası neresi? demiştim kendi kendime. Annem yanımda bütün iyi niyetli gevezeliğiyle ne kadar güzel bir okulu kazanmış olduğumdan bahsediyordu; yüzüncü kez. “İşte bak, burası bile bir gösterge,...” Bense sersemlemiştim. “Ben buraya gelirim,” demiştim içimden. “Burası benim.”

Çok gittim Petek’e. Çoğu kez de yalnız. Çok içtim Petek’de. Yine çoğu kez yalnız. Orası sessiz bölgeydi genelde. Büyük grup yoksa eğer. Başka insanlar hep olurdu, ama herkes kendi halinde otururdu. Zaten öyle çok büyük bir yer değildir, fazla kişiyi kaldırmazdı. Boğaz’a dikip gözlerimi içerdim. Kaçırmaktan korkar gibi başka hiç bir yere bakmazdım. Yutardım aşağıdaki görüntüyü. İçimi sonsuz bir hüzün ve huzur sarardı; eşzamanlı.

Bir keresinde toplu gidildi. Bizden başka kimse yoktu. Grup büyüdü sonra; onun tanıdığı, bunun arkadaşı, eklendikçe eklendi. Etraftaki insanların yarısını tanımaz oldu Miso. Çok içildi, çok gülündü. Sonra gece sakinleşti, duruldu. Bazısı içti, bazısı baktı. Bakanlar gözlerini kaçırmayınca bazısı utandı. Bakışlarını yere sakladı. El çabukluğu marifet yer değiştirmeler oldu. Yalan iltifatlar duyuldu, gerçek olduğu hayallenip sevinildi. Çok içilmişti; herkes en iyi konuşmacı, herkes en çabuk inanacak saftolozlar haline dönmüştü.

O gece tanışılan birisiyle boğaza beraber bakıldı. Boğazın güzelliğiyle mukayese edilmek kolay mı? Başlar döndü, ayaklar yerden kesildi. Masumca sarılındı, masumca öpüşüldü. Bunun büyüsü de, utancı da günlerce sürdü. Gece her aklına gelişinde, Miso’nun karnından kelebekler havalandı.

O kişi daha sonra görüşmek istedi, Miso kaçtı. Cesaret edemedi. O gece Petek’e kalsın istedi. Kelebekler de kendine.

marruu


9 Ekim 2007

Babamın emekliliği


Babam bu yıl kasımda yaş haddinden emekli olacak. Bölümünde çalışan diğer doktorlara Pazar günü evde bir yemek verdik. Samimi bir ortam için ufak olsun dedik, yine kırk kişiyi bulduk. Koşturmacası hepimizi bitirdi; ama geride bıraktıkları her bağlamda çok anlamlıydı. Hiç unutmayacağım bir akşamüzeri oldu.

Babam için yapılan o son derece samimi konuşmada Haluk abinin hüngür hüngür ağlaması...

Söylenen her şeyde ne kadar dürüst, ilkeli ve sevilen biri olduğunun vurgulanması...

Paraya hiç bir zaman, hatta arkadaşlarının hayretini uyandıracak derecede kıymet vermemiş olması...

Çok iyi bir cerrah olmasının yanısıra bir o kadar da iyi bir eğitmen olması...

Ve inat ettiği hiç bir şeyden asla vazgeçmemesi...

Babam da bir konuşma yaptı. Onun konuşması ise Kıbrıs vatandaşı olduğu için bir zamanlar ciddi biçimde mağdur olmasına neden olan politikacılara sitem, yaşadığı korkunç şeyler sırasında desteğini ve sevgisini asla esirgemeyen insanlara kocaman bir teşekkürle doluydu.

Biz? Biz koşturduk, hizmet ettik, duygulandık, bol bol ağlayıp güldük. Ama bir kere daha bu adamı ne kadar çok sevdiğimizi ve ona ne kadar saygı duyduğumuzu anladık.

Benim, kız kardeşimin ve aslında kendisiyle tanışma fırsatı olan bir çok kişinin hayatında tanıyabileceği “duruşu olan insan” tanımını hak eden tek tük insanlardan biridir babam.

Tek dileğim emekliliğin tadını çıkartabilmesi ve anneme biraz daha az nazlanması.

marruu

2 Ekim 2007

Maltepe Meksika hattı


Yeni evle birlikte yeni işler de türedi. Eskiden merkezi sistemli bir apartmanda oturduğumuz için doğalgaz filan almazdık. Su ve elektriği de fatura geldikçe ödüyorduk. Şimdi Melih beye peşin peşin ödemek gerekiyor. Kullanmadan önce gidip satın alıyoruz, mis gibi kendi mülkiyetimizdeki suyu ve doğalgazı harcıyoruz.

Neyse, geçen gün Oyakbank’a gittim su ve doğalgaz almak için. Suyu alabildim ama doğalgaz hesabımızın kapalı olduğunu öğrendim. Hemen panik! “Alo, doğalgaz hesabımız kapalıymış beyim paşam, ne yapıcaz şimdi?” Allahın yaradılışta bir rahatlık verdiği sevgili eşim, “ben zaten kıllanmıştım, mavi kağıdı Ego’ya götürmek lazım sanırım, dur ben bir öğreneyim,” dedi davudi sesiyle. Tabi ki iş bana düştü.

Bugün dersten sonra yollara düştüm. Bu işi yaptırmak için Ankara’nın en güzide semtlerinden Maltepe’ye gitmek gerekiyormuş. Ego’nun bu işleri yapan yeri oradaymış. Oraya bir gittim ki, Ego orayı merkez bellemiş. Birilerine sormadan hemen önümdeki adam sorduğu için 3 nolu kapıya gitmem gerektiğini duymuş oldum. Yüz metre ilerideki üç nolu kapı. Yürü yürü, yüz metre oldu iki kilometre. (Bu yorgunluğu ne zaman üzerimden atabileceğimi bilmiyorum.) Üç nolu kapıdan girer girmez bambaşka bir boyuta geçtim. Hepsi ortadaki avluya açılan tek veya iki katlı harap binalar, girilen her odada hemen bütün vücudu saran, köşe bucak her yere sinmiş kesif bir sigara, ayak vesaire kokusu... Görevliler evlere şenlik. Kendimi bir an Amerika-Meksika sınırında gibi hissettim. Bu kadar mı benzenir! Bir tek kafalarında Meksika şapkalarıyla üzerlerinde pançolar yoktu. Görevli Sançez benden önceki adamla dalga geçti, müşteri de kendi çapında onunla dalga geçti, “övünmek gibi olmasın ama Çorumluyum,” dedi. (Ben bu Çorumluluğun neresiyle övünülebileceğini anlamadım, konu bu hızda nasıl bu memleket durumlarına geldi, hiç anlamadım.) Sonra sıra bana geldi, adam işlemimi halletti ve artık gidip gaz alabileceğimi söyledi. Nereden diye sorduğumda istediğiniz herrrr yerrrrden diye coşkuyla cevap verdi. Ben de aynı coşkuyla fırlayıp gittim ve gazımızı aldım.

Biraz dinlenmek için daha önceden aldığım tavsiye üzerine Beşevler’de bir kafeye girdim. Her yerden üzerime hücum eden nargile kokularıyla kelle oldum. (Bu arada bu kelle olma durumuna bangır bangır çalan Serdar Ortaç’ın katkısı yadsınamaz.) Sonra da özel derse gittim sakin, mutlu.

Maltepe Ego’ya bir gün sosyolojik araştırma yapmak için gitmek lazım. Bir de tabi danışmada uyuklayan adama bir şey sormak için önce “kolay gelsin,” diyen miso’nun bir yalakalık ayarına baktırmak lazım. Adam bile inanmadı yani. Allahtan onunla işim yoktu.

marruu

27 Eylül 2007

Bu aralar


Yeni döneme kendimin bile başa çıkamadığı bir heyecanla başlarım genelde. Çocuklar, kitaplar, okulda olmanın verdiği şekerleme gibi, dudakları yalatan, daha çok, daha çok yemek istemenize yol açan haz. Oysa şimdi 70 yaşındaki insanlar gibi hissediyorum kendimi. Dönem sonu gibi ya da. Elim kolum kalkmıyor.

Bu sene her şey üstüste geldi. O içinden şeker fışkıran üçü-bir-arada kahveler gibi. Taşındık diyorum ama bir türlü ev haline gelemedik. Sürekli yapılması gereken korkunç işler fışkırıyor. Bu Pazar eşim ve kuzen dört saat boyunca çatıdaki anten kablosunu içeri almaya uğraştılar. İş bittiğinde leş gibi bir ev, kırık bir tavanla kartonpiyer ve işi halledemediği için mutsuz bir koca duruyordu karşımda.

Ilgaz ise ayrı bir tiyatro. Gün aşırı hisleniyor, ağlıyor. Ama ne ağlamak. Bir çocuk böyle sessiz, hıçkırmadan, gözlerinin içene bakarak ağlar mı? Anneciğim, ne oldu? Bilmiyorum anne, ağlayasım var. Sarılalım mı? (Hançere ne hacet, yarayı daha fazla kanırtmak mümkün değil.)

Okul da fazla geldi. Yeni kur, yepyeni kitaplar şimdiden bayılttı. Bu dönem keşke daha önce verdiğim bir kuru verseymişim. Her gece neredeyse bir saat hazırlık yapıyorum ve eskiden seve seve yaptığım işe şimdi elim varmıyor. Bitse de yatsam diye hissettiğim için de içime sinmiyor.

Tek güzel şey evde banyo yapabilmek. Sıcacık suyla. Bavul hazırlayıp annemlere taşınmamak. Utanmasam buruşana kadar suyun altında kalıcam. Aslında utandığım yok, su harcamak ağrıma gidiyor. Ilgaz’cım da dün, “ben de seninle banyo yapıcam, rahatlarım, iyi gelir, buyurdu. Şaştım kaldım. Çok bilen otu.

Eski rutine dönmek istiyorum. Biraz kitap okuyabilmek mesela. Ya da sevdiğim bloglara göz atabilmek. Galiba bir kaç haftaya daha ihtiyacım var.

Ondan sonrası güzel olacak.

marruu

19 Eylül 2007

Yerleşmek


Taşındığımız gün, ki geçen hafta Salı oluyor, biz yukarıda, kombiciler aşağıda uğraşıp durduk. Saat sekizde annemlere uçtum oğlanla birlikte. Bitkin, bıkkın, içimden sürekli “korkma miso, bu kaçıncı taşınman, toparlanır biliyorsun,” diyerek. Saat dokuz buçukta eşim aradı. Kombicilerin işi bitip sıcak suyu basınca çalışma odasının duvarından su fışkırmış ve hem o oda, hem de bir altındaki sığınak odası ıslanmış. Ilgaz’ı annemlerde uyutup eve döndüm. Olabilecek en kalabalık iki odada ne var ne yoksa kenara yığılmış ya da dışarı taşınmıştı. Uzatmayayım, bir türlü yerleşemedik. Parkenin altı kuruyup yeni parkenin döşenmesi Cumartesini buldu. Yorgunluk ve bıkkınlık katmerlendi. Yeni yeni düzeltiyor, ev haline getiriyoruz inimizi.

Bu arada benim akşam dersim olduğu için Ilgaz’ın eve dönüş saatiyle ilgili sıkıntımızı çözmemiz gerekiyordu. Ben de, eşim de altıdan önce evde olamıyoruz. Etüde bırakmaya içimiz elvermedi; bir lokma çocuk, geldiğinde zaten turşu gibi oluyor. Anneme bırakmak hiç olmaz, hem annemin haftada iki konkeni var, hem de babamla kuma gibi çekişiyorlar. (Ve ne yazık ki bu babamın yaklaşımından kaynaklanıyor. Kuzu gibi çocuk kafayı üşütüyor) Çözüm bir kadın tutmak. Bir iki sorduk soruşturduk, Türk kadınlar ayda 800 lira artı yol istiyorlar. (Eşim burada tumturaklı bir küfür salladı, ben de bütün kalbimle katıldım). Ayıp yahu, benim maaşımı geçiyor bu durumda! Biz de bir şirket aracılığıyla Türkmen bir bayan bulduk. Türkmen’i de özellikle tercih ettik aslında; çok benziyormuşuz, dilimizi biliyorlarmış, yemek kültürümüz hemen hemen aynıymış filan gibi duyumlar aldık. Bu arada “şirket” dediğime bakmayın, güncel insan tacirliğinin kibarcası. Neyse, gelen bayan, Leyla hanım, ne yemek yapmayı biliyor, ne de doğru dürüst temizlik gördük. Oğlanla çok iyiler diyeceğim, ona da oğlan yüz vermiyor. Hiç anlamadım valla; bir insan yemek yapmayı nasıl hiç bilmez? Ya da cam/yer silmeyi? Bir hafta daha misafir edip, olmazsa el sıkışıp yollayacağım. Hiç olmazsa severek ayrılalım.

Bu aralar olan en güzel şey okulun açılması. Dün Kıvır, Alikayhan, Gamze ve bir arkadaşıyla Çatı’da oturduk. Ben bir şımardım, bir şımardım sormayın gitsin. Dır dır, zar zar konuşup durdum. Dedim de zaten, bunlara tatil yasaklansın kardeşim, otursunlar okullarında paşa paşa. Oh yahu, kendime geldim biraz. Gençlerin ruhunu sömürdüm, yüzüm gözüm gerildi, gençleşti.

Evi de bu hafta sonu bitiriyoruz inşallah. Perde ve avize işleri de hallolursa tamamız. Ama benim boyum yetmiyor, koca efendi de yardım almıyor ne yazık ki. Neyse, bir şekilde halledeceğiz bakalım.

Çok özlemişim burayı. En kısa zamanda can dostların yazılarına dalabilmeyi umuyorum.

marruu

10 Eylül 2007

Taşınamamamamama

“Alo?”
“Ee boyron?”
“xxx nakliyat mı?”
“He, ama abi gelmedi dıha.”
“Ne zaman gelir acaba?”
“Noolduydu ki?”
“Şey, bizim bugün evi taşıyacaktınız da kamyon hala gelmedi. Onu soracaktık.”
“Allahallahkh. Nooldu ki aceba? He dur, abi girdi şimdi.”
“Alooğ?”
“Beyfendi ben şuyum, bugün bizim evi taşıyacaktınız, kamyon gelmedi hala.”
“Ya sormayın, sizin evi taşıyacak olan arkadaşlarla kamyon şöförü kavga etmiş. Gelmeyecekler. Yarın taşıyalım mı?”
“Nasıl yani?”
“Öyle valla. Kusura bakmayın. Ben size adam bulmaya çalışayım.”
“Nerden bulacaksınız pardon?”
“Eheh, buluruz biz.”
“Yok öyle rasgele adamla olur mu? Olmasın. Peki yarın taşınalım.”

Bahtsız mı?
Bedevi mi?
Kutup ayısı mı?
Çöldeydi, di mi?


Misocum, sakin, lütfen sakin ol. Hayır zenci bulmak neyi çözebilir ki? Lütfen canım, lütfen.


pıhhhhh

8 Eylül 2007

Taşınma


Her taşınmada huyumdur, mutfak eşyalarını olabildiğince kendim götürürüm. İlk iki taşınmada yapmadım, sonrasının nasıl bir su/deterjan/elektrik/emek israfı olduğunu gördüm. Kolay mı, o bardakların, tabakların hepsi tek tek elleniyor. Raflara kalkar mı o tifolu, koleralı, haydi en iyi ihtimalle hepatitli zımbırtılar?

İki gündür annemle mutfağı taşıyoruz. Bardaklardan hiç birini kırmadık henüz. Veya tabaklardan. Ama kardeşim, çok ağır bu zıkkımlar. Dün sabah boynum hafiften tutulduğu için bütün günü baş ağrısıyla geçirdim. Ya bir de işin kötüsü bu proficiency’de hem sınavlarda görevliyim, hem de okumalarda. Okumalardan yırtsaydım ne süper olurdu. Ev bark yerleşirdi biraz.

Taşınmamız da pek tam olmayacak. Henüz kombi takılmadı. “Kombiyi ne yapacahsın yinge, kolorifor mu yahacaksın? ehühü” diyen kaza “pardon ama banyo için kazanda mı su ısıtacağız?” dedim. Korcan adamın suratına gülmemek için kaçtı. Misonun hiddeti ve şiddeti diye dalga geçiyor. “Biz en geç iki günde bir çimeriz de,” dedim bir de. Adam iki gündür benimle konuşmuyor. (Şok oldu sanırım, banyo sıklığımız onu derinden sarstı. Çok üzülüyorum, ne yapacağımı bilmiyorum) Ha tabi bir de tezgah sorunumuz var. Mutfak ve banyo dolapları takıldı ama tezgah Pazartesi geleceği için henüz lavabo lüksümüz yok. Küvette el yıkıyoruz, harika oluyor. İki kere deneyin, lavabolarınızın kıymetini anlayın.

Pazartesi taşınıyoruz. Daha doğrusu kendimizi eve atıyoruz.

Gerisi kısmet diyorum. Lütfen kazasız belasız taşınalım.

Duydun mu?

Sağol

marruu

1 Eylül 2007

Bir akşamüstü ve gece


Son üç ders kaldı. Ben de, çocuklar da sıkıldık artık. Bilkent’in sınavı haftaya Perşembe ve Cuma. Son dersimizi Salı günü yapacağız. Eşim de Ilgaz'ı almaya gitti Kumla'ya. Evde yalnız olmanın getirdiği tadına doyulmaz rahatlığıyla birlikte havada asılı olan o enteresan boşluğu yaşıyorum. İnsanoğlu garip, diyorum bir kez daha kendi kendime. Bu değil miydi kardeşim istediğin, özlediğin, oooh, rahatlık, özgürlük filan dediğin? Değil galiba, ya da o, ama henüz algı safhasına geçemiyorum. (Çocukluktaki beslenme bozukluğundan kaynaklanan bir geç anlama durumu)

Dersten sonra annemi alıp taşınacağımız eve gidiyoruz. İşler nasıl gidiyor diye kontrol etmeye. Yumurta kapıya geldi artık; oturmakta olduğumuz ev üç gün önce kiralandı. En geç on gün içinde çıkmamız gerekiyor. Oraya ulaştığımızda yüzümüz biraz gülüyor, ama yine de ustalarla net bir şeyler konuşamıyoruz. Özellikle "ne zaman" sorusu onlar için çok muğlak bir şey. Günaha girecek gibi korkuyorlar bir şey söylemekten. Hep birlikte Godot’u bekliyoruz. Ben bir şey soruyorum, onlar bambaşka bir şey söylüyorlar. Evden ayrıldıktan sonra eşimi arıyorum, bana tarih soruyor ve hiç bir tarih veremediğimi farkediyorum büyük bir şaşkınlıkla.

Kızılay’a iniyorum akşamüzeri. Dufresne’yle buluşuyoruz. Hızla Tunalı’ya yürüyoruz. Orada uzun zamandır ilk kez Random’da yer buluyoruz. Daha doğrusu dışarıdaki tek boş masaya oturuyoruz. Aslında bu kadar çok içmek istemiyoruz, ama laf lafı açıyor, laf gönlü açıyor, gönülse en derindeki sınırları, sırları açıyor. Sabaha kadar, hatta günlerce konuşsam bir saniye sıkılmam herhalde, diye düşünüyorum bir kez daha. Ama orada oturdukça içmeye devam edeceğiz ve bu da benim hiç işime gelmiyor. Sabah ders var, daha yürünecek çok yol var falan filan.

Dufresne’yle biz ne zaman buluşsak deli gibi yürüyoruz. Bu gece de bir istisna olmuyor; Tunalı’dan Emek’e yürüyoruz. Yolda Dufresne’ye şişmanlayıp şişmanlamadığımı soruyorum, o da direkman, bir saniye bile düşünmeden evet hocam, bu sene biraz kilo aldınız diyor. (Bidona döndünüz, maaşallah diyemiyor, çok saygılı kendisi). Küsüyorum ve bunu kendisine bildiriyorum. Bu arada, yolda giderken Ankara’nın bütün taksileri korna çalıyor. Hayır, binmek istesek yola sırtımız dönük gayet tempolu bir şekilde yürür müyüz? (Adamlar benim beslenme bozukluğumu anlamış olabilir mi?) Ben yapsam Dufresne yapmaz, ODTÜ’de fizik masteri yapıyor çocuk. (Ben en son sayısal bir sınava 1988’de girmiştim, hehe) Arabaya varıyoruz, onu dolmuşa bineceği bir yerde bırakıyorum. Sonra eve geliyorum.

İçki bütün kötülüklerin anasıdır; biraz hızlı geliyorum. İçince hafif süratli gelmeyi seviyorum. Arabanın üzeri açıkmış gibi geliyor, kafamda saçlarım uçuşmasın diye taktığım mikro bir eşarp, gözümde yüzümün yarısını kaplayan bir güneş gözlüğü, ben hayatta sorun nedir bilmeyen fıstık gibi bir hatunmuş gibi sürekli gülümsüyormuşum filan... Romantik oluyorum yani. Yaramazlık yapasım bile geliyor, ama hevesimi hemen kursağıma doğru iterek eve koşuyorum.

Böyle işte. Nefis bir akşam üstü ve gece geçiriyorum.

Mutluyum.

Marruu, puurrrr, purrrr

27 Ağustos 2007

Kuşku


Hiç sevmediğim bir duygu bu kuşku; yaşam kalitemi çok ciddi düzeyde bozan. Arkadaşlıklarımda bu duyguyu hep safdışı bırakmaya çalıştım şimdiye kadar. Öyle mi demek istedi, bunu mu kastetti diye yorulmaktan ölesiye korktum. Hatta bir çok insana “ben bir şey demek istemem, derim,” demişliğim vardır. Cidden, ima etmem pek. Ya da neyi ima ettiğimi hemen sonra patlayarak söylerim; ya bir gülme patlaması olur bu, ya da öfke.

Şu aralar iki kuşku içimde kımıl kımıl. Ama biri diğerine nazaran çocuk oyuncağı.

Üç öğrencim var Bilkent’in hazırlık atlama sınavına hazırladığım. Biri diğer ikisinden bir hayli zayıf. Ve bir süredir yaptığı testlerin %90’ı doğru. İlki çok çalışma, ikincisi tesadüf derken... O kadar büyük bir kuşku duyuyorum ki şimdi. İçimi bir hayvan gibi kemiriyor. Cevapları bir yerden bulmuş gibi geliyor. Bir iki kere de dile getireyazdım. Kibarca, “birbirinizle soru konuşmayın lütfen,” dedim. Yok valla, bilmem ne diye cevap verdi. Böyle bir şeyi direk de söyleyemiyor insan; eğer yanılıyorsam çocuğun gururu onarılmaz bir şekilde kırılacak çünkü. Bugün son kez konuyu açtığımda test tekniğinin çok iyi olduğunu söyledi. Peki o zaman dedim, diyecek hiç bir şey kalmamıştı. Kendisi bilir artık.

Diğer kuşku ise çok daha can acıtıcı. Ve yine direk olarak yüzleşemediğim bir olay. Daha önce blogda yazmıştım, beni çok inciten bir öğrencimden bahsetmiştim. Beni yanlış, olmaması gereken yerlerde kurgulamış bir öğrencimden. Sonra anlaştığımızı, artık hayatıma hiç girmeyeceğine dair söz verdiğini anlatmıştım. Şimdi blogumu okuduğundan, ve hatta yorum yazdığından kuşkulanıyorum. Bunun beni ne kadar rahatsız ettiğini ona anlatamamış olmak çok yaralayıcı çünkü kendisine açık açık onu artık hayatımın hiç bir noktasında istemediğimi belli etmiştim.

Bu benim bir zayıflığım aslında. Affettim onu affetmesine de, artık kendi sınırlarımın içinde istemiyorum. O zamanki incinmişliğim iyileşmiyor demek ki bir türlü. Evet, gündelik hayatıma girmiyor, yaşamımı bire bir etkilemiyor, ama ne zaman ki bana ait bir yerde varlığını hissediyorum, buz kesiyorum. İki yıl önceki öğrencilerimin kurduğu bir site vardı. Bu kırgın olduğum öğrenci orayı keşfetmiş. Bana attığı ve asla cevap alamadığı yüzlerce mailin birinde o siteyi okuduğundan bahsetmiş. Geçti, yendim zannettiğim her şey tekrar nüksetti. Son bir mail attım, rica ettim, ve hatta neredeyse yalvardım. O da kabul etti. Ya da öyleymiş gibi yaptı.

İşte ikinci kuşku bu. İçimi kavurup duruyor. Elimde değil, aldırmazlık edemiyorum, yok sayamıyorum. Bir şey sürekli beni dürtüyor.

Rica ediyorum, eğer buradaysan lütfen gelme. Ben bu blog dünyasını çok seviyorum, insanların bana olan sevgisini hissediyorum, sıkıntılarımdan bir kaçış oldu, yalnızlığımın o kadar da derin olmadığını, o inişlerde çeşitli yerlerde başkalarının da bulunduğunu, benzer şeyler yaşayan benzer insanlar olduğunu keşfettim burada. Burayı kaybetmek istemiyorum.

Ama eğer gelmeye devam edeceksen blogu kapatacağım. Çünkü paylaşmak istemiyorum, hayatıma dahil olmanı istemiyorum. Çok mutsuz oluyorum.

Başka ne söyleyebilirim ki? Lütfen GİT demekten başka?

LÜTFEN GİT

Mutsuz miso

21 Ağustos 2007

Kokular


Koklamak benim vazgeçilmezim.
Duyularımın en kuvvetlisi, en güvendiğim.

Apartmandan içeri girdiğimde, eğer yukarıya yürüyerek çıkarsam kimin ne pişirdiğini şaşmadan anlamamı sağlayan arsızlık destekçim.

Eski bir anımı küt diye suratıma çarpan geçmişimin ayak izleri.

Bir zamanlar hiç aldırmadığım, şimdi ise boğazımı sıkan, ilk yakıldığı anda gelen yanık kağıt kokusu dışında dumanıyla birlikte çarpan sigara eziyeti.

Özlemlerimin, isteklerimin ama cesaret edemeyişlerimin tek ismi; su kokusu. Hani şu havuzdan çıktığınızda üzerinize sinen, benim dirseklerimin içinden beni sarhoşa çeviren koku. Mücadelesi ömür törpüsü.

Oğlumun bebekliğini deliler gibi özlememi sağlayan süt kokusu, bebek aroması.

Başımı omzuna yaslayıp yüzümü boynuna gömerek aldığım o müthiş, çıldırtan ten kokusu. Burnumdan biraz nefes üfleyip hafif nemlendirerek içime çekmeye doyamadığım o doğal mis.

Yüzümü göğsüne gömüp içime çektiğim canım kedimin muhteşem doğal kokusu.

Her dinlediğimde gözlerimi dolduran Bülent Ortaçgil imzalı Deniz Kokusu.

Annemlerin bahçesindeki ıhlamurun, kapıya sarmış olan hanımelinin doyulmaz kokusu.

Şeftali yedikten sonra dudaklarımın üzerine sinen, yine şeftali yemek istememe yol açan ama bir yandan da hiç hazetmediğim buruk koku.

Sınıfa adımımı atar atmaz aldığım içki kokusu. O çocuğa derse içkili gelmekten ötürü bir şey yapmamam, dostluk vesilesi.

Kokular... Özlemlerim, vazgeçilmezlerim, mahrumiyetlerim, utançlarım, keyiflerim...

marruu

18 Ağustos 2007

Heri Potır


Geçen hafta kuzenin ısrarıyla Harry Potter’a gittik. Ben severim fantastik kitapları ve filmleri, teklif gelince atladım hemen. Hatta ilk ya da ikinci filmine gitmiştim Harry’ciimin, tam hatırlamıyorum şimdi hangisi olduğunu, bayılmıştım tipleri süpürgelerin üzerinde uçuşarak maç yaparken seyrettiğimde. Kendimi orada, onların arasında bile hayal etmiştim. Uç miso uççç...

Ama kardeşim o filmde herkes çocuktu yani, herkesin de kıçı süpürgelere sığıyordu. Bu filmde noolmuş millete böyle. Herkes büyümüş, serpilmiş, kıçların büyümesinden dolayı doğan dengesizlik sebebiyle süpürge üzerinde bir eğretilik, efendime söyleyeyim, bir “sağ kanat aşağı doğru kayıyor, düştük düşeceğiz” havaları... Sanırım bu nedenle binek olarak sapık bakışlı atımsı yaratıklar seçilmiş de, o genç irisi gövdeler rahatlıkla yerleşmiş garabet hayvanatlara.

Bir başka sorun da büyüyen oğlan çocuklarının yüzündeki yünlenme olaylarının nasıl örtüleceğine dair yaşanmış sanırım. Hericiimin yüzü pudradan porselen maskeler gibi pırıl pırıldı örneğin. Hoş mu yani, bütün oğlan çocukları o yaşta dört gözle orman gibi yünlenelim diye bekleşip dururken, “dörtgöz”lükte her bıdığa örnek olmuş bu çocuğun ayın on dördü gibi parlayarak çocukları hayal kırıklığına uğratmış olması iyi mi? (Cevap beklemiyorum, retorik bir soruydu)

Her neyse efendim, herkes kazık kadar olmuş ama hala çocuğuz biz ayakları çekiliyor, durumu bir Heri kurtarıyor Çinliyi öperek. O yaşlarda da alık bakışlı kızlar daha bir tutulur nedense. Halbuki bence Hermoyini (kardeşim bu da nasıl bir telafuzdur, anlamadık gitti) çok daha güzel, ve akıllı, ve hatta seksi yani. En azından salak salak ağlamıyor.

Gary Oldman olmasa çekilmezdi film. Bir de her bir halta ehi diye gülen müdirenin oyunculuğuna bittim. Tebrik ediyorum kendisini. Fakat bir sonraki filmi nasıl çekecekler bu kadroyla, bir türlü oturtamadım kafamda. Herkesin birbiriyle çıktığı Dawson’s Creek kılıklı bir şey olacak sanırım. Hayır insan üzülüyor, çocuklar kazık kadar olmuş, hormonal bir problem mi var filan diye endişeleniyor sonuşta.

Bir sonraki bölümü kimse yemeyecek galiba.

marruu
(terbiyesiz miso, o kadar emek verilmiş, hehe)

16 Ağustos 2007

Nikah


Hacettepe’de çalışırken benden sonra başlamıştı bu arkadaş. Tanışmadığımızdan emindim, ama o kadar da tanıdık geliyordu ki... Ben seni birine benzetiyorum, sanki daha önce tanışmışız gibi geliyor demeye utandım başta. Ama yok, mutlaka biliyorum bir yerden. En sonunda yumurtladım. Erkek kardeşiyle liseden aynı dönem mezunu olduğumuz ortaya çıktı. Ama oğlan sarışın, bu esmer. Yüzleri ise aynı denecek kadar çok benziyor, tanıdık hissi oradan geliyormuş.

Çok “erkek” kızdır. Uzun süre bir yayınevinde çalıştı, ömrü yollarda geçti. Ama ne geçmek... Sabaha karşı yola çıkıyor, haydi koş Sivas’taki büroya, işi bitir, fırla Antalya’ya falan filan. Ben yapamam, dahası geceleri şehirlerarası yola çıkmaktan ürkerim de. Bana mısın demedi. Çalıştı çabaladı kendine ait bir evi oldu.

Sonra ne yazık ki babası lösemi oldu, gece gündüz hastane-ev koşturup durdu, ama babayı kaybettiler. O sırada kız kardeşi lise ikideydi. Erkek kardeşi zaten yurtdışında yaşıyordu. Duble çalışmaya başladı, kız istediği kursa gitti, ODTÜ’yü kazandı. Keman dedi, keman alındı, mezuniyette şunu isterim dedi, hooop sağlandı. Eve baba oldu bir bakıma.

Başından bir nişanlılık geçmişti. Nişanlısı buna “ya ben işsiz kalırsam bana bakar mısın?” demiş bir gün. O da tabi bakarım, demiş. Oğlan bunu bir kere daha, biraz da kendi deyimiyle YAVŞAK AĞIZla söyleyince yüzüğü kibar bir montajla iade ederek atmıştı nişanı. Biraz nettir, biraz da küttür söylemesi ayıp. Yok be miso, ben evlenemem, çekemem ben bu herifleri, demişti bana. Ben de doğru insandan, olasılıklardan filan bahsetmiştim, ciddi bir şey konuşmamıştık, evlilik kurumunu harcayıp bol bol gülmüştük o gün.

Bir hafta önce bir mesaj aldım: “Merhabalar, bana açık adresini sms atabilirsen yarın nikah davetiyemi postaya vereceğim. Sevgiler.”

Onun adına çok sevindim. Hemen aradım. “Ya kızım hiç haberim olmadı, ne zamandır berabersin, ne vakit karar verdin, bır bır bır...” muhabbetleri yaptım. O da güldü bol bol. “Kızım, yaş 40 olmak üzere, son tren bu, galiba da iyi bir şey, uçuyorum bu aralar,” filan demişti. Nikah için sözleştik.

Bugün bir mesaj daha aldım. “Nişanlımın eski bir borcundan ötürü tutukluluğu sebebiyle nikahımız ertelenmiştir. Bilgilerinize...”

Sinir oldum. Ya gene papazı buldu zavallı, ya da son derece uyduruk bir şeyden bir sürü can sıkıntısı ve mide bulantısı.

Hemen evlensinler lütfen. Yoksa direk cayar bizimki :)

marruu

14 Ağustos 2007

Misoo, missooo


Misooo, missooo, bana bak çabuk! Ben sana ne dedim? Altından kalkamayacağın işlere girme demedim mi? Önce bir düşün, sonra başlarsın, yoksa mahçup olursun demedim mi?

Yok, demedin. Öyle bir durum da yok zaten. Ne zaman öyle bir şey yaptım ben? Allah allah.

Misoo, beni kızdırma bak. O zaman sen kesin içinde bir türlü yenişemediğin bir şeylere sarmış durumdasın. Ne bileyim, yaparsın ya öyle, 20 yıl önce şu insanı şöyle kırmıştım, hede hödö, bunu bir kaç gün düşünür mide ağrısı çekersin. Bırak allah aşkına ya, ne olduysa olmuş bitmiş, zaten ne yapmış olabilirsin ki?

Yok, öyle bir şey de değil.

Dersler mi baydı? Kolay mı biri gidip öbürü gelsin, sabahtan akşama kadar dis iz a buk bilmem ne?

Yok be canım, bilakis, dersler iyi geliyor. Çocuklar da sevdiğim çocuklar zaten. Öyle çok kasmıyorlar.

O zaman evle mi hırlaştın? Bir şeye mi sinir yaptın? Düşünürsün öyle, hıdır mıdır, sonra öyle dedim, o da böyle dedi, vıdıvıdıbırbırbır...

Hayır, sarmadım öyle bir şeylere. Sinir olduklarımı düşünmüyorum, iyi oluyor.

Ee, neyin var o zaman?

Bilmiyorum. Çok tarifsiz bir durumdayım bu aralar. Giremiyorum, çıkamıyorum, çözemiyorum, fırlatıp atamıyorum... Yine o GİTME hissi geldi, sardı içimi. Doğum yaptıktan sonra gelmişti en yoğun şekilde. Bir yere gidecekmişim gibi geliyordu. Hani rezervasyon yaptırırsın belli bir tarihe de o tarihte gideceğini bilirsin ya. Öyle hissettim kendimi uzun bir süre. Daha sonra bunu paylaştığımda depresyon demişlerdi ne yazık ki. Bu sefer o kadar yoğun değil, ama yine de dürtüyor usul usul.

Sen boş ver, sorup durma, geçecektir. Biraz daha sorarsan ya bi gitsene başımdan diycem zaten. Söyletme beni böyle. Bir de iç sesimizden olmayalım durup dururken. Ben biraz Fikret Kızılok dinleyeyim, biraz daha acıtayım kendimi, iyileşirim bir süre sonra.

Geç değil, erken değil,
Bir gül biter içimde, içimde, içimde,
Tam bildiğin içimde, içimde, içimde,
Gecenin tam üçünde.
Gecenin tam üçünde.


pıhhh

10 Ağustos 2007

Dönüm noktaları

İnsan hayatında dönüm noktaları nelerdir? Veya bu dönüm noktalarını neler oluşturur?

Galiba en önemli dönüm noktaları bir duvara çarpmanızı sağlayan şeyler. Bir şeylere başlamak örneğin... Tıpkı benim bir ilişki bitirmek amacıyla dört tercih yapıp üçünü İstanbul'da yapmam. Ve ikinci tercihimi kazanmam... (Yanlış anlaşılmasın, bahsettiğim zaman çoook çok önceye denk geliyor) :))))

İçimde bir his var. Yeni bir sayfa hissi. Bildiğim bir kokuyu alıyorum sanki. Ve bunu asla ama asla kurtulmak diye tanımlamam. Ama yeni bir şeylerin başlangıcını hissediyorum. Bir yandan da inanılmaz bir hüzün. Hep ağlatmak isteyen...

Altından kalkabilecek misin misooo? Sana söylüyorum, yapabilecek misin? Bilmiyorum. Dur bir dakika... Sarhoşum şu anda, net cevap veremem. Bir litre su içmem, bir çok kez tuvalete gitmem lazım. Ama altından kalkarım, evet evet, şimdiye kadar yapabildim sonuçta, şimdi niye olmasın?

En azından deneyeceğim. Bu da geçecek.

Biliyorum.

marruu

1 Ağustos 2007

Tatil(ler)

Kıbrıs çocukluğumun tatillerini yutan, sıcaktan içimizi kurutan ve babannemin evinde kalmak zorunda olduğumuz bir aylık bir cendere demek oldu benim için yıllar boyunca. Babam oralı; her yaz oraya gider bir ay kalırdık. O da ücretsiz hasta muayene eder, gerekiyorsa ameliyat filan yapardı. Yani tatil dediğimiz şey babaya hasret geçerdi. Babannemin korkunç evinde. Lefkoşa’nın tam ortasında, eski mi eski, her bir deliğinden daha önce bahsettiğim hamamböceklerinin fırladığı korkunç bir ev. Ama o zamanlar camlarımız açık uyuyabilirdik. Kapıyı da kilitlemezdik. Tek güzelliği de bu güvenli haliydi galiba. Yoksa babannemin bizler için yarattığı Kemalettin Tuğcu-vari mizansenleri anlatsam insanlığa olan inancınızı yitirebilirsiniz kolayca.

Kıbrıs tabii ki muhteşem geçti. Burcu’yla bütün kartları açtık yine; ve tabii ki yürekleri de. Dönüş hep bir buruk oluyor, elimde değil. Havaalanında ağlayarak sarıldık. Ayrılmamak mümkünmüş gibi. Ya da ayrılmaya razı olmak mümkünmüş gibi. Kimseyle o kadar gülememek, kimseyi o kadar iyi tanımamak, bir tek bakışla-hatta bazen bakışmadan bile aynı şeyleri düşünmek... Öyle büyük bir eksik ki hayatımda. Kapatmak mümkün değil, hiç de olmayacak. Neyse, korktuğum hiç bir şey olmadı, her şey güzel ve olması gerektiği gibi geçti. Kayıp vermeden, hasar almadan geri dönebildik.

Bu arada tatillerin uğursuzluğu devrolan bir şey sanırım. Ya da benim için geçerli olan bu. Kıbrıs’tan oy vermek için döndükten sonra Kumla’ya geçtik. Hayır, Kumla hakkında bir şey yazmayacağım.. Ya da bir insanın maksimum ne kadar sıkılabileceği hakkında. Veya denizin en fazla ne kadar kirli olabileceği hakkında. Oradaki insan profili hakkında da yazmayacağım; hala yere çöp atılmaması gerektiğini bilemeyen, gece 12de apartmanın merdivenlerini topuklarını vura vura inip çıkan, balkonların altına geçip yine aynı saatlerde Ayşeeenn ablaaaağğğ diye bağrışan o insanlar hakkında hiç bir şey yazmayacağım.

Söyleyeceğim tek şey kendimi Kumla’da yapayalnız hissettiğim. Sağır gibi, terkedilmiş gibi. Hiç bir kimseyle empati kuramadan, kimseye sempati duyamadan gidip döndüğüm. Dönüş yaklaştıkça nassssıll seviniyorum, anlatamam. Çok yorucu oluyor, bildiğiniz gibi değil.

Eve dönmek harika. Fıstık da öyle düşünüyor; marrr marrr diye diye tükendi hayvan.

Korkma canımın içi, hiç bir yere gitmeyeceğiz artık.

En azından uzun bir süre.

marruu

28 Temmuz 2007

İki Episodluk bir kazlık


EPISODE 1

Miso hanım, hesap kitap var mı?
Var.
Ne kadar?
Ee var biraz. Öğrenci sınavlarını filan hesap edebiliyoruz çok şükür.
Hmm, iyi bari.
Yani aslında en korktuğum şey. Bazen de mahvederim itina ile. Ruhum da duymaz. Öğrenciye sınavları dağıtırken midem şöyle hafiften burulur. Çocuklar, aman toplayın, hesap edin bir güzel. Bir şey atlamış olmayalım derim her seferinde.
Hmm. Peki bir dolabın derinliği kaç santimdir?
Eee, bilmem.
Yani bir şey asılabilmesi için kaç santim derinlikte olursa bir askı iki tarafı eşit bir şekilde o dolaba sığar?
Ayy, tren problemi gibi oldu. Şu hızda gidiyor, tünele giriyor, kaç km kaldı bilmem ne.
Otuz beş santimetre derinliğindeki bir dolaba giren askıda asılı olan şeyin omuz genişliği en fazla kaç santim olabilir?
Bu da beşi beş kuruştan beş yumurta sorusuna benzedi. Ama o şakaydı, değil mi? Karşıdakini kandırmak ve GÜLMEK için sorulan bir soru.
Eh be miso, bu dolaba hangimizin paltosunu asabileceğiz? Oğlunun omuz genişliği bile ancak denk gelmez mi 35 cm derinliğe?

Bu dialoğun bir kelimesi bile konuşulmadı. Bu dialog benim içimdeki dialog. Yeni eve bir şeyler almak için öğlen birden akşam 10.30’a kadar IKEA’daydık. İkea dışarıdan göründüğü kadar ideal bir alışveriş yeri değil. Dolap varsa askı borusu olmayabiliyor, çekmece olsa bile raf olmayabiliyor filan. Parçaları birleştirme özgürlüğünün bir bedeli bu sanırım.

Neyse, portmanto için ne beğendiysek eksik çıktı. En son alternatif için üst kata çıktım, ölçüleri aldım, aşağıya indim. “200x35x100” Korcan bak, böyle böyle, alayım mı? Al ya, oldu cidden. Hesap kitaptan anlamamak değil bu, düpedüz gerzek bir korkaklık. Aptal miso, üç saniye düşünsen o dolaba hiçbir şey sığmayacağını bilirsin, anlarsın. O zavallı Korcan sayı düşünecek halde mi? Her yerinden ter damlamış, yorgunluktan, kutuları arabaya yüklemekten perişan…

Bizim portmantonun derinliği 35 cm olacak. Bütün günün emeği, yorgunluğu boşa gitmiş oldu. Adamcağız en sonunda, “olsun, arka suntasını çakmayız, biraz da öne kurarız,” dedi. Ne yapsın?

Birileri bana biraz matematik öğretebilir mi? Aslında daha da önemlisi bu tip işlerde karar vermeden önce deli tavuk gibi koşturmamayı öğretebilir mi? Üç saniye düşünmeyi?

Aptalım diyorum, hala zekisin diyenler çıkıyor. Var böyleleri, biliyorum.

Yazıyı baştan okusunlar lütfen!!

EPISODE 2
Kargo ücretini yanlış hesaplamışlar. Düzeltmek için tekrar gitmemiz gerekti. O dolabı da değiştirdik. Ama orada konuştuğumuz herkese önce kendi kazlığımı anlattım. Ohh, anlattıkça da rahatladım. Şimdi mutluyum.

hehehehehe

marruuuu

14 Temmuz 2007

Tatilci miso


Yarın yola çıkacak gibi hissetmiyorum kendimi hiç. Daha bir çöp bile hazırlamamış olmamdan kaynaklanıyor olabilir mi acaba? Yaptığım tek şey bu sene daha ufak bir valizle gitmeye niyetlenmek. Dediğim gibi, bu da henüz uygulanmış bir şey değil; hala karar aşamasında.

Bir çok temenni var tabi. Birincisi hasta olmadan, bir yerimizi yaralamadan gidip dönmek sağ salim. İkincisi, bu tatili Kıbrıs’ın işaret parmağım büyüklüğündeki uçan hamamböcekleriyle veya “böv” denilen (böğ de olabilir, bilimsel bir veri yok) tüylü, zehirli ve neredeyse elim büyüklüğündeki (valla) örümcekleriyle muhattap olmadan kapatmak. Geçen sene çok sevimsiz iki tecrübe yaşamıştık Ilgazımla. Hatırlamak dahi istemiyorum. Üçüncüsü de soğuk rüzgarlar esmeden, dönerken canımın içini orada huzur içerisinde bırakarak dönmek istiyorum. En çok, en çok da bu üçüncüyü istiyorum.

Kıbrıs teknoloji bakımından biraz KIT desem ayıp etmiş olmam herhalde. Hani internet filan biraz rüya gibi. Kendimi bilgisayar bağımlısı çocuklar gibi hissediyorum. Müptelası olduğum blogları okuyamamak ciddi bir eksiklik benim için. Ya da cidden çok önem verdiğim mailimi kontrol edememek. Belki bir yolunu bulurum, bilmiyorum. Ümidimiz Burcu’da.

Tatil tatil diye inleyen bir tip olmadım hiç bir zaman. Üçüncü gün evimi özlerim, Fıstık hiç aklımdan çıkmaz, çiçeklerimi merak ederim filan. Havlularımı bile düşünürüm. Son iki gün çabuk geçsin isterim. Bu sefer daha da mesafeliyim. Belki son dönemde çok yoğun çalıştığım içindir, bilmiyorum. Yaz okulu ve özel ders temposu biraz şişirdi sanırım.

Tabi bu sene benim çocukların yaz okuluna kalması bana ilaç gibi geldi. Stada doyum olmuyor geceleri. Okul bomboş oluyor. Dev bir malikanenin tadını çıkartan üç beş kişi gibi hissediyor insan kendini. Ben orada yalnız oturmayı, çantamı yastık yapıp sırt üstü yatarak kafamdaki tilkileri kovalamayı da çok seviyorum. Çocuklarla laflamanın tadına da doyum olmuyor. Aaa diyorum dudak bükerek, bak saat 11:30 olmuş bile.

Neyse, uzadıkça uzadı. Oralardan bir şeyler karalayamazsam eğer, iki hafta yokum. Herkes kendine iyi baksın.

Sevgiler
marruu

11 Temmuz 2007

Dışarı bakıyorum

Eski pabuçlarımı çıkartıyorum ayakkabılıktan. Bir kutuya koymuşum; ne zamandır ellemiyorum, bilmiyorum. Yenilerini giyesim yok hiç. Gidip duş alıyorum, ama sonra evden çıkamıyorum. Kuaföre gidesim de yok. Düğüne gidilecek oysa ki. Herkesin kafa tas gibi olur şimdi, hiç bir tel serbest kalmamacasına kazık keser o saçlar, omuzlarla birlikte uygun adım dönerler sağa sola. Yok gidesim işte oraya da. Kuaföre gitmiyorum, kendim bir şeyler uydurlayıveriyorum.

Ilgaz’ı annemlere bırakıyoruz. Arabaya biniyoruz. Artık hep sağa baktığımı farkediyorum. Camdan dışarıya, ileriye. Ama öne değil, yana, çapraza. Bir yere giderken uzundur böyle yaptığımı farkediyorum. Pek konuşmuyoruz. Her zamanki gibi. Artık konuşma beklentim yok zaten. Kabullendim çoktan. Birini değiştirmeye çalışmak beyhude. Bir de haksız bir çaba bir yerde, bencilce hem.

Düğünde erkek tarafıyız. Kuzenimin kayınbiraderi evleniyor. Gelin hanım Trabzonlu. Önce karışık dans ediliyor. Sonra oğlan tarafı halay çekiyor, ama ne güzel halay. Halay başı gencecik bir kız, peşi sıra elli kişiyi sürüklüyor. Sonra anons yapılıyor, “kız tarafı horon tepecek,” deniliyor. Sahneye çıkıyorlar. Ne kadar sert bir oyun bu yarabbim. Eller havada, eller yerde, sağa dön, sola dön, vur ayakları öne git... Bu gece zaten hafif hafif çırpınıyor içim, bu sertlik beni baştan aşağıya sarsıyor. Neredeyse ürküyorum. Sonra kadınlar geri çekiliyor, ortada erkekler kalıyor. Kolbastı oynayacaklarmış, öyle deniyor. Halka oluşturuyorlar. İki kişi ortada kalmış, elleri ayakları bambaşka ritmlerle oynayarak dans ediyorlar. Birbirlerine yaklaşıp aniden uzaklaşıyorlar. Sonra birdenbire birbirlerine omuz atıyorlar ve silah sıkar gibi yapıyorlar. Ve o bacakları hiç durmuyor. Ve elleri. Halkayı oluşturanlar gözlerini ayırmadan ikiliyi izliyor. Ve ritim tutuyorlar el çırparak. Kısa kalın parmaklı, geniş ayalı elleriyle. O ikili gruptan çıkıyor, bir başka ikili giriyor içeriye. Yine aynı oyun. Bir tür ayin gibi bakıyorum gruba. Bir yandan derin bir merak ve hazla seyrederken, diğer taraftan içimdeki korku sabit bir şekilde, usul usul dalgalanıyor.

On buçuğu geçerken ayrılıyoruz. Bu pabuçları bir daha giymemeye karar veriyorum, ayaklarım garip bir şekilde acımış. Eve kadar hep sağa doğru, dışarıya bakıyorum. Arada camı açıp biraz nefeslendikten sonra kapatıyorum camı. Yüzüme vuran rüzgar bile huzursuz ediyor bu gece. Bu gece bir yerlerde yalnız oturmak iyi gelecekmiş aslında, onu farkediyorum.

En iyisi gidip uyumak olacak sanırım.

Hiç konuşmadan.

30 Haziran 2007

Squash kararı ve sonrası


AK beni ikna ediyor. Squash oynayacağız. Hatırlıyorum zaten, 2 sene önce sınıfa yaptığı sunumda squash’i anlatmıştı. Sakin sakin, bu sporun mucidi gibi, “belli olmuyor ama bakın ben neler yapıyorum,” dercesine. Sınıfa raket ve top da getirmiş; onu hatırlayamadım. 100 aldığını hatırlıyorum bir de. Dedim benim raketim yok, bende üç tane var dedi. İnanmak mümkün değil, bir insanda neden üç tane squash raketi olsun ki? Sonradan yumurtladı; biri Kenan’ın, diğeri de Kenan’ın ablasınınmış. (“Bende” kelimesinin açılımına girmeyeceğim şu anda; AK’nın etrafındaki bütün raketler “benim” sınıfına giriyor galiba. Evet, evet, anladım ben)

Ee, nerede oynanır bu? Ya cehaletin bu kadarı olur mu? Yani kapalı alan olması gerektiğini biliyorum ama doğruluğundan emin değilim. Açık havası da var mıdır? Sorsam bu profüsür benimle alay eder mi? (Genelde etmez ama bazen çok fena ezebilir insanı, yaşanan gerçektir, şahitleri de vardır) AK anlatıyor yine, kapalı alan, duvara vuruyor top, sen koşuyorsun filan. Peki sen koşuyor musun AK? AK’nın kımıldama genleri doğumda hasar görmüş gibi, biraz yani, zaman zaman kımıldıyor, mesela fevkalade yürür kendisi, ama koştuğu görülmemiştir; o kadar ki İnsan Bünyesi isimli bilimsel dergiye bir makale konusu bile olabilir bu konu. Peki ne giyilir, var mıdır özel bir kıyafet? Öğretmeniz ya, kurallı olacak her şey, hiç olmazsa kuralları öğrenelim, uygulamasına bakarız. Tenis gibiymiş kıyafet, ama oynanan yerin arkası cammış (Teniste hatunlar etek giymiyor mu yahu? Ben etek giyeyim, oynayalım, arkada bütün Hazırlık, hocam bravooo, ööööööö. Bende de bu spor yaparken öğrenciye basılma artık fobi haline geldi, nooluyorsak yahu!! Sanki güreşçi mayosu giyip minderlere atlıyoruz)

Spor merkezine gidiyoruz, oraya üye olmak gerekiyor. Bankodaki adam “ikiniz de öğrencisiniz, di mi? 20 giriş 15 lira” “Yok, değil, ben hocayım.” “O zaman öğrenci 15, size 25 hocağm” Oluuur, öğrencisiniz di mi demişsin bana, 60 lira da veririm ben şimdi her girişe. Sonra adam anlatmaya başlıyor, iki türlü üye olunuyormuş, önce dırılı dırılı...

“Nasıl yürümek bu?”
“mmıığğğğğ”
“Ben sana böyle mi yürü dedim, ne yapmaya çalışıyorsun?”

Adam anlatıyor, adamın anlattıklarından bir kelime bile girmiyor kulağıma. Bir kadın, yanında muhtemelen 13-14 yaşlarındaki otistik çocuğu, bir de çocuğun eğitmeni. Kadın çok öfkelenmiş, çocuğu itiyor. “Yürü dedim, düzgün yürü görücem.” Ben çocuğu göremiyorum, sadece öfkeli anneyi görüyorum. Bankamatik kioskunun başındayız artık. Adam hala anlatıyor, AK dinliyor, ben artık adamın sesini bile duyamıyorum. AK’nın okul kimliğini kioskun kenarından geçiriyor, dırılı dırılı, şöyle yapıyoruz, buraya basıyoruz... Benim aklım koridorda. Kadın yürüyüşü beğenmemiş, kavga etmelerine ramak kalmış iki delikanlı gibi çocukla göğüs göğüse duruyorlar, çocuğu döner kapıdan dışarı çıkartıyor büyük bir mücadeleyle. Ben artık ağlamaya başlıyorum. Gözümde güneş gözlükleri var ama hem adam, hem AK anlıyor. Adamdan özür diliyorum, hiç bir şey dinleyemiyorum, kusura bakmayın diyorum. AK’nın kolunu sıkıyorum. Çaresiz kalmış, hiç bir şey yapamıyor, işleme başlamışız artık, bitirmek lazım. Çocuk dışarıda oturuyor, anne uzak bir yere yürüyüp geri geliyor.

O sırada spor salonunda minikler bilmem kaçıncı basket turnuvası var. Çocuklar giriyor, çocuklar çıkıyor, yanlarında antrenörleri, aileleri, içeriden heeeey, bravooo diye bağırışlar geliyor. Çocuk dışarıda yalnız başına oturuyor. Anne yürüdüğü yerden dönüyor, çocuğa doğru daha sakin ilerliyor. AK ve ben çıkıyoruz. Kadın çocuğunun yanına oturuyor. Bir şeyler söylüyor, duyamıyorum. Duymak istemiyorum, sadece ağlamak istiyorum. Kadın muhtemelen ben ne yapıcam diye düşünüyor, muhtemelen bunu yüz bininci kez düşünüyor. Bu çocuk daha doğru dürüst yürüyemiyor bile, ondan önce ölürsem ne olacak diye düşünüyor...

Arabaya biniyoruz. AK ne yapacağını bilmiyor. Ben ağlamamı durduramıyorum. Kadını düşünüyorum, çocuğu düşünüyorum. Kendi çocuğumu ve diğerlerini düşünüyorum. Annelik nedir diye düşünüyorum. Bütün bunları on beş saniyede düşünüyorum, bağıra bağıra ağlamak istiyorum. AK inerken iyi misiniz diye soruyor. Hmmm diyorum ama hayır, iyi değilim, ama olacağım, çünkü unutacağım.

Çok yaralanıyorum. Bunun neden olduğunu artık düşünmek bile istemiyorum. Hiç bir şeye isyan etmek de istemiyorum. Kös kös eve gidiyorum.

Üzerinden kaç saat geçmiş, hala aynı hüzün, aynı üzüntü. Hala ağlıyorum.

Diyecek hiç bir şey bulamıyorum.

Çocuğumu özlüyorum deliler gibi...

Ve sahip olduğum her şeye şükrediyorum...

27 Haziran 2007

Girdap


Enteresan bir girdap oluyor hayat benim için bazen. Çıkamıyorum düştüğüm döngüden. Açıklayamıyorum bir türlü. Hissediyorum aslında girdiğimi, ama ne kadar derinde olduğumu farkedemiyorum bir süre. İşte bütün mesele bu. Migren gibi tıpkı; geleceğini anladığım anda müdahale edebilirsem yırtıyorum, yok, edemezsem çarpıp duruyorum sağa sola.

Ilgaz’ı Eskişehir’e bıraktım bugün. Hafta sonu babannelerle tatile gidecek. Bir yanda derin bir özleme hissi, o yumuk yanaklara doyamama, diğer tarafta bir haftalık “istediğimi yapayım, iki satır bir şey okuyup gezeyim tozayım,” sevinci. Çıkışsız bir durum, tarif edemediğim, her iki hissi de en dibinden yaşadığım. Ve çok ciddi bir şekilde rahatsız ediyor beni bu durum. Hastalıklı bir şey gibi geliyor.

Hayatımı düzenlemem gerekiyor, biliyorum. Kocaman bir boşluk hissediyorum. Bir şeyler yapmam gerekiyor, ama bu şeyin ne olduğunu bilmiyorum. Bir türlü de bulamıyorum. Bir şeylere sarmam gerekiyor, seçemiyorum. Keman diyorum, olabilir gibi geliyor. Eskisi gibi çeviriye devam diyorum, o da olabilir gibi geliyor. Her şeye çak vedayı diyorum... İşin kötüsü de bu zaten; o bile olabilir geliyor.

Hayatımdaki insanlardan beklediklerim çok net aslında. Çünkü çok net ifade ediyorum. Verebileceklerimi de öyle. Bu kadar netliğe rağmen beklediğim şeyi alamayınca böyle oluyorum aslında, biliyorum. Ve sonra sinirleniyorum. İstediğim şeyi alamadığıma sinirleniyorum. Tamam o zaman, sen de ona göre davran diyorum. Ona göre davranamayınca daha çok sinirleniyorum, bütün tırnaklarımı kendime batırıyorum.

Bu yaşa geldin, hala durum bu. Tüü sana miso, oyuncak oluyorsun hala. Bekleyen sen oluyorsun.

Ben yarın gece gidip içicem. Beni bu paklar.

pıhhh

25 Haziran 2007

Kadere karşı gelmek


Annemin teyzesinin oğluydu bu adam; ismi lazım değil. Anneannemin babası tipik bir Karadeniz erkeği; ilk eşinden en büyükleri anneannem olmak üzere beş, ikinciden ve üçüncüden de üçer çocuğu var. Bu adam da ilk eşten olan kızlardan birinin oğlu. Ailede üçüncü oğlan. Anne, korkunç bir anne. Daha da korkunç bir kayınvalide. Bu kuzenin iki abisi var, iki abinin de birbirinden sosyetik, kasaba kurnazı karıları. Ne yazık ki bu kuzenin karısı dünya eziği bir kadın. Aslında o da zengin bir evin kızı, ama baba erken öldüğü için, mallar mülkler amcalar ve diğer anneler tarafından kapışılmış, varlık içinde yokluk çekerek büyümüş bir kadın. Ezik, bir şeylere hayır demeyi geçtim, kendi fikrini bile söylemeyen biri. Bizimkiyle evlendikten sonra da cenderenin tam ortasına düşüyor. Kayınvalidenin yanına yerleşiyorlar; kocası işsiz çünkü, aylağın önde gideni, her gün beş posta sopayı hak edecek kadar sorumsuz, bir o kadar da eşek.

Gelin hanım bütün evin işini yapmaya başlıyor. Bu arada kayınpeder felç oluyor, yataklara düşüyor. Gelin hanım ona da bakıyor. Hem de ne bakmak, geceleri yanına yatak serip yatıyor ki tükürüğüyle boğulmasın. Bir yıl yaşamaz denilen adamı 4 yıl yaşatıyor. Çıt çıkarmıyor. Diğer yakadan en ufak bir minnet veya teşekkür yok. Yıllar böyle geçiyor ve aniden Ankara’ya gelmeye karar veriyorlar. Bunun nedeni hiç bir zaman açıklanmıyor. Öte yandan, ailenin hiç bir ferdi tarafından da onaylanmıyor. Kolay mı, karın tokluğuna çalışan hizmetçilerini kaybedecekler.

Ankara’ya geldikten sonra kuzen bey bir işe giriyor. Tutunabilir mi, tutunamaz tabi ki. Hayatında bir çalışma terbiyesi, görgüsü yok ki adamın. İte kaka işte kalıyor. Uyarı üzerine uyarı alıyor. Üstelik torpille girmiş o işe, kimbilir kimlerin hakkı yenmiş. Derken, kuzen ölüyor kalp krizinden. Aniden? Pek sayılmaz aslında. O zamana kadar tanrıdan küçük mektupçuklar almış, ama tık demiyor. Vücuduna giren sıvı miktarının bile önemli olduğu bu dönemde yemesine içmesine dikkat etmiyor ve sonunda o gün geliveriyor. Kader? Yemezler, pardon!

Üzüldük mü? Beklenen bu, değil mi? Ben kuzenin ölümüyle rahatladığımı hatırlıyorum. İlkokul mezunu bile olmayan gelin hanım ilk şoktan sonra kolları sıvayıp işe koyuluyor. İlk işi kocasının bıraktığı kredi kartı borçlarını ödemek. Amcalar ve babanne kılını kıpırdatmıyor. Hala biraz yardım ediyor. Lojmandan da çıkartılan gelin hanım annemlerin alt katına yerleşiyor ve hemen kendilerine torpil olan kişiye çıkıp kızı için iş istiyor. Bu sefer önceki gibi hak yenmiyor ama. Kızının niteliklerini taşıyan bir sürü insan var zaten.

Cumartesi gecesi bu kızın nişan davetini verdik annemlerin bahçesinde. Yüz kişiye yakın konuk vardı. Benim ayaklarımın altı tomurcuklandı dört saat servis yapıp bulaşık yıkamaktan. Ama olsun; o babanne, o amca kızları oradaydı ya, yüreğimin yağları cızır cızır eridi. Ve nişanın sonunda öyle bir kucaklaştık ki, bu herşeye değdi.

Kader yok, bize bunu öğretti gelin hanım. İyi insanlar da var, sevgi var, destek var, boktan kayınvalideleri teğet geçmemizi sağlayan gücümüz var.

Mutlu miso

marruu

17 Haziran 2007

Sabah Krizi


Burcu gelecek bugün. Sabah kalkıp annemlere gideceğiz. Babama sürpriz olacak ya, diyeceğiz ki biz ODTÜ’ye bisiklete binmeye gidiyoruz. Sonra Korcan gidip alacak Burcu’yu. Saat 1’de karşılanması lazım.

Annemlere bir gidiyoruz ki oğlan yalın ayak. Annemle masada oturuyorlar. “Anne bak, ben çıplak ayaklıyım.” “Öyle mi annecim? Çimlere mi basmak istedin, ne güzel.” Sonra Godot’yu beklerken dialoğumuz başlıyor annemle.

“Miso oğlanın bizde başka ayakkabısı var mı?”
“Anne bilmiyorum”
“Acaba var mı?”
“Anne sen bilmiyor musun?”
“Kızım ben nereden bileyim.”
“????” (Bomboş bakıyorum)
“Biz buraları akıttık, sandaletleri ıslandı biraz.”
Sandaletler sırılsıklam, giyilmeyi geçtim, bir iki saat kurumaz bile.
“Anne keşke arasaydın, ayakkabı getirirdik.”
“Aradım ben.”
“Anne nereyi aradın, cebi aradın mı?”
“Yok, aramadım.”
“Nereyi aradın pardon?”
Bu sefer annem bomboş bakıyor.

Ya nereyi aradı bu kadın? Merkez postanesini mi? Muhtar beni çağırmaya mı geldi? O anda anlıyorum. Kıvırıyor. Hayatta daha illet olduğum bir şey yok yahu! Aramadım de, doğruyu söyle. Hemen akabinde daha da illet olduğum ikinci perde başlıyor.
“Sen hemen kızıyorsun, tepki veriyorsun, bak bilmem ne.”
"Ya anne ben neye kızıyorum?”
“Bu çocuk ayaklarını ıslatmasın mı?”
“Ben öyle mi dedim, ayakkabı getirirdik dedim, tabi ki ıslatsın.”
“Ben alıştım sizin bu şeylerinize kızım, peki yavrum, tamam.”

Bir de üzerine babamdan fırça. Cidden bir şey yapmamışken hem fırça, hem cila, hem debil dialoglar.

Godot’yu öyle uzundur bekliyoruz ki bu şekilde... Gelince ben gitmiş olucam sanırım. Ben böyle olmak istemiyorum. Herhangi bir potansiyel sezmiyorum şimdilik, ama sezdiğim anda ne yapacağımı da bilmiyorum. Çok yorucu ve çok sıkıcı.

Ve çok çözümsüz.

pıhhh

13 Haziran 2007

Doğum


Normal doğuma karar verilmişti o uzun süreç boyunca. Her gidişimde toplam 5-7 dakika süren muayenelerimde hiç bir sıkıntıya rastlanmadığı için normal doğum diyordu doktor. Benim iki çocuğum da normal doğdu, sezaryen bir ameliyattır, hiç gerek yok, diyordu. Bana ayıracak vakti çok yoktu; o yüzden ben pek soru soramamıştım. Biraz okuyarak, biraz ona buna bir şeyler sorarak geçirdim hamileliği. Çokça da yiyerek tabi.

Endorfinle tanışmak muhteşem bir şey olmuştu benim için. İnanılmaz açlığımı bastrımaya çalışmak için neredeyse bütün bütün yuttuğum her şey tabii ki dehşet kilo almama yol açtı. Peh, bana mısın dememiştim. O zamanki ikiye iki buçuk metrelik banyomuzu geniş göstersin diye bir duvarına astığımız kocaman aynada kendime bakıp durmuştum 40 haftalık macera boyunca. Allahım, o ne güzellikti öyle. Karnımın aynadaki aksine bakıp ağladığımı bilirim. Endorfin harika bir şeydi; ben dünyanın en güzel kadınıydım artı 20 kiloma rağmen.

13 Temmuz Cuma sabahı 40 haftanın dolmasına 2 gün kalmıştı. Ben bir arkadaşa kahvaltıya davetliydim o sabah. (Ne kadar mutsuz bir arkadaştı; ne kadar sığır bir kocası vardı. Hiç çözemedim neden o adamla evlendiğini; belki de kendi evrimini evlendikten sonra tamamlamıştı diye düşündüm çokça, ama kendim de inanamadım buna hiç.) Buzdolaplarında ne var, ne yok yutacaktım da allah acıdı. Sabah tuvalete doğru giderken şööyle bir sarsıldım aniden. Anlamadım önce. Benden geldiğini anlamadım. Tuvalete gittiğimde sonradan büyüklerin “nişan” dedikleri şeyin gelmiş olduğunu gördüm. O anda ayıldım ve birden heyecanlandım. Arkadaşı aradım, “benim sancım başladı, gelemiyorum,” dedim. Ama nasıl sakinim, anlatamam. Evde küçük oğlu var, bırakıp gelemiyor, vicdan azabından çıldırmak üzere. Korkma dedim, annemleri aradım, gayet iyiyim ben. Telefonu kapatınca her sabah itinayla yerine getirdiğim görevim ilişti gözüme; köpeğin gezmesi gerekiyordu tabi, benim doğurmamla onun işemesi arasında hiç bir ilgi yoktu. Aldım Zoro Bey’i, çıktım dışarı. Bir yandan da kendi kendime gülüyorum, aferin miso, doğur şurada, neyin eksik diyorum. Tabi içimde en ufak bir inanç bile yok; keşke o kadar kolay doğurulsa. Karşıya bir baktım, bir başka arkadaş, koşa koşa bana doğru geliyor. Kahvaltıya gideceğim arkadaş aramış, koş git, miso’nun sancısı başladı demiş. Kızcağız pek kibar, pek hanım bir şeydi, beni görünce bayılayazmıştı. Aman miso, naapıyorsun? Naapıyorum, mecburum hayvanı gezdirmeye. Ay ben korkarım yoksa gezdirirdim valla, haydi git evine, sancın başlamış. Dur, bir şey olmaz, azıcık daha yürüyelim, yazık hayvana diyorum. Kızcağız fenalık geçiriyor, noolur git, bir şey olacaksın diyor. Sırf başımdan gitsin, beni de heyecanlandırmasın diye eve dönüyorum.

Annem ve babamla gidiyoruz hastaneye. Bu arada Burcu’yu markete yolluyoruz bir şey almak için. Şaşkınlıktan anahtarı kontakta bırakıp, kolu yukarı kaldırarak arabanın kapısını kilitliyor. Neyse, hastanede beni sancı odasına alıyorlar. Sancım var ama gelince bağırma ihtiyacı duymuyorum. Ama etraftakiler... O sesleri dinleyince ürkmemek mümkün değil. Zaman geçiyor, kadınlar bar bar bağırıyor, benim moralim bozuluyor. Nasıl olacak bu iş diyorum, nefesimi kesen sancıdan çok seslerden boğuluyorum. Doktor geliyor, muayene ediyor. Zaten muhtemelen altı yedi asistana kobay olmuşum o ana kadar; gelen bakıyor, giden bakıyor. Dört beşi de bakmakla yetinmiyor; açıklığınız şu kadar, bilmemne. Biliyorum, üç dakika önce diğer bey söylemişti diyorum, ama pek aldırış edilmiyor. “Misocum, bebek iri, çatın dar, açıklık aynı gidiyor, zor bir doğum olacak, hırpalanma, gel sezaryen yapalım,” diyor. Adam lafını bitirir bitirmez ben tutmazsam yere dökülecekmiş gibi sarıldığım karnımla ayağa fırlıyorum. Annem, dur kızım filan diyor ama ne mümkün! O bağırtılardan kaçayım yeter.

Gerisi malum. Canımın en içi Ilgaz. Dört kilo doğan koca bebek Ilgaz. Her şeyim Ilgaz; taptığım, bıktığım, yüzüne bakarak sevdadan, uyutamadığımda veya geceleri yirmi kere uyandığımda çaresizlikten ağladığım... Ilgaz’ım... Çok zor bir yol bu, çok yavaş yüründüğü düşünülen ama bir çırpıda geçen. Hayatta hiç bir şeyin eskisi gibi olmadığı, ama eskisi gibi olmasını istemediğin yeni bir dönem.

Şimdi bunları yazarken ağlamamak mümkün mü? Olabilir, ama ben beceremiyorum. Aklım hep Köşenin delisi’nde olacak. Bütün gece. Uyuyamadığım için bu gece de ona söverim artık diyeceğim, ama yapmayacağım çünkü bu gece onun hakkı. Canım arkadaşım, yarın ve bundan sonra bütün kolaylıklar seninle olsun.

marruu

11 Haziran 2007

İkinci Tur


Cumartesi sabahı koşturmaca başladı. Malum, kuzen ikinci kez evleniyordu. Hem de 9 yıl önce ayrıldığı ilk nişanlısıyla. Aslında o ayrılık biraz terkedilme kategorisine giriyor ama şimdi her şey farklı hatırlanıyor. Komik komik şeyler oldu. Kuzenin yeni eşi kuzene ayrılma kararını ortak vermiştik demiş, kuzen geldi bize “beni askerdeyken terketmemiş miydi, ben mi bunadım?” türü sorular sordu filan. Şimdi ne desen yangına körük etkisi yaratacak. Ben de “bunları geçin, seviyorsanız evlenin,” filan türü büyük teyze lafları yumurtlamada buldum çareyi.

Yeni eş Ankara’ya eş durumundan tayin olsun diye bir ay içinde her şeye karar verildi, Atakule nikah salonu kiralandı, şeker, davetiye, kıl yün halledildi. Sabah haydi koş nikaha... Sonra da yemek için annemlerin bahçeyi ayarladık hep birlikte. Akşam için giyindik, süslendik, miso üşendi, kuaföre gitmedi, saçlara çaldı jöleyi, sıktı spreyi, hafif afro bir görümce oldu. Bir de taptığı topuklu pabuçlarını giydi. Fakat hizmet sektörü yorucu şeymiş, gelen misafir sayısı bizle birlikte yetmişe vurunca eve yirminci kez inip çıktıktan sonra o topukluları çıkardı ve yerine tatile-gelen-alman-turist-sandaletlerini giydi. Durumu kurtaran tek şey sandaletlerin siyah olmasıydı. (Aslında bu bile züğürt tesellisiydi, biliniyordu)

Haydi koş, buz getir, beyefendinin rakısı bitmiş, küllükleri boşalt, Ilgaz oğlum bak da Tuna (yaş 3) çamı yemesin; oğlum sen de yeme, başka ne alırdınız, sıcak börek, kolanızı tazeleyeyim, meyve yok özür dilerim (bir koşu alıp geleyim, ehe) ... Gece yarısı eve döndüğümüzde ayaklarımın altı yeni yürümeye başlayan çocuk ayaklarının pufluğuna sahipti. Her bir parmağımın dibini hissediyordum. Hiç bir şey yiyemedim, biraz bir şey içebildim, bir ay önce buluştuğumuzda karısının askılı bluzuna laf eden hıyarlar cumhuriyeti elemanına lafı soktum (çok mutluyum), kuzenimin annesi yengeme tekrar tekrar ziyadesiyle sinir oldum. Bir de tabi ki Ilgaz ateşlendi, şimdi boğaz kültürü sonuçlarını bekliyoruz.

Bitti çok şükür.

Yeter kardeşim, ikinci turlarınızı başka yerde yapın. Bir kere de biz misafir olalım.

marruu

7 Haziran 2007

Konuşma Sınavı


Bu uygulama bu sene başladı. Yani konuşma sınavı uygulaması. İlkini ilk dönem sonunda yaptık. Çocukları ikişer ikişer içeriye alıyoruz, elimizdeki sorulardan soruyoruz ve en sonunda 5 üzerinden bir not veriyoruz. Daha yeni uygulamaya başladığımız için ne kadar sağlıklı notladığımız veya ne işe yaradığı konusunda pek bir şey diyemeyeceğim. Bunu zaman gösterecek. Ama zaman zaman çok eğlenceli veya hüzünlü şeyler çıkabiliyor.

Dün giren bir çocuğa nereye tatile gidersin diye sorduk, memleketine gidermiş her yaz. Memleket de Beypazarı. Rüya tatilini sorduk, deniz kenarına gitmek istiyorum, yer veya mekan farketmez dedi. Üzüldük tabi arkadaşla, ama ben biraz da sinir oldum. Çocuk ODTÜ ekonomide okuyacak. Bu demektir ki benim matematik bilgimin yüzbinlerce katı matematik biliyor. (en az hem de, en azzz). Bul çocuğum bir kaç özel ders, üç beş kuruş biriktir, atla git Alanya’daki pansiyonlardan birine. Bu kadar mı zor yahu?

Sınavı vermeden önce aldığımız eğitimde bize hiç bir tepki vermeyeceksiniz, ifadesiz bir şekilde izleyeceksiniz denmişti. Ya bu mümkün mü? Bir kere bizim kültürümüzde yok bu. İkincisi bana hiç gelmez, ben televizyonu bile interaktif izliyorum. Yaşlanınca konuşmaya da başlayacağım karakterlerle, biliyorum. Sınavda da sürekli kendimi kafa sallayıp gülümserken, hı hı diye onaylarken yakaladım sonuçta.

Neyse, sorulardan biri şu: "Arkadaşlarınızla tatil planı yapsanız aşağıdakilerden hangisine karar verirdiniz?" Amaç da iki öğrenciyi birbiriyle konuşturmak. Şıklar arasında Akdeniz’de pahalı bir otel, Alpler’de kamp, Roma’da üç yıldızlı otel falan filan. Öğrenciler iki uyanık çocuk. Bir tanesi Akdeniz’deki otele gidelim diyor, işte yüzme havuzu filan. Diğeri, yok o pahalı olur diyor. Alpler’de kamp kuralım. Diğeri irkiliyor, “çok soğuk olur, hem ayı filan gelir gece,” diyor. Öbürü son noktayı, “kovalarız,” diyerek koyuyor. Maksat konuşmak :)

Sonra iki kız girdi. Sınavın başında birine nerelisin diye soruldu, o da İzmirli olduğunu söyledi. Öbürü hemen atladı, aa ben de İzmirliyim. Aaa, ekü ekü. Tipler kendi aralarında konuşmaya başladılar. Ya bu ne özgüven yarabbim? Hani coğrafi sınırlara çok itibar etmemeye çalışırım ama bir kentin bayanları bu kadar mı benzer özellikler taşır? Kaç yıllık hocayım, Ankaralı kızlar şöyledir, Antalyalılar böyle diyecek üç beş parametreyi bir araya getiremedim. Ama aynı şeyi bu güzide şehrimiz için söylemek ne mümkün!

Bu arada kapıdan giren bir kaç çocuğu simaen tanıyorum, onlar da beni tanıyorlar. Seviniyor zavallılar tanıdık kasap görünce; onlar sevinince ben de çok seviniyorum. Gel gel, korkma, hehe.

Bu uzun ve başağrılı günün kârı şu oldu: Partnerim rahatsız olduğundan gelememiş, onun yerine yedek hoca geldi. Bu bayan da çok enteresan biri. Eşlerimiz aynı yerde çalışıyor, çok yakın olmasalar da birbirleri hakkında gayet pozitif düşünüyorlar. Ben dört yıldır bu kızdan şöyle adam gibi bir selam alamamıştım. Uğraştım üstelik; benim böyle gerzek bir yönüm vardır, merhabaaa, nooolur merhabaaa şu zavallı miso’ya. Bırak, geç, olmazzz! İşte bu arkadaşla partner olduk. Günün sonunda zafer benimdi; akşam telefonumu bile aldı. Çaya bile çağırdı. Hehehe. Sırtım yere gelmez artık.

marruu

5 Haziran 2007

Bindik bir alamete...


Efenim, biz bir ev aldık üç yıl önce. Aslında biz 2000’de bir ev almıştık. 2 oda, L salon ufacık bir ev. Oradan buradan borç bulduk, bir de sorduk soruşturduk, dediler ki ekonomi iyi gidiyor, istikrar filan, koşarak bir de döviz kredisi aldık. Sonra bir de Ilgaz efendi hasıl oldu, onun hazırlığı başladı. Ooo, ne mutluydu, film gibiydi. Derken Ecevit anayasa fırlattıı, ya da bize öyle dediler, yoksa Hüsamettin Özkan mıydı; neyse önemini yitirdi artık bu detay. Önemli olan bu hamlenin bizi de savurup atmasıydı. Bizim küçücük ev aldığımız döviz kredisi nedeniyle yalı fiyatına ulaştı. Benim karnım şiştikçe şişiyor, eşim günde bir kaç kere arayıp “haber dinleme, moralini bozma, hallederiz,” filan diyor.

Evin borcu bitti ama biz de bittik. Ama yine de dayanıklı çıktık; annemin arkadaşının kardeşi gibi intihar etmedik, paşa paşa ödedik. Ödeyemezsek çalacak bir kaç kapı buluruz dedik ama gerek kalmadı.

Ancak artık evden soğumuştuk. Kolay mı, her köşesine altın değerindeki dövizleri gömmüştük. Zaten Ilgaz gelince de sığamamaya başladık. Bir kaşıntı sardı ikimizi de. Evlere bakıyoruz, bizim gibi paşa soyundan olanlara layık olanlar ateş pahası. Aslında çok bir şey aramıyorduk, üç oda yeterdi filan; ama ne mümkün. Emlakçılar ben telefon etmişsem hiç oralı olmuyorlar; sesim öyle bir ilkokul beş orta-bir hesabı çıkıyor. Ofislerine gittiysek de ilgilenmiyorlar bile; ödeyemez bunlar bakışlarıyla üç beş fiyat veriyorlar filan.

Sonraaa, uzaaak bir yerde, ıssız ıssız yollardan geçildikten, sarp kayalar aşıldıktan sonra varılan Türkkonut2’de bir ev bulduk. Aman bir sevinç, bir coşku. Kolay mı, bizim uyduruk eve üç beş koyup müstakil ev alacağız. Yine koşup danışıyoruz, eş dost (döviz kredisini gazlayanlar değil bu sefer; onlarla artık görüşmüyoruz) buralar çok değerlenecek diyor. Evi satıyoruz, bayıldığımız bu evi alıyoruz.

Evin içi bomboş ama. (bööö) Perde taksan dışarıdan adam sanılır sanılmasına da, içinde kapı, mutfak, vs vb hiç bir şey yok. İçini yaptırmak için bir kaç fiyat aldıktan sonra bu evleri tavsiye eden eş dostu da hayatımızdan çıkartıyoruz. (Bir sonraki hamlede şehir değiştireceğiz sanırım). Adamlar evin içine 150 milyar harcanır filan diyor, ben baygınlıklar geçiriyorum...

Çook uzattım biliyorum. Üç senedir üç beş bir kenara koyduk, biraz da annemlerden borç harç filannn, dün bir takım adamlarla el sıkıştık. (Men in Black) Evi yaptırıyoruz en sonunda. Temmuz sonuna bitireceğiz dediler, çok inanmadık ama pek sevindik. Adamların iyi niyetli olduklarına inanmak istiyoruz, sevinç gözyaşları döküyoruz.

Sizleri de davet edebilmeyi umuyoruz.

Tabi önce taşınmayı umuyoruz.

marruu

31 Mayıs 2007

Müsamere


Ilgaz’ın kreşinin müsameresi vardı bugün. Bir sürü insan doluştuk salona. Aman bir alkış bir alkış daha sahneye bile çıkmamış tiplere. Herkes mi bu kadar görgüsüz olur kardeşim? Neyse efendim, her zamanki gibi fevkalade rahat veliler bir on dakika geç geldiği için gösteri 15 dakika geç başladı. Canım ne olacak 15 dakikadan demeyin; akşam 6’da başlayacak gösteri sarktıkça benim açlığım başıma vuracak, sinirim zıplayacak filan. Nasıl illet oluyorum bilemezsiniz, açlığım arttıkça da illet ötesi oluyorum, her şey batıyor filan.

Işıklar karardı, sahneye biri davul, biri de akordeon çalan iki adam çıktı. Kafkas çalıyorlar ama yeni bir versiyon gibi, ezgiler yüzüp duruyor, ana tema yok. Mikrofonlar sanırım ellerinde duruyor; salon zangırdıyor. Bir gürültülü; ölü yerinden zıplar. Şimdi ben de sesten son derece etkilenen bir tipim. Başlıyorum ağlamaya. Eşim, “ya erken başladın, daha bizimki çıkmamıştı,” diye alay ediyor. “Dur bekle, bizimki çıksın hele, elin çocuğuna ne ağlıyorsun?” diyor. Bu arada müzik olanca kuvvetiyle devam ediyor, sahnedekiler bir tek şeyi bile doğru yapamıyor, hatta iki tanesi birbirinin üzerine düşüyor. Kız çocuklarından birinin kafası hep bizden yana, anne-babasını arıyor. Derken aile-pardon sülale, hatta belki de komşular bile var, “heeoovv Tuuuğğğğçeee, yavvvruuummm” diye ulumaya başlıyor. Ne çare, Tuğçe görmüyor bir türlü. Sahnede sergilenen görsel sanatlar piç olmuş, öğretmenler uyuz ötesi... Benim hisli gözyaşlarım bitmiş, yerine deli gibi gülmekten akan gözyaşlarım gelmiş. Bir tür tedavi gören, topluma yeni yeni karışmaya başladığı için de sinirleri bozuk bir kadın gibi gülmekten çatlamak üzereyim.

Derken Ilgaz’ım çıkıyor. Yiğidim aslanım. Söylemesi gereken şey şu: Yurdumuzu düşmanlardan kurtardı, en güzel yönetim olan Cumhuriyeti kurdu.” Bizimki yumurtluyor: “Yurdumuzdan düşmanları kurtardı...” Vay ki ne vay. Herkes gülüyor, bizimki anlamıyor. Sürekli kaşınıyor. Bu arada video çekimi devam ediyor, bizim bitli de performansına devam ediyor. Hırt hırt hırt.

Derken saatin 19.40 olduğunu görüyorum. Ama artık bayılıcam, cidden bitmiş durumdayım. Bizimki de esneyip duruyor sahnede. Neyse, diploma töreni de yaptılar. Bizimkiler bir de kepleri havaya attı. Ama coşku ne gezer! Hepsi aç, bîtap. Aldık, yemeğe gittik annemlerle. Eşim gidip babamı da getirdi bin bir güçlükle. Protezi acıttığı için tekerlekli sandalyeyle çıkmak istemiyordu ne zamandır. Keyifle kabul etmişti gelmeyi. Daha adam geldi, bizimki yaktı kırmızı ışığı. Karnım ağrıyor, akım, bokum. Tabi ben biliyorum derdini, yoruldu, uykusu geldi filan. Öptük dedeyi, anneanneyi, bastık eve geldik.

Hooop, bayılıverdi uykudan.

Kolay mı? Mezun oldu çocuk.

marruu

29 Mayıs 2007

Cold Play


Ellerim suyun içinde. Su çok sıcak. Avuçlarımda deterjanlı sünger. Su çok sıcak, biliyorum, ama pek hissetmiyorum. Bir saattir yemek yapıyorum ve bir saattir içiyorum güzel güzel. Ben bunu çok seviyorum. Yavaş yavaş içip, yavaş yavaş uyuşmayı. Cold Play çalıyor bir yandan. Bu tencereyi yıkamam lazım, pilav pişecek bunda. Su sıcak, yarın ellerim şiş olacak... Olsun; yarım yamalak hissediyorum sıcağı. Fiziksel gerçekliği böyle bulanık hissetmek ilginç geliyor.

Böyle sarhoş olduğumda hep gülümsüyorum. Yani bir de getirseniz önüme beş günlük yemek harcı, pişiririm hani.

“Set me free, just say you’ll wait, you’ll wait for me” Buna da gülümsüyorum. Don’t wait for me. Bekleme beni, beklenecek bir şey yok bizde artık. Dükkan kapanmak üzere. Son kullanma tarihim fevkalade yakın.

Kollarımın içinde su kokusu. Dirseklerimin iç tarafında. Bayılıyorum bu kokuya. Hayatımın en güzel yanılsamasının bir hatırası gibi. Çok güzel şeyler anımsatmaya çalışıyor ama görüntüler oluşmuyor kafada bir türlü. En güzel günlerin bir özeti gibi. Anımsamaya çalışmıyorum, sadece özlüyorum usul usul. Gülümsüyorum yine.

Bir efes dark daha içmek istiyorum. Yemek yemek de istemiyorum aslında. Pişireyim ve içeyim.

And the truth is, I miss youuu”. Cold Play devam etse böyle, sonsuza kadar.

27 Mayıs 2007

Keman


Cuma günü sınıfa keman çaldım. Hiç böyle bir sınıfım olmamıştı; ya da ben yaşlanıyorum, kontrolü yitiriyorum. Neyse. Dönem başında yapılan geyikler sırasında ne seversin, ne oynarsın, ne okursun, ne çalarsın muhabbetlerinde kendimi elevermiştim. Her zaman olduğu gibi. Bize de çalar mısınız? diye sormuşlardı. Tabi, tabi demiştim, her zaman olduğu gibi. Dönem boyunca bunun muhabbeti bitmedi. Ya, lafın gelişi söylenmiş bir şeydi bu, şimdiye kadar sınıfa keman getirmişliğim yok. (Ne doktorlar mühendisler istedi de gitmedim)

Cuma günü kemanı götürdük sınıfa. Ama ne heyecan kardeşim! Sanki jüriye çıktım. Kelimenin tam anlamıyla zangır zangır titriyorum. “Ya çocuklar ben çok heyecanlandım.” Ama gerçekten de öyle. Ellerim öyle bir titriyor ki nota basamıyorum. Hepsi susuyor. Ben elimde keman, gözlerimi kapayıp bir süre bekliyorum. Sonra bir şeyler çalıyorum. Çalarken dalga dalga gelip giden bir heyecan akıntısı. Çok ilginç geliyor. Normal normal çalarken aniden yükselen ve sonra tekrar geri çekilen bir şeyler. Bitiyor. Harika bir alkış geliyor. İlk defa sınıfta herkes samimi. “Hocam sizi çektik, you-tube’a vericez, hit olacaksınız hocammm”. Herkesi caydırıyorum.

Çok uzundur kimseye çalmamıştım, sanırım ondan oldu. Aslında pek sevmiyorum, yalnız çalışmayı seviyorum. Bir de bu kadar heyecanlanmak huzursuz ediyor beni, yoruyor. Adrenalin vurgunu oluyor. Resmen yüzüm uyuşuyor.

Bir sürü güzel şey duydum Cuma günü. Bir sürü, bir sürü. Ver gazı, coştur kazı. Hehe.

Ben bu abdestle altı ay namaz kılarım.

marruu

24 Mayıs 2007

Göz-askı

Burcu didikledi, yazalım o zaman.

Bir bahtsızlık yaşadım orta ikideyken. Akıllara zarar. Bir Cumartesi akşamı. Kış; hava çoktan kararmış. Annem bir alt katımızda oturan büyük teyzemde, sekiz kadın aynı odaya doluşmuş konken oynuyorlar. Ben de evdeyim. Kış dedik ya, balkona çamaşır asmak mümkün değil. Hatta o zamanlar Ankara’da okulların hava kirliliği nedeniyle tatil olduğu zamanlar. Dolayısıyla bizim koridorda bir baştan bir başa üç ip. O gün ipte çamaşır yok. Ben küçük tuvalete gidiyorum; bir şey almam gerekiyor. Orta iki dediysek bir şey zannetmeyin; ışıklara yetişmek benim için hala bir rüya. Zıplıyorum, ışığa vurup yere iniyorum ama yakamıyorum. Gözüme bir şey batıyor. Pek acımıyor aslında, çekip çıkartıyorum. Elime bir ıslaklık geliyor, anlamıyorum. Koşarak annemlerin odasındaki aynaya gidiyorum. Gözümden kan akıyor.

Korku mu dediniz? Hayatımda bu kadar korktuğum azdır. Hemen alt kata koşuyorum. Kapıyı açan konkenci benden çok bağırıyor. Ben bir yandan ağladığım için gözümden akan şeyin artık ne olduğu belli değil. Annemin paniğini anlatmama gerek yok sanırım. Hemen hastaneye gidiyoruz. Nöbetçi göz doktoru babamın öğrencisi.

“Hocam ne oldu?”

O ana kadar kimse ne olduğunu sormamış herhalde ki, herkes bana bakıyor. Olan şu: Annem ütüleyeceği pantolonları elbise askısına asıyor. Sonra da askıyı ipe atıyor. Asmıyor ama, pantolonlardan ipe atıyor. Yani askının üst kısmı tam ters dönmüş şekilde. Tavana bakar halde. Ucundaki plastik düşmüş, olmuş bir kanca. Tuzak kursan bu kadar olmaz. Ben zıplayıp aşağıya indiğimde kanca gözüme giriyor.

Doktor bir aletle gözümü inceliyor. Bu arada gözüm şişmiş, morarmış, korkunç bir halde. “Hocam, gözde hiç bir şey yok, sadece kapağı yırtmış.”
Bizimkilerde hiç ses yok.
“Hocam, inanılır gibi değil, bir milimetre aşağıya girse gözü yırtacakmış.”
Babam sersemlemiş. “Mucize,” gibi bir şeyler geveliyor.
“Hocam, tanrı var galiba,” deyip gülüyor adam.
Babam da, “galiba,” gibi bir şeyler söylüyor. Eve dönüyoruz.

Bu konu yıllarca anlatılıyor. Dinleyen kişilerde açık bir şaşkınlık; nasıl olur, hangi gözün, hiç belli olmuyor filan.(Hayır, ne belli olacak, onu da anlamış değilim). Yıllarca gerzek bir prim yapıyorum bu bağlamda. Sizin hiç gözünüze askı girip de gözünüzü çıkartmadığı oldu mu minvalinde dönen bir “allah muhafaza” anısı oluyor.

O nedenle de dün gibi hatırlıyorum her bir ayrıntıyı.

Bakın, gene yaptım primimi. Sağolasın Burcu.

18 Mayıs 2007

Ah Ilgaz

Garip bir sessizlik vardı annemlere gittiğimde. Kavga değildi bu sefer, başka bir şey vardı. Annemin yüzü bembeyaz, Ilgaz hiç konuşmuyor. Annemin yüzüne bakıyorum, “ah, sorma,” diyor. “Ben içerideydim, güm diye bir ses geldi. Aynı anda bütün sigortalar attı. İçeri koştuğumda Ilgaz korkuyla üzerime atladı. Makası üçlü prize sokmuş.”

Bir an bayılıcam sandım. Karnımdaki bütün kelebekler havalandı. “Anne ne diyorsun?” diye kekeledim. “Kızım, valla nasıl oldu anlamadım,” dedi ve ağlamaya başladı. “Anne sakin ol, nereden bilebilirsin ki, olur böyle şeyler,” deyip sarıldım. Zavallı kadın, aklını kaçıracakmış neredeyse. Sınırdan dönmüş. Allahtan makasın ucu plastikmiş.

Ilgaz’a gelince... Aldım kucağıma, salona gittim. “Yanlış olduğunu bile bile yaptım,” deyip ağlamaya başladı. “Annecim, ben neden yaptığını anlayamadım, sen çok küçükken bile elektrikle oynamaman gerektiğini biliyordun.” Koca adam gibi, “biliyorum, neden yaptığımı ben de anlamadım,” diye ağladı durdu.

Daha fazla üstelemenin anlamı yoktu. Merak etmiş, bile bile yapmış, korkudan yüreği yarılmış ve artık kuyruğu bacaklarının arasına kısılmış bir kedi gibi, çektiği sıkıntıdan kurumuş bir şekilde maru curu ediyor.

Bırak miso, sarıl sadece.

Sarıldık zaten, öptük bol bol.

Kendi kendini pakladı sıpa.

14 Mayıs 2007

Şenlik’in Cuması

Günlerdir iple çektiğimdi Cuma, hayalini kurduğum. Biiir, özel dersim yoktu. Yani öğleden itibaren bomboştum. İkiii, Ilgaz annemde kalacaktı. Annem rest çekmişti, getir çabuk torunumu çok özledim demişti. Üüüç, çocuklarla anlaşmıştık önceden cephane konusunda. Smirnoff North vardı mesela, bir de Smirnoff Böğürtlenli. Birer de bira alındı perşembeden. Dolaba koyuldu, ertesi sabah da dolaba koyulsun diye özenle getirildi.

Sonra Cuma öğlen oldu. Miso açlıktan kudurdu; koştu Çatı’ya yemek yedi. Üzerine bir de turta yedi. (Sonra boşanıp semerini yedi) Bu sırada köşenin delisi ve keçilerin çobanı + insandan ziyade bir elfe benzeyen yavrusu okula gelmişti. Miso kediliğine yaraşır bir şekilde temkinli temkinli şenlik alanına ilerledi. Çobanı yazılarından biliyordu ama ne olur ne olmazdı. Bu arada burası her zamanki şenlik alanının alt kısmıydı. Burada rock çalmıyordu, tiki mekanıydı bura. Çocuklar buraya Tikistan demişti, miso bayılmıştı. Sonra miso çoban ve yavrusuyla tanıştı. Miso çobana hasta oldu, olamaz dedi içinden. Ne kadar genç. Deniz’i sevenler annesi nerede deyip ebleh ebleh çobanın suratına baktı bol bol. Çoban hiç farketmemiş gibi yaptı; alçak gönüllü genç bir kadındı. Miso kızıyla ilişkisine de bayıldı.. Çocuk 18 yaşında gibi fikir almalar, saygı duyar tarzda davranmalar filan. Miso yavruya delirdi. Yumuşacık davrandı tipe; punduna getirip elini kolunu sevdi, kafayı kokladı filan. Arada da o iğrenç pastellerle resim yaptılar. Deniz serbest çalıştı, mürebbiye miso hemen güneş filan çizdi. Hemen orada da karar verdi; bu elf sağlıklı bir insan olacak gibiydi. Kendi Ilgaz’ıyla tanıştıracaktı Deniz’i=elf’i. Cin bebeler oynarken miso ve çoban bira içecekti. Kocalar gelip toplardı sonra.

Sonra miso’nun canının içi gizmosu, T’si, kıvırı ve alikayhan’ı geldi. (Aslında geliş sıraları farklı, ilk alikayhan geldi ve cephaneyi getirdi, o yüzden ona minnet duyuldu) Miso çobandaki potansiyeli görüp bir birayı ona ikram etti (ay pek kibar bu miso denen kadın). İki arsız kişi birayı hemen yuttu. Köşenin delisi de domestik domestik karnını okşayarak oturdu. Derken elf bebe Deniz’in uykusu geldi, direk arızaya geçti, buna rağmen bay bay yapabildi. Çoban ve Köşenin delisiyle vedalaşıldı. Çoban evine gitti, ama buluşulacaktı. Artık karar netti.

Miso oğlanı annesine götürdükten sonra okula geldi. Hafif açtı ama sonra bir şeyler yerim diye düşündü. Keşke hemen yeseydi. Çünkü sonra hemen votkalar içildi. Miso Yorum konserine gidemedi. O esnada arızadaydı. Bu yeni votkaların kana karışma hızı eskisinin iki katıydı. Aç olunca aynı hız dörde katlanıyordu. Neyse, miso biraz saçmaladı, çocukların dediğine göre midesindeki votkadan hiç çaktırmadan kurtuldu. Bir ara çok üşüdü, etrafındakileri ısınmak amaçlı kullandı. Bana mısın demedi, herkesin etinden sütünden faydalandı. Sonra tam açıldı ve Ezginin Günlüğü’nü dinlemeye gittiler. Az kaldı ama E.G, üzdü biraz. Neyse diye düşündü miso, yine gelir, yine gideriz.

Gece bitti.
Şenlik bitti.
Miso yine sevdiği insanlarla olduğu için keyfinden çatlamak üzere olan bir kedi gibi torrr torrr öterek evine döndü. Ertesi gün o gecenin sağlamasını yaptı, omuz silkti. Olabilirdi, herkes kusabilirdi. Onlar onu hala çok seviyordu.

marruu

9 Mayıs 2007

Babam ve Torunu


Ilgaz büyüyor. “Büyüyor” diyerek bu süreci tarif etmek ya da Ilgaz’la yaşananlardan sıyrılmak mümkün değil tabii. Ne kadar eksik kalır kullanacağım her bir kelime. Çünkü kişiliğini oturtmaya çalışıyor, neye nasıl tepki vereceğinin ayarını yapmaya uğraşıyor. Kimi zaman beklenileni tam karşılarken (ki bu bence 6 yaşındaki bir çocuk için mucizevi bir şey), kimi zaman zıvanadan çıkıyor. Ve bu esnada acı çekiyor. Çünkü, enteresandır ki, yanlış davrandığını biliyor ama kendini engelleyemiyor. Belki de engellemiyor, bilemiyorum. Neler olacağını görmek istiyor belki de. Ama acı çektiğinden eminim, çünkü her defasında ağlıyor. Ama pişmanlıktan, şımarıklıktan değil. Ve kendi iradesiyle özür diliyor.

Ilgaz’ın bu puştça saldırılarını en hasarsız bir şekilde atlatmanın tek yolu başta çok ılımlı yaklaşmak. Şımarıklığının hiç bir şey sağlamayacağını hissettirmek bir yandan da. Ama anahtar tavır yumuşaklık. Ajitasyonuna sert çıkınca çıldırıyor çünkü. Ben bunu çok düşündüm. Ve bu konuda iki kötü olay yaşadım; çocuğuma vurmamla sonlandı her iki cinnet de. Şimdi kararım çok net; Ilgaz bu şekilde davrandığı anda başlangıçta mümkün olabildiğince yumuşak davranıp sonra davranışını konuşmak. Bu anlarda herhangi bir sidik yarışına girmek çok riskli, çünkü direk geri tepiyor ve daha beter zarar veriyor.

Zaman zaman nükseden bu arızasını kaldıramayan tek insan babam. Pazartesi günü Ilgaz’ı annemlere bırakıp mutfakçıya gittik. Annemden, “miso eve olabildiğince erken dön yavrum” diyen bir telefon. Ben tabi direk anladım. Ilgaz’la babam. Hangisinin altı yaşında olduğunu anlamak mümkün değil bu tür kavgalarında. Olaysa o kadar gülünç ki. Ilgaz bilgisayarda bir şey çiziyor, sonra yanlış bir şey yapıyor ve o şey siliniyor. Ağlamaya başlıyor. Babam olsun diyor, bizimki çok üzgün, o nedenle tutturma moduna geçiyor. Babam git içeride ağla, başım şişti diyor, bizimki hayır burada ağlayacağım çünkü şu anda mutsuzum diyor. Öyle böyle derken babam öldürücü lafı ediyor: Seni annene söylerim bir daha buraya getirmez.

Bu ne demek ya? Bravo baba, tehdit bir çocuğun eğitiminde olmazsa olmaz şeydir. Bir de karşıma geçmiş bana olayı savunuyor. Ölür müsün, öldürür müsün? Hayır, sinir anında söylemiş deyip geçmek istiyorum, bir de zarala zurulu izah ediyor, mantıklı açıklamalar getirmeye çalışıyor. İnanır mısınız, babam beni de kardeşimi de evlat değil torun yetiştirir gibi maksimum anlayışla büyüttü. Şimdi hırsını çocuğundan alan deli bir ebeveyn gibi davranıyor.

Yanlış bir şey yapmak istemiyorum. Babamın bir ton sağlık problemi var, bir de ben bir şey eklemek istemiyorum. İntikam gibi gerzek bir mecraya atlamak hiç istemiyorum.

Ama oraya gitmek de istemiyorum.
En azından bir süre.

pıhh

3 Mayıs 2007

Yemekhane


“Hocam bakhar mısınız?”
“Buyrun?”
“Yannız kitaplarımızı masalara bırakhamıyoruz.”
“Pardon?”
“Yani yemeğimizi aldıktan sonra bir masaya geçebiliyoruz.”
“Elimdeki 4 kitap, bir yağmurluk ve çantayla birlikte bu tepsiyi nasıl taşıyacağım peki?”
“Ben bilmem. Hocalar şikayet ediyor. (Biz hıyarın başıyız ya) Aha bakın, mesela bu hoca şikayet ettiydi.”

Adam kaşla göz arasında yemekhaneye giren iki hocanın yanına gitti ve parmağıyla bizi (4 tane hazırlık hocası) göstererek “bunnar masayı tutup sıraya girdi hocam,” dedi. (Yalarım, dedi, yutarım dedi, kuyruğunu sevinçle salladı)

“Hocam,” dedim, “masaya kitaplarımızı bıraktıktan sonra sıraya girdik çünkü bu kitaplarla tepsiyi taşımak mümkün değil.”
“Ama ben geçen gün geldiğimde yer bulamadım, o yüzden de şikayetçi oldum,” dedi hoca efendi. (Bu arada 4 yıldır bu yemekhanede en az haftada iki kere yemek yiyorum, bir kere bile yer bulamadığım olmadı)
“Hocam,” dedi Yılmaz, “biz eşyalarımızı masaya bırakıp yarım saat sonra gelsek haklısınız. Biz yalnızca eşya taşımamak için masayı iki dakika önceden işgal ediyoruz.”
“Bilmiyorum. Yönetim yazı astı. Siz müdüriyetle bir görüşün.”

Eeee dedim. (İçimden). “Hocam, afedersiniz ama neyi görüşeceğiz? Kitaplarla bu tepsiyi taşımak mümkün değil. Bize ne söyleyebilirler ki? Nasıl bir çözüm önerebilirler?” (Bunları da dışımdan)
“Valla bilmiyorum.”
“Peki, afiyet olsun.”

Akademik dünyada “seniority” çok ağır bir hastalık. Bu kelimenin Türkçesini bilmiyorum. “Yaşım ilerleyip benden sonrakiler geldikçe buranın ağası paşası ben olurum” diye özetlenebilir sanırım. Asistanken hocanız kötüyse hemen bütün vücudu sarıyor ve daha asistanlık bitmeden kendinizi ordinaryus profesör gibi hissetmenize, diğerlerine de hamamböceği gibi davranmanıza sebep oluyor. Tedavisi imkansız. Orada yaşımız genç olduğu için bize böyle davranabilen bu insanlar, özellikle de “bakhar mısınz” diye konuşan o temizlik görevlisi biraz daha yaşı ileri hocalarla asla bu tarzda konuşamazlar, eminim. Yaş ilerledikçe katmerlenen HAKLAR kümesinden nefret ediyorum.

Öğrenci yetmez, dişine göre olan meslektaşlarının üzerinde de kur iktidarını.

Ve rahatla.

27 Nisan 2007

Mutluluk


Tecavüz et, bırak olduğu yere; fırlatıp atmış olduğun yere. Eve gelip bıraksınlar, kapat ahıra utancınızı, görmesin, konuşmasın konu komşu.

Ah o Döne’nin hainliği; en korkuncu o işte. Yardım etmek istemiyor ki tek bir kelime etsin. At urganı kalasların arasından Meryem, çek bak sağlamlığına. Güle güle Meryem, yakar Tanrı’na, belki cennete gidersin. Ama dur, aç gözlerini, o anı bekleyen Döne’nin yüzündeki hainliğe inat vazgeç; sırf bu yüzden vazgeçmeye değer. Bük boynunu, otur ahırda karanlıkta, ama asma kendini. Dönee, Dönee, ah hain Döne. Dönelerin soyu kurumaz, gülerler insana, gülerler Meryemlere, “ha ha ha, İstanbul’a mı Meryem, ha ha ha”. Büker boynunu Meryemler bu lanet Döneler yüzünden. Bunlar yaralı parmağa işemez, bunların vicdanı yoktur, acıyamazlar.

Cemal, al aferin’i babandan. Haydut vurmuşsun ya, hakettin işte aferini. Bu hayatta haydut vurdun vurdun, gerisi boş, aksi taktirde hiç bir işe yaramamışsın demektir. Muhtemelen ömrün boyunca aldığın ikinci ya da üçüncü aferin bu. Şimdi bir aferine daha koş Cemal, al kızı git, işi hallet gel, al aferinini.

Cemal, al sana ilk darbe; bak abin ne diyor, kız günahsız olabilir diyor. Bütün tren yolculuğu boyunca diş biledin, aklın karışmasın diye ne kadar masum uyuduğuna bile bakmadın, hadi bakalım şimdi ne yapacaksın? Al kızı git köprüye, bekle aşağıya atlamasını. Yaa, kolay mı o kadar Cemal, yapamadın, değil mi? At telefonu aşağıya Cemal, fırlat at. Hayatındaki diğer insanlar da çıkıp gitsinler hayatından. Kal Meryem’le birlikte.

Yanlış ata oynamışsın İrfan. Üzerinde Burberry kıyafetler, havuzlu ev, koynunda güzel bir kadın ama kafanın içi delik kalmış. Sızıyor oradan dışarıya-içeriye. Olmamış bir şeyler, eksik kalmış. Artık olası da yok zaten; İrfan ya o evde kendi boğazını sıka sıka ölecek, ya da kaçıp gidecek. “Biraz daha sarma?” diye sorulması lazım İrfan’a, tek ihtiyacı bu. İrfan’ın güzel karısı İrfan’ın veda mektubunu kayık yapıp havuza bırakıyor oysa. Budur işte senin kıymetin İrfan, bak da gör. Ezilirsin şimdi tabi, hıyar İrfan, insan anasını babasını çağırmaz mı? Ah İrfan ah, telafi etmek mümkün değil şimdi, değil mi?

Şimdi görüyorsun değil mi İrfan? “Beni dinle Aysel!” Aysel dinlemez, dinleyemez. Aysel sağır, Aysel kör. Aysel olmuş etc. Etc Aysel. Kafası kirlenmiş, herkesi kendi zannediyor. Küçücük kızı kazık kadar kocasına yakıştırıyor. Bir de uyarıyor aklı sıra, sok çomağı arı kovanına Aysel, tam zarar vermeden çekip gitme. Tarumar et ortalığı.

Yağmurun altında oturup ağlarken yüzüne götürdüğü kınalı parmakları yüzünü de boyayacak gibi. O güzel gözlerinin etrafına yayılıverecek gibi. Bak kovadan denize Meryem, anlat İrfan’a seni sevdiğini sana gösteren tek insan olan Bibi’ni, neneni. Sana insan gibi davranmış iki insanı tanıştır. Sonra engelle Cemal’i, hayatının en büyük hatasını yapmasına engel ol, sakın zarar vermesin İrfan’a.

Ve hayatının darbesini vur Cemal’e. Yaa Cemal, hiç bekler miydin haydutların en sinsisini, en sansarını kendi çatının altında? Bırak, vurma Cemal, dön Meryem’e. Gıcır ayakkabılarını giyersin yine evlendiğinizde. Bırak bu işi hayatında başını kaldırıp abisinin yüzüne bakamamış olan amcan yapsın.

Ve herkes kendinden bir kocaman aferin alsın.
Mutluluk nerede? Mutluluk burada, aferinde.

23 Nisan 2007

Biraz alık miso


İşte böyle biraz da alığımdır ben. Rakamları fazlaca aklımda tutamam. Öğrencilerin adını ilk günden öğrenirim ama rakamlarla aram pek yoktur. Hatta disleksianın bir veya bir kaç türünden muzdarip olduğumu düşünürüm zaman zaman. Örneğin çocuklara “üç dakikanız var”, veya “toplam üç anlamı var,” dediğimde parmaklarım beşi gösteriyordur çoğu zaman. O yüzden üçten beşten söz ederken ellerime bakarım hep. Öğrenciler hep güler; olsun, mühim olan yanlış yönlendirmemektir. Öğrenciler güler tabi; bütün matematik sorularını yaparak gelmiş bir grup insanın önünde üçü beşi beyniyle elleri arasında düzenleyemeyen bir kadın karşılarında üç der, beş gösterir.

Belki de sıkıntı üç ve beştedir, bilmiyorum. Sanırım değil, çünkü bazen iki ve dörtte de aynı şey olur. Üzülürüm.

Ellerimi kullanmadan konuşamam ama. Belki de sıkıntı budur. Biraz daha sakin konuşabilmeyi öğrensem, ah bir öğrenebilsem... Belki de sorun hallolur. Zaman zaman “şu kadar vicdanı yoktu bence”, filan derken baş parmağımı işaret parmağımın ilk boğumuna oturturum. Ellerim hayatım benim, onlarla konuşurum, kollarımı sallamazsam kimsenin beni anlamayacağından korkarım galiba. Bu da bir tür algı meselesi tabi. Belki de herkes beni anlıyordur da, ben kendime olduğundan daha derin bir akıl fikir fışkırtma mekanizması yüklüyorumdur. Hayır ya, bunu yapmıyorum. Yapsam bilirim; bu kadar alık değilim. Ya da belki de ben sakin sakin konuşan insanları anlamıyorumdur. Hayır, bu hiç değil. Bunların şahıyla on yılı aşkın bir süredir evliyim ve her söylediğini anlıyorum. Ya da anladıklarım yetiyor; yetmiş işte bak, on yılı geçmiş.

Diyeceğim şudur: Mutfakçıda baktığımız rafların, dolapların yüksekliklerini hatırlamıyorum, fiyatlar ise üçüncü fiyattan itibaren birbirine giriyor. Yapamıyorum. Elimde değil. Fiyat, yükseklik... Beşinci rakam grubunda ise iptal oluyorum, dikkatimi toparlayamıyorum. Aslında gerek de görmüyorum.

Yeter ama ya. Bu kadar üzerime gelme lütfen.

YA-PA-MI-YO-RUM.

Ama şunu da bil ki aptal da değilim. Yüzündeki o sevimsiz tebessümü de sil. Onun ne anlama geldiğini biliyorum çünkü. Cidden aptal değilim. Soruyorum bazen başkalarına; tam aksini söylüyorlar.
Beni mutsuz etme.

18 Nisan 2007

Sınıfın sınav halleri


Normal zamanda kan alan çocuklar şimdi oturuyor kuzu kuzu. Derslerin kuduruk kaplanlarının gözleri mee mee meliyor. Herkeste bir çaba, bir ıkınma. Kimisi sakallarını dipten uca çekiştiriyor, kimisi kulak memesiyle oynuyor (ben oynasam uykum gelir), kimisi saç diplerinde bir şeyler arayıp duruyor (umuyorum ki hiç bir şey bulamıyor), kimisi sivilcesini yoluyor (ki en kötüsü de bu; ertesi gün 3 sivilce olarak geri kazanım yaşıyor), kimisinin bacağında bir ritim (pek düzenli değil, ne olduğu anlaşılamıyor, hafif Parkinson vuruşlu), kimisi sürekli burnunu çekip diğerlerini uyuz ediyor, kimisinin kolundaki bilezik/künye şak şak sıraya vuruyor, kimisi ojelerini kemiriyor.

Bütün bunlar yalnızca üç dakika bakınca son derece kolay bir şekilde gözlemlenebiliyor.

Sınavlara dair en sevdiğim şey çocukların kirpiklerini seyretmek. Başlar hafif önde, o kirpikler kıpır kıpır, yüzer gibi. Eğilip doğruluyorlar sakince. Biraz üstlerindeki kaşların otoritesine aldırmadan insana gülümsüyorlar. İnsanın dokunası geliyor usulca.

marruu

15 Nisan 2007

Hatalarla yaşamayı öğrenmek


İyi insanlarız aslında bir çoğumuz. Hepimiz demeye dilim varmıyor; çünkü cidden iki elimin parmağını geçmese de sayıları, kötü niyetli insanlar gördüm bugüne kadar. On beşlik genç kız değilim ne de olsa artık. Bazılarının kötü olduğunu sezmiştim en baştan, bazılarında hayretten ağzım açık kalmıştı, sonlara doğru korunmayı öğrenmiştim. Aslında zarar verebilenler bu kötücül tipler değil, hiç beklemediğimiz yerden gelir yaralanmalar. Ev kazaları gibi tıpkı, gelir aniden, vurur ve geçer.

Hayır, alınan yaraları anlatmayacağım şimdi. İstemeden yaptığımız hatalardan dem vuracağım. Kimisi hata olduğunu sezip kendimize engel olamadığımız hatalar. Yaparken, söylerken bildiğimiz kırıp döktüğümüzü. Ama engelleyemediğimiz. Örnek vermeyeceğim, örnek vermek yaralar çünkü. Bilirim zira o yaptığım hataların vanalarının derin bir yerlerde hazır beklediğini. Anlattığım anda ılık ılık kanayacağını. İstemiyorum şu anda yüzleşmek. (Dayanamayacağım ama. Anlatmalıyım birini hemen. Üniversitede Özlem’in kalbini nasıl kırdığımı her hatırladığımda küfrediyorum kendime örneğin. Amerikan edebiyatına soru çıkararak çalışmıştım, birileri de ona “miso’da sorular var ama kimseye vermiyor,” demiş. Bu salak da gelip bana sormuştu, hafif kırgın. Vayyy, kafasını uçurmuştum. Öncelikle arkadaşlığımızı bu şekilde sorguladığı için. Sonra da benim gibi birinin soruları bulsa da almayacağını kafasına vura vura. Ne bileyim, gururum kırılmıştı bu adi kopya suçlamasıyla. Sonra özürler dilemiştim ama kendimi hiç affedemedim. Kanar hala hafif hafif. Ama artık çok daha hafif)

Kimi hataları da ruhumuz duymadan yapıyoruz gerçekten de. Farkına bile varmıyoruz nelere yol açtığımızın. Sonradan öğreniyoruz ya kurbanın kendisinden, ya da çevreden birilerinden. Amman, hemen koşuyoruz, çok özürler diliyoruz (yani miso hep öyle yapar, çok boldur özürü, bir kırma ihtimaline karşı hemen fışkırır özürler, hiç sakınılmaz). Ya da içimize kapanıyoruz, nasıl tamir edebileceğimize sarıyoruz bol bol. Genellikle de bir yol bulamayıp, kurdukça kurup, olmadık hikayeler yaratıp iyice perişan olarak bu bulamacın içine batıyoruz. Kendimizi yargılayıp, suçlu ilan edip sahneden çekiliyoruz. (miso hemen hemen hiç böyle yapmaz, çatlar yoksa orta yerinden, illa sorar, konuşur.)

İşte burada esas yanlış başlıyor galiba. Hatalarımızla yaşamayı öğrenmek lazım. Onlarla barışmak lazım. Tamam, arsız gibi bir hata-hemen özür-bir hata daha-şak al sana ikinci özür demek istemiyorum. Ama yapılıyor işte hata. Karşıdaki seviyor mu seni? İnanıyor mu samimiyetine? Gerçekten fark edemediğine? Tamam o zaman. O hataya gömülmek bir süre sonra hatanın kendisinden farklı bir boyuta götürüyor insanı. Yabancılaştırıyor. En kötüsü de ilişkiden soğutuyor. Kırılandan daha çok ızdırap çekiyor hatayı yapan. Mağdur koltuğuna diğeri oturmaya başlıyor.

Hata değil mi bu? Yapılıyor; hayatın bir cilvesi işte. Miso hata yapsa ve özür dilese marruu marruu affetmeyecek misiniz?

Yeter artık ama ya.
Ayıp oluyor böyle.
Kocakarılar gibi sarıp durmayın kafanızda.

marruu

12 Nisan 2007

Ne bu duygusallık?


Ilgaz arızada yine. 5 günlük Eskişehir seyahatinin cilası oldu bu. Halbuki ne kadar keyifli gelmişti çocuk, mutlu bir kuzu gibi hoplayıp zıplamıştı otobüsten inince. Bir saat sonra hararet yaptı. Gece en son 37.8’i gördük; anladık ki Bahadır Bey yolları göründü bize.

Bu Bahadır bey bize ODTU medikosunun bir armağanı. Şimdiye kadar medikoda kendimle ilgili sevk almak dışında bir şey yaptırmışlığım yok ama 2003 Ekim’inden beri Ilgaz’ı her arızasında götürüyorum. 2003’de kendi doktorumuzu bıraktığımızda vizite ücreti 80 liraydı (ya yazarken bile elim titredi). Tamam, hiç bir şikayetimiz olmadı, çok ilgiliydi, çok şefkatliydi ama cebimizde bir kara delikti. ODTU’ye geçince bu konuda çok rahatladık, farkı hissetmek harika geldi. Bu Bahadır beyimiz de süper bir insan. Gülebilen bir doktor, çocuklarla ilişki kurmayı beceriyor, Ilgaz kurulan soru-cevap ilişkisinin sonunda kendisini normal bir insan sanıyor. (Odadan çıkınca da bana bir poz, bir caka yarabbim; zannedersin Birleşmiş Milletler toplantısından çıkmış uzman şahsiyet)

Bahadır Bey bu Pazartesi de çok şekerdi. Uzundur görmediği, hasret duyduğu arkadaşı Ilgaz’a son derece içten davrandı. Bir de Ilgaz’ın sınıf arkadaşı olan oğlu Yalın hakkında bilgi sızdırmaya çalıştı. Yalın son iki haftadır okula gitmek istemiyormuş, sabahları duygusal anlar filan. “Yalın’ın anlaşamadığı biri mi var Ilgaz’cım?” anlamına gelen bir şey sordu Ilgaz’a. Ilgaz başı yanda, gözleri hafif yukarı bakar halde 15 saniye düşündükten sonra, kendinden son derece emin bir şekilde, “hayır,” dedi. Ben pek anlayamadım; biliyor da çaktırmıyor mu, yoksa cidden bir şey yok mu kestiremedim. Az sonra ben de farklı kelimelerle aynı soruyu sordum. Bizimki bu sefer hemen, “benim bildiğim bir şey yok,” dedi. (Bana biraz da posta koyuyor gibi geldi. Havalı bok. İnce ayar vakti geldi sanırım).

Aynı gün akşam derse gitmeden önce iki saatliğine Ilgaz’ı kreşe bıraktım. Gittiğimizde çocuklar bahçede çığlık çığlığa oyun oynuyorlardı. Tam ayrılıcam, koala pozisyonuna geçti beyim. “Ben ağlamak üzereyim,” diyor; surat buruşmuş, gözler-burun kıpkırmızı. Bu tip durumlarda, “oolum noooldu?” bizde hiç işe yaramıyor. Sarıldık bir süre, öptüm, kokladım, o da beni öpüp kokladı. (Hayır, hayır, ben ağlamadım). Sonra kendisini hazır hissetti ve öğretmeninin elinden tutup gitti.

“Kendini hazır hissedebilme” ritüeli bu Ilgaz’ın. Bir de haber vermesi bana çok acıklı geliyor. Çok hüzünlü. “Ben ağlıycam, neden bilmiyorum, biraz destek olur musun, biraz yakın durur musun? Dokunmak çok iyi geliyor.” Kullandığı kelimeler az çok bunlar. Buna bayılıyorum, hüznü nefesimi kesse de buna tapıyorum. Büyümek böyle bir şey sanırım; çoğumuz bu kelimeleri ve hassasiyeti yitiriyoruz ne yazık ki.

Ben bunu yapmaya çalışıyorum. Çünkü dokunmak kadar beni iyileştiren başka bir şey yok.

7 Nisan 2007

Hıyarlar cumhuriyeti


“Sen bilmezsin, hıyarın tekidir o,” derdi kuzenim
“Ya bırak, ne hıyarı! Esas hıyar diğeri, bir de sen,” derdim.
“Yok ya, pis herif,” kah kah, kih kih. Tipik adam harcama muhabbetleri, güler geçerdik.

20 yıllık arkadaşım bu bahsi geçen. Çok net bir adamdır; lüzumsuz kibarlaşmaz, kırıtmaz. Harika bir ailesi vardır. Neyse, uzatmayayım, severim yani ben bu adamı. Kalitelidir, okumuştur, görgülüdür. Evropalara bile gitmiştir zamanında Inter Rail’le, ama hiç övünmemiştir vesaire.

Dün gece üç kız ODTU Uptown’daydık. (Kız? Pardon? Kadın kadına demeye dilim varmıyor, güne/konkene gitmiş gibi hissediyorum kendimi) Gitmeden önce yine önyargılı Miso’ydum. Ya bu hanım kızlar şimdi aman kocam, canım, aaaşşkımm, biricik çocuğum, ondan uzak her bir saniye bana eziyet/haram... Sen dur miso, demiştim kendime, karartma kızların içini. Ben eşime hastayım aslında, kalitesine, düzgün insan oluşuna; ama evliliğin o korkunç çoraklığı çörekleniyor içime zaman zaman. Geliyor-gidiyor. Sıkıyor-bırakıyor. Falan filan.

Miso yine hayretler içinde kaldı dün gece. Aslında gecenin konusu çocuğunu bırakıp İstanbul’a giden arkadaştı. Maksadımız pis dedikodu değildi; hepimiz biliyorduk ki aslında o arkadaşımızı halâ seviyoruz. Ama tabi anlatılanlar yürek paralayıcı; annenin aldığı bereyle yatmalar, elinden alınınca boğuluncaya kadar ağlayıp hastaneye götürülmeler, benim annem yok, ben ne yapıcam demeler... Yazsam hepinizi verem edip kalkıcam buradan, biliyorum.

Konu diğer kızların eşlerine gelince çenem masalara vurdu hayretten. İşte bazı inciler.

Biri:
“Kadın iyi temizlik yapamıyor, baaak burası tozlu, sen yap en iyisi.”
Arkadaş bankada müdür yardımcısı oluyor, diğeri maaş farkını hazmedemiyor: “Tabi, patron sensin, evet, evet, hadi, başıma kak.”
Anne-babasının önünde “kızım müdür mü oldun sonuçta, bir müdür bile olamadın,” demeler. (Gerçi bu noktada oğlanın kendi babası, “siktir lan, sen kendine bak, sen ne bok oldun,” şeklinde ağzına indirmiş ama bizim bu konudaki yaramızı saramadı).

Diğeri:
“Bir işi de düzgün yap be kızım, bak yerdeki kırıntılara...”
“Benim yaşım ilerliyor artık, ikinci çocuğun zamanı geldi,” (ki kız istemiyor, en azından şu anda istemiyor)
“Niye master yapıyorsun? Tamamen kendini tatmin için. Bana bir şey mi demeye çalışıyorsun? Bitirebildiğine de inanamıyorum zaten”
“Sen ne biçim annesin, insan çocuğunu bırakır mı?” (bırakılan yer=anneanne, bırakılan süre=bir gece)

Ben böyle yaşayamam; cidden. Bu lafları işitmek niye? Benim eşim de böyle yapmaz zaten, asla yapmaz. Biz birlikte yaşamayı iyi öğrenmişiz, birbirimizin sınırlarını ihlal etmeden, kırıp dökmeden, terbiyesizik etmeden, parayı pulu başa kakmadan...

Terbiyesizlik ve hoyratlık insanın doğasında var. Aslında şu anda “erkeğin doğasında var,” demek istiyorum ama etrafımdaki sicili çok temiz adamları da karalamak istemiyorum bir çırpıda.

Üzüldüm dün gece ben.
Hıyarlar sarmış dört bir yanımızı.

3 Nisan 2007

Jülide

Sevgili Jülide,

Geç oldu, biliyorum. Hatta geri dönülemeyecek kadar geç. Ama bunları yazmak zorundayım. Çünkü son bir vedayı hak ediyorsun; hem de bir çok insandan daha çok.

Ya şimdi tanışma anılarımızı anlatmak cidden anlamsız olacak. Aklımda kalan tek şey, ve aslında aklımdan hiç çıkmayacak tek şey her zaman parlayan gözlerin sanırım. Bir de, bir şey daha var tabi; o dünya güzeli yüzün.

“Ya miso, ne güzel minyonsun, seni gören hiç çocuk doğurmuş der mi? Bayılıyorum bu haline.” “Ya Jülide ne diyorsun, esas ben sana hayranım, ne kadar hoşsun, kapkara saçlar, gözler, bembeyaz bir ten. Bir yere giriyorsun, milletin ayarı kaçıyor, o kadar şekersin ki,” demiştim. Suratında inanmaz bir ifadeyle “yaaa,” demiştin de, şaşırmıştım. Ya nasıl olur, bu kadına bunları söyleyen kimse olmadı mı şimdiye kadar, diye düşünmüştüm.

“Eşim üşümüyor ama ben üşüyorum, gizlice aşağıya inip kombiyi yükseltiyorum,” demiştin size geldiğimizde. “Üst katlar soğuk oluyor, ne yapayım?” Gülmüştün bir de; her zamanki gibi. “Ben de çok üşürüm, kadınlar daha kolay üşüyor galiba. Erkekler kıllı yünlü, ondan pek üşümezler, boş ver sen eşini,” dediğimde ise beni şaşırtacak kadar çok gülmüştün. Kibarlık olamazdı bu kadarı; o kadar hoşuma gitmişti ki anlatamam. Komik bir kadınım galiba ben diye düşünmüştüm; sonra da korkmuştum, acaba sıkılan bir kadın mı Jülide, diye.

Ayrancı’da uyduruk bir ev aldık ve acayip bir fiyata kiraya verdi emlakçı, diye anlatmıştın Jülide. Ayakkabı al her ay, demiştim. O kapkara gözlerin parlamıştı. Ya miso bayılıyorum ben ayakkabıya, sen de mi seviyorsun, demiştin. Sevmek ne kelime, hasstasıyımmm diye mırlamıştım; benim eşim gülümsemişti, alışkındı, biz on yıldır evliydik, senin eşin hafifçe kaşlarını çatmıştı; daha bir yılınız dolmamıştı, suratında bir kışlık-bir yazlık, gerisine ne gerek var ifadesi vardı. Eve dönerken arabada eşim, “ya bu adam teknolojik cihazlara ciddi para harcar, ayakkabı muhabbetinden hiç hazetmedim,” demişti. Ben de, “iyi çocuktur, boşver, takılıyordu bence,” demiştim.

İyi çocuktur hakikaten, eşim de çok sever, ben de çok severim. Ne yapıyor ki acaba şimdi?

Rahatsızlandığının haberini aldığımda karnıma bir taş oturmuş gibi olmuştu. Canım Jülide ya, seninle löseminin ne alakası vardı? İçimde çıt diye bir şey kırılmıştı; kaçıncıydın sen benim sevdiklerim arasından Jülide? Benim sevdiklerim, gözlerinin içine bakıp gülümsediklerim arasından hiç biri hastalığı hastanede bırakıp gelememişti; şimdi ben nasıl inanacaktım senin tekrar aramıza döneceğine?

Dönemedin nitekim.

Canım Jülide. Öyle can ciğer arkadaştık diyemem, ama hep sevdiğimdin, asla üzülmesin dediğim. Buluştuğumuzda hep iyiydik, güzeldik. Aslında bildiğimden daha çok sevdiğimi anladım bu haberle. Ama hiç hoşlanmadım bundan, küstüm yine. İnandığım şeyler yerlere döküldü hep. Toparlanmam için bir süre geçmesi lazım yine. Yerlere bakamıyorum şimdi dağılan incileri toparlamak için. Göremiyorum gözyaşlarımdan.

Canım Jülide. Sen bana baharı anımsattın hep, üşüdüğüne inanmak mümkün değildi sanki. Hep o güzel halinle hatırlayacağım seni.

Hiç üşüme Jülide, sakın üşüme.