7 Nisan 2007

Hıyarlar cumhuriyeti


“Sen bilmezsin, hıyarın tekidir o,” derdi kuzenim
“Ya bırak, ne hıyarı! Esas hıyar diğeri, bir de sen,” derdim.
“Yok ya, pis herif,” kah kah, kih kih. Tipik adam harcama muhabbetleri, güler geçerdik.

20 yıllık arkadaşım bu bahsi geçen. Çok net bir adamdır; lüzumsuz kibarlaşmaz, kırıtmaz. Harika bir ailesi vardır. Neyse, uzatmayayım, severim yani ben bu adamı. Kalitelidir, okumuştur, görgülüdür. Evropalara bile gitmiştir zamanında Inter Rail’le, ama hiç övünmemiştir vesaire.

Dün gece üç kız ODTU Uptown’daydık. (Kız? Pardon? Kadın kadına demeye dilim varmıyor, güne/konkene gitmiş gibi hissediyorum kendimi) Gitmeden önce yine önyargılı Miso’ydum. Ya bu hanım kızlar şimdi aman kocam, canım, aaaşşkımm, biricik çocuğum, ondan uzak her bir saniye bana eziyet/haram... Sen dur miso, demiştim kendime, karartma kızların içini. Ben eşime hastayım aslında, kalitesine, düzgün insan oluşuna; ama evliliğin o korkunç çoraklığı çörekleniyor içime zaman zaman. Geliyor-gidiyor. Sıkıyor-bırakıyor. Falan filan.

Miso yine hayretler içinde kaldı dün gece. Aslında gecenin konusu çocuğunu bırakıp İstanbul’a giden arkadaştı. Maksadımız pis dedikodu değildi; hepimiz biliyorduk ki aslında o arkadaşımızı halâ seviyoruz. Ama tabi anlatılanlar yürek paralayıcı; annenin aldığı bereyle yatmalar, elinden alınınca boğuluncaya kadar ağlayıp hastaneye götürülmeler, benim annem yok, ben ne yapıcam demeler... Yazsam hepinizi verem edip kalkıcam buradan, biliyorum.

Konu diğer kızların eşlerine gelince çenem masalara vurdu hayretten. İşte bazı inciler.

Biri:
“Kadın iyi temizlik yapamıyor, baaak burası tozlu, sen yap en iyisi.”
Arkadaş bankada müdür yardımcısı oluyor, diğeri maaş farkını hazmedemiyor: “Tabi, patron sensin, evet, evet, hadi, başıma kak.”
Anne-babasının önünde “kızım müdür mü oldun sonuçta, bir müdür bile olamadın,” demeler. (Gerçi bu noktada oğlanın kendi babası, “siktir lan, sen kendine bak, sen ne bok oldun,” şeklinde ağzına indirmiş ama bizim bu konudaki yaramızı saramadı).

Diğeri:
“Bir işi de düzgün yap be kızım, bak yerdeki kırıntılara...”
“Benim yaşım ilerliyor artık, ikinci çocuğun zamanı geldi,” (ki kız istemiyor, en azından şu anda istemiyor)
“Niye master yapıyorsun? Tamamen kendini tatmin için. Bana bir şey mi demeye çalışıyorsun? Bitirebildiğine de inanamıyorum zaten”
“Sen ne biçim annesin, insan çocuğunu bırakır mı?” (bırakılan yer=anneanne, bırakılan süre=bir gece)

Ben böyle yaşayamam; cidden. Bu lafları işitmek niye? Benim eşim de böyle yapmaz zaten, asla yapmaz. Biz birlikte yaşamayı iyi öğrenmişiz, birbirimizin sınırlarını ihlal etmeden, kırıp dökmeden, terbiyesizik etmeden, parayı pulu başa kakmadan...

Terbiyesizlik ve hoyratlık insanın doğasında var. Aslında şu anda “erkeğin doğasında var,” demek istiyorum ama etrafımdaki sicili çok temiz adamları da karalamak istemiyorum bir çırpıda.

Üzüldüm dün gece ben.
Hıyarlar sarmış dört bir yanımızı.

3 Nisan 2007

Jülide

Sevgili Jülide,

Geç oldu, biliyorum. Hatta geri dönülemeyecek kadar geç. Ama bunları yazmak zorundayım. Çünkü son bir vedayı hak ediyorsun; hem de bir çok insandan daha çok.

Ya şimdi tanışma anılarımızı anlatmak cidden anlamsız olacak. Aklımda kalan tek şey, ve aslında aklımdan hiç çıkmayacak tek şey her zaman parlayan gözlerin sanırım. Bir de, bir şey daha var tabi; o dünya güzeli yüzün.

“Ya miso, ne güzel minyonsun, seni gören hiç çocuk doğurmuş der mi? Bayılıyorum bu haline.” “Ya Jülide ne diyorsun, esas ben sana hayranım, ne kadar hoşsun, kapkara saçlar, gözler, bembeyaz bir ten. Bir yere giriyorsun, milletin ayarı kaçıyor, o kadar şekersin ki,” demiştim. Suratında inanmaz bir ifadeyle “yaaa,” demiştin de, şaşırmıştım. Ya nasıl olur, bu kadına bunları söyleyen kimse olmadı mı şimdiye kadar, diye düşünmüştüm.

“Eşim üşümüyor ama ben üşüyorum, gizlice aşağıya inip kombiyi yükseltiyorum,” demiştin size geldiğimizde. “Üst katlar soğuk oluyor, ne yapayım?” Gülmüştün bir de; her zamanki gibi. “Ben de çok üşürüm, kadınlar daha kolay üşüyor galiba. Erkekler kıllı yünlü, ondan pek üşümezler, boş ver sen eşini,” dediğimde ise beni şaşırtacak kadar çok gülmüştün. Kibarlık olamazdı bu kadarı; o kadar hoşuma gitmişti ki anlatamam. Komik bir kadınım galiba ben diye düşünmüştüm; sonra da korkmuştum, acaba sıkılan bir kadın mı Jülide, diye.

Ayrancı’da uyduruk bir ev aldık ve acayip bir fiyata kiraya verdi emlakçı, diye anlatmıştın Jülide. Ayakkabı al her ay, demiştim. O kapkara gözlerin parlamıştı. Ya miso bayılıyorum ben ayakkabıya, sen de mi seviyorsun, demiştin. Sevmek ne kelime, hasstasıyımmm diye mırlamıştım; benim eşim gülümsemişti, alışkındı, biz on yıldır evliydik, senin eşin hafifçe kaşlarını çatmıştı; daha bir yılınız dolmamıştı, suratında bir kışlık-bir yazlık, gerisine ne gerek var ifadesi vardı. Eve dönerken arabada eşim, “ya bu adam teknolojik cihazlara ciddi para harcar, ayakkabı muhabbetinden hiç hazetmedim,” demişti. Ben de, “iyi çocuktur, boşver, takılıyordu bence,” demiştim.

İyi çocuktur hakikaten, eşim de çok sever, ben de çok severim. Ne yapıyor ki acaba şimdi?

Rahatsızlandığının haberini aldığımda karnıma bir taş oturmuş gibi olmuştu. Canım Jülide ya, seninle löseminin ne alakası vardı? İçimde çıt diye bir şey kırılmıştı; kaçıncıydın sen benim sevdiklerim arasından Jülide? Benim sevdiklerim, gözlerinin içine bakıp gülümsediklerim arasından hiç biri hastalığı hastanede bırakıp gelememişti; şimdi ben nasıl inanacaktım senin tekrar aramıza döneceğine?

Dönemedin nitekim.

Canım Jülide. Öyle can ciğer arkadaştık diyemem, ama hep sevdiğimdin, asla üzülmesin dediğim. Buluştuğumuzda hep iyiydik, güzeldik. Aslında bildiğimden daha çok sevdiğimi anladım bu haberle. Ama hiç hoşlanmadım bundan, küstüm yine. İnandığım şeyler yerlere döküldü hep. Toparlanmam için bir süre geçmesi lazım yine. Yerlere bakamıyorum şimdi dağılan incileri toparlamak için. Göremiyorum gözyaşlarımdan.

Canım Jülide. Sen bana baharı anımsattın hep, üşüdüğüne inanmak mümkün değildi sanki. Hep o güzel halinle hatırlayacağım seni.

Hiç üşüme Jülide, sakın üşüme.

29 Mart 2007

Miso nasıl kurtuldu? (mu)


İlk sınıfımdandı bu çocuk. Daha ilk bakışta belli oluyordu nasıl kapalı bir çevreden geldiği. Özenle üzerine kapanmış bir ailenin etrafındaki kapalı, zifiri karanlık bir çevre. İki abla var, anne buna çıldırıyor; aman oğlum-yaman oğlum! Oğlan binbir zahmet kazanıyor üniversiteyi. Aile bir yandan kabar kabar, gurur sıçrıyor her bir kelimeden. Diğer taraftan ise bin bir korku, aman siyasi bir şeye karışmasın; gerçi bizimki yapmaz ama bir yanlışlık oluvermesin. Ha tabi bir de birine kapılıvermesin; allah muhafaza, daha çok erken, okusun, sonra çevreden şöyle kapalı-olmadı kapalıca bir gelin bulunur. Her sabah, haydi evladım, allah yolunu açık etsin, rastgele inşallahla uğurlamalar (oğlan sanki cenge gidiyor, altı üstü hazırlıkta ingilizce öğrenecek; ya da bilmiyorum, belki de bir tür cenk bu da, yoruma bağlı).

Tabi okul, sınıf tokat gibi bu çocuğa. Sınıftan ziyade yeni çevre, “it is a book”tan fazlasını öğrenmeye başladığı dersler, serbest ortam, kimisi mazbut, kimisi fıkır fıkır kızlar, etrafta sevgili edinenler, sevgilinin evinde kalanlar...

Bir yıl geçiyor, çocuk biraz öğrencileşiyor, zaman zaman sohbet ediyoruz, üstü kapalı bir şekilde aileyi, çevreyi, ablalara pek yakıştıramadığı enişteleri eleştirmeye, dinin aslında o kadar belirleyici olmaması gerektiğini ifade etmeye başlıyor. Miso seviniyor tabi, üç kelime İngilizce’yle bitmemeli, birazcık gelişmeli insan, neandertal kılıktan biraz çıkabilmeli. Hele bu tipler böyle kalırsa eziyetçinin önde gideni oluyorlar, birazcık bile değişse kârdır.

O üniversitede ikinci yılım başlıyor. Arada da ders çıkışlarında bu oğlanın da içinde bulunduğu 4-5 kişilik bir grupla buluşup İngilizce çalıştırıyorum. Yazık, bir sene emek var, bıraktığın anda uçar gider. Bu arada mailleşiliyor, bir şeyler soruyor, cevaplıyorum. Sonra bir gün bir mesaj: “hocam, ben sizin maillerinizi okuyorum.” Şaşırıp kalıyorum. “Şifrenizi bulamadım ama şifrenizi unuttuğunuzda girmeniz gereken kelimeyi tahmin ettim.” (İnanamıyorum, ben eşime bile mesaj geldiğinde açıp bakmam)

Bu yaptığının çok ayıp olduğunu, özel hayata bir saldırı olduğunu filan belirten bir mail yazıyorum. Tabi çok üzülüyorum. Ah miso, diyorum, kocaman kadın oldun insanları tanıyamıyorsun. Peşinden gelecek maili tahmin etmek mümkün değil tabi. Ben saf saf “kırıldım, ne ayıp, özel hayat” filan diye gezinirken bomba patlıyor.

Dürüst olduğu için söylemiş bana; söylemesi gerektiğini düşünmüş. “Düşlerimi süslediniz, hayallerimi...” Kelimeleri tam hatırlayamıyorum şimdi, kırık dökük parçalar halinde yüzüyor kafamda. “Saçlarınız yüzünüze dökülür halde...” “Beyaz gömlek giydiğinizde...”

Paramparça oluyorum; bundan öte bir ihanet yok nazarımda. Kendimden uzaklaşıyorum; hiç olmadık bir yerde çırılçıplak yakalanmış gibi utanca boğuluyorum. Nerede yanlış yaptığımı bulamıyorum; bu konuda cidden hiç bir hata yapmış olamam. Tek teselli artık başka bir üniversitede çalışıyor olmam. Biraz toparlandıktan sonra bir daha asla haberleşmek istemediğimi ifade eden bir mail atıyorum. Bir kaç da telefon konuşması yapıyoruz. Daha net olabilmek için kendi ablasından örnek veriyorum, empati yaptırmaya çalışıyorum.

Aramaları kesiliyor bir süreliğine. Sonra üç dört ayda bir telefon ediyor; değişik, tanımadığım numaralardan. Her seferinde alo ve kapatıyorum’dan başka hiç bir söz çıkmıyor ağzımdan. Ve zaman zaman mailler atıyor; yine değişik isimlerle. Havadan sudan yazıyor, hiç bir şey olmamış gibi. Onları okumuyorum bile, yazanın o olduğunu anladığım anda silip atıyorum. Ama unutulacak bir şey değil bu. Hep aklımın bir köşesinde, oradaki bir delik gibi üşütüyor buz gibi rüzgarıyla.

Bir ay önce halâ hayatımı takip ettiğini ispat eden bir mail geliyor. İki sene önceki öğrencilerimin kurduğu bir forum sitesine giriyormuş, oradaki yazışmalarımızı okuyormuş. Uzun bir aradan sonra ilk defa ürküyorum. Niye hayatımda, niye oradaki çocuklarla olan dünyama ortak? Her yerimi örtmek istiyorum; bedenimi, yüzümü, aklımı...

Ve son bir mail yazıyorum; yarı ricacı, yarı yalvarır tonda. Çık artık hayatımdan ve beni de kendi hayatından çıkart at. Son bir mail de ondan geliyor, hoşçakal diyen, beni allaha ısmarlayan. Bir daha asla yazmayacağını söyleyen.

Doğru olduğuna inanmak istiyorum. Sekiz yıldır süren bu şeyin bitmesini istiyorum. Mide bulantımın kesilmesini istiyorum.

Lütfen git ve bir daha gelme.

24 Mart 2007

Değişen bir şey yok


Ben kimseden bir şey istemem.
Bunun için de elimden geleni yaparım.
Çocukken de böyleymişim; inatla yaparmışım elimdeki işimi.
Anneannem “bu çocuk bokuyla dövüş ediyor,” dermiş.
Biri elimdekine değdiğinde kıymeti mi azalırmış, bilmiyorum.
İstemezmişim kimsenin yardım etmesini.


Üniversiteye gittim;
Herkesin anne-babası ayda bir taşınırken İstanbul’a
Benim annem bir seferinde çok hasta olduğumda geldi.
İki antibiyotik birden yazmışlardı,
Göğüs filmi de istemişlerdi.
Bir de evimi sel bastığında geldi;
Boğulayazmıştım çünkü, üst kattaki komşu kurtarmıştı sulardan.
Ha, bir de mezuniyette geldiler, eksik olmasınlar.


Bulduğum işlere kimse karışmadı, hiç kimse araya girmedi,
Girdim çalıştım, istifa ettim ayrıldım.
Kimseye diyecek bir şey bırakmadım.
Ev taşıdım, kimseye gel de şu işin ucundan tut demedim.
Eşim işten izin alamadı,
O kokudan yanlarında durulmayacak heriflerle eşya topladım, eşya yerleştirdim.
Gel de yardım et demedim.


Baktım,
Gördüm,
Ölçtüm biçtim,
Karar verdim,
Yaptım,
Açıkladım.
Kâh gülerek, kâh hatamı kabul edip ağlayarak.
Ama koş, yetiş, yapamadım yap demedim hiç.


Ilgaz’a kadar.
Ilgaz’da çuvalladım.
Yapamadım, yetemedim.
Kendimle kavga ettim bir süre, ama bu sefer beceremedim.
Annemden yardım istedim,
Ve ne yaparsam yapayım o istediğim şeyi göremedim.
Oysa çok bir şey de istemedim,
Diş çıkarırken hiç uyumadığım günler olmuştur;
Japon gözlerle işe gittiğim...
Gel çocuğuma bak demedim, bizde kal demedim.
Mahkum etmedim, hayatını değiştirmedim.
Var böyle örnekler, torun bakmak için şehir değiştiren insanlar tanıyorum;
Ben buna hakkım olduğunu bile düşünmedim.


Ya ben sadece bir Cumartesi akşamüstü saat 6 gibi dışarı çıkmak, güzel bir yemek yemek, bir iki kadeh bir şey içmek, olmadı bir filme gitmek istedim. Bütün haftam dolu, sadece bir Cumartesi gecem kalıyor. Zaten Pazar sabahı da gidip çocuğumu alıyorum. Başka bir şey istemedim annemden. Ama beceremedim. Çocuğum 6 yaşında ve ben hala aynı şeyin üzüntüsünü çekiyorum.


Bilmiyorum.
Belki de ben bir şeyleri yanlış yapıyorum.
Ya da belki de bir şeyleri hep yalnız yapmamın bir sebebi var.
Bu yüzden de bu yalnızlık hissinden bir türlü kurtulamıyorum.
Yetemediğim zaman da böyle dağılıp kalıyorum.

22 Mart 2007

Duvak


Böyle ciddi, aklıbaşında erkekler işte böyle kalbi hoppa, aklı dışarıda kadınlara aşık oluyorlar. Çeken ne? Hülyalı bakışlar mı? Denk olmadığını bilmek mi?

Merdivenlerden inen kadın belli ki işin bütün inceliklerini biliyor; hatta o kadar tecrübeli ki, aile artık “bu elimizde kalacak” korkusu içinde. Bir erkeğin seçtiği kelimelerin nereye gittiğini, vücut dilinin şifresini, daha yeni tanıştığı arsız Townsend’e doğru kaykılarak oturduğunda kendi vücut dilinin bu adamı yatak odasından içeri alacağını; ilişkilere dair herrşeyi ama herrrşeyi biliyor. Ve belli ki bulamamış, o güne kadar aradığı her neyse onu bulamamış. O yüzden hala evde. O evi terk etmesi için annesinin onu “defol” demeden, ama defetmekten beter hale getirerek kovması gerekiyor. Ne yapıyor? Gidip Walter Fine’la evleniyor.

Walter Fine karısına göre nesli tükenmiş bir canlı türü gibi. Aşık oluyor kadına ama konuştukları aşk dili apayrı. Aşkını ilan ederken kendi hamurunu da deşifre ediyor kadına: “Bu tür şeylerde beceriksizim, ama seni mutlu etmek için elimden geleni yaparım, merak etme.” Kadın donuk donuk bakıyor; karşısındaki canlının elinden ne gelebileceğini çözemiyor bir türlü. Tıpkı odasına girerken neden kapıyı çaldığını, ya da sevişirken neden ışığı söndürmekte ısrar ettiğini anlayamadığı gibi.

Gidilebilecek en gidilmemesi gereken yere gidiyorlar. Çin! Komşu ülke değil ki bir adeti bile benzer olsun. Evet, İngiliz olmanın avantajlarını kullanıyorlar keyifle, ama kültürden beslenmek mümkün değil hanımefendi için. Orada kendi gibi birini buluyor, ve yanılgının en korkuncuna düşüyor. Bir gurur kırıklığı daha yaşadıktan sonra kolera salgınının ortasına gitmeyi kabul ediyor kocasıyla. Ölür belki, ölür de kurtulur. Zaten ölü gibi çünkü, mutsuzluğu kavurmuş içini, yüzüne vurmuş kuruluk. Ölmeye çalışmaktan farklı değil bu ikinci yer; uğrunda yaşanacak hiç bir şeyi kalmamış bir insan için yapılacak başka hiç bir şey yok zaten.

Derken yetimhaneyle tanışıyor; oradan paramparça olmuş bir Mrs.Fane çıkıyor dışarı. Parçaları birleştirmesi lazım, hayata sarılması lazım, evdeki adamın insan olarak gönlünü alması lazım; bütün bunları kendini insan gibi hissetmek için yapması lazım. Yetimhanedeki başrahibe asla ölmeyecek gibi, atalardan yadigar toprak bir saksı gibi. Çatlak dolu yüzünün ortasına kondurulmuş gözleriyle yüzlerin arkasındaki ruhları görüyor; Mrs.Fane’i gördüğü anda oradaki trajediyi seziyor. Kendinden örnekleyerek kadına yardım etmeye çalışıyor. Verdiği örnek karşısındaki kadın için anlaşılır gibi değil oysa.

Bir insan ne zaman affeder? Ne zaman affedilir? Bu iki insan birbirini gerçekten affediyor; hem de hiç bir şey olmamışçasına. Aşk farklı bir yüze bürünüyor, tutku bu kez ortak hayat mücadelesi vermenin ve bir şeyler başarabilmenin ödülü olan yakınlaşmayla doğuyor. Işık söndürülmeden sevişiliyor; artık korku ve yargılanma çekincesi yok çünkü.

Bitişte çocuk şarkısı gibi bir şarkı çalıyor; “seni nicedir sevdim ve hiç unutmayacağım.”

17 Mart 2007

Enfes bir Cuma akşamı


Her şeyin müsebbibi Göksu restoran galiba ... Evet, biliyorum, o.
Ne zaman gitsem, gecelerin en güzeli oluyor, en dolusu, en hüzünlüsü...

Bu gece de Dufresne’ye aitti Göksu,
Onun sohbetine, onun sesine,
Onun o güzel yüzüne, güzel gözlerine,
Birbirimizin hüznüne, yalnızlıklarına, çıkışsızlıklarına,
Birbirimize duyduğumuz derin sevgiye, dostluğa, muhtaçlığa...

Sonrası yine yürüyüş oldu
Kızılay’dan Ankaray’ın Emek durağına kadar.
Nasıl geçtiği anlaşılmayan o bir saat,
Arada verilen bir çay ve tuvalet molasıyla soluklanan,
Sonra, yine görüşmek dileğiyle ayrılınan...


Bu miso biliyor ki, bu hayatta her şey zamanla azalıyor, tükeniyor.
En derin aşk yaşanmış zamanında; elektrik çarpmış gibi çarpılmış o zamanlar
Çook çok önce, en az bir on-on iki yıl kadar.
Ama şimdi bir dostluğa dönüşmüş o aşk,
Sessiz, sakin bir sevgiye.
Bu miso en derinden korkuyor işte
Bu dostluğun, ve yaşanan başka şeylerin azalıp tükenmesinden.

Güvenmekten başka çare yok,
Bir de beklemekten.

Bu miso biliyor
Ne yazık ki

12 Mart 2007

Ye miso ye

Sabah güzel bir kahvaltı yaptık. Her sabah yapıyoruz zaten Ilgaz’la. Hem özendirici oluyor, hem de bu miso zaten aç duramaz. (Aç hiç oynamaz) Öyle portakal suyu filan bile var. Hiç üşenmem; hasta olmayalım yeter, gider toplarım bile gerekirse. Neyse, bugün ders sekiz kırkta değil dokuz kırkta başladı. (Hazırlık öğrencilerinin böyle bir adaptasyon dersi var, haftada bir sabah gidiyorlar, profüsürler tarafından hangi koşullarda okuldan atılacakları konusunda bilgilendirilip ve özenle korkutulup geri yollanıyorlar.) Sonraki iki ders de öğrenci sunumlarıyla geçti. Son derste de yarınki kelime sınavı için bir şeyler yaptım. Kendi hazırlamadığım bir alıştırmayı kullandığım için o da yüzüme gözüme bulaştı, çocuklar güldü filan. Neyse, anlayın işte, bugün ders filan yapmadım, enerji sarfetmedim. Yani, acıkacak bir durum yoktu.

Sonra köşenin delisiyle yemeğe gittik. Bölümün sinirinin masasına oturduk, ben farketmemişim; köşenin delisi kibarca afiyet olsun deyince ben de dedim. Pıhlasam ayıp olurdu. Bu adama sinir oluyorum. Geçen sene ben rapor alıp derse giremediğimde benim yerime girmişti. Bir hafta boyunca bir satır işlememiş. Çocuklara paso Amerika'yı, oradaki zenci sevgilisini filan anlatmış. (Sinir oluyorum, sinir olmaya devam edeceğim). Bir güzel yemeğimi yedim, köşenin delisinin cacığının da yarısını yedim. (Ohh, dolduruyor tuzu kardeşim, yutuyor miso, şişiyor sonra o çipil gözleri, güzelliğine güzellik katılıyor.) Köşenin delisi keçilerin çobanı’yla buluşacaktı; aslında bizi tanıştırmak istedi ama ben bekleyemedim çünkü ya o anda çıkıp spora gidecektim, ya da eve gelip uyuz uyuz yatacaktım. Spor yapma isteğim bir mikro gram kadardı. (Ama yaz geliyordu, bıngıllar bir milim bile olsa küçülsündü) Daha sonra bir gün tanışabilmek ümidiyle spora gittim gerçekten de.

Spordan sonra eve geldim. Ama bu miso kendini nasıl hissetti? Üç gündür aç gibi. Ne yaptım? Kocaman bir salata yaptım ve direk yuttum. Dolaptaki ekler pasta’dan bir gıdım bile almadım. (Serseri Ilgaz hesap soruyor. “Ben yiyecektim, nooldu?” diyor. Genellikle de eşim yutmuş oluyor, mel mel suratıma bakıyor bir yalan uydurayım diye. Ya tam bağcı-üzüm-evlat-ata hikayesi. Bizimki pintinin önde gideni) Sonra da bir güzel sade Türk kahvesi yaptım onu içtim. Fincan masada duruyor şu anda.

Şimdi nasıl mı hissediyorum?
Ya yemin ederim bir lokma bir şey yememiş gibi.
Beni bu havalar mahvetti galiba, dipsiz bir kuyuya döndü midem.

Ürkmüş miso
Geleceğin obezi miso :(

8 Mart 2007

Bi kafa...


Ne kadar yorgunum bu aralar anlatamam. Upper grubuna ilk defa ders veriyor olmak derse hazırlanmak babında çok yoruyor aslında. Nedenlerden biri bu, biliyorum. İkincisi de Burcu sanırım. Geldi gitti ya, bir tür nekahate girdim elimde olmadan. Gerçekten de elimde değil, acayip etkileniyorum. Çok özlemişim, o da çok özlemiş; ama iki güne ne sığarsa onu sığdırdık, sonra uçtu gitti. Üçüncü neden için bahar diyebilir miyiz, ondan emin değilim. Ama inanın, akşamları yattığımda ölü gibi uyuyorum.

Bu Pazartesi de yine böyle ölü gibi uyurkeenn... Bir dakika, önce geceleri uyanma rutinimi anlatmalıyım sanırım. Ilgaz yatağından kalkıp halıda yürümeye başladığında çıkardığı hırş hırş sesine uyanırım hemen. O daha kendi odasının kapısına ulaşmadan ben oraya ulaşmış olurum. O kadar hafif uykum; bu nedenle de o kadar perişanım. (Konu dağıldı biliyorum ama söylemeden edemeyeceğim. Bir gece eşimin tırnak kesme sesine uyanmıştım; ama cidden tırnak, toynak değil. Yuh be miso, demişti o gece çaresiz koca)

Bu Pazartesi yine böyle yorgunluktan baygın bir şekilde uyurken...
Hırş hırş
(Kalkamıyorum, perişanım. Hırş hırş’tan hemen sonra uykuya dalıyorum yine)
Annneee
Efendim annecim
(Hala kalkamıyorum, yine kısacık bir uyku)
Anneee

Gözlerim kapalı bir halde “efendim annecim,” diye kalkmamla birlikte Ilgaz’a bir kafa... Zavallı çocuk hemen ağlamaya başladı haliyle. Aman, canım filan, sarıldım tipime.
Anne, burnum akıyor. (Ne akması, burnu kanıyooorr) Korcan kalk, oğlanın burnu kanıyor (Bunu İngilizce söylüyorum; Ilgaz kanamayı farkederse korkusundan kıyameti koparır. Gece saat iki buçuk, bütün apartmanı ayağa kaldırır). Korcan da kalkıyor ama panikten artık onu görmüyorum, adamın ne yaptığını hatırlamıyorum, ne garip.

Gidip yıkıyorum burnunu bir güzel, bol bol teselli ediyorum, maru maru diyerek birbirimize sürünüyoruz, sonra yatağına yatırıyorum ve yatağıma dönüyorum. Uyku mu kalmış, nesli tükenen benekli baykuş gibi bir süre yatakta oturup etrafa bakıyorum. Bir huu huu diye ötmediğim kalıyor. Biraz da Fıstık efendiyi seviyorum, regülatörünün gorul torul ötmesi huzur veriyor. Sonra dalmışım.

Sabah kalktığımızda Ilgaz’ın hiç bir şeyi yoktu. İşin komiği hatırlamıyordu bile. Burun deliğinin bittiği yerde kurumuş kanlar kenar süsü gibi sıralanmıştı. Dantel gibi. Şen şakrak okula gitti paşam. Ben tabi ayakta sallanıyordum. Salı günü eve gelip iki saat uyudum. Dersim olmasa kalkmayacaktım da. Sürünerek çıktım yataktan.

Çook yorgunum çook.
Deliksiz bir uyku istiyorum.

5 Mart 2007

Cumartesi-Pazar

Cumartesileri Ilgaz’ın anneanne gecesi. Hem de her Cumartesi. Bu da haftada bir gece deliksiz uyku demek. Tabi eşim sırt üstü yattığı için kaplanları gelmezse, veya kedi bizi on kere ziyaret etmezse. (Önemli olan Fıstık Bey’in keyfinin olması tabi. Yatağa çıktığında nereye bastığının zerre kadar ehemmiyeti yok. Bacak, karın, yanak, saç... Ve tabi “sev beni” anlamına gelen değişik tonlarda enteresan miyavlamalar.)

Pazar sabahları sessiz ve sakin bir kahvaltı yapmak vazgeçemediğim bir lüks oldu benim için.

Balkon kapısından içeri dolan güneşe sırtını vererek bir süre oturmak.
Çayın demlenmesini beklerken gazete okumak.
Arada bacaklara sürünen kediyi okşamak.
Pazar haberlerinin bir veya ikisine mutlaka ağlamak.
Radyodaki yayını beğenmeyerek illa ki Barok bir şeyler dinlemek.
Gazete yarılandığında demi istenen kıvama gelen çaydan ilk yudumu almak.
Soyularak sofraya koyulmuş domates ve salatalığın enfes beyaz peynirle birlikte tadını çıkarmak.
Sonra bir ara anneyi arayarak asayiş kontrolü yapmak; kadının sesindeki kimi zaman ciddi oranda belirginleşen bezginliği duymak ve “ben bir saate kadar gelirim,” demek.
Karnımı ve ruhumu had safhada doyuran kahvaltıdan kalkarak bir iki yeri toparlamak.
Sonra kalkıp annemin evine gitmek, Ilgaz’ı alıp çıkmak.
Genellikle yemek istediği şeye göre bir yerlere gitmek.
Hiç durmadan konuştuğu için bir süre sonra sersem olmak.

Bir sonraki cumartesini iple çekmek.

3 Mart 2007

Sürpriz

Dün Burcu geldi.

Gelişinden önce sarhoş gibi gezdim diyebilirim. Perşembe gecesi on kere uyanılan, her dalışta tanıdık, tanımadık karakterlerle kavgalar edilen, birilerinden/bir şeylerden kaçılan, insanın ruhuna/bedenine yük uykulardan uyudum. Cuma günü dersten sonra gelişleri kesinleşen Burcu’yu beklemek için annemlere gittiğimde benden daha gergin, bir gece önce neredeyse hiç uyumadığı için çok daha perişan bir anne buldum.

Geldiğinde ise ev doldu. Her şey eridi gitti. O kadar özlemişiz ki anlatamam. Durup durup sarılıp öpüştük. Durup durup birbirimizi kucakladık.

Tabi Burcu Ilgaz’ı deli gibi özlemiş. Ilgaz da aylardır biriken nazlanma, şımarma, eziyet etme porsiyonlarının Burcu’nun hesabına düşen kısımlarının her birini dün gece eteğine döktü. Beyefendi uyuduğunda Burcu sarhoş gibiydi.

Gece oturup konuşuruz diyorduk ama kuzenler geldi, pek bir şey yapamadık. Sonra da yorgunluktan sızdık zaten.

Bugün annem, ben ve Burcu kudurmuşlar gibi alışveriş yapacağız; Burcucuğumun giyecek hiç bir şeyi kalmamış. Ilgaz ihalesi de babaya kaldı. Biz 3 kadın hep çok eğlenmişizdir, çok gülmüşüzdür alışveriş sırasında. Umarım bugün de güzel geçer.

Yarın gidiyor zaten.

Sil baştan.

27 Şubat 2007

Seçimler

Gece saat 9:30. Evde yalnızım. Eşim iş seyahatinde, oğlan anneannede. Biraz ders çalışıp vurup kafayı yatıcam. Ya da keyifli bir şeyler yapıcam; henüz karar verilmemiş. Zil çalıyor. Kim o diyorum, "ben Bayram," diyor apartman görevlimiz. Delikten bakıyorum, Bayram beyi görebiliyorum ama yanında gülüşen iki kişiyi seçemiyorum. Tekrar kim o eyince bu sefer daha ciddi bir şekilde deliğe doğru bakıyorlar, kapıyı açıyorum.

"Efendim, ben komşunuzum, hem de CHP temsilcisiyim," diyor bayan.
"Ben de," diyor yanındaki bey.
"Buyrun," diyorum. O saatte neden konuşacağımızı bir türlü kestiremiyorum.
"Muhtara gittiniz mi?"
"Hayır gitmedik, çünkü her seçimde aynı yerde oy veriyoruz. Taşınma ihtimalimiz olduğu için bir daha uğraşmak istemedik."
"Olsun, gitmekte fayda var. Kontrol etmiş olursunuz," diyor bayan.
Haklı tabi. Bunu ona da belirtiyorum, seviniyor sanırım. Ben artık kapıyı kapatıp içeri geçmek istiyorum tekrar konuşmaya başlıyor bayan.
"Efenim, ben CHP temsilcisiyim ya, sakıncası yoksa bir kaç şey sorabilir miyim?"
"Tabi."
"Kime oy vereceksiniz?"
"Başka bir alternatif olmadığı için CHP'ye vericem. Ama hiç içime sinmiyor, Baykal'ın iyice sağa kaydığını düşünüyorum aslında."

A be salak miso. Sana ne! Ona ne! Düşünüyormuşşş. Teyze şahin çıktı. İşte efendim, ben Ankara'nın her yerini gezdim, insanlar demokrasi değil cumhuriyeti istiyorlar. 301 başımıza ne belalar açıyor. Bu Orhan Pamuk, bu Elif Şafak AB'nin, ABD'nin bir oyunu. Her isteyen konuşursa neler olur sonra? İnsanlar o kadar bunalmış ki artık ordu gelsin diyorlar. Bazı şeyleri kaşımamak lazım...

Bu miso sıkı bir aile terbiyesiyle büyütüldüğü için kapısına kadar gelen bir teyzeye saygısızlık etmek istemiyor. Oysa gönlünden geçen kapıyı sakince suratına kapatmak. Bir de tabi bu tip konularda bu kadar "net" olan insanlarla tartışmanın ne kadar anlamsız olduğunu öğrenmiş çoktan. Ne dese, ne yapsa teyzenin gözünde Elif Şafak'ı veya Orhan Pamuk'u aklayamayacak. Veya teyzenin dinlemesini sağlayamayacak.

Muhtara gitme sözü veriliyor, karşılıklı iyi geceler deniliyor. Tam kapıyı kapatacakken Bayram bey, "ablacım taşınmayın lütfen buradan," diyor gülümseyerek.

Kapıda ziyan edilen bu on dakikanın tek iyi yanı bu oluyor.

23 Şubat 2007

The Black Dahlia

Kendimi tebrik ettim. Şu son dönemin en kötü filmlerinden birine gitmiş olduğum için tebrik ettim yani. “Hocam pek iyi eleştiriler yokmuş,” dedi kıvırım. Brian de Palma ve bir sürü bildik oyuncu; ne kadar kötü olabilir ki diye düşündüm. “Evet, ben de okudum kötü eleştirileri ama yine de merak ediyorum,” dedim kıvıra. Curiosity killed the cat!

Scarlett Johansson’a en iyi armut taklidi yapma ödülü verilebilir bence. Ya da dudaklarının hatırına kırmızıya boyanmış bir Japon balığı maskotu ayarlanabilir. Ben bu kadını Lost in Translation’da ve İnci Küpeli Kız’da seyretmiştim ve çok beğenmiştim. Burada ne üzülebilmiş, ne de sevinebilmiş. Ne beli göğüslerine kadar yükselen, ablamdan-ödünç-aldıydım-tam-gelmiyor pantolonuyla şık olabilmiş, ne de banyonun kapısında ha gördük ha görücez memeleriyle seksi. Kadıncağız hiç bir şey olamamış filmde. Bu da bir başarıdır belki de. Bravo. Bütün film boyunca alık alık bakabilmiş sadece. Ama tabi bu bir dönem filmi, o dönemin kadınları da alık olur, tamam mı diyen varsa o da kabul; bakarız film boyunca öyle.

Aaron Eckhart ise aynen Scarlett’in akıbetini paylaşıyor. Diğer bir çok filmde gayet iyi roller keserken burada bir çocuk edasıyla abartı bir şekilde öfkeleniyor, seyirciyi bir türlü ikna edemiyor. Sinir ötesi bir polis memuru. Her türlü pisliğe bulaşmış olmasını beğeniyorum bir tek; nefis, bayılırım öyle polis karakterlerine. Ama buna hiç bayılamıyorum. İçimi soğutuyor.

Josh Hartnett diğerlerinden bir nebze daha iyiydi oyunculuk bağlamında. Onun kimi sahneleri inandırıcı, kimi sahneleri “ama Josh, sen Lucky Slevin’de hiç fena değildin, oldu mu şimdi” kıvamındaydı.. Ama filmin sonlarına doğru, doğduğundan beri cinsel perhizdeymiş gibi filmdeki bütün kadınlara aynı şiddetli tutkuyla saldırması erotik bir etkiden çok filmi gülünç bir platforma çekiyordu bence. (Bilmiyorum, belki de daha önce hiç bir sevişme sahnesi seyretmemiş olanlar bu sahneleri yerler.)

Filmin en başarılı yıldızı Hillary Swank’ti sanırım. Zengin bir manyağın zengin manyak kızını oynamış, o sevimsiz suratı dünyanın en çirkin, en at, en eyerle-gez suratı haline gelmiş, kişiliği ve içindeki kötülük suratına vurmuşçasına daha da çirkinleşmiş. İkna edici tek karakter o olmuş.

Sanırım de Palma bir tür ilacın etkisindeyken çekti bu filmi. Enteresan karikatürize karakterler (sapık bahçıvan dede), nasıl o hale geldiği belli olmayan yaratıklaşmış insanlar (Swank’in annesi), rol kesen abiler ablalar falan filan. Filmde yok yok; katil yakalamalar, partnerimin manitasısın sana dokanamamlar, lezbiyen revü sahneleri, bir adet porno film (güya kanıt diye sunuluyor; filmin her şeyini gösteriyorlar, midem bulandı) vesaire vesaire. Film bıçak sırtında kalakalmış; ne gerçek insan figürleri var, ne de bir çizgiroman uyarlaması gibi. Bir tek sirk sahnesi yoktu. Onun da eksikliği pek hissedilmedi aslında.

Çok kötü bir film olmuş.
İtinayla kaçın bence.

20 Şubat 2007

Yeni Dönem


Kaç gündür böyleyim. Gergin, huzursuz. Geçen hafta boyunca gittikçe artan bir gerilimim oldu. Cuma günkü okul toplantısında 2.5 seneden sonra (5 dönem demek) ilk defa farklı bir kur vereceğim açıklandı. Derste neler yapacağımızı neredeyse hiç açıklamayan, sadece programın verildiği on dakikalık bir toplantıdan sonra dağıldık. O beş dönem materyali ezberlememe, yeni hiç bir şey hazırlama ihtiyacı duymamama, hatta son iki dönemdir kitaba doğru dürüst bakmadan derse gitmeme sebep oldu. Atıl hoca olmak ne kadar zor anlatamam. O yüzden bu dönem köşenin delisiyle kur değiştirdik. Hem de bu değişiklik derslere sabah girip öğleden sonra kuşlar kadar özgür olmak demekti. Yani 12.30’dan sonra sinema demekti :) Yılların özlemi; işten çık kendi başına veya seyrettiğini anlayan, konuşulabilecek biriyle sinemaya git, sonra hiç bir şeye gecikmeden eve dönebil :)

Hafta sonu bölük pörçük uykularla geçti. Hem yeni kitaplar, hem de yeni öğrencilerle karşılaşacak olmak gerim gerim gerdi beni. Yeni kitapla başa çıkamamak değil derdim, hata yapmak da değil. Tecrübesizlik ürkütüyor insanı, layığıyla yapamamak endişesi sarıyor. Eminim ki bu kuru verdiğim ikinci dönem çok daha hakim ve verimli geçecek. Bir iki kere aynı şeyi yapınca insan materyalin her bir köşesini öğreniyor, öğrenciyi mıknatıs gibi oralara çekebiliyor, daha çok yönden yorumlayabiliyor.

Öğrenciye gelince... Dün karşılaştık efendi paşalarla. Ve umarım iyi bir dönem geçireceğiz. İyi geçsin istiyorum, bunu çok önemsiyorum. Sınıf ortamı güzel olsun, eğlenelim, paylaşalım, hayattan ve beklentilerden konuşalım, biraz sinemaya gitsinler ki filmlerden bahsedelim, biraz kitap okusunlar ki anladıklarından konuşalım. Yalnızca sabaha kadar msn’de konuşan, yalnızca içip dağıtan veya mezun olduktan sonra kazanacağı paralara odaklanıp ders çalışmaktan başka hiç bir şey yapmayan adamlar olmasınlar istiyorum.

Benim istediğim gibi öğrenciler hazır, pişmiş halde geliyor zaman zaman. Onlara doyum olmuyor zaten. Bir de benim kafamdakinin tamamen zıddı öğrenciler var. Onlar için bu bağlamda yapabilecek bir şey olmadığını zaman öğretti bana. Benim derdim arada kalanlar. Onlara bir şeyleri göstermek mümkün, bir şeyler katmak ve bir şeyler verebileceklerini ispat etmek de çok keyifli.

Benim derdim tabi ki hazirandaki sınavı geçmeleri. Ama bir başka derdim de bu ara grupla uğraşmak. O kadar da çoklar ki...

Umutlu miso :)

15 Şubat 2007

Mmmmmelihh

“Alo, miso naber?”
“İyilik, senden naber?” (Pek konuşmayız, konuştuğumuzda o kadar sakin ve yavaş anlatır ki, benim elim kurur telefonu kulağımda tutmaktan)
“İyilik. Ya nooldu biliyor musun? Dün xxx’e gittim alışveriş için. Kafamı kaldırdığımda ne göreyim? Bizim eski arkadaşlardan biri reklam panosunda.”
“Ben tanıyor muyum?”
“Kızım salak mısın? Tanıyor muyum ne demek? Kim, tahmin et.”
“Abi ne bileyim, kim söyle.”
“Melih ya Melih.”
“Hadi canım! İyi de ne reklamı ya! O kadayıf oldu be! Benden en az iki üç yaş büyüktür.”
“Olabiliiir. Süper görünüyordu.”
“Halâ mı?”
“Halâ valla.”

Bu Melih enteresan bir adamdı. Çok zekiydi, klasik yakışıklı denebilecek biri değildi ama etkileyici bir tipti işte. Yok, yok çirkin karizmatiklerden değildi, hoş bir adamdı, haydi tamam ya, yakışıklıydı. Eli kolu çok uzundu bu Melih’in. Elinin uzanmadığı az hatun kalmıştı. (Örneğin ben ve bu telefon eden zat. Zaten kendisi eşimin ablası olur). Delikanlıydı da. Hiç unutmuyorum, bir gece sekiz on kız manzarada içiyoruz. Artık gece ilerlemiş. Alkol duvarı aşılmış. Şarkılar söylüyoruz, kah kah, kih kih. (Okulun içinde olmasak ahlak polisi alır götürür merkeze. Ah okulum, ne güzel okuldun sen yahu!) Bir ara yan banka (böyle piknik banklarından vardı manzarada. Aşağıda Aşiyan, onun altında boğaz, gemiler geçiyor karanlıkta filan) bir grup erkek geldi. Başlangıçta bizden kimse ilgilenmiyor. Sonra tipler nasıl olduysa bizim bankın kendilerine yakın olan kısmında oturan kızlarla muhabbet kurmuşlar. Hiç bir sorun yok, her şey süt liman. Biz bankın diğer tarafında şarkı söyleyip gülüşüyoruz, şiirler okuyoruz filan. (Sarhoşluktan arada üfürüyoruz dizeleri ama kimse farketmiyor). Sonra ben bu Melih’i gördüm. Yanımıza geldi. “Naber kızlar, iyi misiniz?” filan diyor. İyiyiz filan, buyur ediyoruz. Yok ben gelmeyeyim diyor ve yan masaya dönüyor. “Beyler, kızlar bizden, haberiniz olsun,” diyor. Beş dakika sonra o beylerden bir allahın kulu kalmıyor bankta. Demek ki beylerin asıl amacı içen hatunlardan seçip şöyle geceyi uzatmak filanmış. Yok oluyorlar. (Sonradan da bozulduk hani, okulun içinde nooluyo filan, ama henüz bir şey de olmamıştı, Melih içgüdüleriyle kokuyu almıştı sanırım. Kabadayılığı yoktu, anlamış bir şekilde işte.)

Bir akşam üzeri İstanbul’lular evlerine gitmiş. Okul yurtçuların. Bahar gelmiş. Orta sahada herkes sereserpe yatmış, kimisi laflıyor, kimisi gitar çalıyor, bir çoğu içiyor. Yanımda bir başka arkadaş bira içiyoruz. Hayatımızda adam gibi bir adam yok, ya biz itinayla hıyarları seçiyoruz, ya da ambalajı iyi olanlar da bir süre sonra hıyara dönüyor filan diye kızsal muhabbetler yapıyoruz. Misoo, diye sesleniyor biri. Aa, Melih.
“Bira mı içiyorsun?”
“Evet.”
“Ya biz üşendik yukarı çıkmaya. Bir yudum alabilir miyim?”
“Tabi.”
Bir yudum alıyor. “Ayy, sıcak bu ya,” diyor.
“Aa soğuktu aldığımızda, çok da içmedim ama,” diyorum. “Herhalde elimde tuttuğum için oldu.”
Yüzüme bakıyor. Yanında arkadaşları da var. “Ateşş gibisinnn,” diyor. Vurgu bu. Laflar benim beynimde yankılanıyor. Melih'in ağzından çıkan bu iki kelime beynimde asılı kalıyor. Gözüne ışık tutulmuş küçük bir hayvan gibiyim. Arkadaşım da donakalıyor. Melih gülüyor. Biliyor, nasıl etkilediğini biliyor. Arkadaşları bana bakıyor. Sanırım ne yapacağım ya da ne diyeceğim diye merak ediyorlar. Ben hiç bir şey yapamıyorum. Arkadaşım koluma giriyor, “yürü miso, kaçalım,” diyor. Yürümeye başlıyoruz. Kaçalım doğru kelime. Hepimiz bir şekilde adamdan etkileniyoruz ama ben ürküyorum da. Öte yandan korkuyla karışık başka bir şey de var. Karnımdan kelebek sürüleri havalanıyor. Ben mi, cidden mi? Ya öyle ateş gibilik bir durumum yok aslında, ufak tefek bir tipim. İstesem bile tesis yok yani. Arkadaş dalga geçiyor. “Kızım miso, ateş gibisinnn,” filan diyor. Ya ne ateşi diyorum ve korkuyorum. Gülünecek hiç bir şey yok artık. Ödüm kopuyor. Çocuksu bir korku işte. Aslında iyi bir adam, ama ben kafamda yarattığım o erkek figüründen korkuyorum. Ondan değil, kendi ellerimle çizdiğim resminden. Adamın şanı almış yürümüş. Bana gelmez, beni incitir, biliyorum. Bile bile hıyar yemekten sıkılmışım artık. Neyse, yediğim hıyarlara Melih’i eklemiyorum. Ama bizim gruptan iki kişiyle ilişkisi oluyor. Biri okul sırasında, diğeri mezuniyetten sonra.

Şimdi çok merak ediyorum. En çok da şu anda neye benzediğini merak ediyorum. Evlendi bir ara, onu biliyorum ama sonrasını bilmiyorum. (Dedikodu ağımız zayıfladı.)

Kararlıyım. Gidip o fotoğrafı görücem.

13 Şubat 2007

Müüjdeee

Bir süre önce bir öğrenciyle ilgili bir yazı yazmıştım. Sınav sırasında cevaplarını optik kağıda geçirmeyi unuttuğundan, sınıftaki hocanın çemkirmelerinden filan bahsetmiştim. Bugün geçen dönemki öğrencilerimden bir mail aldım. O öğrenci geçmiş. Hem de yetmişin üzerinde bir notla.

Şimdi eğri oturup doğru konuşalım. Eğer bir kişi bir dili üniversitede ve/veya daha sonraki yaşlarında öğreniyorsa, ve bu kişi ODTÜ'nün Proficiency sınavı gibi gerçekten zor bir sınavdan yetmişin üzerinde not alıyorsa, o kişiyi cevaplarını şu veya bu sebeple optik forma geçirmedi diye ikinci sınava girmekten mahrum etmek en büyük kalpsizlik ve haksızlık olurdu. Sanırım proficiency ekibi bunun sorumluluğunu alamadı. (Gidip teşekkür etmek istedim adamlara ama pek de mesafeliler)

Mailden sonra havaya uçtum.

Neşe doldu bu insan.
Bu miso.
İnsanımsı.
(Terliksi)
(Fazla sevindim, saçmalamaya başladım)

11 Şubat 2007

The Constant Gardener

Filme biraz geç kalmışım sanırım. Ancak tatilde fırsat bulup seyredebildim. Türlü oyunların döndüğü, komplo teorilerinin cirit attığı, dizi karakterlerini gerçek hayatta yansıtmanın marifet sayıldığı şu dönemde gerçekleri yansıtması bakımından güzel bir film olduğunu düşündüm. Ve bir o kadar da yaralayıcı.

Justin bir diplomat olarak Kenya’da görevli. Ne kadar da sakin, soğukkanlı, hatta mesafeliden de öte soğuk! İnsanın bu kadar güzel bir adamın soyunup sevişebileceğini aklı almıyor. Espri? Bu adamın Tessa gibi bir kadını güldürmesi mümkün değil. Tessa, onunla karşılaştırıldığında bir ateş topu. Hissediyor ve yaşıyor. Yaşıyor ve hayatına dair karar alıyor.

“Teşekkür ederim.”
“Ne için?”
“Bu harika armağanın için.”
Az önce sevişmişler. Adam bütün samimiyetiyle söylüyor. Kadınla o kadar farklılar ki kadın sevişme için edilen teşekkürü anlamıyor. “Ne kadar da cömertim, değil mi?” diye çarpıyor. Adam mahçup, gözlerini kapatıp gülümsüyor. Kendini affettirmeli ama nasıl? Kadın zaten kandırıyor, aslında kızgın filan değil, adam anlıyor; ATEŞKES.
“Kendimi senin yanında güvende hissediyorum. Beni de Afrika’ya götür. Sevgilin olarak götür, karın olarak götür ama mutlaka götür.”
“Birbirimizi hiç tanımıyoruz.”
“Beni öğrenebilirsin.”
Bir insanı öğrenmek! Deşifre etmek. Zaman ister, sabır ister. Bu kadın direk talep ediyor. Beni de götür, korkma, öğrenirsin. Adam edilgen, kadın etken; roller belli.

Pazar akşamını karısının Arnold adındaki zenciyle Hilton’da geçirdiğini öğreniyor. Arnold’la çok yakın arkadaş Tessa. Tam bir İngiliz kurnazlığıyla kadına “ben Hilton’a giç gitmedim, kampanya varmış, gidelim mi?” deyince karısı Pazar akşamı Arnold’la orada olduklarını ve ne yaptıklarını anlatıyor. Kadın şeffaf, kadın oyunsuz, adam gibi davranması mümkün değil. Tek sakladığı sır da zaten kocasını korumak uğruna.

Kadının dili o kadar sivri ki, dokunduğu yeri kanatıp, yaradan süzülen taze, ılık kanı keyifle yalıyor. Bir kedi gibi, aldığı keyfin tebessümü yüzünde. “Gelmesi gereken ilaçlar sizin limuzine dönüşüvermiş anlaşılan,” diyebiliyor hükümet temsilcisine. Gülümseyerek karşıdaki adamın paniğinin tadını çıkartıyor. Kadının olduğu yeri hızla terk ediyor etraftaki her tür vampir.

Arnold Afrika’lı. Arnold kömür karası. Tessa Batılı. Tessa apak. Arnold’un halkı hastalıktan, açlıktan ölüyor. Dahası öldürülüyor. Yeni ilaçlar üzerlerinde deneniyor. Eğer öngörülen salgın olursa bu yeni ilacı üreten firma borsada tavan yapacak ve beyaz abiler daha da, daha da çok kazanacaklar. Ama yan etkileri olmaması lazım. Ya da yan etkilerin üzerinin örtülmesi lazım. Tessa seziyor, Tessa biliyor. Tessa neredeyse her şeyi öğreniyor. Kodamanlar ürküyor. Ateşi görmüş hayvanlar gibi ürküyorlar; kaçışırken birbirlerine çarpıyorlar. İçlerinden bir ikisi de devriliyor. Ama Tessa ve Arnold’u da ihmal etmiyorlar. Tessa ve Arnold öldürülüyor. Bu kadının hafızasındakiler, elindekiler ve yüreğindekiler en cüretli kodamanları bile kesilmiş süte döndürecek kadar güçlü. O hafızada gözden çıkarılan insanlar var. Bunlar zaten ölüyorlar, hiç olmazsa hizmet etsinler zihniyeti var. Çocuk yaştaki annelere ölü doğurtulan bebekler var. Hep bizim için ölmediler mi, biraz daha ölsünler var.

Filmi hüzünden öte bir şey sarmış. Bu keder, evet keder.



8 Şubat 2007

Ezginin Günlüğü


Ne kadar, ne kadar heyecanlıydım anlatamam. Nefes Bar’da buluştuğumuzda hava eksi yüzdü neredeyse. (dün çok üşüdüm ben dışarıda) Biletleri alıp içeri girdik. İçeride konserin olacağı yerin kapısında dikilen adam “konser iptal oldu,” dedi. Ben yaaa diye inledim. “Aa, bir de size bilet mi sattılar?” dedi. Kıyamadı kaz misonun suratındaki ifadeye adam. “Biraz bekleyin, 8.30 gibi alıcaz içeri,” dedi. Ses düzeniyle uğraşıyorlarmış. Biralarımızı alıp bir masaya oturduk. Benim bacaklarım sürekli hareket halinde; çarpa çarpa bir B’yi taciz ediyorum, bir T’yi. Ama kontrolü mümkün değil bu bacakların. Heyecan oralara inmiş. Kolay değil ama, Ezginin Günlüğü’nü izlemek üzereyiz.

Bütün yazı başbaşa geçirdik Ezginin Günlüğü’yle. Dargın mıyız’la koyun koyuna. Eksik bir şey var mıymış onu anlamaya çalıştık. Eksik şeyleri bulduk, ama yerine koyamadık. Hüzünlendik bol bol. Sonra Kanto’yu, bana bir koca lazım, o da bu gece lazım’ı söyledik, evdeki hazır kocayı kâh güldürdük, kâh küstürdük. Yaralı kuş’la çırpındık bol bol, kanatlandı uçtu gitti yaralı kuş gibi ömrüm, gel geceme yanıver babacım ışıksız bu gönlüm dedik, üzüldük. Sen böyle değildin’le ne mezhebi geniş adamlar varmış, bu gece bendensin, söyle o da gelsin diyor dedik, neşelendik. Gemiler gibi’yi dinledik, İstanbul’u özledik, Boğaz’ı özledik, okulu ve eski arkadaşları özledik. Ağladığın geceler’de ölüm dediğin aslında yalnızlıkmış dedik, böyle ölümleri özenle sınıflandırdık.

Bunların her bir kelimesi doğru; bütün bir yaz kâh Hüsnü Arkan olduk, kâh Eylem Atmaca. Söyledik durduk. Dün gece de söyledik durduk. Ama adabımızla söyledik. Bağırmadık, arkadakiler gibi anırmadık, ulumadık. İçkiye yenilip taşkınlaşmadık. İnsanların oraya Ezginin Günlüğü’nü dinlemeye geldiğini bildik. 1980’de elimizi kalbimize koyduk, taa oradan söyledik; Şehir’de hiç söylemedik, yalnızca dinledik ve usul usul ağladık, Aşk Bitti’de aşk hiç biter mi dedik, gülümsedik, Yastıklı Şarkı’da bu kadar keyifli bir şarkı yaptıkları için minnettar kaldık. Doyduk biz dün gece, hayranlığımızı bir kere daha cilaladık.

Konserden sonra korka ürke kulise gittim, kedi gibi sahnenin kenarından ilerleyerek. Nota dilenicem çünkü, o yüzden çekiniyorum. Pıssst diycek biri diye bekledim ama beni kovan olmadı. İçeri girdiğimde hepsinin birer sigara yakmış olduğunu gördüm. “Ama, ama sesiniz çok güzel, noolur içmeyin,” dedim gayri ihtiyari Eylem Atmaca’ya, “çok utandım,” dedi sigarasını aşağıya saklayarak. Ve gülümseyerek. Ne kadar içten, ne kadar insan.

Klasik gitar çalan arkadaş (ismini bilmiyorum ne yazık ki) kulisin hemen girişinde. Kulis dediğim de bir odacık yani. Bir başka odaya açılan bir odacık. Merhaba dedim, hemen elini uzattı. İnanamadım. Ben bu insanların bu kadar gerçek ve bu kadar insan olduklarına hayret ettim. “Ben ODTÜ’de hocayım ve keman çalıyorum. Notalarınıza erişmem mümkün mü?” diye sordum. Bu tanıtım emek hırsızlığı yapmayacağımı ispat etmek için. “Ee, şey, bir kitap çıktı böyle, Ezginin Günlüğü şarkıları diye.. ee, nerdendi ya?... Nadir abi, hangi yayınevindendi bizim kitap?” “Babil”. “Aa, evet Babil yayınevindendi”. Tebessüm, hep tebessüm. “Ben çok mutlu oldum bu gece. Çok teşekkürler,” dedim. “Biz teşekkür ederiz. Size de kolay gelsin, “diye cevapladı.

Bu insanlar benim aklımdaki gerçeklik kavramını zorladılar dün gece. Bunu bir iş olarak yapmadıkları o kadar açıktı ki. Konser boyu çaldılar, söylediler, zaman zaman gözleri açık, zaman zaman gözleri kapalı, zaman zaman gözleri gözlerimizde... Benim gözlerimde, herkesin gözlerinde.

Şarkı sarhoşu olduk bu gece. Papatya, 1980, Ebruli, Şehir... ve diğerleri. Bir daha gelsinler. Yine gideceğim. Bu sefer en önden, gözlerine daha yakın dinleyeceğim.

Ben daha önce böyle bir şey görmedim.
Ve hissetmedim.

3 Şubat 2007

Bu miso özler

Bir miso özenle hazırlanır, şehre iner.
Makyaj filan yapar, giyinir özenle.
Eşiyle birlikte gezerler.
Sonra Göksu restorana gidilir.
Bu Göksu restoran Ankara’nın en eski restoranlarındandır.
Bir kadın yalnız başına gidebilir.
Bir miso haydi haydi gidebilir.
Misolar delidir, söylemesi bizdendir.
Sonra kuzen gelir.
Kuzen çok şey anlatır.
Miso kendi içine gömülür.
Sonra Burcu’dan mesaj gelir.
Ama olmaz yani.
Burcu miso’nun kızkardeşidir.
Burcu çok uzaktadır.
Miso çok özlemektedir.
Bir 70lik rakı bitmiştir.
Miso o ana kadar çok iyidir.
Miso aniden uçar.
Miso Burcu’yla konuşur.
Önce masadan konuşur.
Sonra tuvalete gidip gizli gizli konuşur.
Miso ağlar.
Miso sarhoş, miso çaresiz.
Hesap ödenir; miso kaç para ödendiğini bilmez.
Kuzenle koca bir şeyler yapar.
Miso ağlar.
Miso ağladığından utanmaz.
Miso bu kadar ağlamak istediğinden utanır.
Miso, koca, kuzen Mithatpaşa’dan Tandoğan’a yürür.
Koca taksiye binelim der.
Miso istemez, misonun tek çaresi yürümektir.
Miso dünyanın sonuna kadar yürüyebilir haldedir.
Miso yol boyunca ağlar.
Burcu’yu arar, onunla konuşur ağlar.
Burcu’suz ağlar.
Miso Burcu’ya muhtaçtır,
Burcu yoktur.
Miso Burcu’suz çok yalnızdır, çok eksiktir.
Miso bunu bilir, hep bilir, Burcu’ya söyler, Burcu zaten bilir,
Burcu ağlar-Miso ağlar.
Kuzenin arabasına gelinir.
Miso aslında eve kadar yürüyecek kudreti bulur kendinde
Ama erkekler izin vermez.
Miso anlar,
Barda’yı yeni izlemiştir; miso korkar çünkü sarhoştur.
Attığı her adımda daha çok sarhoş olur, daha çok Burcu olur.
Miso’nun annesinin evine gelinir.
Miso başını babasının omzuna gömüp ağlar.
Babası miso’nun sarhoş olduğunu anlar önce gülümser, sonra güler.
Burcu mu? der, daha çok güler.
Aslında kendi içinden yükselen ağlamayı bastırmak için güler.
Sonra miso daha iyi olur.
Zira mide bulantısı geçer.
Kuzenden rica edilir, eve bırakılırlar.
Eve gelinir.
Miso yatmak ister, uyumak ister.
Bir de gülünmesin ister.
Çok özler çünkü.
Çaresizce özler.

Ahhh Burcu der.
Zavallı miso

Barda

Bir türlü karar veremedik hangi filme gideceğimize. “Kanlı Elmas” dedik, uzungeldi, laflamaya da zaman kalsın istedik. Ben “Uygunsuz Gerçek”, dedim, kıvırım belgesel izleme havasında değilmiş, reddedildim. “Barda”da karar kıldık en sonunda. Uzundur seyrettiğim en çarpıcı film oldu. Sonrasında da bir saat kendimize gelemedik zaten. Film üzerine konuşmak ve bira çözdü gerginliğimizi. Tabii ki bir başka barda

Nasıl bulaşmış bu çocuklar bu itlere sorusunun cevabını hemen veriyor film. “Barbo bir sorun mu var?” sorusu, hanım evlatlarının yaşamsal sorunu haline geliyor. “Şu ankine sorun bile demezsin yavrum” etkili bir olaylar silsilesinin tam ortasına çekiyor seyirciyi.

İnsanın kanını donduran bir hoyratlık, bir zorbalık hakim filme baştan sona. Her kadının korkulu rüyası bu kadar can ve ruh acıtması. Bu kadar istemezken ve korkarken kendisine ve arkadaşlarına dokunulması, incitilmesi, fiziksel olarak yaralanması... Sonra buz gibi akan bir suyun altına bırakılması... Ve o suyun az önce onu parçalayan erkeklik imgesinden, bir pisuvarın musluğundan fışkırıyor olması... Tecavüz edilip bir kenara atılmış olsa da halâ mahremiyetini korumaya çalışıp, “pantolonumu çeker misiniz?” diye yalvarması.

“Ben daha önce hiç yapmadım,” diyen kız arkadaşına mahçup mahçup “ben de,” diyen oğlanın samimiyeti, içtenliği, bunu bir hayat meselesi haline getirmemiş olmanın rahatlığı, bunu asla zorbalıkla almamış olmanın temizliği. Yaparız elbet, yeter ki sen incinme zihniyetli çocuğun şeffaflığı.

Ve barda tam aksiyle yüzleşmek... Cehennemi görmek... Hep bir şekilde bu zorbalığın farkında olmak, insanların delici bakışlarından, zaman zaman ellerinin temasından kokusunu almak ama bu kadarını hiç beklememek... Masumiyet bu işte. Karşıdakinin nereye kadar gideceğini kestirememek değil, hayal edememek...

Bu bakire kız çok güzel, tam o itlerin elebaşısının ağzına layık. Kıyafeti de onlara daha bir hoş görünür cinsten. Modern bir elbise, veya pantolon-tunik ikilisi değil; hafif balıketi vücudunu saran bir etek ve askılı bluz. Zaten en başta gözüne kestirdiğini anlıyoruz sonra, yanındaki sevgiliye duyulan anlamsız öfkeyle de süsleniyor o arzu; onunla besleniyor, hayat buluyor sonunda.

Filmin sonlarına doğru elebaşları Selim (Nejat İşler) günah çıkartıyor bir ara. “Biz buraya ancak böyle girerdik, başka zamanlarda kapıdaki içeri almazdı, haydi aldı diyelim siz istemezdiniz. Bizi aşağılardınız, şöyledir, böyledir” şeklinde toplumsal gerçeklik serenadı yapıyor. Evet ya, sizi istemeyiz cidden, bambaşka diller konuşuyoruz, bambaşka ellerle dokunuyoruz, birimiz okşarken diğeri avuçluyor, birimiz sarılırken diğeri sıkıyor, birimiz yumuşaklık beklerken/verirken diğeri ispat edeceği mertabeye ulaşıp fermuarını çekip gidiyor. Ama istenmeyen şey sınıf farkı değil, bizlerin içinde de böyle herifler kaynıyor; bu hayvanlığı istemeyiz, bu hoyratlığı.

Barda’dan sonrası bomboş artık. Bunu yaşayan insanların bir daha toplama olasılığı nedir, bilemiyorum. Filmdeki çocuğun kendine edindiği TGG (Tekrar Gözden Geçir) felsefesi artık SKÜÖ’ye dönüşüyor. Sonsuza Kadar Üzerini Ört. Örtemediğin anda zebaniler boğazını sıkıveriyor çünkü. Yaşanılmaz oluyor bu dünya, herşey üzerine çöküveriyor.

Gerisi karanlık.



1 Şubat 2007

Öylesine hatırladım


“Ya miso, ben hakediyor muyum bunu?”
Artık diyecek hiç bir şeyim kalmamış benim bu arkadaşıma. Boş boş yüzüne bakıyorum. “Ya xxx, evet demek istemiyorum ama bırak artık, bitir lütfen şu işi.”
“Ya miso, hiç bir kötü niyeti yok ki, niye öyle diyorsun?”
Daha da boş bakıyorum. Ve patlıyorum. “Ya yeter ama ya... Daha ne yapsın, söyler misin bana? Saat sekizden sonra yurttan çıkınca demediği lafı bırakmıyor, bölümünde bir tane arkadaşın yok, bütün erkekler sapık, bütün kızlar orospu, bizimle 6.45 matinesine bile sinemaya gelemiyorsun, giydiğin kabahat, giymediğin ayrı kabahat. Herif burnunun dibindeki kızla seni aldattı... Daha ne yapsın yahu?”
Bu sefer boş bakma sırası arkadaşımda. “Ya gerçekten de böyle, di mi?”
“Ya canımın içi, sen bilirsin, istiyorsan devam et ama kendini de kandırma. Bu adam seni ayırtmış resmen, kendi her tür haltı yiyor, seni de bir kafese kapatmış bekletiyor. Ben seni üzmek istemiyorum. Ama geçen gün seni tartaklayınca dayanamadım artık. Söylemek boynumun borcu. Bir gün bir tane vurduğunda ne yapacaksın?”
“Haklısın,” demişti. Ama biliyordum ki hiç bir şey değişmeyecek. Bunu bir şekilde kabullenmişti arkadaşım. Sonra da evlendiler zaten. Bir daha da haber alamadım. Halbuki 4 yıl aynı odada uyumuştuk onunla. Halâ da gülümseyerek anarım. Ama anlamadan, hiç bir anlam veremeden.

İğrenç herifler çoktu tabi, tıpkı iğrenç kadınlar gibi. Ama bu arkadaş cidden madalyaya koşuyordu o zamanlar. Aşırı derecede milliyetçi, sapına kadar errrkekkk, höt zöt... Bizim arkadaş da güya İstanbul’lu; değme taşralı kızlara taş çıkartacak kadar .... Ne, bilmiyorum. Lafı bulamıyorum. Saf desem değil, aptal desem hiç değil... Onu böyle davranmaya iten ne oldu hiç çözemedim.

4 yıl süren ve sonunda beni perişan eden bir ilişkinin kollarından kaçıp gitmiştim İstanbul’a üniversiteye. Kuyunun dibini görmüştüm o zaman. Sonra da hiç o kadar kötü şeyler yaşamadım zaten. Kaçmaktan başka çarem olmadığını biliyordum, kurtulamayacaktım; öylesine hastalıklı bir şeydi. Kişiliğimi, öz saygımı kaybetmiştim resmen. Ama devam etmedim, evlenmedim, hayatıma sokmadım onu bir daha. Üstelik lise sonda almıştım bu kararı. Tespitimin doğru olduğunu biliyordum, ışığa kaçtım resmen.

Ama arkadaşım yapamadı. Ya da yapmadı, bilmiyorum. Hiç bir zaman çözemedim. Bu akşam nereden aklıma geldi, onu hiç bilmiyorum.
İyi olduğunu umuyorum. Dantel örtülü fiskosunun yanında, camın kenarında kocasını bekler hali gözümün önünde canlanıyor. Çocukları da olmuştur mutlaka. Mutludur belki diye düşünüyorum. Ama içimden bir ses artık tükenmesine rağmen boşanamadığını söylüyor.
Tıpkı o zamanki gibi yapamadığını söylüyor.
Üzgün miso

30 Ocak 2007

Gidiş-hemen dönüş

"Babannemlere gidicez di mi anne?"
"Gidicez annem, ama önce benim şu sınav görevlerim belli olsun."
O kadar hevesli, o kadar heyecanlıydı ki tipim, gerçekten de ilk defa sınav görevimin olmasını istemedim. Salı günkü sınav için pazartesi sabahı 9'da açtığım bilgisayarımı her 15 dakikada bir kontrol ediyorum, Ilgaz'cım da tepemde, "belli olmuş mu? gidicez mi? ben hazırlanayım mı?" diye yayın yapıyor. Saat bire beş vardı görevim olmadığını öğrendiğimde. Hemen arkasından köşenindelisi aradı, gördün mü, görevin yok diye. Ondan sonrası bir fırtına. Eskişehir istikametine gitmekte olan 2 otobüsüne binmeyi başardık. Bir çöp bile hazır değildi üstelik :):)
Gidiş tabi ki Ilgaz'ın üç saat boyunca hiç susmadan yayınıyla taçlandı. Eskişehir'e bir saat kala, "anne, kaç dakika kaldı?" dedi. Hemen anladım. "Annecim daha bir saat var, nooldu?" "Çişim geldi," dedi. (Galiba biraz da utandı) Muavine söyledim; muavin de son derece şirin gencecik bir oğlan. "Şöför durmak istemiyor, büyük çişi mi, küçük çişi mi?" dedi. (Bunu da hiç anlamamışımdır, kaka demek ayıp mı yahu? Ama oğlan çok kibardı galiba) Baktım bizimki Sivrihisar'ın bağrına sallayacak bütün likit birikimini, "siz bana o meyvesuyu kaplarından bir tane verebilir misiniz?" dedim. (yok yok, tetrapakların pipet yerinden içeriye doğru işetmedim çocuğu, ayran kabı gibi bir şey, markasını hatırlamıyorum). Kısa süren pazarlıktan sonra bir adet boş ayran kabı kılıklı meyvesuyu kabı, bir adet battal boy çöp torbası, bir adet üstüne işemek üzere olan Ilgaz ve bir adet üstüne işemek üzere olan ama bunu sadece Papa'nın hatırına yapacak olan miso otobüsün en arkasına geçtiler. Yahu çocuğum sanki üç gündür işemiyor. Düğme bibi aşka geldi, kap doldu. "Annecim dur," dememle musluk kapandı. "Bu beni gidene kadar idare eder," dedi büyümüş de küçülmüş ukala dümbeleği. İtina ile battal çöp torbasına sarılan kutsal sıvı çöpe atıldı. Ben gururlu bir edayla (ne otobüse işedik, ne de sizleri 3 dakika geciktirdik diye kurumlanarak) oğlumu önüme katarak yerimize geçtim.
Sivrihisar'ı geçtikten bir on dakika sonra otobüs hayalet bir benzin istasyonuna yanaştı. Türbanlı bir bayan iki kızının çişini bir türlü tutamadığından şikayet ede ede aşağıya indi. Tabi biz de hemen fırladık yarım kalan filmi bitirmek için. Tuvalete gittiğimizde çişi gelenin kızlar değil kadın olduğuna Ilgaz çok şaşırdı ama bir şey söylemedi. (Bir centilmen yetiştirmişim yalebbim) Ben de fırsatı kaçırmadım tabi :) Kazasız belasız vardık Eskişehir'e. Herkes çok mutlu oldu.
Bugün de geri döndüm. Kulağımda müziğim, elimde kitabım, bir saat de uyuyarak. Otobüsten inip ayazda yürümek de ayrı iyi geldi.
Biraz kendimle başbaşa kalmak iyi gelecek.
Umarım güzel bir hafta olur:)

28 Ocak 2007

Peki peki SOBEEE :)

Figen sobelemiş beni; bir kaç gündür düşünüyorum hangi kazlıklarımı yazsam diye. Buldum bir kaç tane, hepsi de doğru valla. Arkası da gelir aslında ama şimdilik bu kadar yeter:)
1. Ben tam bir hayvanseverim. Ama biraz aşırısından. Örneğin kedim Fıstık artık bezdi, tükendi. Hayvancağız eşimi görür görmez marruu diye ayaklarına dolaşıp direk regülatörü açıp torul torul öterken, beni gördüğü anda gözlerini az önce botokslatmış gibi kocaman açıp "allah muhammet aşkına sevme kadın, ya bi git," diye bakıyor. Çünkü kulağını öpüyorum, patilerini sıkıyorum, kucağıma alıp canımmm diye kalbime bastırıyorum, gıdısını öpüyorum. Direnip beni ısırdığı anda ise ben de onun kulağını ısırıyorum. Nasıl ama? El mayrraa
2. Orta sona kadar hiç bir fiziksel gelişme belirtisi göstermeyen bir zavallıydım. Sınıftaki, koridordaki ve hatta bizden iki üç alt sınıftaki gudubet kızlar bile teenage rüyası olmuşken, ben halâ az gelişmiş Afrikalılar gibi çırpı bacak-tahta göğüs bir misoydum. Arkadaşların o çok gururla birbirlerine anlattıkları, çektikleri ağrılardan en üst primleri yaptıkları aylık misafirden de mahrumdum henüz. Sonra bir gün "sanırım asla kadın ya da ona benzer bir şey olmayacağım. Ne memem çıkacak, ne herhangi bir kıvrımım olacak, ne de her ay hijyenik alışverişlerim olacak" diye ümidi kestim. Bunu o akşam aile meclisinde ilan ettim; hem de olanca ciddiyetimle. Bunu ilan ederkenki kararlılığımı düşündükçe gülüyorum. O kadar emindim ki...
3. Her hafta sonu neffrett ederek gittiğim keman derslerini hiç unutmayacağım. Ezberlemem için verilen metotları da yolda la,fa,sol,mimimi (sekizlik, onaltılıık, uzun yaaay dörtlük) diye ezberlerdim. Adamcağız da "gelecek hafta daha fazla çalışıyoruz misocum, bir de çalarken sallanmıyoruz lütfen, yoksa Sulukule kemancısı gibi oluyoruz," derdi. Ben sulukulenin ne olduğunu bilmezdim ama çalarken ritme kaptırıp sallanmak bu kadar keyif veriyorsa sulukule de kötü bir şey olamaz diye düşünürdüm. (salak miso) Şimdi kafamı taşlara vuruyorum, ah be keşke adam gibi çalışsaymışım :(
4. Ayak başparmağımdan nefret ettim. Yıllarca hem de. İlk ucu açık pabucum üniversiteden sonra oldu desem? Aslında hiç bir anormalliği yok, diğer parmaklar biraz küçük, kendisi de normalden biraz uzun olduğu için yıllarca kendime Bayan Finger diye eziyet edip durdum. Deniz kenarına bile önü kapalı sabo terliklerle indim. Terlik çıktığı anda da zemin ne olursa olsun ayakları olabildiğince alt taraflara gömerek oturdum. Sonra geçti tabi; şimdi her tür ucu açık pabuç giyilir; özellikle de kaltak pabuçları tercih edilir (hehe)
5. Ve son olarak, içmeye bayılıyorum. Toplumumuzda yer edinmiş, bir üniversitede hocalık yapan benim gibi zaaarif bir bayana yakışmayacak kadar bayılıyorum hem de. Eğer ortam güzelse kafa çekerim, kimseyi de takmam. Acayip eğlenirim ve eğlendiririm. Eğer moraller titrekse, bir de güzel bir şeyler çalıyorsa mutlaka usul usul ağlarım. Dertlenirim içten içe. Eskileri düşünürüm, sevdiklerimi anarım, ulaşamadıklarıma, elimin uzanamadıklarına hayıflanırım. Ama en çok da o hiç ses etmeden, usul usul ağlamamı severim. Kimse dokunsun istemem, sarılsın istemem; azıcık ağlayınca geçer zaten.
Ben de köşenindelisi'ni, alikayhan'ı ve dufresnee'yi sobeleyeyim madem. Ama mecbur hissetmesinler, ben çok keyifle döktüm eteğimdeki taşları, isterlerse onları da okuyalım.
Haydi bakalım:)

26 Ocak 2007

Anlayış

"Hocam lütfeen!!"
Kat görevlisiydim bugünkü sınavda. O nedenle sesin hangi sınıftan geldiğini başlangıçta anlayamadım. 90 dakikalık sınav yeni bitmiş, sınıflardaki hocalar kağıtları topluyorlardı. Kat görevlisi kimliksiz gelen, geç gelen veya kağıdında bir problem olan öğrencilere, ve sınav esnasında tuvalete gitmek isteyen hocalara yardımcı olmak için dikilip duran bir zavallı işte :) Ben de 85. dakikada itibaren hakiki anlamda üşümüş, hatta dudakları morarmaya bile başlamış, artık aklında sınavın bitmesinden başka bir şey olmayan bir misoydum işte.
"Hocam lütfeen, gerçekten farketmedim."
"Kağıdınızı verir misiniz lütfen?"
Sınıfa girdim. Bir kız öğrenci ağlıyor, gözetmen hoca beton gibi bir suratla elini uzatmış soru kitapçığını istiyor. Ben sınıfa girince, "optik forma cevapları işaretlememiş, şimdi ek zaman istiyor," dedi.
"Bu mümkün değil, sınav başında size duyurulmuş olmalı," dedim gerçekten üzülerek.
"Evvet, duyurdum, öğrenciye okumamız gereken maddeler arasında bu da var. Ben de okudum."
Kız öğrenci gerçekten paniğe kapılmış durumda.
"Lütfen hocam, gerçekten farketmedim, sizin önünüzde 2 dakikada geçiririm cevapları."
"Hayır, asla olmaz. Diğer öğrencilerin suçu ne o zaman?" diye çemkiriyor diğeri yine.
Olay büyüsün istemiyorum. Kız öğrenciyi daha fazla ağlatmak hiç istemiyorum. Ama yapabileceğimiz bir şey yok gibi görünüyor. "Bunu yapmaya yetkimiz yok. Bir dakika bekleyin, ben yine de idareyi arayayım," dedim. Öğretmenler odasını aradım, benimle konuşan hoca öğrenciyi ve kağıdını alıp gelmemi söyledi.
İçimde bir umut sınıfa geri döndüm. "Bunu kabul ederlerse karşı çıkacağım, diğer çocuklar da öyle yapsaydı o zaman," dedi gözetmen hoca. Sinirlendim yahu. Böööyle suratına baktım. Bir yandan da kendimi tutmaya çalışıyorum. Ters bir laf edicem, olmayacak. Sınıf hala öğrenciyle dolu. Öte yandan kadının bu düşmanca tutumunu anlamıyorum. Evet, doğru, öğrenci yüzde yüz hatalı ama çocuk orada asistanlığımı kaybedeceğim diye ağlarken bu kadar duvar gibi olmak niye?
Öğrenciyi tuttum elinden ve sınav kağıdıyla birlikte sınıftan çıktım. (Ya kocaman kızın elini tutup dışarı çıkarttım cidden. Başka ülkede olsa cinsel tacize bile girebilir. Yandın miso) Gidip hocayı bulduğumda öğrenci artık hüngür hüngür ağlıyordu. Hoca hafif gergin tabi; bir de öğrenciyle pek muhattabiyeti olan biri değil, sınavcı bir hoca. "Ama böyle yapma, aleyhine olur," dedi ve sınav kağıdını alıp gitti. Ben kızı aldım, tuvalete götürdüm, "bak böyle yaparsan çok dikkat çeker, gerçekten de aleyhine olabilir. Ben yukarı çıkıyorum, sen sakinleş ve dışarıda beni bekle," dedim. Yukarı çıktığımda hoca bana miso sen git, dedi. Ben de yok hocam ben biraz daha kalayım dedim. Çünkü biliyorum ki birazdan o sınıfın gözetmeni gelecek ve zar zur edecek. Bu arada orada bir sürü başka hoca var sınav ekibinden. "misocum sen miydin o öğrenciyi getiren?" dedi bir tanesi. "Evet hocam, bendim. Yazık, duymamış, asistanlığı bu işe bağlıymış," filan gibi geveledim. "Yaa, yazık," gibi bir şey dedi ki gözetmen geldi. "Ben karşı çıkıyorum, kabul edilmesin, vır -vır-vır, zır-zır-zır," dedi. Sonra da bana çok sağol dedi. (Bilmiyor ki uyuz olmuşum. Ya anlamadım da, yüzümden de mi belli olmuyor? İfadesiz miso olmuşum herhalde)
Birazdan öğrenciyi çağırmamı istediler. Odaya girdiklerinde aşağıya indim. Bembeyaz suratıyla erkek arkadaşı bekliyor. "Hocam inanır mısınız, üç haftadır ruh gibi geziyordu. Gerçekten de duymamıştır. Çok stresliydi," dedi. "İnanırım valla, tertemiz yüzlü bir çocuk işte. Ne art niyeti olabilir ki?" dedim. Birazdan kız aşağıya indi ve gidip sevgilisine sarılıp kaldı. Kesin bir şey söylememişler. Hoca müdürle konuşacağını söylemiş. Pazartesi belli olacakmış.
Kıza olumlu ya da olumsuz bir cevap verilebilir, bilemem. Önemli olan tavır bence. Orada paramparça olmuş bir insana zart zurt etmek insana ne kazandırır ki? Öyle anlar oluyor ki gerek stresten, gerek endişeden, bazen de mutluluktan bile insan farklı bir boyuta geçebiliyor. Asistanlığımı kaybedicem diye ağlayan bir insana hayır, kabul edilmemeli denilir mi? Hele ki işin içinde hiç bir art niyet veya kopya türü bir girişim yokken?
Ya ben fazla merhametliyim; ki bu benim profesyonel hayatıma çok zarar verebilir (amaaan, verse on yıldır verirdi, yemişim profesyonel hayatımı, kıçımın profüsürü miso), ya da insanlar gaddarlık uzmanı olmuş, birbirinin yarasına limon ve tuzla dalıyorlar.
Bokyedi başları yahu!

24 Ocak 2007

Beynelmilel

Kâh Özgü Namal'ın o duru güzelliğine dalarak, kâh Cezmi Baskın'ın o gizli saklı şefkatine bakarak, kâh genç sosyalist düdüğe bıyık altından gülerek geçti ilk bölümü filmin. Meral Okay ve diğer güzeller güzeli sanatçı hanımefendi de çok başarılıydı. En çok da "ziktirolun pijjler" küfürüyle eğlendim doğrusu. İçimden bir ses de bu film böyle bitmez, bu kadar gülümsemek fazla diyordu hani ara sıra. Ama be kardeşim, bu film böyle de bitmemeliydi bence. Bu kadar acımasız olunduğunu böylesine şamar gibi insanın suratına vurarak anlatırsan bu kadar ağlanır işte sonuna.
Ben her sinemaya gidişimden önce cebime doldurduğum ödüllerin en büyüğünü Cezmi Baskın'a verdim matinenin sonunda. Bildiğimiz yakışıklı kavramından fersah fersah uzak, hele de bıyıklar kesilince saklanacak hiç bir yeri kalmayan sivri yüz hatlarının biçare duruşunun insanı kavraması en derinden... Bambaşka bir hüzündü bu adam benim için bugün. Bambaşka bir karizma. Olanca endişesiyle, çok sert de vurmasa bile, kızından özür dilemek için ta odasının kapısına gidip çömelerek, evin içindeki yabancılara rağmen en derin yarasını açıp, onun da öyle olmasını istemediğini söylemesi... Bir başka karede babasına pek inanmasa da yüreğinin "bir ihtimal varsa eğer" pırpırıyla lokumları alıp eve gitmesi, ilkini de kendisinin yutması... Bando çalışmaları esnasında, yaptıkları işe zerre kadar inanmasa da yumuşacık bir şekilde arabulucuyu oynamaya çalışması... En sonunda da başını hafifçe yana çevirip "benim bestem" diyerek filmin son sahnesinde anne Gülendam'ı görmemizi sağlaması... Benim ödülüm bu oyunculuğa gitti. Ben Cezmi Baskın'ın Abuzer halini izledim, başka hiç bir rolünden bir kırıntı sürüklemediği Abuzer rolünde.
Özgü Namal ise inanılmazdı filmde. Bir insan bu kadar mı güzel olur, bir insan bu kadar mı saf, tertemiz görünür? İnsanın içini cız ettiren bir naiflik, insanı sarıp sarmalayan aşkı, aşkı için onda birini anladığı şeyleri okuyup, gerisini Haydar'ın sesini ve vücut dilini taklit ederek üfürmesi... O saçlarını hafifçe geriye atarak göz ucuyla Haydar'a bakması. Ölümle nişanlı devrimci Haydar.
Ahh Haydar, ne yaptın sen? Senin de için gitmiyor muydu? Gitmez olur mu? Elinde sazın güldürürken Gülendam'ı, bilmiyor muydun yani sana sevdalı olduğunu? Sonra zaten sana itiraf ettiğinde olanca çocukluğuyla, neyi düşünüyordun a be kaz? O dans çok geç kalmış bir danstı sanırım. Gülendam haklıydı; aynı evde oturup gelişirdiniz birlikte. Senin de üzerine o pankart örtü olmazdı.
En güzeli de Enternasyonel'in Gülendam/Abuzer yorumuydu. Baharın gelişini kutladılar ya Enternasyonel'le... Çocukların, kuşların seslerini duydular, baharın en güzel kokularını içlerine çektiler... Çok ironikti, çok yaralayıcı.
Filme yalnız gidemezmişim ben. Kıvırım'a teşekkür ediyorum geldiği için. Bir gün kıvırım'ı yazacağım burada. Ve gruba dahil olan diğerlerini de. Ama şimdi de bir şeyler yazmak istiyorum. Anlayan, etrafındakileri sevebilen, yanındakini dinleyen, cevap vermeden önce o koca gözleriyle hafif yana bakarak bir an duraksayan... Ben ne zaman ağlasam yanımda olan, olmasa bile olduğunu hissettiren, asla ve asla kimseyi yargılamayan, tertemiz ve muhteşem insan kıvırım.
İyi ki beraber gittik; yoksa film bana fazla gelecekti.
Canım kıvırım :)

21 Ocak 2007

Huzursuzluğum

Huzursuz olduğumda böyle oluyorum işte.
Elim ayağım titriyor gibi geliyor; kafam ağırlaşmış.
Bir elim sürekli gözlüğümü burnumun üzerine doğru itiyor.
Bilgisayardaysam eğer, en ufak bir seste sıçrıyorum.
Kalbim bir başka çarpıyor sanki, anlamıyorum, gerçekten anlamıyorum.
Gidip yat diyorum kendi kendime, yatamıyorum.
Zaman zaman gidip Ilgaz'a bakıyorum.
İçim o kadar sıkıntılı ki, ağlayasım geliyor, burnum yanıyor.
Gidip köşede uyuyan kediye dokunuyorum,
Uyandırdığım için marru türü bir şey söylüyor.
Onun o haz veren yumuşaklığıyla bile avunamıyorum.
Sonra gidip en başta neredeysem oraya oturuyorum.
Yerimden bile kalkamıyorum.
Ne yapacağımı bilmiyorum.
Huzursuzluğumun kaynağını bulamıyorum.
Tanımadığı bir yere tepki gösteren bir kedi gibiyim.
Her şeye ve herkese pıhlamak istiyorum.
Söylemiş olduğum her şeyden bin pişman,
Yapabileceğim her şeye dair umudumu yitirmiş,
Sıfıra vurmuş bir zavallı gibi hissediyorum.
Ve gerçekten de neden böyle olduğunu bilmiyorum.
Bu dalganın neden gelip böyle aniden vurduğunu anlamıyorum.
Tam göğsümün üzerine taş gibi oturan şeyi çıkartıp atamıyorum.
Çok yorgun ve bitkinim şu anda.
Bu halim geçsin istiyorum.
Zavallı miso

20 Ocak 2007

Hrant Dink

Bir ülkeyi sevmek nasıl bir şeydir, bana tarifini yapabilecek olan var mı? Ben artık kendimi hiç bir yere aitmiş gibi hissetmiyorum ve Hrant Dink gibi insanlar öldürüldükçe daha da çok, daha da çok nefret ediyorum her şeyden.
Biz nasıl insanlarız ki beynimizin yarısı komplo teorileriyle dolu? Biz nasıl insanlarız ki böyle bir adam öldürüldüğünde, "evet üzüldüm," lafımızı amalarla tamamlıyoruz? Çünkü biz kendimizden başka hiç bir yere ve hiç bir insana bakmayan insanlarız.
Siz hiç bir Ermeni'yle arkadaş oldunuz mu? Veya bir Musevi'yle? Ben 4 yılımı bir Ermeni'yle aynı sınıfta geçirdim. Ve Nayat'ın benimle ne kadar aynı olduğunu gördüm o sıralara oturduğum her gün. O kızla ne kadar aynı kaygıları taşıdığımı, aynı kızsal durumlara ağlayıp güldüğümü, hep aynı şeyleri yaşadığımı gördüm. Peki bana siz Ermeni'leri tarif edebilir misiniz? Bu ülkedeki bir sürü insanın kafasında canlanan yaratık nasıl bir şeydir acaba?
Ben artık bütün inancımı yitirdim. Bizim resmi tarihimiz, ve diğer bütün ülkelerin resmi tarihi kocaman bir yalandır. Çünkü resmi tarihi muktedirler yazar; diğerleri ise ama ama diyerek bakar.
Tabi ya, Osmanlı'yla başlayan hoşgörü bu değil mi?
Öldür, hemen öldür, başka hiç bir çözüm yok. Senin gibilerin soyu tükenmesin diye öldür. Yüreğini de ferah tut, senin gibilerin soyu tükenmez.
Etmek istediğim hakarete uygun sözcük bulamıyorum.
Ne bir hayvan ismi, ne de bir küfür.
Uzundur bu kadar hiddetten boğulmamıştım.
Uzundur bu kadar nefretle dolmamıştım.
Hrant Dink'ler ölür işte, böyle bal gibi ölür. Ve bir işin barışla, uzlaşmayla, iki tarafın da gözüyle bakılarak çözüleceğini savunan insanlar işte böyle öldürülür.
Kahrolun.
Ve Tanrı varsa eğer sonsuza kadar lanetlenin!!!

15 Ocak 2007

Dalgalı Cumartesi

Cumartesi sabahı nefisti. Saat 8'e kadar uyuduk. Her ne kadar size çok garip geliyorsa da, bu bir mucize. Sonra bilindik çarşı pazar işlerimizi halledip perşembe günü davet aldığımız bir doğumgünü partisine gittik. Ilgaz ve ben tabii ki. Eşim arazi oldu direk. Telefonda "eşim işe gidecek," dediğimde gelip, "neden yalan söylüyorsun?" dedi bir de. "Ne söyleyeyim? Milletin eşi gelirken benimki tenezzül etmedi mi diyeyim?" dediğimde (ki sanırım hafiften de çemkirdim hani), "tamam canım, kızma," cevabını aldım. Aslında kızmıyorum, yani gelmediğine kızmıyorum. Aynı şeyi neden ikimiz de çekelim ki? Ortam belli, çok gürültülü ve yorucu olacak, ikimiz de ne anne-babaları, ne de çocukları tanıyoruz. Ben zaten gideceksem eşimin gelmesi katmerli eziyet olacak. Kızdığım şey tepeme gelip etik üfürmesi. Allallaaa.
Neyse, doğumgünü gerçekten de çok çok yorucuydu. Bir de gariban doğumgünü sahibinin kulağı ağrımaya başladığı için iğneleri yemiş cız cız, diğer çocuklar azıp kudururken seninki bir köşede moralsiz moralsiz oturup durdu. Gelen palyaçoya bile hiç yüz vermedi. (Gerçi adam zebellah gibiydi ama...)
Doğumgününden can havliyle kaçıp annemlere götürdüm Ilgaz'ı. Gece bir düğüne davetliyiz, eşimin direktörü evleniyor, saçı başı halletmek lazım, makyaj şart falan filan. Malum, hizmetçisi gibi değil, eşi gibi durmak lazım yanında. En önemlisi de bir saat dinelenmek istiyordum. Ilgaz'ı bırakıp eve ulaştığımda pestil gibiydim. Bir süre sonra eşimin, "sen zaten çok daha güzel yapıyorsun," gazlamalarıyla berberden bile vazgeçtim. Duş aldım, kendime bir içki koyup salona geçtim. Yarım saat sonra cidden çok daha iyi hissediyordum kendimi. Telefon çaldı; kuzenim. Boşanmakta olan bir arkadaşımız var, dört yaşında da bir oğulları. Ben kızı önceden arayıp bir şeye ihtiyacı olup olmadığını sormuştum zaten. O da bu kararı çok önceden kendisinin vermiş olduğunu, aralarında artık aşk kalmadığını, bu yüzden ayrıldığını, eşini insan olarak çok sevdiğini filan söylemişti. Kuzenim telefonda tek celsede anlaşmalı boşandıklarını, çocuğun velayetinin babaya verildiğini, annenin İstanbul'a yerleşeceğini söyledi. Sıcak çay koyulduğunda aniden çatlayan bir bardağa döndüm. Ee, çocuk? dedim. Babada kalacak dedim ya, anne öyle istemiş, dedi kuzenim. Onu anladım, dedim, ve inanılmaz bir şiddetle ağlamaya başladım. Kuzenim çok şaşırdı. "Miso, nooldun, sana nooluyor, hayat bu, bak geçen sene de ben boşandım," gibi bir şeyler söylüyor. Ben boğazımı toparlayamıyorum, cevap vermeye çalıştığımda ulur gibi sesler çıkartıyorum. Eşim içeride çalışıyordu, benim sesimi duyunca koşarak gelmiş suratıma bakıyor, neler olduğunu anlamaya çalışıyor. (Onun bu tarz bir tepki verebilmesi için muhtemelen sevdiği birini filan kaybetmesi gerekir, benim tam aksime çok kontrollüdür). En sonunda, "o çocuk ne olacak, daha dört yaşında, kendi başına daha çorabını bile giyemiyor, ona üzüldüm," diyebildim. Kuzenim de çok üzüldü. Kapatalım, ben çok kötü oldum, sonra konuşuruz, dedim, kapadık. Saat 7 olmuş, 7:30'da çıkmamız gerekiyor, benim yüzüm ve gözlerim aniden şiddetli bir şekilde ağladığım için kıpkırmızı. Ve hala dalga dalga yükselen hıçkırıklarıma hakim olamıyorum. Düğün olmasa temiz bir saat ağlayacak potansiyel oluştu içimde.
Ayaza çıktım, çok iyi geldi. Beş dakika içinde toparlandım, giyindim, boyandım ve bir şeye benzeyen bir miso oldum. Düğüne gittim. O kadar çok içtim ki... Geri döndüğümüzde eşim, "kıpırdama, arabayı kilitleyip seni alıcam," dedi. Gerisi hayal meyal. Kafam uçtu resmen. Ama iyi geldi.
Aşk bitti diye gitmeye itirazım yok. Karar kişiye ait. Ama o çocuk? Olmaz işte, o yaştaki çocuk daha ana kuzusu, anneye ihtiyacı var, her şeyden çok var. Hayır evde eziyet filan olsa anlarım ama çocuk olduktan sonra "benim hayatım, yaşarım, yaparım, ederim," lüksümüz bu kadar olabilir mi? Onu da alıp git, bir süre daha ertele hayatını, ne bileyim ya, böylesi olmamış hiç.
Gitme lütfen ya.
Çocuğunu bırakıp gitme.

12 Ocak 2007

Özlemişem, görmek istemişem

Zaten dönem başından beri bir enteresan bu Muhammed. Yabancı bir öğrenci, ama çok güzel Türkçe biliyor. Arada bir tekliyor o kadar; onu da msn gençliği bile yaptığına göre mazur görmek şart yani. Neyse, sene başından beri Muhammed efendi bana bir sürü sınava girdiğini ilan etti zaman zaman. Önce TOEFL, sonra IELTS, sonra bilmem ne. Sınıftaki konularla ilgilenmiyor, aklı sıra bu sınavlara çalışıyor efendi. Bir iki kere uyardım, bence sınıftaki konularla ilgilensen ve bizim Proficiency'den geçmeye çalışsan çok daha verimli olur dedim, dinlemedi. (Benim de başçavuşum geldi, beni eğerledi, gittik.)
Son sınav sonucu da negatif gelince bizim Muhammed tutuştu tabi. Yusuf abiler geldi sağlı sollu omuzlarına yerleşti. Bir haftadır, bir çaba, bir gayret. (İçimden de geçti borun pazarı diyorum ama kendisine belli etmiyorum, yazık sonuçta. Ama bu sınavların hepsi de birbirinden son derece farklı olduğu için Muhammed abimiz ufaktan reçel olmuş durumda muhtemelen) Muhammed'e olan en derin hislerimi farketmişsinizdir. Yine de ona da diğer öğrenciler gibi muamele ediyorum. (valla billa)
Bugün biri yirmi geçe kapı çalındı. Buçukta da tenefüse çıkacağız. Buyrun, dedim. Genç bir bey başını uzattı, "Muhammed'i bir saniye alabilir miyem?" dedi. Ben hemen, eyvah bu da onun gibi konuşuyor, umarım kötü bir şey yoktur diye düşünüp yolladım Muhammed efendiyi dışarı. Beş dakika geçti, Muhammed girmiyor hala. Dışarıdan da sürekli bir konuşma sesi geliyor. Sınıftan bir çıktım ki, Paşazade Muhammed efendi hazretleri ile alabilirmiyemefendi karşılıklı sandalyelere kurulmuşlar, sohbet etmekteler. Beni görünce sustular. Pardon, dedim, siz Muhammed'i niçin çağırmıştınız? "Ben Azerbeycan'dan yeni gelmişem, çok özlemişem," demez mi. Ama yani bir on dakika bekleyemediniz mi, pes yani, dedim. Hocam, afedersiniz, çok özür dileriz.
Ya komik valla, yeni gelmiş de, özlemiş de. Bu ne sevgi yarebbim, bu ne özlemek.
Peki ben sömestrede Muhammed'in özlemiyle nasıl başa çıkıcammm?
Haaa?

10 Ocak 2007

Şehir

Ah Ezginin Günlüğü ahh. Hemen her şarkınla perişan ettin beni. Hele de "şehir"le. Bak, ele verdik kendimizi :)
Sınıftan bir öğrencim yahoo grubumuza Kavafis'in şiirini atmış iki üç hafta önce. "Bende şarkısı da var, gruba atarım," demiştim ama CDyi bulamamıştım. Ne kapağı var, ne de kendini belli edecek bir güzelliği; kuzenim çekti çünkü, çok utanıyorum, korsancı miso:(
Pazar akşamı tesadüfen buldum. Yemek yaparken tekrar et düğmesine basarak Şehir'i yaklaşık 20 kere filan dinledim herhalde. Bir yandan da icra ediyorum tabi.
Yeni bir ülke bulamazsınnn,
makarnayı karıştır,
Başka bir deniz bulamazsın
soğanı yağa at
Yeni bir ülke bulamazsınnn,
soğanı karıştır
Başka bir deniz bulamazsın
Bu şehir arkandaaaaan gelecektir
Sen yine aynı sokakta dolaşacaksın
Bu şehiiir arkandan gelecektir,
Sen yine aynı sokakta dolaşacaksın
Aynı mahallede kocayacaksın
(Gayet farkındayım, ben cidden yemek yaparken filan kocayacağım bu gidişle. Evde dipsiz iki kuyu var.)
Düdüklünün ağzını kapat, makarnadan bir tane al ağzını yak.
Yeni bir ülke...
Aynı evde kır düşecek saçlarına
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin
Geleceksin bu şehre sonunda
Başka bir şey umma
Başka şey umma
makarnayı süzzz, sudan geçir, bütün vitaminleri musluk deliğine yolla.
Birazdan mutfak kapısında eşim belirdi. Ilgaz'ı da elinden tutmuş bana bakıyor.
"Hayatım bir yere mi gidiyorsun?"
İlk başta anlamadım, 2-3 saniye sonra ayıldım ve güldüm.
"Yüz kere dinledim, di mi? Baydı mı?" dedim.
"Yok baymadı," dedi gözlerinde hüzün. "Ama gideceksen biz de gelelim, bizi de götür."
Bakakaldım, hiç beklemiyordum.
Gitmem ya, gidemem.
Gidersem kururum, ölürüm.

8 Ocak 2007

Bayram Sonrası

Salı günü Ankara'ya döndük. Oğlanı getirmedik, babannesi, dedesi ve halasıyla kaldı. Kâh yorgunluktan, kâh canımın sıkıntısından, kâh işim olduğundan kimi zaman gitmek istemesem de, oğlum doğduktan sonra daha da önem verir oldum birlikte olmalarına. Ben yalnız bir çocuğum akraba bakımından. Babam tek çocuk, annemin küçük kardeşiyle görüşmüyoruz, abisi de çok uzakta oturuyor zaten. (ya bir de yengem evlere şenlik) Bir elimin parmağını geçmiyor Ankara'daki akrabalar. Neyse, lafı sündürmeyeyim, istiyorum ki oğlum akraba olgusunu anlasın, o insanları görsün, yardıma ihtiyacı olduğunda nasıl koşarak geldiklerini, kimi zaman aynı sokakta yürümek bile istemeyeceği tiplere akraba olduğu için tahammül etmesi gerektiğini anlasın. Eşimin bir sürü akrabası var, herkes boy boylamış, soy soylamış. Seçsin, beğensin alsın işte.
Babanne, dede ve hala ise ayrı bir boyut zaten. Onlarla vakit geçirmesini cidden çok önemsiyorum. Bir kere oğlanı çok özlüyorlar; kıyamıyorum bu anlamda. Ayrıca, benim yaşadığım bazı mutsuzlukları, hayal kırıklıklarını, sıkıntıları Ilgaz'ın ilişkisine yansıtma hakkım yok bence. Yani bunu yapmamaya azami özen gösteriyorum. Örneğin zaman zaman halayla yaşadığımız gerilimleri Ilgaz'ın kapsama, algılama alanının olabildiğince dışında tutmaya çalışıyorum. Bu bayramda babanne bana özellikle teşekkür etti, ben de itinayla şiştim tabi. "Kızım, her tatilinizde o kadar yolu kalkıp geliyorsunuz, bizi bu çocuktan mahrum etmiyorsun, çok teşekkür ederim," deyip ağladı kadın. Ya cidden üzüldüm. Tipler günlere gidip geldikçe, KORKUNÇ gelin karakterleri üzerinde fikir teatileri yaptıkça ben ağırlığımca altın eder oldum kardeşimmm. Ya bir de ne kadar kızarsam kızayım, deve hörgücü gibi yatakta götüm başım tutulursa tutulsun, iyi olduğuna inandığım bir şeyi yaptığımı gördüğüm için, kendi kişiliğimi yenip kapris diyebileceğim uzantılarımı budayabildiğim için de hoşuma gidiyor bu iş. (ooh, karakter mücadelesinde de başardık,mmm)
Ilgaz'a zarar verecek bir şey olmadığı sürece, bu insanları hiç bir koşulda uzak tutmaya hakkım yok bence. İçimdeki kötüyü durdurmam gerekiyor. İçimdeki kaprisi... İçimdeki iktidarı... Annelik ne kuvvetli bir iktidardır; çocuk benim, benim kararlarım geçer, kuralları ben koyarım, ben-ben-ben... Öff, şiştim.
Yapma miso yapma
Yapmadığın için aferin sana
Good girl :) (otur, elini ver, marruu)

7 Ocak 2007

Sürprüüz

Sabah sekize yedi var. (Yılbaşından önceki haftadan bahsediyorum) Annem arayıverdi.
“Efendim anne”.
“Yavrum, ne yapıyorsunuz?”
“İyiyiz anne, bir şey mi var?”
“Yok, öylesine aradım.”
“Anne, oğlanı servise yetiştirmeye çalışıyorum, ben seni sonra arayayım mı?” Bir yandan da içimden söyleniyorum. Ya işte, oğlan zaten kaplumbağa, son saniyelerimiz, hadi kelimesinden gına gelmiş, öylesine aramıştım olur mu filan. Bu arada aklıma bin tane tilki üşüştü direk. Ya acaba babama mı bir şey oldu? Yoksa Burcu’yla mı ilgili? Ama olsa söylerdi filan.
Cuma günü oluyor bunlar. O gün de iki haftada bir gelen kadın gelecek temizliğe. Dokuza kadar beklemek zorundayım evde. Oğlanı bindirip aradım.
“Anne, nooldu?”
“Sorma kızım, hırsız girmiş bize.”
“Nee? Yapma ya? Var mı bir hasar?”
Annemin alyansından başka bir takısı da yok ki bir hasar olsun.
“Kızım sorma, laptop’ı almışlar.”
“Hadi yaa”
Gerçekten de üzüldüm çok. Babama normal bilgisayar almamıştık, rahat ettiği yere götürüp kullansın diye laptop almıştık. Adamcağızın her yeri batıyor kendine zaten, sıkıntı basıyor.
“Başka bir şey var mı anne?”
“Sorma, bir de babanın odasına girip başucundaki telefonunu almışlar.”
Tüylerim diken diken oldu. Babamın telefonunu satmaya kalkışsak belki 20 lira eder, belki 30. Bilmiyorum, bildiğim tek şey bazı tuşlarına ısrarla basmak gerektiği. Sinir eden şey, adamın burnunun dibine kadar girmiş olmaları.
“Aman anne, üzülme noolur, bak iyi ki uyanmamış.”
“Kızım zaten derdim zorum o, uyansa neler olurdu kim bilir?”
“Anne, Saniye hanım gelsin, hemen sana gelirim ben.”
Ne kadar moralim bozuldu anlatamam. Uyansa cidden rezillik. Canımın içi yerinden bile kalkamaz ki. Hayır, kalkmasın zaten de, o giren hayvan kalkamayacak durumda olduğunu anladığında zarar verir mi filan, deliye döndüm.
Hayatım boyunca anlamadığım ve asla anlayamayacağım tek şey, insanların bile isteye nasıl zarar verebildiği. Ya da verebileceği. Yemişim laptop’ı. (Gerçi annem me me meledi, daha taksidi bitmemişti, hay Allah filan diye öttü ama...)
O gün annemin arkadaşlarından biri İtfaiye Meydanı’nda 100 TL’ye yeni gibi laptop’lar var demiş. Benim safım da pek sevinmiş. Anne dedim, gidip bir bakalım, belki bizimkini bile buluruz. Hem hırsızlık sektörüne katkıda bulunuruz. Ciddi misin, çalıntı mıdır dedi. Ah annecim benim, saf olunur mu bu kadar?
Ya yaşlanınca ben de mi öyle olucam?

Fotoğraflarda benzemeye başladım biraz biraz, kafa da mı öyle olacak acep? Öyle olacaksa yandık valla. Annem acizin önde gideni oldu zira :(:(

4 Ocak 2007

Neden dağlar?

Okuduğum haber içimi acıttı. İkisi de ODTÜ'lü Utku ve Seza isimli dağcılar Aladağlar'daki Demirkazık Dağı tırmanışları sırasında hayatlarını kaybetmişler. İkisi de gencecik. Tabi hemen elde olmayan bir yansıtma yaşadım. Eşime olsa (ki öyle bir merakı olmadığı için mümkün değil), oğluma olsa (hiii), sürekli gözümün önünde olmasalar da mutlaka en azından telefonla ses ve duygu alışverişi yaptığım etrafımdaki insanlardan birine olsa... Ve benim etrafımda böyle biri de var; canım kıvırım. Gerçi o oralara buralara tırmanmıyor, gidip Ilgaz'da filan geceliyorlar, beş günlük bulaşıklı kapta yine yemek yeyip su içiyorlar filan (kolera yoksa tifo alalım). Ama bir hayvan gelip birine bir şey yapsa? Veya zarar verebilecek herhangi biriyle karşılaşsalar?
Komplo teorilerinin sonu gelmiyor, biliyorum. Ama giden de dönmüyor. Ilgaz doğduktan sonra oğlum dur düşeceksin, oğlum dur çarpacaksın, oğlum gözün çıkacak demeden önce sabretmeyi öğrendim. Ama "amma da çok uyarıyorsun, bırak öğrensin," diyenlere de içten içe acıdım hep. Acıdım kelimesi tesadüfi değil inanın, gerçekten de acıdım. Çünkü bir adım ötesini hesap edememenin dayanılmaz aymazlığı var orada. Gözü çıktıktan sonra kıymeti yok, yirmi kere tepe üstü çakılıp bir şey olmazken bir çarpmayla beyin kanaması geçirdikten sonra anlamı kalmıyor hiç bir şeyin...
Yaşlanıyorum, biliyorum. Bu hissimin içinde barındırdığım derin kederim de yaşımla paralel olarak artıyor. Örneğin dağları düşündüğümde kendimi en tepede değil de ortalarda bir yerlerde içimi dinlerken görüntülüyorum. Düşünürken, ağlarken, arayıp da bulamazken, yanlış anlayıp yanlış anlaşılırken, mutsuz edip mutsuz olurken... Böyle bir keder sahibi oldum işte, ne zaman olduğunu da bilmiyorum, yalnızca ciddi hüzünlere savrulduğumu biliyorum.
Ama dağlar benim için bu işte. Evet, dağlara gidip tırmanmadan kendisi olduğunu hissetmeyen insanlar olabilir, saygı da duyuyorum. Ama bir dakika ya. Peki ya geride kalanlar? Ben Utku veya Seza'nın sevgilisi, kardeşi veya herhangi bir seveni olsam üzüntümün yanında öfke de hissederdim gibi geliyor. Asla başa çıkamayacağımız bir şeyle boy ölçüşürken yerinden oynamış bir kaya sebebiyle hayata veda etmek? Evet, ikinci episode nedir o zaman? Az önceki insanların arasında annesi yoktu dikkat ettiyseniz. Yazıyı yazarken bile gözyaşlarıma hakim olamıyorum. Evet Utku ve Seza, sevdiğiniz spora saygı duyuyorum ama şimdi geride kalanlar ne olacak? Anneler ne olacak örneğin?
Ben dümdüz bir sopayım, hiç bir dalım ve köküm yok, ben dünyanın en özgür bireyiyim kimseye karşı yerine getirecek yükümlülüğüm, verecek hesabım yok. Doğru, bu da bir felsefe, saygı duyuyorum. O zaman istediğimiz her şeyi yapabiliriz gerçekten de. Bu mümkün mü ama? Bu kadar kimsesiz olmak mümkün mü?
Rahat uyuyun Utku ve Seza. Başka diyecek hiç bir şey yok.
Öte yandan o çocukları düşündüğüm kadar annelerini de düşündüm. Bitti işte, perde kapandı. Kafamda engelleyemediğim korkunç bir soru var şu anda. Sürekli gözlerimin arkasına vurup dışarı çıkmaya çalışan migren ağrım gibi dalga dalga vuruyor. Bir de boğazımı düğümlüyor olanca maharetiyle.
O kadınlar ne yapacak şimdi?

28 Aralık 2006

Bir anı

6 Kasım 1997. Ankara Üniversitesi Fen Fakültesindeki binamızın bodrum katındaki, asla açamadığımız vasistas camlarla havalanıp aydınlandığımız sınıfımızdaki öğleden sonraki dersime geldiğimde zaten ortalık polis kaynıyordu. Binaya girdiğmide koridor boyunca yürüyen/koşan yüzü maskeli, ellerinde beyzbol sopası uzunluğunda tahta sopalar bulunan erkek öğrenciler gördüm. Koridorda toplam 3 sınıftık. Öğretmen arkadaşlardan biri ders başında kapısını kilitler, 4 saatlik dersini 2.5 saatte öğrencilerini hiç bırakmadan yapar, sonra da çekip giderdi. Derse geç kalan adam o günü tamamen kaçırırdı.
İlk dersimi yaparken üst kattan koşturma sesleri geldi. Koridora baktığımda o arkadaşın 2 öğrencisini bekler halde gördüm. "Hocam, olay çıktı, hoca bizi içeriye almıyor, yukarıya da çıkamıyoruz, çaresiz kaldık," dediler. Girin benim sınıfa dedim. "Ben bir yukarıya bakıp gelicem, sınıftan çıkmayın, kapıyı kilitleyin, gelince açarsınız," dedim. Üst kata bir çıktım ki, maskeli çocuklar kapılara barikat kurmuş, ellerinde taşlarla bekliyorlar. Hemen aşağıya indim, sınıfa girdim ve çocuklara durumu anlattım. Bu arada öğrencilerden birinin sınıfta olmadığını farkettim. Bu çocuk Gazi'den ayrılıp Ankara Üniversitesine gelmiş yaşı daha büyük bir çocuk. Biraz da fevri bir tip. Sinir oldum tabi, "yok yere başına bir şey gelecek, ben çıkma demedim mi?" filan diye söylenirken koridorda görüp içeri aldığım o iki çocuğa takıldı gözüm. Tipler hala palto, atkı, bere oturuyorlar.
"Oğlum siz niye böyle oturuyorsunuz?" "
"E naapalım hocam?"
"E polis girerse ben nasıl herkes benim sınıfımdan diycem? Soyunsanıza."
"Soyunalım mı hocam?"
"Oğlum salak mısınız, paltolarınızı çıkartsanıza, neyi soyunacaksınız?"
"Ay pardon hocam."
O sırada koridorda koşturma sesleri duyuldu. Koşan kişi bizim sınıfın kapısı dahil bütün kapıları denedi. Daha sonra daha çok ayaktan çıktığı belli olan koşturma sesleri duyuldu ve kapımız çalındı.
"Kim o?"
"Çevik kuvvet, açın."
Kapıyı açtığımda gerçekten de kapı kadar bir adamla karşılaştım. Bir de üzerinde kabarık siyah plastikten bir şeyler, adam devv gibi.
"Ben hocayım."
"Siz mi?"
"Evet..." (Beğenemedin mi? Boyla mı oluyor bu iş, kuş kafa)
"Bunlar sizin mi?" (Öğrencileri kastediyor)
"Evet."
"Hepsi mi?"
"Evet."
"Emin misiniz?"
"Evet." Suratına baktım. (yusuf hafiften geldi) Başka diyecek hiç bir şey yoktu. İyi, dedi son olarak. O iki tip sappppsarı olmuş, köşelerinde oturuyorlar. Alınları boncuk boncuk terlemiş. Paltolarıyla kalsalar alıp götürecekti polis, eminim yani. Polis çıktıktan sonra bir süre hiç konuşmadan oturduk. Bir kız öğrenci çok heyecanlandı, ağlamaya başladı. Sonra yavaş yavaş gevşediler, konuyu yorumladılar filan. Tipler daha 17 yaşında, bir çoğu ailesinden yeni ayrılmış, ödleri kptu tabi. O iki öğrenciden halâ çıt çıkmıor. "Bunaldıysanız üzerinizdekileri çıkartın," dedim.Aval aval baktılar suratıma. "Hocam soyunalım mı gene?" demez mi bir tanesi. "Oğlum daha neyini çıkartacaksın, şaka yaptım," dedim. Öbürü daha bir kendinde, paltoyu çıkarttıkları için hala orada olduklarının bilincinde, "hocam çok sağolun, siz söylemeseniz valla aklımıza gelmezdi. Kendi hocamıza yalvardık, bizi içeriye almadı, biz de o şaşkınlıkla burada ne yaptığımızı bilemedik," dedi.
Tekrar yukarı çıktğımda her tarafta cam kırıkları vardı. Cam kapılar kırılmış, kolçaklı sandalyeler hasar görmüş, her taraf birbirinde. Tabi insani hasarın boyutlarını bilemiyorum, hiç bir zaman da öğrenemedim.
Beni üzen tek şey kapıyı içeriden kilitleyip içeri girmeye çalışan çocuğa açmamak oldu. Açsam kurtarmam mümkün olmayacaktı, polis hemen arkasından aşağıya inmişti çünkü; benim sınıfıma girdiğini mutlaka göreceklerdi. sonra beim sınıfa girip o çocuğu KİBARCA dışarıya alacaklardı. Hiç bir şey görmedikleri halde bu kadar terörize olmuş çocuklar, muhtemelen 1 hafta kendilerine gelemeyeceklerdi. Belki benim sınıftaki öğrencileri, hatta hoca olduğuma ihtimal vermedikleri için beni bile hırpalayacaklardı.
Hiç bir şey yapmayan çocukları korkyabildiğim için iyi bir tecrübe, o çocuğun koridorda kendisinin iki katı biri tarafından sürüklenerek götürülmesini seyretmek zorunda kaldığım için kötü bir anı olarak kalbime kazındı.

27 Aralık 2006

Uçaaak

Hiç bir zaman bayıldığımı söyleyemem. Hatta küçükken daha bir rahatsız olurdum. Özellikle de iniş ve kalkış sırasında. Bu yaz bindiğimizde korkumu Ilgaz'a öğretmemek için gayet sakin bir şekilde oturdum yol boyu. Tabi o da baktı ki herkes rahat, dışarıyı seyretti, ikram edilen herşeyi silip süpürdü, vır vır konuştu ve olaysız bir şekilde ilk yolculuğu tamamladık.
Bu cumartesi kız kardeşim için verilecek yemeğe katılmak için bir günlüğüne Kıbrıs'a gittim. Pazar günü de annem ve babamla birlikte geri döndük. Esenboğa havalimanına gittiğimde büyülendim. Harika olmuş. Bir kere artık hiç kimse uçakların durduğu yere inip koşturmuyor. Herkesin çıkış salonu var. O salona körük yanaşıyor ve salondan direk körüğe geçilip uçağa biniliyor. İkincisi havalimanı personelinin tavrı. Son derece pozitif olmuşlar. X-ray cihazından geçerken vik vik öttüm. Bir kere daha geçmemi rica ettiler. Gerçekten de rica ettiler. Sonra da "endişelenmeyin, sanırım fermuarınız öttü," dediler. Ben pek endişelenmemiştim ama pek kibardılar. (Ya da kokoş saçlarım, kırmızı ojeli ellerim koştu imdadıma:) bilemiyorum)
Uçak kalktığında da her şey yolundaydı. Fakat yaklaşık kırk dakika sonra muhtemelen basınç değişikliğinden başıma korkunç bir ağrı saplandı. Hemen arkasından da bir o kadar korkunç bir mide bulantısı. Şakır şakır terlemeye başladım. Ama nasıl bir terleme, resmen aşağıya süzüldüklerini hissediyorum. Zaten yüzüm korkunç bir durumda; elimdeki mendille yüzümü silip duruyorum. Kusucam zannettim ve kesekağıdını alıp beklemeye başladım. yanımdaki genç adam da (üniversite öğrencisiymiş) "korkmayın, bir şey yok," deyip duruyor. "Korkmuyorum, tansiyonum düştü sanırım," diyorum. O halâ "korkmayın, korkmayın, 10 dakika içinde inmiş olacağız," diyor. "Korkudan değil, midem bulandı," diyorum. "Bilirim, ben de korkmuştum bir seferinde çok FENA," diyor. Tip muhtemelen halâ çok FENA korkuyor, korkusunu bana doğru sıçratmaya çalışıyor. Uyuz oldum. Hayır laf yetiştirmeye çalışırken beovv diye suratına kussaydım ne olurdu merak ediyorum.
Sonra ben de huylandım aslında. Ya korkudan oldu da ben mi bastırdım diye düşündüm. Pazar günü geri dönerken ne korku, ne bulantı, ne ter. İnsan evladı gibi bindik döndük. Belki de korkma fırsatım olmadı pek. Malum, babamla bir yere gidince sürekli yapacak bir şeyler oluyor. En azından mutlaka bir şeyler konuşuruz filan. Belki de korktum, ama hissetme fırsatım olmadı.
Neyse, sonuçta son derece başarılı (kendi standartlarıma göre) 2 uçuş geçirdiğim çoook yorucu bir hafta sonu oldu. Bir süre böyle düğün, yemek gibi sosyal ortamlarda bulunmak istemiyorum. Çekirdek aile veya çekirdek arkadaş grubu kâfi gelecek bir süre.
Lütfen çekirdek kalalım bir süre yaa
Yalvaran miso

24 Aralık 2006

Kadın kadına :)

Cuma gecesi uzundur görmediğim insanları gördüm; pardon kadınları gördüm. Eski çalıştığım üniversitedeki arkadaşlardan biri "gece bizde toplanıyoruz, sen de gelsene çok özledik," dedi. Sevindim tabi; sevinmem mi, hatta direk şımardım. "Çok sağol, oğlan arızalanmazsa gelirim," dedim.
Akşam olunca ruh halim değişti tabi. Cuma günleri farklı oluyor. Hafta bitiyor, sabah yine efendi paşa tarafından yedi sularında uyandırılsak da fırlayıp kalkmak zorunluluğu olmuyor filan. Bu yüzden gece biraz daha oturup, otururken de bir şeyler içme fırsatı oluyor. Hem sabah başım ağrırsa geçirmek için yeterince zaman da oluyor :) (migrenli miso)
Neyse, akşam oğlan uyumadan önce, "ya acaba gitmesem de hem bir şeyler okusam, okurken de bir şeyler içsem, güzelleşsem," diye düşündüm bir ara. Oğlan uyuyunca, "bu kadar insanı bir daha bir arada göremezsin, kalk git, bir çay daha alabilir miyim, ay bunu nasıl yaptın, ben margarin koymam ama, ay bir çimdik," filan gibi muhabbetlere kendimi hazırlayarak arkadaşın evine yollandım. Kapıdaki güvenlik daha beni görür görmez, "xxx hanıma mı geldiniz?" dedi ve beni eve yönlendirdi. Evden girmemle önyargılarımın tamamen benim kabızlığım olduğunu gördüm. Çay may yok. Masa meze dolu. Hatunlar içmiş güzelleşmiş bile. Herkesle sarıldık öpüştük, alkolün etkisiyle normal zamanda ekstra haz etmediğim tiplerle bile hasret giderdik. Nasılsın, kakara kikiri derken ev kadınlar hamamına dönüverdi. Cidden bir kadınlar matinesinin tam ortasına düşmüş gibi hissettim kendimi. Ha MTV klipleri, ha arkadaşın evi. O ne danslar, o ne figürler... Apıştım kaldım. Hayır tekno tarzı şeyler çalıyor ve tipler birbirleriyle dans ediyorlar filan. Ya çalışıp gelmiş gibilerdi. Fantezilerin kralı oldu. (hehe) Bir tek kostümler eksikti; bizim hanım kızlarımızın ne marifetleri varmış da haberim yokmuş. En az bir saat hiç oturmadan dans etti tipler ve çok da güzel dans ettiler. Birisi bana böyle bir şey anlatsa samimi söylüyorum inanmam. Son derece absürd bulurum. Ama sanırım sebebini biraz sezebiliyorum.
Kadınlar birlikte olduğunda acayip rahatlıyorlar. İnanılmaz derecede rahat davranmaya başlıyorlar. Bunu gördüm o gece. Benim için durum farklı. Ben diğerlerinin tam aksine karma ortamlarda daha rahat davranıp, bu tarz sırf kadın ortamlarında geriliyorum. (Zaten onlar dans ederken ben elimde içkim andavallı gibi tipleri seyrettim) Bu tiplerin bir çoğu ortamda erkek olduğunda oynamaları gerekeni karakteri oynayıp, en ufak bir müstehcenlikte utanıp, birbirleriyle basmakalıp muhabbetler eden tipler. Ama ortalıkta oynayacak biri kalmadığı anda da böyle zıvanadan çıkıverdiler işte. Bence o geceki dansların hemen hepsi anlatılabilecek fıkralardan çok daha müstehcendi. Bilmiyorum bunu birbirleriyle konuşurlar mı? Ama cidden incelenmesi gereken bir şey bence.
O gecenin özeti, "ne kadar eğlendik, değil mi şekerim?" değil bence.
Evet, çok eğlendiniz, hatta bunu daha sık yapın da içinizdeki sizi görün. Süper olur o zaman işte.