7 Nisan 2008

Hooop güüüm


Cumartesi sabahı daha sekiz on beş. Aşağıya inip Ilgaz’a tost/portakal suyundan oluşan kahvaltısını hazırlamam gerekiyor. Evdeki herkes uyuyor. (Kayınvalideler bir haftadır bizdeler, evin beyi zaten ayrı bir dünyada; hiç birini uyandırmak istemiyorum.) Biz de oğlumla kırk beş dakika sonra yüzme kursuna gideceğiz. Terlikler elimde usulca iniyorum, işimi halledip yukarı çıkarıyorum. “Oğlum bak, çizgi filmini izlerken tostunu ye de yüzerken rahatsız etmesin seni, olur mu?” Hıhı. Gözü Pembe Panter’de, beni mi dinleyecek?

Oğlanı giydiriyorum, bütün işler bitmiş. Yine aynı sessizlikte aşağıya inip çocuğu alıp çıkıcam. Terlikler takalak tokolok etmesin diye yine elime alıyorum, ilk basamak, hoooop... Ya nasıl olduğunu anlayamadan sıkı bir uçuş yapıp neredeyse sekiz basamağın dibine konuyorum. Ama tabi bir penguen edasıyla. Gürültünün allahını yapmışım tabi, bir de bağırıyorum düşüşüme yakışır bir şekilde. Herkes tepemde ama ben kalkamıyorum. Yok yok, başımda filan bir darbe yok, darbe olması gereken yerde ama kardeşim oranın adı kaba et değil miydi? Bu nasıl bir acıdır, bir insanın kıçı şişer mi? Sürünerek kalkıyorum, belimi kontrol ediyorum, bir şey yok. Kayınvalide “hemen hastaneye götürelim,” filan diye bağırıyor. “Anne, dur bi, yok bir şeyim, gerekirse gideriz,” diyorum. Biraz yürüyorum filan, yine bir şey yok. Heeey. Ama şişme süreci başlamış, arka taraf cidden kuzu kuyruğu gibi kendini hafif dışarı salmış (ki zaten sağolsun bir hayli dışarıda olduğundan güzelliğine güzellik katılmış)...

Alıyorum oğlanı gidiyoruz. Kuyruksokumu kemiğim sanki kol kemiği gibi kendini belli ediyor. Orada, evet hissediyorum. Oğlanı yüzmeye bırakınca babamı arıyorum. Böyle böyle oldu, ne yapayım? Belinde bir şey var mı? Yok. O zaman en kötü ihtimalle kuyruksokumu kemiğin kırılmıştır, ona da yapılacak hiç bir şey yok, bir süre her yerin ağrıyacak, geçmiş olsun, diyor. http://www.telefonladerdedeva.com/ (Yok böyle bir adres, şiş bölgemden uydurdum) Bakın, harika çözümü buldu: Bekle. (Kızma miso, adam haklı, biliyorsun) Şimdi? Şimdi daha iyiyim ama kuyruksokumu kemiği hala orada, oturup kalkarken de dürtüyor.

Bu arada yeni kedimizi tanıştırayım: SUFLE. Efenim, benim eşim Fransız asıllı olduğu için bizim aptal suratlı, şaşı kediye bu ismi buldu; aristokrasi yani. Bence MUSTİ çok daha iyiydi ama farketmiyor, çünkü kedi efendi her gün hafızayı resetleyip akşam yine bizi pıııhhhhlarla karşılıyor. İsmin ne önemi var bu durumda, değil mi canım kardeşim? Hayvan zeka bakımından cidden yardıma muhtaç durumlarda. Ama güzel, ve tor tor ötüyor, ve Fıstık’ı hala çok özlesem de artık eskisi kadar can acıtmıyor.

Kurşun mu döktürsek ne? diyerek bu kaza tasvirli yazıyı bitiriyorum. (Bir öğrencimin önerisidir, benimle hiç alakası yok, bilakis çok korkarım.)

marruu

25 Mart 2008

Teşekkürler

Herkese çok teşekkür ederim. Bu tür şeyler başıma geldiğinde paylaşmak en iyi ilaç oluyor bana. Bu bağlamda blogum ciddi anlamda bir kurtarıcı. Okulda da süzülmüş yüzümü görenlere anlattım zaten Fıstık'ın ve dolayısıyla bizim başımıza gelen bu korkunç olayı. Paylaşmak iyi geldi. Şimdi ise daha iyiyim. Ama haddinden daha uzun sürmüş ateşli bir hastalığın nekahatinde gibi hissediyorum kendimi. Ağzımda buruk bir tat var; o kadar gerçek ki ciddi anlamda canım yanıyor. İyileşeceğimi biliyorum, ama zamana ihtiyacım var.

Yeni bir kedi aldık. Pazar günü. Sokak kedisi yine. Kalça çıkığı ameliyatı geçirmiş, hala yampiri yampiri yürüyen 2.5 aylık sarı bir kedi. Teselli olur sanmıştım ama o kadar korkak ki iki gündür saklandığı yerden çıkmıyor. Halbuki kucağıma sokulsa, motoru açsa, ben kafasını öperken bana kafa atsa...

Mimlenmişim ve çok da önemli bir konuda. Yani katkımı asla esirgemeyeceğim bir konuda. En kısa zamanda yazacağım, söz. Bir süre sonra ama... Lütfen.

marruu

23 Mart 2008

Fıstık, canımmm


Fıstık, canım, Fıstığım benim, canımın içi. Kara kuzum, zifir kedim, bebeğim. Israrla gelmiştin bize o gün. Biz sadece dondurma almaya gitmiştik. Sen bizden önce arabanın içine kuruluvermiştin. Seni alıp dışarı koyduğumda koşarak yeniden yerleşmiştin. Sonrası belliydi zaten. Hep koynumuzda gezdin.

Fıstık, canım, bir taneciğim. Kucağıma çıkıp motoru açtığında senden daha iyi gelen hiç bir ilacım olmadı benim. Usul usul kulaklarını öptüğümde, veya patilerinin içine parmağımı soktuğumda hiç bir şey demezdin. Başka kediler yırtar atar adamı. Sen çok çok bir uyarı ısırığı verirdin. Öyle yan devrilip elini kolunu yalarken göbeğini bile öptürürdün. Gur gurr sesler arasında yüzümü göbeğine gömmüş dururdum.

Bir keresinde gidip üç gün gelmemiştin. Geldiğinde sevinçten kalbime sokasım gelmişti. Hatta Gülşad bu kadar çok sevdiğime şaşmış kalmıştı. Kimlerden kimlerden daha çok sevdiğimi bilse daha da şaşardı; insanlığımdan şüpheye düşerdi inan. Üstün başın toz içindeydi. Bir gün kesintisiz uyuyup, ertesi gün de o güzel kara kürkünü temizlemekle geçirmiştin.

Evet, kıyafetlerimizi, kazaklarımızın penyelerimizin kollarını yakalarını filan yedin bitirdin. Ne biz, ne de danıştığımız veterinerler hiç bir anlam veremedi. Kıymetli kıyafetlerimizi saklar olduk. Sorun da böylece çözülmüş oldu. Gece uyurken pijamalarımızı da yedin zaman zaman, ama olsundu, çok seviyorduk. Ben seni babaya hiç gammazlamadım; o kendi keşfettiği zaman da artık çok geçti, kızılacak şeyin üzerinden çok sular akmıştı.

Ah Fıstık, ne oldu hiç anlamadık, biliyor musun? İki gündür yoktun yine. Ne geldi başına bilemedik. Baba seni aramaya çıktıktan on beş dakika sonra geldiğinde yüzü darmadağındı. “Yan evin bahçesinin çitinin dibinde yatıyor boylu boyunca” dediğinde bayılacak gibi oldum. Hiç bir yara izi yokmuş üzerinde. Olanca güzelliğinle, minik bir panter gibi uzanmışsın çitin dibine. Ben gidip bakamadım, dayanamazdım.

Perişan olduk Fıstık. Dün geceden beri gözümde yaş kalmadı. Sabah gözlerimi açamaz hallerdeydim. Hatırladıkça da ağlıyorum. Ilgaz’a söylemesek mi diye düşündük başta, ama sonra onunla da paylaştık. Ah Fıstığım, mahvettin bizi.

Bunun en iyi ilacı gidip bir sokak kedisine daha yuvamızı açmak olacak, biliyorum. Yoksa atlatamayacağım ben bunu. Hiç bir halin gözümün önünden gitmiyor. Ama yerine kim gelirse gelsin senin yerin hep başka olacak. Seni hep çok özleyeceğim.

Güle güle misofıstık

marruu

17 Mart 2008

Şerefsiz seni


Her zamanki gibi tavşan uykusu uyuyorum. Her zaman böyle. Geceleri iki üç kere uyanırsam kendimi şanslı sayıyorum, o kadar yani. Bazen oğlan yatağında döndüğünde bile seziyorum. Hatta bir gece banyoda tırnak kesilme sesinden bile uyandım desem herhalde durumumun vehametini anlarsınız.

Dün gece de oğlanı yatırırken hafif ateşli olduğunu farkettim. Ölçtük, 37.3. Gündüz misafir vardı, birer çocuklu iki aile. Ilgaz’la çocuklar dışarıda gezinip durdular. Hava çok güzeldi, pencere bile açtık yani. İşte çocukları da çarptı muhtemelen. Biraz da yorgunluk tabi. Neyse, ateşli yatırdık ya, gece uyanma sayısı artı iki, o da en iyi ihtimalle. Bir iki kere kalkıp ateşine baktım, hafif nemli bir alın ve enseye sevinip tekrar yattım. Bu kalkıp yatışlarda da kedimiz Fıstık efendi hiç oralı olmuyor hani. Hafiften rahatsız oluyor ama aldırmıyor.

Tekrar uyanıyorum. Saat 4.45. Oğlana bakıyorum, gelip yatıyorum. Bir ses mi geliyor, ne? Yok yahu, ev konuşur ya. Sonra bir ses daha. Bakıyorum, Fıstık da kulakları dikmiş, gözler bilye gibi ışıl ışıl. Merdivenin başına gidiyorum, ses devam ediyor.

Korcan, kalk, evde ses var.
Korcan kalkıyor.
Arkalı önlü aşağıya iniyoruz.
Salon camı çarpıyor.
Bir adam aşağıya atlıyor.
Sonra kalbimin gümbürtüsü mü, adamın ayak sesleri mi bilemediğim bir ses sarıyor her yanımı. Korcan balkona fırlıyor, şerefsiz herif seni diye bağırıyor adamın arkasından. Ben tir tir titriyorum. İçimin çırpıntısını anlatabilmem mümkün değil. Korcan gelip sarılıyor, ben kuş gibi çırpınıyorum. Geçmiyor bir süre, kontrol edemiyorum.

Evin her yerini kontrol edip yatağa geri dönüyoruz. Aman diyorum, Gülsad’ın odasının camı açık olmasın, unutup yatmış olamaz değil mi? Gerçi Ankara havası cam açık uyumaya ancak Ağustosta bir, bilemedin iki hafta izin verir ama... Hemen aşağıya iniyorum, kadının odasına girip camını kontrol ediyorum. Ben odasından çıkarken belli belirsiz uyanıyor Gülşad. Yok bir şey, diyorum, bir esinti oldu da, pencerene baktım.

Sonra uyku ne gezer. Ben sabaha kadar düşünüp duruyorum. Olanı, olabilecekleri, alınabilecek önlemleri, cama demir, eve ayı kadar bir köpek, kediye ötmeyecek alarm... Sabahı ediyorum.

Nasıl yorgunum, nasıl yılgınım anlatamam.

Evden soğumaktan korktum en çok.

Ne güzel bahar gelmişti, nereden çıktı bu şerefsiz hakikaten?

marruu

10 Mart 2008

Benim çocuğumğumğum...


Gülşad daha önce söylemişti; bir kadın var, Ilgaz’ın servisinden kızını alıyor, size gelecekmiş. (En iyi Türkçe çevirisi bu, heheh)
“Gülşad, kadın ne zaman gelecek?”
“Eeğğ bılmıyorum, ben eve almadım o kadını.”
“Gülşad kadın eve mi girmeye çalıştı?”

Ben sordukça Gülşad saçmalıyor; bir baktım eşim kaş göz yapıyor. Tamam, anladık, anlatamadı yazık. Neyse. Dün akşam yine saat sekiz gibi eve geldik. Bir haftadır harap durumdayız. Annemler akciğer kanseri teşhisi konmuş çok yakın bir dostu görmeye Kıbrıs’a gitmişlerdi. Pazar günü döndüler. Abimizi Çarşamba gecesi kaybettik. Hiç birimiz bu kadar erken beklemiyorduk. Annem apar topar geri gitti. Eee, annem olmayınca babam ne yapar? Miso’nun aklı fikri onda. Her gün oradaydık tabi, yemek vesaire işleri de orada halloldu. Baba kalalım dedim, istemem dedi. Şaka yollu bak bizi istemiyor, sen kal bari dedim eşime. Babam, seni de istemem demez mi? Bilmiyorum, belki de yalnız kalmak istedi. Neredeyse elli yıllık dostunu kaybetti adam, yaptığı işten sual olunmaz. İyi ki geçen hafta gitmişler. Bazı hasta yolcusunu bekler kızım, demişti kayınvalidem. Babamları gördü, vedalaştı ve gitti abimiz. Mekanı cennet olsun.

Her neyse. Dün gece de eve perperişan döndük. Banyo yapılacak, oğlan arızaya geçmek üzere. Gülşad demez mi kadın saat onda gelecek diye. Bu sefer hiç inanmadım ben. Hıhı dedim, banyo işlerine daldık. Gerçekten de saat onda kapı çaldı. Ya bir insanın evine saat onda gidilir mi? Kadının derdi servisleymiş. Efendim, kar yağdığı gün servisçi arabayı evin önüne kadar getirmemiş. Eşim, ama o ilk karda bizim bu sokaklar kapanmıştı diyor, kadın hiç dinlemiyor. Çocukları taaağ ışıklardan yürütmüş. Benim bildiğim kadarıyla abi getirmişti, yalnız yürümedi çocuklar, diyorum. Efendim, neden kendisi getirmemiş, diyor. Bir gün de çocuğunu terslemiş mi, sana söz hakkı verilmeden konuşma mı demiş, tam da anlamadım. Kadın anlatıp duruyor. “İşte çok dertliyiz, şöyle böyle. Zaten servis çok geç geliyor, oraya uğruyor, buraya giriyor.” Bu konuda kadına katılmamak elde değil. Üç buçukta çıkan çocuklar yol üstünde bir sürü yere uğradığı için yirmi dakikalık mesafeyi neredeyse bir buçuk saatte alıyorlar. Hah dedim, elle tutulur bir şey konuşucaz. Bunu çözsek ne güzel olur dedim. Kadın demez mi, birimiz bir Kangoo alsak da çocukları doldurup getirip götürsek... Ya araba almaktan mı bahsediyor bu kadın, yoksa ucuzluktan bir çift pabuçtan mı?

Kırk dakika kadar oturdu. Pardon, konuştu. Kadın gittikten sonra kendisini hemen SAKINCALI/ÇOK SAKINCALI KOMŞU listesinin ikinci sırasına aldım. Ay noolur görüşelim, samimi olalım (birbirimizin evinden çıkmayalım), hmmm demek İngilizce öğretmenisiniz (eyvah, zçtk, Pazar gecesi onda gelen çocuğunu çalıştırtmak için sınır tanımaz), vırvır zırzır...

Uykum kaçtı, bütün huzurlu auramı bozdu kadın. Ne güzel, kitap okuyacaktım.


pıhhh

3 Mart 2008

Özkök’ten seçmeler, miso’dan saçmalar


Ertuğrul Özkök’ün arya seçmelerini almış kuzen. Miso da üç beş gömlek-pantolon ütüleyerek CDyi direk çarpmış.

İnsan sesi kadar büyüleyici bir ses yok bence. Ne çalarsan çal, nasıl çalarsan çal, o aryaları söylerkenki beden dilini veremiyor bana. Gözler hafifçe kapanmış, vücut gerilmiş, eller yanda... Miso’yu bitiriyor bu.

Yıllar önce gittiğim Sertab konseri geldi aklıma. Ankara’da şimdi TOB üniversitesi olan Yükseliş Koleji’nin spor salonunda oldu. Kardeşimin arkadaşları ısrar etti, iyi dedik. Gittik erkenden. Yer kapılacak ya. O kadar kalabalık oldu ki, ve o kadar kalabalık olacaktı ki, Miso baydı, öptü tıfılları, çıktı. Biletsizmiş zira, bilmem kim sponsor olmuş filan. Dışarıda bir de ne görsün; arabanın her yanına arabalar park etmiş. Kös kösül geri döndü. Sinir içinde. Spor salonuna girer girmez çarpıldı. Sertab çıkmadan önce yaptığı eski kayıtları çalıyorlar. Aryalar uçuşuyor. Spor salonu karartılmış, kadın şakıyor. Kolay mı gece kraliçesinin aryasını söylemek? (O albümündeki cıstak halini söylemiyorum, gerçeğinden bahsediyorum) Ha şimdi popçu oldu, o ayrı. Seven dinler. Ama o sese çok yazık olmuş derim ben. O deryada çınlayabilecek sese pop müzik biraz hafif kaçıyor kanaatimce. Ya da ne bileyim, belki popa da böyle kaliteli sesler lazım. (üff, her yola geldim)

Neyse, ben duramam operada, ya da başka bir yerde arya dinlerken. Muhakkak ağlamaya başlarım. En hafifinden gözlerim dolar. O ses dınnn dınnn çınlar içimde. İşte o spor salonunda da başladım ağlamaya. Kontrolsüzce. Sesin yüksekliği arttıkça benim de kontrol iyice uçup gidiyor. Salonun dip kısımları neredeyse bomboş. Ben ne yapacağımı bilemiyorum, o kadar ısrarlı bir ağlayış ki bu, çevredeki tek tük insan şaşırıp yüzüme bakakalıyor. Bir on dakika sonra sakinleştiğimde gidip kardeşimi buluyorum. Zaten o sırada konser başlıyor, yabancılaşıyorum. Farklı bir ruh hali var üzerimde, pop hiç gelmez bana o anda.

Özkök’ün arya seçimleri şu veya bu şekilde eleştirilebilir. Ben çok beğendim ve dün de uzun uzun ağladım. Tam yüreğimde çınladılar.

marruu

22 Şubat 2008

Haftalık bilanço


Okul başlayalı bir hafta oldu. Pazartesi günü Ankara’da okulların tatil olmasına sebep olan çığımsı kar yağışı bir tek ODTÜ’yü akademik çalışmalarından ve başarılarından alıkoyamadı. Kahramanlar gibi okula gittik. Ben arabayı almadım, evin beyi bıraktı beni. O olmasa zaten o gün evden de çıkamazdım sanırım. Önümden yürüyerek bana yol açtı. Arabaya bile çok zor ulaştık yani. Sonrası zaten bir tür korku filmi gibiydi; stresten midem delindi. Ama evin beyi kırk yıllık Sibirya dolmuş şöförü gibiydi. Bu bende bir rahatlama yaratacağına daha beter etti. Okula ulaştığımda bir kısım, daha doğrusu bir hayli kısım öğrencinin (yirmide on beş) sınıfta olduğunu gördüm ve daha da şaşırdım. Çocuklar hiçbir şeyden yılmamış, okullarına ulaşmışlardı. Yönetim ilk gün ders yapın dediği için çocuları hemen olabildiğince bunalttık. Çok iyi bir izlenim bırakmış olduk.

Çarşamba günü Ilgaz’ın Hayat Bilgisi kitabına yazdığı “Çevremiz” konu başlıklı paragrafını okudum ve yarıldım. Çocukcağız şunları yazmış: “Bizim çevremiz çok temiz ve huzurlu. Çünkü çok az kişi yaşıyoruz burada. Bir çok bin ev var ama galiba beşi dolu. Etrafımızda dağlar var. Bazen biz neden bu dağa taşındık diye düşünüyorum ve üzülüyorum. Ama çevremiz temiz”. Evin beyi de “bunları senden öğreniyor,” çocuk gibi bir suçlama getirdi. Kendisine bunun bir suçlama olduğunu söylediğimde, “hayır, bu bir saptama,” dedi. Ama ben hiç üzerime alınmadım.

Dün akşam ise yıllardır olmadığı kadar korkunç bir migren atağı yaşadım. Zamanı da değildi; migreni olanlar bilir, bu zıkkım rutindir. Örneğin kadınlar her ay mutlaka iki kere bu korkunç ağrıyı çekerler. Birincisi “yumurtladın” migreni, ikincisi de “hamile değilsin, sevin bakalım” migrenidir. Perşembe günü ise benim için bunlardan hiç biri geçerli değildi. Dolayısıyla benim için harika bir sürpriz oldu. Dersten çıkıp arabaya doğru giderken attığım her adımın tadına doyulmaz balyoz etkilerini yaşadım. Sonrası ise cidden ürküttü. Eve dönüş yolunda kayboldum. Avucumun içi gibi bildiğim yollarda ilerlerken bir baktım ki Konutkent 1’in oraya gelmişim. Başım zonklar, midem bulanırken bir de üzerine korku eklendi. Tam oldu valla. Yani oraya nasıl gittiğimi bilmiyorum; yol beni götürüvermiş. Sonrası? Eve ulaşabildim, kaynar suyla banyo yapıp haşlandım, saçlarımı Tina Turner olana kadar uzun uzun kuruttum, Ilgaz’la ödevini yaptık ve gidip yattım. Bugün? Dün bir araba dayak yemiş gibiyim. Kaybolduğum için de biraz moralim bozuk ama çok daha iyiyim.

Yaşasınnn. Yarın tatil.

marruu

12 Şubat 2008

Peki şimdi ne olacak?


Ankara Üniversitesi Fen Fakültesinde iki yıl çalıştım. Toplam sekiz sınıftık, mikro bir hazırlık birimiydik. Yalnızca bir türbanlı öğrencimiz vardı, sekiz sınıfta bir kişi. O zaman türbanlıların üniversiteye giriş çıkış sorunu yoktu. Zaten öğrenci de benim öğrencim değildi. Bir kere sözlüsüne girdim, o kadar. Sonra Hacettepe’de dört yıl çalıştım. Ama hazırlıkta değil; bölümlere gidip temel İngilizce, okuma, dinleme filan veriyorduk. Orada işin rengi değişmeye başladı. Hacettepe enteresan bir yerdi, hala öyle mi bilmiyorum. Bazı fakülteleri dünya çapında bilim, akademik entelijansiya üretirken, diğer bir kısmı unutulup gitmiş, köhnemiş izlenimi uyandırmıştı bende. Türban konusunda da aynı tutarsızlık vardı. Hacettepe’de şöyle bir karar almıştı omzu kalabalıklar: Sınıfınıza türbanlı öğrenci girmeyecek, girenleri uyarıp dışarı çıkartacaksınız, çıkmayanlar hakkında zabıt tutacaksınız. Aksi taktirde hakkınızda soruşturma açılacak. Yani mercimek kadar aklı olan böyle bir karar alır mı? Sen türbanlı öğrenciyi kampüse al, binalara al, sonra hocaya böyle bir sorumluluk yükle. Hocayı birebir çatışmaya itekle ve arkana bile bakmadan kaç. Bir gün işletme fakültesindeki dersime girdim. Bir baktım ki içeride türbanlı bir öğrenci. Yoklamayı aldıktan sonra “canım bir dakika konuşabilir miyiz?” dedim. Öğrenciyi dışarı aldım, durumu anlattım ve türbanını sınıfta çıkartması gerektiğini söyledim. Kız şimdiye kadar hiç bir hocanın onunla böyle kibar konuşmadığını söyledi, teşekkür etti ve türbanını çıkartıp sınıfa girdi. Hacettepe’ye kadar esip savuruyordum, giremezzz, yapamazzz diye. İlk şoku böylece yaşamış oldum. Teorik konuşmak çok kolay; karşıdakiyle yüzyüze gelince, o insan senin gözlerinin içine bakınca bağırıp çağıramıyorsun, onun da senin kadar kırılgan, kendi tercihleri olan biri olduğunu hesaplayarak davranman gerekiyor. O artık ağzından fışkıran tükürlükler siyah sakalına bıyığına karışan bir politikacı değil, o artık tam da senin gibi bir kadın oluyor çünkü.

Üniversitede türban yasağı kalkmış görünüyor. Haftaya Pazartesi, yani 18 şubatta ders başı yapacağız. Şimdi YÖK’de de bazı düzenlemeler yapılması gerekiyormuş, konuyu derinlemesine bilmiyorum. Ama Pazartesi günü ODTÜ’de kesin bazı gerilimler olacak. Muhatabı ben mi olacağım? Kampüs kapısındaki bekçi mi olacak? (Ki büyük olasılıkla onun da etrafındaki insanlar türbanlı ya da başı geleneksel kapalı insanlardır) Ne büyük bir açmaza itildiğimizi bir grup insan dayakla öldüğünde mi anlayacağız acaba? Çok uzaklara gitmeye gerek yok, her sene Ramazan’da oruç tutmuyor diye üç beş kişinin kafasını kolunu kırmıyorlar mı örneğin Gazi üniversitesinde? Bu tür şeylerin sükunetle tartışılamadığı aşikar değil mi?

Kapanma özgürlüğü herkesin hakkıdır. Buna yürekten inanıyorum. Yalnız bir sorun var: Bunu kendileri tercih etmiş olmaları gerekiyor. Bana sorarsanız insanın kıyafetlerini hava koşullarına göre ayarlayamaması, kırk derece sıcakta bile hediye paketi gibi gezmesinin Hindistan’da ineklere tapınmaktan hiç bir farkı yok. Ama bu tabi benim görüşüm ve kimseyi bağlamaz. Belli bir yaşa gelmiş insan ne istiyorsa giyebilir (örneğin ben şort giymeyi çok seviyorum), istediklerini yiyebilir ya da yemekten kaçınabilir falan filan. Ama bu insanları her tür etkiye açık olunan çocukluktan itibaren mutlak doğrunun müslümanlık olduğuna dair işlersek, kapanma tercih olmaktan çıkar, mecburiyet haline gelir. Ve ne yazık ki belli bir süre sonra herkesi içine alan bir girdap olur çıkar. Çünkü hiç bir din/dogma yoktur ki kendi mutlaklarını sorgulayabilsin. İmam hatipleri geçtim, normal devlet okullarındaki din derslerinde bile “ateşten ayakkabılar giyeceksiniz, şöyle yanacaksınız, böyle olacak” diye verilen bu sistemin insanın içine nasıl işlediğini sorgulamak cidden yersiz ve zaman kaybı bence.

Ne yazık ki tersine devrim olanca hızıyla sürüyor. Şu anda yapılan tek hata bu işin başlangıcını türban yasağının kaldırılması olarak adlandırmak. Başlangıç 12 Eylül ve daha öncesidir. İnançların gündelik hayatı belirlediği ve belirlemesi gerektiğini öğreten ve her sene binlerce mezun veren meslek okullarıdır en büyük sorun. Hükümetimizin samimiyeti ise mide bulancırıcı. Özgürlükler anayasası diye adlandırdıkları şey sadece ve sadece türban tıpasıyla tıkandı kaldı. 301 diyorduk hani? Vakıflar yasası diyorduk? Aleviler diyorduk? Bir tek adım yok. Adım beklemiyorum da aslında. Ne öyle bir birikimleri, ne bilgileri, ne de istekleri var.

Evet, çok mutsuzum.
Ve türbanlı, türbansız bir çok insan da çok daha mutsuz olacak.
Eğer YÖK yasası geçmezse o kız çocuklarını türbanlı diye içeriye almamakla zafer kazandığımızı düşünürken onların erkek versiyonlarına eğitim vermeye devam edeceğiz. Eğer yasa geçerse başımıza neler gelecek diye ürkmeye devam edeceğiz.

Her şey bittiğinde yine kadın ezilecek, dışarıdaki olmaya devam edecek.

miso

9 Şubat 2008

Kedi durumları


Taksim, İstiklâl. Kaktüs Bar. Uzuuun bir yürüyüş sonucu karar verilmiş bir yer. Önce Tünel’e kadar gidilmiş. Yolda St. Antuan Kilisesi’ne girilmiş, bir mum yakılmış. Amaç? Yok. En azından dini bir şey yok. Binanın güzelliğine duyulan derin bir hayranlık var yalnızca. Sonra acıkılmış. Bir yere girilmiş, ama gelen şey beğenilmemiş. Sonra Pia’ya gidilmiş. “Rezerve var mıydı?” “Yoktu. Tek kişiyim.” Türkçesi kıt garson cevap bile vermemiş. “Peki canlı müzik olmayan, ya da bangırdamayan bir yer var mı acaba?” “Kaktüs.” Garsoncum, moron musun, yoksa medusa mıyım, neden yüzüme bakmadan konuşuyorsun?

Kaktüs’e gidiliyor. Bir kedi var. Çok yaşlı, çok çirkin, çok erkek suratlı. Ve pis. Kaloriferin üzerinde yatıyor, uzakta. Aaa, birazdan bir kedi daha beliriyor. Marrruu. Mamasını yiyor kapır kipir. Geeel pisi, geel diyorum içimden. Bakıyor ve geliyor. Çekiyorum ben kedileri. Ve ne kadar mutluyum yalebbim. Bir marrruuu daha. Kucağıma çıkıyor, yan tarafa geçip yandaki beyin beresine yatıyor. Arkadaşı uyarıyor; arkana yaslanma abi. Dörtlü grup, biri tanıdık, gazeteci sanırım. Sürekli futbol muhabbeti yapıyorlar. Sürekli küfrediyorlar. Bu kadar güzel diksiyonlu ağızlara bu kadar çirkin, bu kadar avam küfürler yakışmıyor. Kendi çapımda üffleyip protesto ediyorum ama muhabbetleri fazlasıyla kıvamlı. Neyse, bereyi alıp adama veriyorum. Teşekkür ederim, rica ederim.

Kedi elimin altında. Kedi canım. Kedi ve bira. Nefis bir müzik.Arada bir “ana” ve “ebe” kodlu küfürler. Ama aslolan keyif. Ve kedi. Ve bira.

marruu

4 Şubat 2008

Okula dönüş

Okul inanılmaz güzelliğiyle duruyor yerinde. “Orta saha” derdik biz. Güney kampüsün ortasına yayılmış, gel bana, oyna üzerimde yapıyor yavrusuyla gelmiş mezunlara. Hava muhteşem; 13.5 derece gösteriyordu demin. Birlikte geldiğim arkadaşların oğlu arıza yaptığı için az önce ayrıldılar. “Sen de gel, annemlerde yemek yiyeceğiz.” “Yok, çok mersi.” Ya gitmem, gidemem ki şimdi ben annenlere. Saat 4 olmuş, şurada okulu görüp görebileceğim bir saatim var.

Tuvalete girmek için Birinci Kız yurduna giriyorum. Girişteki anons odasına bir hıyar oturmuş. Görevli, belli. Görev bilinci tam. Apoletleri var, ve hem yarma hem de hıyar. Buyur, diyor. Buyurmak istemiyorum, sen de kimsin, ben buranın on beş yıl önceki sahibiyim, sen ne vakit gelip oturdun buraya... Demiyorum tabii ki. Ama üzülüyorum için için. Tuvalete izin veriyor lütfen, ama odama çıkarmıyor. Biz okurken yurtlara bekçi koyacaklarını duyurmuşlardı da kıyameti koparmıştık. Gece orta sahada toplanmıştık bütün okul. Hatta bana çok daha kalabalık gelmişti, bir çok okul oraya doluşmuş sanmıştım. Çocuktuk tabi, eylem yapıyorduk, çok evcildik aslında, rektör de iyiydi. Polis çağırmamıştı, bizi dövdürmemişti. Ertesi gün bizi kabul etmişti. Birinci kız yurdunu örgütlemiştim ben, akşamleyin oda oda dolaşıp gece şu saatte orta sahaya çıkılıyor, durum budur, bekçi nedir, nedendir, lütfen geliniz, bu hıyarlara emanet edilmeye hiç ihtiyacımız yok demiştim. Eylem olması gerektiği gibiydi, başka sorunlar için bağırılmadı, kendi isteğimize odaklandık. Rektöre dedik; bekçi istemiyoruz, bir güvenlik sorunumuz yok, kapılar kilitleniyor zaten. Okul rahat, güzel, böyle bir figüre ihtiyaç var mı hocam? Yok, haklısınız, demişti. Üstün hoca. Ergüder olan. Ne kadar harika bir rektörmüş, ne kadar farklıymış. Bekçi gelmemişti, ne süper bir gaz olmuştu bize, eylem yapmıştık, kazanmıştık. Devrim yakındır sanmıştı bazı arkadaşlar; ben Sev-Genç’tim, devrim yoktu aklımda. Saçlarım vardı uçuşan. “Biz seninle devrim filan yapamayız,” demişti aşkım. İmkansız aşkım. Hiç tam olarak kavuşamayacağım aşkım. Neyse, devrim lazım değildi onunla, başka keşifler vardı. Biliyorum sandıklarımızı yeniden yaşamalar vardı.

Petek’te de oturdum biraz. Eski haz yok tabi. Baktım aşağılara bir süre. Ah aptal miso dedim, kaz seni, bir bira alsaymışsın. Hava bahar gibi, Ankara’yla alakası yok. Ama bira için çok geç, çıkarsam yukarı inemem, üşenirim, üşürüm de aslında, bakmayın bahar mahar dememe.

BTS denilen bir bina vardır kampüste: Büyük Toplantı Salonu. Bzi saatli bina derdik. Üzerinde kocaman bir saat var zira; ben bile gözlüksüz okurum saati. Devasa orgu vardı bu binanın; şimdi her şeyiyle restore edilmiş, org da tamir ve akord edilmiş. Hemen girişinde de bir sınıf vardır. Yeşim Arat’tan TC tarihi dersi almıştık. Pamuk ailesinin gelini bu hanım. 1.50 boyunda, minicik bir masal prensesi gibi; devasa Şevket Pamuk’un eşi. Bu sınıfın bir de yangın merdiveni girişi vardır. Gece mandal lambamı, kemanımı ve notalarımı alıp yangın merdiveninden sınıfa girerdim. Konser salonlarının akustiği halt etmiş. Sonra ışık dikkatlerini çekti herhalde. Bir gece ben içeride keman çalarken paldır küldür bir adam daldı içeriye.

“Napıyorsun kızım?”
“Keman çalışıyorum.” Bir üç saniye bakıştık.
“Aferin,” dedi. Bir üç saniye daha bakıştık.
“Kızım başka yerde çalışsana.”
“Nerede çalışayım? Burada kimse sesten rahatsız olmuyor.”
“Doğru kızım.”

Adam gitti. Bir süre sonra ben de çıktım. İki üç gün sonra gittiğmde pencerenin kilidini taktıklarını gördüm. Kızdım ama adama değil. Aslında kilidin müsebbibi oydu ama o gece beni çok üzebilirdi. Kimbilir neler kurgulayarak içeri daldı ve karşısına ben çıktım. Bana karşı kilitlenmedi orası aslında; içeri girip türlü çeşit işler çevireceklere (!) karşı korumaya alındı. Neyse, kızamadım ben işte. (Böyle de bir boynu bükük edebiyatı var içimde. Lüzumsuz minnet.)

Okulu çok özlemişim. Gittim ama dönemedim tabii ki. Doğal sonuç. Yeter bana bu biraz.

marruu

28 Ocak 2008

Shawshank Redemption

Aç sesini Dufresne, aç da herkes daha derinden duysun, her tarafına işlesin müzik. Suratındaki o muhteşem ifade... İnsan seyrederken eriyip bitiyor. Andy Dufresne hapishane müdürü bilmemkimin sandalyesine oturmuş, kütüphane için gelen koliden çıkan ‘Figaro’nun Düğünü’ operasının plağını koymuş o uyduruk, minicik gramofona, hayatının en büyük hazlarından birini yaşıyor. Tek tek kaldırıyor bütün hapishaneye yayın yapılmasını sağlayacak hoparlör mandallarını. Yüzünde o muhteşem erimiş şekerleme ifadesi.

Kapıya dayandıklarında hınzırlaşıyor suratı. Kapının yarısı cam zaten. Ve görevli de hayvan zaten. O camı kırıp içeri girmesi için üç saniyeye ihtiyacı var yalnızca. Ama bozmuyor keyfini Dufresne. “Aç kapıyı,” diye havlayan görevliye cevabı sesi daha da yükselterek veriyor. Mmm Dufresne, senden alâ kahraman var mı orada şimdi? Bütün hapishane sakinlerinin başları gökte, semavi bir şey dinliyorlar sanki. Herkesi sarıyor anın büyüsü. Ve değiyor; en az on beş günlük hücre hapsine değiyor. Hani şöyle bir on dakika dinletebilse o aryaları herkese, belki hücrede bir ay daha kalmanın pazarlığına bile oturabilir bu adam diye düşünüyor insan.

Shawshank Redemption insanın ne kadar yalnız olduğunu, sırlarına sahip çıkmanın kelimenin tam anlamıyla imkansız olduğu bir ortamda aslında “güçlü” kelimesinin tanımlamakta kifayetsiz kaldığı bazı insanların dost olabilmeyi, insan kalabilmeyi ve bu arada inanması güç bir sırrı sakladığını nasıl başardığını anlatan bir film. Hayatta kalabilmek, bedenini koruyabilmek bu denli zorken herkesten saygın bir hale gelip, en sert kast sistemine bile parmak ısırtacak kadar korkunç yönetim-mahpus ilişkisinde yöneticileri kendisine muhtaç hale getirebilen olağanüstü bir adamın öyküsü bu film.

Filmin sonunda iyinin galip-kötünün mağlup olması değil insana “zafer” duygusunu yaşatan. Bilakis; hiç de aldırış edilmiyor zaten o sona. Oradaki adaletsizliğe, çark dönsün diye suçsuz bir adamın ömrünün geri kalanını akıp giden hayata kapalı sürdürmesine göz yumulduğunda ortaya çıkan dahiyane plan kaynatıyor insanın içini aslında. Ya da bütün ömrünü orada geçirmiş ve bir demirbaş eşya kadar oranın bir parçası haline gelmiş bir ihtiyarın nasıl da dışarıda “yapamadığını”, içine itildiği ve adına özgürlük denilen yükü kaldıramadığını görmek yüceltiyor bu filmi. Ve tabi Red’in son konuşması... “Pişman mısınız bayım?” sorusuna, “Pişman mı? Hayatımın tek bir gününü bile pişmanlık duymadan geçirmedim. O günlerin zavallı delikanlısını karşıma alıp bunları anlatmak için neler vermezdim,” diyen ömrü tükenmiş adamın yüz ifadesinin yarattığı etkiyi silmek mümkün değil.

Biliyorum, çok eski bir film. Ama yıllar sonra bu filme aşık olan biriyle oturup tekrar izlemek, tekrar üzülüp sevinmek, eski bir arkadaşla oturup dertleşmek gibi geldi.

Kısacası, çok iyi geldi.

marruu

23 Ocak 2008

Öğretmenim…


Zaman zaman Ilgaz’ı okuldan almaya gidiyorum. Tipler genelde hazırlanıyor oluyorlar. Çantanı topla, palto giy falan filan. Her gittiğimde öğretmenimiz orgeneral Nevin hanım pek bir gergin oluyor. Ooooğlum, sen onu giy, sen çantana bak, nee çiş mi, bu saatte mi söylenir... Hep içimden, “huylanma miso, sen olsan ikinci dersin sonunda cinnet geçirirsin, haklı kadın,” falan filan diyorum ama kendim bile yemiyorum doğrusu. Bir kaç kere de sınıfın arka taraflarındaki birilerine müdahale etmek için önündeki çocukları hafiften ittiğine şahit oldum ama ona da “yok canım, arkaya yetişmek içindir,” dedim. Bunu da hiç mi hiç yemeyerek tabi.

Geçen hafta okula gittiğimde henüz sınıf kapıları kapalıydı. Yan sınıfın velilerinden biri de koridordaydı. Koridor sosyalleşmesi kaçınılmaz oluyor, ve seviyorum da aslında. Karşındaki bir iki kelimeyle ayna gibi belli oluyor. Biz orada dikilirken içeriden yine bizim öğretmenimizin sesi geliyor sen öyle yap, sen şunu yapma filan diye. Yanımdaki bayan birden, “siz bu kadını neden şikayet etmiyorsunuz?” demez mi? Yüzüne bakakaldım. “Hanımefendi, ne zaman gelsem bu hanımın ağzından bir tane güzel söz işitmedim. Sürekli azarlıyor, çocukların özgüvenini sarsıyor resmen.” Çok abartmadan ben de bazı sıkıntıların olduğunu ama Ilgaz’ın sürekli ağzını aradığımı ve çok mutlu olduğunu söyledim. Yani bir çocuk severek ödev yapıyorsa, okula giderken mızımıyorsa, kurnazca sorulan soruların hepsini aynı doğallıkla cevaplıyorsa bir problem olmadığını düşünüyorum. O velinin de bir arkadaşının bizimkinin sınıfında çocuğu varmış; o çocuk da çok mutluymuş. Öğretmenini çok seviyormuş. Belki biz denk geliyoruzdur, dedim. Belki de, dedi. Birbirimizi kandıramadık. Ben de ne yapacağımı bilemedim.

Dün sabah Ilgaz’ı sınıfa bırakıp çıktım. Gitmeden önce de öğretmenimizle karşılaştık, sabah sohbeti yaptık, pek şeker konuştuk. Tam dış kapıdan çıktım ki cebimde Ilgaz’ın kırmızı kaleminin olduğunu farkettim. Vermek için geri döndüğümde Nevin hanımın sesi sınıfa sığmamış koridor duvarlarına çarpıyordu. “Bir şeyi de söylemeden yap, hep ben mi başında duracağım....” Bir şeyler daha dedi ama hatırlamıyorum. Sınıfta bir kız, iki erkek çocuk vardı. Ilgaz’a mı dedi, diğerlerine mi dedi, kime dediyse desin farkeder mi, bu nasıl bir sert bir ses tonu ve kelime seçimidir... Azarı ben işitmişim gibi bir kaç saniye içeri giremedim. Girdiğimde de öğretmenin yüzüne hiç bakmadan Ilgaz’a kalemini verdim ve oğlanı alıp çıktım. Beni kapıya kadar geçirirken “annecim öğretmeniniz bir şeye mi kızdı?” dedim. “Yok, yok, kızmadı, kızmaz, ebelek gübelek,” dedi. İyice uyuz oldum.

Şimdi oğlan ya korkuyor ve o yüzden yok yoook diye direk savunmaya geçiyor, ya da bu manyak kızdığı zaman sapıttığı için bunu kızma olarak algılamıyor. Ne yapacağımı bilemiyorum. Eski velilerden bir kaçı, ay pek şanslısınız, harika bir öğretmendir, biraz serttir ama çok başarılıdır, demiş. Şimdi ben kurcalasam bu iş Ilgaz’ın başına patlar mı? Biraz daha bekleyeceğim. Ara tatilde kayınvalide Ilgaz’ın ağzını bir temiz arasın. Kendisi emekli ilkokul öğretmeni ve muhtemelen de çok çok iyi ağız arayacaktır. Eğer travmatik bir şey hissederse gidip okulu yakayım diyorum. Kökten çözüm olsun. Tertemiz.

marruu

17 Ocak 2008

Ruyalar...


Sınav dönemi yaklaştı ya, mutat rüyalar da başladı bittabii (yeni kelime, öğrenin). İki tane var anlatılası. İkisi de birbirinden acınası. Miso yani, acınası olan o.

Birincisinde tak tak sınıf kapısı çalınıyor, hooop quiz gelmiş. Evet, yerleşin, biraz açılabilir miyiz, omuz omuza mücadele var orada, filan derken öğrencilerden biri quizleri alıp kaçıveriyor. Ben tabi aeğğğ diye bağırarak seyirtiyorum peşinden. Nafile. Çocuk uçup gidiyor. Uyan miso uyan; kasılmaktan elim ayağım uyuşmuş uyanıyorum.

İkincisinde üçüncü ara sınav zamanı gelmiş. Bizde önce dinleme bölümü yapılır; o kağıtlar toplandıktan sonra okuma ve dil bilgisi kısmını içeren ana bölüm dağıtılır. Rüya bu ya, ben önce bir güzel son bölümü dağıtıyorum. Çocuklar ismini yazıyor ve bana dank ediyor. Toplayamıyorum tabii ki. Dinleme bölümünü dağıtıcam, zaman daralmış, kağıtları bir elime alıyorum ki her bir kağıt zarf haline getirilmiş. O sırada diğer sınıflardan yönergeyi okuyan erkek sesini duyuyorum. Aaaağğğğğ.

Sınavlar haftaya. Ben kendi payıma düşeni yaptım ve gerekli gerilim rüyalarımı gördüm. Mümkünse bundan sonra sakinleşelim, heyecan yapmayalım ve temiz temiz geçsin bu sınav dönemi.

Sonra da tatillll. Belki İstanbul seyahati var, evvettt, çok mutluyum ama henüz belli değil. Hani diyorum, gelsem ben, blogcularla şöyle bir ceee deme olasılığı var mı acaba? Bunun heyecanı da yeni rüyalara fırlatır atar beni şimdi. Dur bakalım, bir belli olsun da... Mutlaka duyururum borazanla :)

marruu

10 Ocak 2008

Köşenin delisi ve yavvusu

Bugün köşenin delisi’ne gittim. En sonunda gidebildim demeliyim aslında. Kar kış, ders, bilmem ne derken üç haftayı bulduk galiba görüşmeyeli. Şimdi tabi deli’nin okulda olmayışıyla yaşadığım boşluk tarif edilir gibi değil. “Ne kadar da yalnızmışım” oldum o evine çekilince. Herkes bir sosyal, efendim yemek programları, sinemalar, haydi takıl bana benim kuaförümde yaptıralım saçı başı filan yaparken, ben... heheh, yok yahu, o kadar da değil, ama onun gibisi de yok haliyle. Eee, kaç yıl sonra bulduk birbirimizi, zaman zaman pıhhlasak da, sen bana küstün mü, ben şöyle demiştim ama alınmadın di mi ah ahmak ben filan desek de karşılıklı... Süper arkadaş, özlenesi, nesli tükenenlerden yani.

Kapıdan girdiğimde Tarçın’ım, eski aşkım, zamparam koştu geldi. Şöyle bir koluma hamle etti ama ben sevmek isteyince hemen tokat atıp geri çekildi. Sana mı kaldık Tarçın efendiii, benim de evde karakoncolos Fıstık’ım var. Üstelik patilerini ve göbeğini bile sevdiriyor. Ve hatta öptürüyor. Yürrrüüü. Diğer kedi ise çizgifilm karakteri gibi. Bacakları yedi santim filan; hadi abartmayayım on santim olsun. Bodur bir tropikal hayvan gibi. Hayvanı neredeyse hiç göremediğimden dolayı adını unutmuşum, Osman diyeceğime Mustafa gel filan dediğim için o da bastı gitti. Sonra bir ara sevdim ama camın önünde. Hatta sırtını kaşıdığım için kıçını kaldırdı, deli naapıyo yaa filan dedi, ben de kıllanıp kaşıma olayını kestim.

Ama efendim, her şey bir yana, o Toprak yaratığı diğer yana. Ya ne olmuş o öyle. Anlatılmaz kucağa alınır, yanaklara burun ve dudaklar bastırılır, hiç öpülmeden öööyle beklenir, o gurr gurr kumru sesleri çıkarırken, bir yandan da mikro ayak parmaklarını bacaklarıma batırırken... Yok, hayır, ikinci çocuğu cidden istemiyorum. Ama içim ılık, ılık akıyor oraya gidince de.

İlk gittiğim anda Toprak efendi büzdü dudakları ağlar gibi yaptı. Aaa, dedim, beyefendi adam tanımaya başlamış. Sonra benim dost olduğuma ikna oldu. Sonra da uyumak dışında hiç kucağımdan inmedi. Bir ara yürütece konduğunda çok komik oldu; kendisine biraz büyük gelen bir poniye atlamış cüce edasıyla etrafına bakındı, aşağıya sarktı, üçgenleşmiş parmaklarını hedüü, gurr sesleri çıkartarak oraya buraya salladı. Deli de o sırada, oğlum sarkma, belin ağrımıyor mu, dedi. Ben de ya bırak ağrımaz beli meli, kemik mi var onda, dedim, ama içimden hep heheh diye güldüm.

Sonra bu Toprak efendi kucağımdayken, “delicim, bunun dişi çıktı mı,” dedim ben. “Yok canım, ne dişi,” dedi, deli de. Sonra ben bir baktım ki bir diş artık çıkmış yani, damak patlatmayı geçmiş. (Yuh yahu, Altı Nokta’da mıyız dedirtecek kadar). Hemen yanındaki diş damağı patlatmış. Çıkan dişin diğer yanı da hafif beyaz. Deli hemen üzerimize saldırdı, aeöğğğ çıkmış mı, ben görmemişim, anlamamışım, Alooo, kocaaağğğ, bunun dişi çıkmış, bu Miso gördüüğğ, filan yaptı. Toprak olayın ehemmiyetini anlayarak asla ve kat’a ağzını bir kere daha açmadı. Neyse, gece bakmışlardır herhalde. Dişlerin bir yere kaçacağı yok sonuçta. Doya doya baksınlar. (Uff, çok pis ezdim, bir ay gidemem artık. Barış’ın gözüne hiç görünemem, bittim ben)

Durum budur. Küçük çocuk muhteşem bir şeydir. O bir yaratıktır; barındığı yerdeki bütün odaları bile muhteşem kokutmayı beceren harikulade bir yaratık. Toprak ise tapılası bir mikro insan olmuş tam.

Delicim öpüyorum ailecenek.

marruu

8 Ocak 2008

Soğuk, soğukkk


Amann, bir soğuk, bir kar-buz! Perşembe akşamı eve dönerken- dönmeye çalışırken, arabanın kıçını oraya buraya savurup vücuda yayılan adrenalinden sarhoş olmuşken... dedim ki, eh be Ankara kışı, hoşgeldin. Daha kar yağarken dondu, her yer cam oldu.

Cuma gecesi dışarı çıkmak vardı planlarda. Evin beyi arkadaşlarıyla çıktı, ben de birilerini kandırıp bir Kızılay’a gideyim, biraz kitap bakayım, bir şeyler yiyip içeyim istiyordum. Hiç gözüm yemedi. Oğlanı uyuttum, Chicago’yu koydum. Catherine Zeta Jones, çırpı bacak olduğundan hiç haberim olmayan Reneé Zellweger ve iyice uyuzu çıkmış, hiç bir karizması kalmamış Richard Gere ile başbaşa iki saat geçirdim. Yani müzikal olayı bir noktadan sonra çok açmıyor sanırım beni, ama danslar muhteşemdi. Beğendik, beğendik, iyi oldu. Evde herkes yattıktan sonra (ki bu o gece 9.30’a tekabül etti) sakin sakin film izlemek iyi geldi.

Kar yağması güzel ama beraberinde belli bir kıstırılmışlık duygusu da getiriyor. Araba olayı başlı başına bir stres zaten. Neyse, kazasız belasız gidip geliyoruz okula çok şükür. Oğlan vır vır vır hiç durmadan konuşuyor. Çok buzlu yerlerde oğlum bir sus diyorum, orayı atlattıktan sonra konuşmaya devam.

Kış güzel, ev sıcak, ruh hali dingin. Gelecek hafta Cuma da dersler kesiliyor. Mmm, pek keyifliyim bu aralar.

marruu

2 Ocak 2008

Yeni Yıla Dair...


Aslında yazının en başından bu kadar hüzünlü bir yeni yıl yazısı yazmak istemediğimi söylemeliyim. Ama gelen bu, buraya dökülen bu.

Ne istiyorum? Ne istediğimi bilmek istiyorum artık. Bunu hiç bir yere çarpmadan keşfedebilmek istiyorum. Kırmadan, dökmeden. Kendim bu kadar kırılganken etrafı incitmeye hiç bir hakkım olmadığını dibine kadar biliyorum bir yandan da. Aslında galiba beni sürekli zorlayan bu. Kendi çatlaklarımı baz alarak etrafın da bu kadar hassas olduğunu varsaymak. Belki etraf benim kadar titrek değildir. Bilmiyorum. Belki tam tersidir gerçek; üzerine bastığım ve kendimi güvende hissettiğim zeminin altı çoktan boşalmıştır belki de. Ne enteresan bir düzlem bu; iki uca çarpıp duruyorum, bir o tarafa bir bu tarafa. “Belki”ler kullanarak. Bir türlü anlamayarak, işin içinden çıkamayarak.

Artık iyiden iyiye bir tür akıl hastalığım olduğunu düşünmeye başladım. Bu da iyice yoruyor. Gereksiz hüzünlerimden bahsediyorum şu anda.

“Ne bu şimdi miso? Güzel geçmedi mi gecen? “
“Geçti.”
“Yani bundan daha sakin, keyifli, alkol oranı hiç bir fışkırmaya mahal vermeyecek şekilde tam kıvamında, pozitif enerjinin haddi hesabı olmayan bir gece olabilir mi?”
“Olabilir belki tabi, ama bu dün gecenin keyfini sarsmaz asla.”
“Eee, ne oldu peki?”

Bilmiyorum ki. Kapıya çıkıp gidenlere el sallamak ani bir darbe vurdu güzel olan her şeye. Eve girip mutfağı ve ortalığı topladıktan sonra camın önüne sandalye çekip dışarıya baktım uzun bir süre. Kendi içimi görmeye çalışarak. Dışarıdaki hiç bir şeyi görmeyerek. Bu ne menem bir ruh halidir kardeşim? Sanki gideceklerini beş saniye önce haber almış gibi, ve hatta tamamen hazırlıksız yakalanmış gibi iki omzumu da yerlere kadar düşüren, hüzünden suratıma ha ağladı ha ağlayacak aptal çocuklarınki gibi alık mı alık bir ifade konduran bu üzüntü nedir?

Nedir cidden? Bilmiyorum. Belki de beraber yapılan her şeyin bu kadar güzel ve hep yapılıyormuşçasına doğal olması bitişleri dayanılmaz hale getiriyor. Bu insanların suratına baktığımda, Allahım bu ne güzel insandır diye o anda sevinçle kahkaha atıp hemen akabinde hüngür hüngür ağlama hissiyle dolup taşmak nasıl bir şeydir?

Bu çalkalanmayı doğal bulmuyorum aslında. Evet, bir tür kendimi yargılamanın sonucu bu saptama. Bu ne yaşım, ne de psikolojik sağlık bağlamında normal değil, biliyorum. Tehlikelerine hiç değinmeyeceğim bile. En büyük tehlike bar bar bağırdığı için söyleyeyim bari: Bu süremez miso!! Hayat bu değil; senin veya onların hayatı bu değil. Bunu yaşamak, devam ettirmek istemek çok çok tehlikeli bu noktada. Gitmek istememek ya da gitmelerini istememek olmaz. Ve tabi senin gibi ruh dalgalanmaları yaşayan bir için aşırı doz demek. Kaldırmaz bünye.

Tam iç dengelerimi oturttuğumu düşündüğüm bir anda aniden bu kadar hırpalanmak dehşetli sarstı. Hiç bir travmatik olay olmadan bu kadar üzülmem ise kendime olan güvenimi en dibinden dinamitliyor aslında.

Ben anladım.
Hiç “adam” olmayacağım.

marruu

28 Aralık 2007

Çok olmuş uğramayalı


Bir hayli olmuş yazmayalı. Aslında kafamda hep bir takım şeyler var, ama bir türlü yazamadım. Neden? Anlamadım da. Böyle geçip gitti işte günler.

Bayram geçti önce. Sevdiğim sevmediğim ve hatta tanımadığım bir sürü insanla öpüştüğüm bir bayram oldu yine. Et kokulu evlere girdik, rahatsız bir şekilde ayrıldım ben çoğundan. Eşimin ailesini uzun süre önce ikna ettiğimiz için onlar bağış yaptı sağolsunlar; ev güvenli bir ortamdı bizler için. Ama o kadar kişiyle öpüşmenin bedeli ciddi bir grip oldu. Ateşli terlemeli filan. Burun içi ahali hala beni terketmiyor ama en azından ateş bitti. Ilgaz da garip bir şekilde yırttı, gelgit nezle şeklinde atlattı.

Bayramda Burcu buradaydı. Bizim gittiğimiz gün geldiler. Neyse, cumadan dönebildik Ankara’ya. Çıktık bir gece, iyi geldi. Buralarda olduğunu bilmek bile iyi geliyor aslında. Aynam o benim. Birbirimizin ne hissettiğini bile anlıyoruz. Konuşmaya gerek yok, bakmak yetiyor onunla.

Okul için hazırladığım telafi sınavını teslim ettim. Üç kere geri döndü. “Şuraya da şöyle yazalım misocuğum, burayı böyle diyelim misocuğum. Sen ne dersin?” Misocuğuna da sana da. Ben diyeceğimi demişim, sen de alternatif getiriyorsun. Yaz o zaman yahu; elli kere çıktı al, mail at, bak, düzelt bilmem ne. Bir sürü fuzuli iş. Gelecek dönem almayacağım bu görevi. Sıktı, bayılttı.

Gulşad’cığımla ufak bir gerilim yaşandı. Telefon faturası 65 lira gelince “lütfen evden cep telefonunu arama, cep telefonundan ara, bak çok pahalı oluyor,” dememize bozuldu. Söylememeli miydik anlamadım? Çok da yumuşak söyledik ama. İki gündür hafif bir don yağına bulgur pilavı modu var evde. Yavaş yavaş çözülüyor ekselanslarının buzları.

Ufak ufak yoğunluğum azalıyor sanırım. Bugün Ilgaz’ı okuldan alabildim mesela. İyi geldi, tip arkaya oturup vır vır konuşup duruyor, konudan konuya atlıyor, ben konuyla ilgili bir şey sorduğumda kafasında başka bir şey varsa hiç sallamadan o konuya geçiş yapıyor falan filan. Komik bebe, dönüp yanaklara dalasım geliyor.

Yazayım ben böyle yahu, bu da iyi geliyor.

marruu

10 Aralık 2007

Sen kimi kurtarıyorsun Miso?


Göksu’ya gittik yine. (Ya ben galiba bir yirmi yıl sonra size Bakırköy’den yazıcam; ne yapayım, çok seviyorum içmeyi. Bir de tabi kamuoyu araştırması yapıyorum sıkça. Bakıyorum benden sık ve fazla içenler de var, hoooop, Göksu’ya zıplayıveriyorum akabinde) Bu sefer iki arkadaşımızla gittik. 2000 yılında evlendiler. Yaklaşık bir buçuk senedir de ufak çaplı zelzeleler yaşıyorlar. Çok sık görüşmesek de biliyorum hikayeyi.

Oğlan benim eski arkadaşım. Gençlikten. Ta liseden, öyle söyleyeyim. Lisedeyken taşınmışlardı “mahalle”ye. Çok hoş biriydi; şimdiki gibi sürekli kilosundan şikayet ederek gezmiyordu. Hoş, uzundur o gençliğimizdeki gibi de değil. Çok okumazdı, ama bilirdi. Konuşacak bir şeylerimiz olurdu hep. “Mahalle” güvenli bir yerdi, yan mahalle yoktu delikanlılarıyla dövüşülecek. Geceleri dışarı çıkar otururduk. Öyle içme-kusma seansları olmazdı. Yürüyüşe çıkan aileler adam gibi oturduğumuzu görüp içleri rahat bırakırlardı bizi dışarıya.

Bu arkadaşla da hep “arkadaş”tık. Hep bir hayranlığım vardı gerçi; interrail hikayelerine, o özgürlüğüne, sevgilisinin gelip ailesi evdeyken onlarda kalabilmesine, adam gibi oturup film izleyebilmemize. O da bana karşı öyleydi. Böyle dayanılmaz bir kadınsılık zaten uzağımdan bile geçmedi hiç bir zaman; ama başka bir şehirde okuyor olmam, şimdi komik ve sığ görünse de o zamanlar bütün kızlar utangaç’ı, cici-kız’ı oynarken benim bunlarla takılabilmem, zaman zaman içebilmem filan belki farklı bir şeyler yaratmıştı. Nasıl başardık bilmiyorum, ama bu arkadaşlığı hiç bozmadık, hiç saçmalamadık.

Şimdi farklı biri olmuş. Üç ay öncesinden bile farklı. Ve yapayalnız bir çocuk gibi. Geçenlerde kuzenimle yemeğe çıkmışlar. “D. boşanmak istiyor ama ben istemiyorum,” demiş. “Tehdit ettim, oğlanı vermem diye korkuttum, şimdilik bir şey söylemiyor, ama korkuyorum,” demiş. O kadar çaresiz ki, saçmalık örgüsü ha babam, de babam devam ediyor. Yemek boyunca da karşılıklı yapılan en ufak espriden bile alınmalar, sen çaktın-ben daha çok çaktım laf karşılamaları filan...

Yemeğe çıkmadan önce “kurtarabilir miyiz acaba” diye düşünüyorduk evin beyiyle. Kurtaracak bir şey pek kalmamış ne yazık ki. Beraber yaşamayı becerememişler, çok yormuşlar birbirlerini, bir o kadar da tüketmişler.

AŞK ve TUTKU üzerine yazacak bir kamyon şey var tabi, ama bir o kadar da susulması gereken bir konu oldu. Yaş itibariyle sanırım. İşin en kötü tarafı, bu kadar saldırgan ve bıkkın iki insanın hayatlarına birileri girdiği anda yine bahar çiçekleri gibi açacak olmaları. Tükettiğimiz şey birbirimize dair oluyor ne yazık ki, birbirimizin kapılarını çarpıyoruz suratlara. Dışarıya hep açık olan başka kapılar var; biz bilmesek de, farkında olmasak da varlar.

Aslolan, bitirmeden yaşamayı becerebilmek. En tehlikeli kumar da çocuk üzerine oynananı. Asla yapılmaması gereken.

marruu

1 Aralık 2007

Bakamazzz


Geçen Cumartesi akşamı Vatan Bilgisayar’a uğradık evin beyiyle. Söğütözü’nde devasa bir elektronik dükkanı. (Bu konularla o kadar alakasızım ki, bu tür yerlere dükkan derken garip geliyor, mağazayı da pek yakıştıramıyorum, başka bir adı varmış gibi hissediyorum). Vatan’da bir Finansbank şubesi var. Eşimin kredi kartı bilgilerinde bir eksik varmış, onu tamamlamaya gittik. İçeri bir girdik ki, cehennemi bir kalabalık. Kasada neredeyse 30 kişilik bir sıra. Meğer laptoplardan birinde yaklaşık 500 liralık bir indirim yapmışlar. Aynı sıra her reyonda var gibi; dükkaninsna kaynıyor. İçim sıkıl sıkıl, mızımam an meselesi. Neyse, aşağıya indik, Finanskız’ın önünde de bir grup insan. Finanskart’la bu satılan zımbırtılara bilmem kaç taksit yapıldığı için herkes kart almaya çalışıyor. Kızın masasının 1.5 metre ötesindeki sandalyelerden birine oturdum. Eşim de kızın hemen önüne. Beş dakika sonra iki âmâ bey geldi.

“Ee, biz kart alacaktık, form doldurmamıza yardımcı olur musunuz?” dediler kıza. Kızın başını kaşıyacak vakti yok.
“Ben olurum,” diye atladım hemen, aldım adamları masaya. Tam doldurmaya başlayacağım, Finanskız geldi.
“Yalnız işlemleriniz bugün onaylanamaz, bir haftaya ancak gelir kartınız.”
Adam: “Neden? Gözümüz görmüyor diye mi?”
Finanskız: “Eeee, genel merkezimiz, hebe, gübeee...”
Miso: “Nasıl yani? Herkese hemen kart veriliyor diye biliyorum ben. Yanlış mı biliyorum?”
Finanskız: “Şey, cvkafgakfjavn.., + sorunun cevabı olmayan bir sürü kelime...”

O sırada Finanskızın masasında sırasını bekleyen bir kadın, “bakar mısınız, pardon?” diye çemkirdi. Ben zaten içimden yükselip boğazımda bekleyen höykürmeyi bastırmaya uğraşıyorum, uygulanan çifte standarttan midem bulanmış, kadına şööyle bir baktım. Anlasın diye. En mermer suratımla. “Bir saattir onay bekliyoruz, bakar mısınız?” deyiverdi yine. (Onayı da genel merkezden bekliyor moron, kızın yapacağı hiç bir şey yok). “Bakamazzzz” diye bağırıverdim. “Biraz daha bekleyin siz.” Kadın hala bir şeyler diyor, ama onunla uğraşacak vakit yok. “Anlamadı hala, anlamıyor yahu” diyebildim sadece. Herkese 1.5 saatte kredi kartı veren bu Finansbank’ın böyle bir ayrımcılık yapıp yapmadığını öğrenmeye çalışabildim ancak. (Hala da öğrenemedim) Finanskız’a da hiç bir şey diyemedim. O kadar iyi niyetli ve hanımefendiydi ki.

Sonuç: Finansbank bu adamlara anında kredi kartı vermiyormuş. Neden? Genel merkezimizin.... Adamlar kartı alamadı, ben bakar mısınız kadınını paralayamadım, Finanskız’la tartışamadım...

Boğazım düğüm kaldı.

marruu

25 Kasım 2007

Sular Duruldu


Hayatımın gidişatının nasıl bu denli dış etkenlere bağlı olduğunu görüp şaşırıyorum. Bazen diyebilmek ne kadar rahatlatıcı olurdu şimdi... Oysa sıklıkla demek bile bu dış etkenlerin ağırlığını hafife almak gibi olacak; haksızlık etmeyeyim. Yakışmaz. Aferin miso.

Şimdi bu giriş paragrafından ne kendini sürekli yiyen, huzursuz, iç sorgusu bitmeyen biri olduğum ortaya çıkıyor, değil mi? Evet, ne yazık ki öyleyim. Bunun yorgunluğu da herşeyin cabası zaten. (Bu paragrafı kocaman bir parantez olarak algılayabilir miyiz, lütfen?)

Gelgitlerim bitti gitti diyebilmek ne güzel. Hele de hissedebilmek... Gelgitler biter mi? İniş çıkışların ancak yükseklikleri azalabilir; asla bitmezler, asla, değil mi? Ama bu aralar bu yükseklikler aşağılara çekildi gibi görünüyor. Tamamen dış etkenlerden, yaraları iyileştirecek kadar güçlü dış etkenlerden.

Dış etken bir çok güçlü: Kemanı aldım. Kıvır, A.K ve ben gittik almaya. Yalnız gidemezdim zaten. Nasıl bir heyecan, nasıl bir iç kıpırtısı anlatamam. (Bu arada, yalnız gidemeyeceğimi bildiğim veya yüzleşmesem bile hissettiğim yerlere hep bazı kurbanları sürüklediğimi fark ettim. Blogdaki yazılarımdan farkettim biraz da. Aslında blog öncesinden de var bir iki kurban. Sürüklediğim kurbanların da hep canımın içi olduğunu gördüm. Teşekkürler kurbanlar). Müzikevinin sahibi biz gittiğimizde yoktu. Yanımda götürdüğüm notalardan biraz çaldım; bir kaç hafta önceki etkinin serap olmadığını görmek istedim. Çalmadan önce de değişik bir korku; ya abarttıysam, ya öyle değilse, ya hıdırhıdırdırdır... Yok, her şey o günkü gibiymiş. Sonra beyefendi geldi, biz kemanı alıp çıktık. Kemanın kutusu mor, miso’ya uymayan tek şey o oldu. Olsun, içindekinin yarattığı dalga yeter.

Dış etken iki farklı bir güçlü: Burcu geldi. Pazartesi gecesi babamın emeklilik yemeği var. İşini ayarladı ve gelebildi. Orada olması gereken on kişiden biri de oydu; gelemeseydi kahrolurdum cidden. Hepimiz bir zil-tak-oyna ruh haline girdik. Burcu’nun üzerimde iyileştirici bir etkisi var, huzur verici. Ona baktıkça ve kendimde sinir olduğum ama onda eser bile olmayan huylarımı düşündükçe marrr-gurrr-purrr diye kediler gibi ötesim geliyor. Cumartesi gecesi bir şeyler içmek için evden çıktık ama sis yüzünden bir kilometre sonra geri dönmek zorunda kaldık. Eve mi döndük? Hayır. Mahalle bakkalının önüne çekip arabayı birer bira içtik, hayatımızdaki güzelliklerden konuştuk, özlemlerden, yenemediğimiz gerzekliklerden... Çok seviyorum, çok. Canım Burcu.

Dış etken üç aslında dış etken değil. İki senedir dış mı iç mi karıştırdığım bir hale gelen bir dostluk. Cuma gecesi T,B,Gizmo ve AK bana öğretmenler günü hediyemi verdiler. Elif Şafak’ın Siyah Süt’ü. Bir de dört kedi fotoğrafının olduğu kart albümü. Herkes kendine benzeyen kediyi seçmiş, içine nefis şeyler yazmış. Kimi mırıl mırıl bir kedi bulmuş, kimi sev-beni-sev-beni diyen, kimi şekerleme-lokum gibisini, kimi de mıymız mı mıymız bir kediyi. Dışındaki kediler, içindeki yazılar, kitabın kendisi... Ne diyebilirim ki? Yaralarım işte böyle uçar gider. Teşekkür etmek de yetmez ki...

Sular duruldu bu aralar. Dış etkenlere müteşekkiriz. Bir süre böyle giderse pek bir sevineceğiz.

marruu

15 Kasım 2007

Kıl Payı


“Kıl payı” yırtıyoruz bazı şeylerden. Saniyelik oluyor bir çoğu. Kapıdan çıkıyoruz, arkamızı dönüyoruz ki bir şey unuttuğumuzu farkediyoruz. Hemen eve girip o şeyi alıp dışarı çıkıyoruz. Dışarı çıkmadan hemen önce telefon çalıveriyor. Telefonumuzu evde unutmak üzere olduğumuzu, kimbilir ne önemli (!!) çağrıları kaçırmaya ramak kaldığını anlayıp gülümsüyoruz.

Yolda giderken kafa ikircikleniyor. Şuraya uğrayıp bir şeyler alsam mı diye düşünüp duruyoruz. Gideceğimiz yere geç kalır mıyız, kalsak ne olur hesapları yaptıktan sonra uğrayıveriyoruz. Alıyoruz her neyse kafamızı meşgul edeni. Yola çıktığımızda az ileride trafiğin tıkalı olduğunu görüyoruz. Ya bir kaza, ya da yola devrilmiş yaşlı bir ağaç trafiğin sebebi. Bu sefer içimiz üşüyerek tebessüm ediyoruz. “Kıl payı,” diyoruz içimizden, yanımızdaki sahneye pek bakmamaya çalışarak.

Bir şeyler yazıyoruz, yalnızca kendimize ayırdığımız. Sonra o sefil kağıdı ortalarda bırakıyoruz. İçimiz pır pır; lütfen okunmasın, lütfen yalnızca bana ait kalsın diye kıvranıp duruyoruz. Ya da bir şeker hastası gibi gizlice bir şeyler yiyoruz; yemememiz gereken, kesinlikle sakıncalı olan. Gizli gizli yiyoruz güya, ahh o gizliliğin tadına doyulmaz hazzı. Ambalajı ortada bırakıveriyoruz. Gene aynı pır pır... Noolur görülmesin, anlaşılmasın. Sonra gidip baktığımızda yazının olduğu sayfayı bir kenarda buluyoruz, bıraktığımız kenarda. Veya büyük bir hazla mideye indirdiğimiz lezzetin ambalajını masa örtüsünün eteğine takılmış sarkarken buluyoruz. Kimse görmüş olamaz.

Suçlu suçlu tebessüm ediyoruz.

“Kıl payı,” diyoruz muhteşem bir rahatlama duygusuyla. Ve o kadar da haksız olmadığımızı düşündüren arsız bir zafer duygusuyla.

marruu

9 Kasım 2007

Gelgitlerim


Hayatımın en gelgitli, en enteresan dönemlerinden birini yaşıyorum sanırım. Ya da sanmam; tam anlamıyla yaşıyorum. Şimdiye kadar hiç bir zaman içimin bu denli çalkalandığı, psikolojik olarak yalpaladığım bir dönem olmamıştı. Nedeni? Bilmiyorum. Çok somut bir şeyler kurgulayamıyorum.

Biraz evliliğimle ilgili bir şeyler var sanırım. Yaptığım evlilik başıma gelebilecek en talihli olaydır desem abartmış olmam. Kalite bağlamında üzerine adam tanımam diyebileceğim bir eşim var. Ama kişiliklerimizdeki farklar... Beni çeken, bir zamanlar büyüleyen farklar şimdi “fark” olduklarını belli etmeye başladılar galiba. (Ya da ben mi geç anlıyorum acaba? Pek de uyanık geçinirim ama...) Eşime olan sevgime dair en ufak bir şüphe bile duymuyorum; öte yandan içine düştüğüm, hatta yüzüstü kapaklandığım yalnızlığım bazen dayanılmaz hale geliyor. Sağır sessizlik, bazen bugün-sen-ne-yaptın/ben-ne-yaptım konuşmalarının bile yapılmadığı günler... O televizyon hep açık, nöbetçi televizyon seyircisi gibi oldu eşim. Mutfağa gidip başımı ellerimin arasına alıp oturuyorum ve içinden çıkılmaz halimize, ya da halime bakıyorum. Hiç bir çözüm üretemeden bakakalıyorum. Çözüm yok, çünkü karşımdaki tabloda bizden bir eski model kayınpeder ve kayınvalide var. Onları düşündükçe iyice ürküp mutfağı ve daha iyisi kendimi terkediyorum. Bir insandan değişmesini istemeyecek kadar, bunun işe yaramayacağını, her şeyi daha da zor hale getireceğini bilecek kadar büyüdüm artık.

Biraz da yaşla ilgili bir şey galiba. Yani bilemiyorum, bunu kendime de hiç yakıştıramıyorum, ama yaşlanmakla ilgili bir takım sıkıntılar yaşıyorum sanırım. Yaşlandığımı hissetmek, daha erken yorulmak, daha da erken yatmak istemek... Herhangi bir korku yaşıyor değilim, öyle tipik sarkıcam, buruşucam paniği filan yok. Hatta onu da sevimli bir merakla bekliyorum. Ama nerden çıktı bu yaş takıntısı birden? Hormonlar böyle yapıyor olabilir mi? Hormonlar böyle yapıyorsa yaşımla mı ilgili? Yani geçen sene yok muydu bu hormonlar? Geçen sene her şey yolundaydı da, bu sene mi hortladı her bir depresif öge?

Bugün Deli’ye gittim. Toprak kucağımda oturdum kaldığım süre boyunca. Toprak’ın kafası burnumda, yanağı yüzümde, ayaklar kucağımda kıpır kıpır... İçim başka kıpır kıpır... Bu nasıl bir hazdır? Bu hiç bir kadının yadsıyamayacağı bir duygu sanırım. Bebek kokusu burnundan gitmiyor hiç bir annenin. Bebek hasreti hiç bitmiyor. Hatta deli’ye “birileri doğursa da sürekli bebek sevsek,” dedim. Kucağımdaki Toprak’a baktım; biraz, biraz olsun sevindim. Toprak iyi geldi bana; canım Toprak, canım deli.

Ben böyle değildim, inanın değildim. Bu halim de-her ne kadar zaman zaman kendimi daha iyi hissetsem de-ciddi bir süredir benimle birlikte. Bir garip kıyaslanma hissi doldu içime. Tercih ediliyorum gibi geliyor, terk ediliyorum gibi geliyor. (GİTME, NE OLUR GİTME diye bağırasım geliyor. Kime? Bilmiyorum. Belki etrafımda tutunabileceğim herkese.) Hastalıklı bir insan halleri... Bazı dostlar var, can dostlar, anlatsam geçer mi acaba diye düşünüyorum... Sonra neyi anlatacağımı düşünüyorum... Hiç bir şey bulamıyorum ve vazgeçiyorum. Mız mız mızıklanmak gibi geliyor... İstemiyorum. Gidip yatmak, uyumak istiyorum. Uyandığımda kendimi tekrar iyi, güzel, değerli hissetmek istiyorum.

Stada gitsem diyorum. İçsem diyorum. Dibini görsem diyorum.

Artık geçsin diyorum.

mar

3 Kasım 2007

Kalbim paramparça


Evde keman çaldıkça Ilgaz yeşillenip duruyordu. Bi ver, bi tutayım, bi çalayım. Veriyorum ama içim pır pır. Düşürse yandık. Alıyor, tutuyor da sıpa. Gayııır, guyuuurrr.

“Ya koca, bir keman fiyatı soralım mı?”
“Soralım ama sen demiyor muydun bu çok zor, başka bir şeyden başlasın diye?”
“Ya bi soralım. Ders filan aldırmayalım. Eline alsın yeter. Belki ısınır. Yay çekmeyi öğrense yeter.”

Bugün Yukarı Ayrancı’daki Çankaya müzik evine gittik. Yanımızda benim keman da var. Uzun süredir bir hırıltı geliyor kulağıma. Kaç kişiye sorduysam duyuramadım. Bir de çoğu zaman çift tel basıyorum. Sinir oluyorum. Acemi gibi. O acemiliği aşalı çok uzun oldu aslında. Kızılay’daki Çankaya müzik evine gitmiştik geçen hafta. Bir sorduk ki 75 liraymış keman. Komik, di mi? 75 liraya ne var ki? En uyduruk cep telefonu bile 75 lira değil artık. (Yaşasın Çinliler!) Ama almaya cesaret edemedik; yarım keman mı,üç çeyreklik mi bilemedik. Ilgaz’a keman sorarken benim kemandaki sıkıntıdan bahsettim. Oradaki inanılmaz derecede beyefendi görevli bize diğer şubeye gitmemizi söyledi; kemanımı götürmemi de tavsiye etti. Müzik evinin sahibi bey ud ve kanun yapıyormuş, oğlu da keman. O anlar dedi.

“Sanırım eşikle ilgili bir sorun var.”
“Nasıl bir sorun?”
“Çalarken iki tele birden sürünüyor yay. Özellikle re ve sol tellerine.”
“O sizin acemiliğinizden olabilir mi?”
“... Sanırım o kadar acemi değilim ama...”

Ufak bir odaya geçtik. Adam bir süre kemanıma baktı. “Bu kemanla nasıl çalıyorsunuz anlamadım,” dedi. Klavyesinde çok ciddi bir sorun varmış. Gövdesi de garip bir şekilde şişmiş. Eşiği yüksek gibi görünüyor ama eşiği indirsek bu sefer de... “Mesela bu kemana bir bakın...”
“Bir çalabilir miyim?”
“Ama çalarsanız kendi kemanınızdan soğursunuz,” dedi.
Nasıl olabilir böyle bir şey??? diyemedim. İnsan müzik aletinden soğur mu? Adamın gösterdiği kemanı aldım. Na ra lala la la la la la la laaaa...

Kulaklarıma inanamadım. İçimde çalsam bu kadar olur. Adam gülümsüyor; biliyor çünkü. Afedersiniz ne kadar bu keman? Şu kadar. Hadi yaaa. Ufak odadan çıkıp büyük mekana geçtik. Amacımıza odaklanmaya çalışıyorum, beceremiyorum. Toparlan miso, buraya Ilgaz’a keman almaya geldiniz. Adam bir şeyler anlatıyor; ben bir kendi kemanımı düşünüyorum, bir de adamın oğlunun yaptığı kemanı. Bir yandan kendi kemanımın artık işe yaramadığını düşünmek kahrediyor, diğer yandan adamın verdiği kemanın sesi hala içimde zınnn zınnn ediyor. “Biz sizin kemanı tamir edemeyiz,” dedi adam. “İsterseniz birilerine gösterin ama sapı çıkacak, ...” Başladım ağlamaya. Utanarak. Yüzümü diğer tarafa çevirerek. Üzüldüm çok. Evet, yeni keman çok güzel ama eskisini çok seviyorum ben. Farklı bir ilişki bu, aaa bu daha iyiymiş deyip kopuveremez ki insan. Kopuveremez ki miso.

Ilgaz’a kemanı aldık. Evde denesin bir süre. “Bak, her gün on beş dakika çalacaksın bu kemanı, yoksa üzülür, sesi kısılır,” dedi adam. “Tamam,” dedi Ilgaz. “Anneciğinle birlikte çalarsınız, olur mu?” “Olur,” dedi bizimki, mutlu mesut. Sonra bana döndü. “Gözünüzden yaş geldi, çok üzüldüm,” dedi. “Lütfen üzülmeyin, her şeyin bir ömrü vardır. Bizim keman size şu kadar olur, onu da on taksite bölerim. Güzel çalıyorsunuz, devam etmek istiyorsanız bence iyi bir enstrüman edinin. Bence siz bir düşünün,” dedi. Teşekkür edip çıktık. Ben darmadağın olmuşum; bu kadar üzüldüğüme de ayrı bir şaşkın halde...

Göksu’ya gittik. Rakıları söyledik. Benim aklım da, kalbim de bir kendi kemanımda, bir de o içimde öten kemanda. Ne düşünüyorsun, alalım, bak on taksit de yapıyor, dedi koca. Millet bu parayı her sene cep telefonuna harcıyor, dedi. Hadi ya? dedim. Bak sen telefonlarını 5 senedir kullanıyorsun, en az üç nefis keman parası cepte 5 senedir dedi. Ya hem pratik, hem duygusal, adama bak. Bir de tabi benim anlayacağım örnekler veriyor ya, bitiyorum.

Bu hafta konservatuara götüreceğim kemanı. Bir soracağım. Eğer tamir olmazsa yenisini düşünürüz. Olursa gerçekten çok mutlu olacağım. Hem de şimdiye kadar kendimin bile farketmediği kadar çok mutlu olacağım.

Lütfen olsun...

30 Ekim 2007

Bayrağım

Yaş yedi. Daha yazma öğrenemedi ama bayağı okuyor. Zaten okula başlamadan önce sökmüştü bilgisayarla. Ama hala küçük harfleri okuyamıyor pek, büyük harfler tamam.

Neyse. Hafta sonu ödevlerimizden biri Cumhuriyet-Bayrak konulu bir şiir ezberlemek. Ya Hayat Bilgisi kitabı sayfa 24'deki 2 kıtalık Bayrağım şiirini ya da evden bulduğu bir şiiri ezberleyecek. Evde henüz böyle bir şiir, foto vs donanımımız yok. Daldık hayat bilgisi kitabına. Ben söylüyorum, Ilgaz tekrar ediyor.

İlk kıta: Kanım gibi al/Göklerde kartal/Türk'e istiklal/Sensin bayrağım
Ilgaz versiyonu: Kanım gibi arr-harr/Göklerde kargalar/Türk'e sittikmal/Sensin bayrağım

(miso gülme, çocuğun onuru kırılacak)

İkinci kıta: Daima hür kal/Dünyaya ün sal/Her şeyden kutsal/Sensin bayrağım
Ilgaz versiyonu: Daima hürkar/Dünyaya hünsar/Her şeyden kutsal/Sensin bayrağım

(Gülmekten gözlerimden yaşlar geliyor, bizimki tekrarlamaya devam ediyor)
"Daima ünsal, dünyaya hünkar..."

Çocukcağız "sensin bayrağım" derken belirgin bir rahatlama yaşıyor. Gerisini Japonca şiir gibi, bir kuruşluk bir şey anlamadan söylemeye uğraşıyor.

Bir tür psikiyatrist seansı gibi oldu. O kadar çok güldüm ki acayip rahatladım. Bu arada şiir ezberlemenin faydasını bilen varsa ve beni aydınlatabilirse pek sevinicem.

marruu, marruu, marruu

23 Ekim 2007

Kadının olamammm


Filmin ismi dayanılır gibi değildi aslında, evet, biliyorum, sezmeliydim fragmanda gördüğümde. Ama konu gıdıklayıverdi. Mutlaka gidilecekti. Geçkince bir hatun genç bir erkeğe aşık olur. (Geçkince bir hatun derken lütfen önünüzü ilikleyin; kendileri Michelle Pfeiffer sonuçta-adını bile doğru yazmak mümkün değil.) Acılar çekilir, aman da belki güzel tarif edilir diye düşünüldü; fragmandan anlaşılan buydu.

Ben aslında cidden bu acıları görmeye gitmiştim (heheh). Olur mu kardeşim, sen tut yarı yaşında bir adama aşık ol! Biraz kassan kızınla bile çıkabilir. Haydi bakalım, gözyaşlarını görelim, acuk da mahalle baskısı+evlat kınaması...

Geleneksel miso seniii! Oralarda işler böyle yürümüyormuş bak! Hatun 40, oğlan daha 30 değil. Hatun zaten vücut bağlamında inanılmaz ebatlarda. (Bu kadarı terbiyesizlik diyesi geliyor misonun. Ve diyor da haliyle) Ama yüzü hafiften anlamsızlaşmaya başlamış ne yazık ki. Artık botoks mu, kulak arkası yukarı çektirme mi, bilemiyoruz. Çok yakın çekimlerde bile bir tek çizgi yoksa orada, bir nümero var demektir; miso yemezz! Bizde bile ufak çaplı bir harita oluşmak üzere.

Oğlansa dünya şekeri, süper bir şey. Ama birlikte gittikleri disko sahnesi bir felaket. Kadını yaşı yüzünden küçümseyen hıyardan tutun da, oğlanın yaptığı folklorik+Singing in the Rain’den apartılmış figürlü dansı eğlendiklerine dair ikna etmekten çok uzak. (Bizde bir eğlenme emaresi yoktu; bilakis utandık)

Bağlıyorum, çünkü biliyorum ki filmde bayıldığım orada bayıyorum. Ne boş filmmiş ki, çekilen acı yalnızca bir kaltağı kıskanmaya dair bir acı mealinde yansıtıldı. Filmin sonunda da “ay ben yanlış anlamışııaam” cümlesi her şeyi çözmeye yetti.

Yok ya! Böyle bir şeye girişiyorsan, cesaretin varsa aşka, elinde sürüklediğin çuvalın içinde getirdiğin acılar, sevinçler, alışkanlıklar, çocuğun, kabuk bağlamış yaralar, kanamaya hazır yaralar, yeni yeni açılacak yaralar... Yok mu bunlardan sende be kadın! Minileri çekip fıstık gibi bacakları gösterince, yatağın üzerinde 7-10 yaş grubu gibi sıçrayınca, birbirine krema sıkıp mısır patlağı dökünce oluyor mu bu işler? Her şey yoluna giriyor mu?

Biz de hiç bir şeyden anlamıyormuşuz. Vay be! Hani çok büyük bir beklentim yoktu, ama sığlıktan da midem kalktı. O değil, AliKayhan’la Kıvır da telef oldu arada.

pıhhh

21 Ekim 2007

Aman dedesi yapma eyleme, Gülşad ve Geçen Cumartesi


Yok yok, yerleştik sayılır. Ondan şikayet etmeyeceğim. Ama öyle bir tempo var ki, ben bir türlü şöyle adam gibi oturup bir ya da bir buçuk saatimi sevdiğim blogları okumaya ayıramıyorum. Ve zaman zaman aklıma üşüşen incilerimi de dökemiyorum ne yazık ki. Vah vah. (Ak övgü ak, hehe)

Fizan’a taşındığımız için Ilgaz 3:45’de hareket eden servisten ancak beşe on kala inebiliyordu. Çocuk servisten bir iniyor, üzerinde kıspeti eksik. Ter içinde, aniden basılmış gibi gömleğinin yarısı dışarıda, saçlar sırılsıklam, suratı bulantıdan perşembe pazarı gibi... Bir gece babannesiyle konuşurken, “annem beni aldığında dünyalar benim oluyor,” dedi ya, bitirdi bizi. (Bu laflar da nereden çıkıyor anlamıyorum. Manikürlü ellerimi çenemin altında kavuşturup bu tarz konuşsam anlayacağım). O gece sayın kocayla konuşuldu (Top yüzde doksan bendeydi, ama tabi yüzde on laf duyabilmek bile büyük başarıydı) Anneannede insin denildi. Saat dörtte annemlere varıyor; süpppper di mi? Ama anneannede kim var? Dede var. En doğal hakkı, adamın kendi evi. Fakat dedemiz Ilgaz’a on sekiz yaşında muamelesi yapıyor. Afyon mermeri ne kadar esnekse, babam ondan on kat daha bükülmez duruyor Ilgaz’ın karşısında. Bağırış çağırış, elleri masaya vurmalar, çocuğa ufak tefek bir şey atmalar... (cidden ya, inanılır gibi değil, di mi?) Bu işlerin sonu tabi hep Ilgaz’ın ağlayıp, annemin sinirlerini yatıştırmak için Nervium tarzı bir şeyler almasıyla bitiyormuş. Ben yüzde birine bile şahit olamadım şimdiye kadar. Bana zaman zaman üzüntüden, zaman zaman da sinirden menapoz terleri basıp duruyordu. Sonunda konuştum. Yumuşacık, “biliyorum senin de derdin başından aşkın ama o da daha 6 yaşında, tabi ki sen haklısın-idare ediver be babacım, ama istemiyorsan da servisle eve gitsin, seni huzursuz etmesine asla izin vermem”leyerek... 3 gündür kavga yok. Mucizevi bir gelişme.

İkinci gelişme de Türkmen prensesimiz konusunda. Kendisi geçen Pazar bizi terk etti. Eve 6 saat geciktiğinde neden geç geldiğini sormam ağır gelmiş. Güle güle Leyla sultan dedim ben de. Şimdi Gülşad’la birlikteyiz. Allahım ne harika bir kadın, şükürler olsun yahu! İnsan en azından. Ben öyle parmağımı oraya buraya sokup toz tetkik eden bir tip değilim; olmaktan da pek korkarım. Biraz güleryüz, biraz Ilgaz’a ilgi. İşin mükemmelliği çok önemli değil sonuçta. Daha fazla anlatmayacağım. Elem terefişşş, kem gözlere...

Son olarak Cumartesi bize gelen arkadaşımdan ve oğlundan döktüreyim. Harika sohbet ettik, çocuklar güzelce oynadı. Ama 6 saatin sonunda benim kafa balon olmuştu. Tez elden çocukları dövüp rahatlayasım gelmişti. Ne kadar asosyalim, bu kadar sevdiğim bir arkadaşımla bile bu hale geliyorum. Yaş ilerleyince muhtemelen huzurevine yerleşip, günde en fazla iki üç kişiyle yirmi dakika görüşen illet, aksi bir ihtiyar olacağım. Ya da daha kötüsü olacak. Yapayalnız öleceğim. Tolerans maksimum 5 dakikaya düşmüş olacak çünkü. (Ya 6 saat şişirdi, ne yapayımmmm!)

marruu

12 Ekim 2007

Petek


İlk gördüğümde nefesim kesilmişti. Arı peteği şeklindeki taşların kocaman bir arı peteğine dönüştüğü bir yer bu Petek. Altında olanca güzelliğiyle serilmiş “Boğaz”. Kuzey’le Güney arasında, tam orta noktadaki nefeslenme noktası.

O ilk gün annemleydik. Kayıda gitmiştik herhalde. Miso burası neresi? demiştim kendi kendime. Annem yanımda bütün iyi niyetli gevezeliğiyle ne kadar güzel bir okulu kazanmış olduğumdan bahsediyordu; yüzüncü kez. “İşte bak, burası bile bir gösterge,...” Bense sersemlemiştim. “Ben buraya gelirim,” demiştim içimden. “Burası benim.”

Çok gittim Petek’e. Çoğu kez de yalnız. Çok içtim Petek’de. Yine çoğu kez yalnız. Orası sessiz bölgeydi genelde. Büyük grup yoksa eğer. Başka insanlar hep olurdu, ama herkes kendi halinde otururdu. Zaten öyle çok büyük bir yer değildir, fazla kişiyi kaldırmazdı. Boğaz’a dikip gözlerimi içerdim. Kaçırmaktan korkar gibi başka hiç bir yere bakmazdım. Yutardım aşağıdaki görüntüyü. İçimi sonsuz bir hüzün ve huzur sarardı; eşzamanlı.

Bir keresinde toplu gidildi. Bizden başka kimse yoktu. Grup büyüdü sonra; onun tanıdığı, bunun arkadaşı, eklendikçe eklendi. Etraftaki insanların yarısını tanımaz oldu Miso. Çok içildi, çok gülündü. Sonra gece sakinleşti, duruldu. Bazısı içti, bazısı baktı. Bakanlar gözlerini kaçırmayınca bazısı utandı. Bakışlarını yere sakladı. El çabukluğu marifet yer değiştirmeler oldu. Yalan iltifatlar duyuldu, gerçek olduğu hayallenip sevinildi. Çok içilmişti; herkes en iyi konuşmacı, herkes en çabuk inanacak saftolozlar haline dönmüştü.

O gece tanışılan birisiyle boğaza beraber bakıldı. Boğazın güzelliğiyle mukayese edilmek kolay mı? Başlar döndü, ayaklar yerden kesildi. Masumca sarılındı, masumca öpüşüldü. Bunun büyüsü de, utancı da günlerce sürdü. Gece her aklına gelişinde, Miso’nun karnından kelebekler havalandı.

O kişi daha sonra görüşmek istedi, Miso kaçtı. Cesaret edemedi. O gece Petek’e kalsın istedi. Kelebekler de kendine.

marruu


9 Ekim 2007

Babamın emekliliği


Babam bu yıl kasımda yaş haddinden emekli olacak. Bölümünde çalışan diğer doktorlara Pazar günü evde bir yemek verdik. Samimi bir ortam için ufak olsun dedik, yine kırk kişiyi bulduk. Koşturmacası hepimizi bitirdi; ama geride bıraktıkları her bağlamda çok anlamlıydı. Hiç unutmayacağım bir akşamüzeri oldu.

Babam için yapılan o son derece samimi konuşmada Haluk abinin hüngür hüngür ağlaması...

Söylenen her şeyde ne kadar dürüst, ilkeli ve sevilen biri olduğunun vurgulanması...

Paraya hiç bir zaman, hatta arkadaşlarının hayretini uyandıracak derecede kıymet vermemiş olması...

Çok iyi bir cerrah olmasının yanısıra bir o kadar da iyi bir eğitmen olması...

Ve inat ettiği hiç bir şeyden asla vazgeçmemesi...

Babam da bir konuşma yaptı. Onun konuşması ise Kıbrıs vatandaşı olduğu için bir zamanlar ciddi biçimde mağdur olmasına neden olan politikacılara sitem, yaşadığı korkunç şeyler sırasında desteğini ve sevgisini asla esirgemeyen insanlara kocaman bir teşekkürle doluydu.

Biz? Biz koşturduk, hizmet ettik, duygulandık, bol bol ağlayıp güldük. Ama bir kere daha bu adamı ne kadar çok sevdiğimizi ve ona ne kadar saygı duyduğumuzu anladık.

Benim, kız kardeşimin ve aslında kendisiyle tanışma fırsatı olan bir çok kişinin hayatında tanıyabileceği “duruşu olan insan” tanımını hak eden tek tük insanlardan biridir babam.

Tek dileğim emekliliğin tadını çıkartabilmesi ve anneme biraz daha az nazlanması.

marruu

2 Ekim 2007

Maltepe Meksika hattı


Yeni evle birlikte yeni işler de türedi. Eskiden merkezi sistemli bir apartmanda oturduğumuz için doğalgaz filan almazdık. Su ve elektriği de fatura geldikçe ödüyorduk. Şimdi Melih beye peşin peşin ödemek gerekiyor. Kullanmadan önce gidip satın alıyoruz, mis gibi kendi mülkiyetimizdeki suyu ve doğalgazı harcıyoruz.

Neyse, geçen gün Oyakbank’a gittim su ve doğalgaz almak için. Suyu alabildim ama doğalgaz hesabımızın kapalı olduğunu öğrendim. Hemen panik! “Alo, doğalgaz hesabımız kapalıymış beyim paşam, ne yapıcaz şimdi?” Allahın yaradılışta bir rahatlık verdiği sevgili eşim, “ben zaten kıllanmıştım, mavi kağıdı Ego’ya götürmek lazım sanırım, dur ben bir öğreneyim,” dedi davudi sesiyle. Tabi ki iş bana düştü.

Bugün dersten sonra yollara düştüm. Bu işi yaptırmak için Ankara’nın en güzide semtlerinden Maltepe’ye gitmek gerekiyormuş. Ego’nun bu işleri yapan yeri oradaymış. Oraya bir gittim ki, Ego orayı merkez bellemiş. Birilerine sormadan hemen önümdeki adam sorduğu için 3 nolu kapıya gitmem gerektiğini duymuş oldum. Yüz metre ilerideki üç nolu kapı. Yürü yürü, yüz metre oldu iki kilometre. (Bu yorgunluğu ne zaman üzerimden atabileceğimi bilmiyorum.) Üç nolu kapıdan girer girmez bambaşka bir boyuta geçtim. Hepsi ortadaki avluya açılan tek veya iki katlı harap binalar, girilen her odada hemen bütün vücudu saran, köşe bucak her yere sinmiş kesif bir sigara, ayak vesaire kokusu... Görevliler evlere şenlik. Kendimi bir an Amerika-Meksika sınırında gibi hissettim. Bu kadar mı benzenir! Bir tek kafalarında Meksika şapkalarıyla üzerlerinde pançolar yoktu. Görevli Sançez benden önceki adamla dalga geçti, müşteri de kendi çapında onunla dalga geçti, “övünmek gibi olmasın ama Çorumluyum,” dedi. (Ben bu Çorumluluğun neresiyle övünülebileceğini anlamadım, konu bu hızda nasıl bu memleket durumlarına geldi, hiç anlamadım.) Sonra sıra bana geldi, adam işlemimi halletti ve artık gidip gaz alabileceğimi söyledi. Nereden diye sorduğumda istediğiniz herrrr yerrrrden diye coşkuyla cevap verdi. Ben de aynı coşkuyla fırlayıp gittim ve gazımızı aldım.

Biraz dinlenmek için daha önceden aldığım tavsiye üzerine Beşevler’de bir kafeye girdim. Her yerden üzerime hücum eden nargile kokularıyla kelle oldum. (Bu arada bu kelle olma durumuna bangır bangır çalan Serdar Ortaç’ın katkısı yadsınamaz.) Sonra da özel derse gittim sakin, mutlu.

Maltepe Ego’ya bir gün sosyolojik araştırma yapmak için gitmek lazım. Bir de tabi danışmada uyuklayan adama bir şey sormak için önce “kolay gelsin,” diyen miso’nun bir yalakalık ayarına baktırmak lazım. Adam bile inanmadı yani. Allahtan onunla işim yoktu.

marruu

27 Eylül 2007

Bu aralar


Yeni döneme kendimin bile başa çıkamadığı bir heyecanla başlarım genelde. Çocuklar, kitaplar, okulda olmanın verdiği şekerleme gibi, dudakları yalatan, daha çok, daha çok yemek istemenize yol açan haz. Oysa şimdi 70 yaşındaki insanlar gibi hissediyorum kendimi. Dönem sonu gibi ya da. Elim kolum kalkmıyor.

Bu sene her şey üstüste geldi. O içinden şeker fışkıran üçü-bir-arada kahveler gibi. Taşındık diyorum ama bir türlü ev haline gelemedik. Sürekli yapılması gereken korkunç işler fışkırıyor. Bu Pazar eşim ve kuzen dört saat boyunca çatıdaki anten kablosunu içeri almaya uğraştılar. İş bittiğinde leş gibi bir ev, kırık bir tavanla kartonpiyer ve işi halledemediği için mutsuz bir koca duruyordu karşımda.

Ilgaz ise ayrı bir tiyatro. Gün aşırı hisleniyor, ağlıyor. Ama ne ağlamak. Bir çocuk böyle sessiz, hıçkırmadan, gözlerinin içene bakarak ağlar mı? Anneciğim, ne oldu? Bilmiyorum anne, ağlayasım var. Sarılalım mı? (Hançere ne hacet, yarayı daha fazla kanırtmak mümkün değil.)

Okul da fazla geldi. Yeni kur, yepyeni kitaplar şimdiden bayılttı. Bu dönem keşke daha önce verdiğim bir kuru verseymişim. Her gece neredeyse bir saat hazırlık yapıyorum ve eskiden seve seve yaptığım işe şimdi elim varmıyor. Bitse de yatsam diye hissettiğim için de içime sinmiyor.

Tek güzel şey evde banyo yapabilmek. Sıcacık suyla. Bavul hazırlayıp annemlere taşınmamak. Utanmasam buruşana kadar suyun altında kalıcam. Aslında utandığım yok, su harcamak ağrıma gidiyor. Ilgaz’cım da dün, “ben de seninle banyo yapıcam, rahatlarım, iyi gelir, buyurdu. Şaştım kaldım. Çok bilen otu.

Eski rutine dönmek istiyorum. Biraz kitap okuyabilmek mesela. Ya da sevdiğim bloglara göz atabilmek. Galiba bir kaç haftaya daha ihtiyacım var.

Ondan sonrası güzel olacak.

marruu

19 Eylül 2007

Yerleşmek


Taşındığımız gün, ki geçen hafta Salı oluyor, biz yukarıda, kombiciler aşağıda uğraşıp durduk. Saat sekizde annemlere uçtum oğlanla birlikte. Bitkin, bıkkın, içimden sürekli “korkma miso, bu kaçıncı taşınman, toparlanır biliyorsun,” diyerek. Saat dokuz buçukta eşim aradı. Kombicilerin işi bitip sıcak suyu basınca çalışma odasının duvarından su fışkırmış ve hem o oda, hem de bir altındaki sığınak odası ıslanmış. Ilgaz’ı annemlerde uyutup eve döndüm. Olabilecek en kalabalık iki odada ne var ne yoksa kenara yığılmış ya da dışarı taşınmıştı. Uzatmayayım, bir türlü yerleşemedik. Parkenin altı kuruyup yeni parkenin döşenmesi Cumartesini buldu. Yorgunluk ve bıkkınlık katmerlendi. Yeni yeni düzeltiyor, ev haline getiriyoruz inimizi.

Bu arada benim akşam dersim olduğu için Ilgaz’ın eve dönüş saatiyle ilgili sıkıntımızı çözmemiz gerekiyordu. Ben de, eşim de altıdan önce evde olamıyoruz. Etüde bırakmaya içimiz elvermedi; bir lokma çocuk, geldiğinde zaten turşu gibi oluyor. Anneme bırakmak hiç olmaz, hem annemin haftada iki konkeni var, hem de babamla kuma gibi çekişiyorlar. (Ve ne yazık ki bu babamın yaklaşımından kaynaklanıyor. Kuzu gibi çocuk kafayı üşütüyor) Çözüm bir kadın tutmak. Bir iki sorduk soruşturduk, Türk kadınlar ayda 800 lira artı yol istiyorlar. (Eşim burada tumturaklı bir küfür salladı, ben de bütün kalbimle katıldım). Ayıp yahu, benim maaşımı geçiyor bu durumda! Biz de bir şirket aracılığıyla Türkmen bir bayan bulduk. Türkmen’i de özellikle tercih ettik aslında; çok benziyormuşuz, dilimizi biliyorlarmış, yemek kültürümüz hemen hemen aynıymış filan gibi duyumlar aldık. Bu arada “şirket” dediğime bakmayın, güncel insan tacirliğinin kibarcası. Neyse, gelen bayan, Leyla hanım, ne yemek yapmayı biliyor, ne de doğru dürüst temizlik gördük. Oğlanla çok iyiler diyeceğim, ona da oğlan yüz vermiyor. Hiç anlamadım valla; bir insan yemek yapmayı nasıl hiç bilmez? Ya da cam/yer silmeyi? Bir hafta daha misafir edip, olmazsa el sıkışıp yollayacağım. Hiç olmazsa severek ayrılalım.

Bu aralar olan en güzel şey okulun açılması. Dün Kıvır, Alikayhan, Gamze ve bir arkadaşıyla Çatı’da oturduk. Ben bir şımardım, bir şımardım sormayın gitsin. Dır dır, zar zar konuşup durdum. Dedim de zaten, bunlara tatil yasaklansın kardeşim, otursunlar okullarında paşa paşa. Oh yahu, kendime geldim biraz. Gençlerin ruhunu sömürdüm, yüzüm gözüm gerildi, gençleşti.

Evi de bu hafta sonu bitiriyoruz inşallah. Perde ve avize işleri de hallolursa tamamız. Ama benim boyum yetmiyor, koca efendi de yardım almıyor ne yazık ki. Neyse, bir şekilde halledeceğiz bakalım.

Çok özlemişim burayı. En kısa zamanda can dostların yazılarına dalabilmeyi umuyorum.

marruu

10 Eylül 2007

Taşınamamamamama

“Alo?”
“Ee boyron?”
“xxx nakliyat mı?”
“He, ama abi gelmedi dıha.”
“Ne zaman gelir acaba?”
“Noolduydu ki?”
“Şey, bizim bugün evi taşıyacaktınız da kamyon hala gelmedi. Onu soracaktık.”
“Allahallahkh. Nooldu ki aceba? He dur, abi girdi şimdi.”
“Alooğ?”
“Beyfendi ben şuyum, bugün bizim evi taşıyacaktınız, kamyon gelmedi hala.”
“Ya sormayın, sizin evi taşıyacak olan arkadaşlarla kamyon şöförü kavga etmiş. Gelmeyecekler. Yarın taşıyalım mı?”
“Nasıl yani?”
“Öyle valla. Kusura bakmayın. Ben size adam bulmaya çalışayım.”
“Nerden bulacaksınız pardon?”
“Eheh, buluruz biz.”
“Yok öyle rasgele adamla olur mu? Olmasın. Peki yarın taşınalım.”

Bahtsız mı?
Bedevi mi?
Kutup ayısı mı?
Çöldeydi, di mi?


Misocum, sakin, lütfen sakin ol. Hayır zenci bulmak neyi çözebilir ki? Lütfen canım, lütfen.


pıhhhhh

8 Eylül 2007

Taşınma


Her taşınmada huyumdur, mutfak eşyalarını olabildiğince kendim götürürüm. İlk iki taşınmada yapmadım, sonrasının nasıl bir su/deterjan/elektrik/emek israfı olduğunu gördüm. Kolay mı, o bardakların, tabakların hepsi tek tek elleniyor. Raflara kalkar mı o tifolu, koleralı, haydi en iyi ihtimalle hepatitli zımbırtılar?

İki gündür annemle mutfağı taşıyoruz. Bardaklardan hiç birini kırmadık henüz. Veya tabaklardan. Ama kardeşim, çok ağır bu zıkkımlar. Dün sabah boynum hafiften tutulduğu için bütün günü baş ağrısıyla geçirdim. Ya bir de işin kötüsü bu proficiency’de hem sınavlarda görevliyim, hem de okumalarda. Okumalardan yırtsaydım ne süper olurdu. Ev bark yerleşirdi biraz.

Taşınmamız da pek tam olmayacak. Henüz kombi takılmadı. “Kombiyi ne yapacahsın yinge, kolorifor mu yahacaksın? ehühü” diyen kaza “pardon ama banyo için kazanda mı su ısıtacağız?” dedim. Korcan adamın suratına gülmemek için kaçtı. Misonun hiddeti ve şiddeti diye dalga geçiyor. “Biz en geç iki günde bir çimeriz de,” dedim bir de. Adam iki gündür benimle konuşmuyor. (Şok oldu sanırım, banyo sıklığımız onu derinden sarstı. Çok üzülüyorum, ne yapacağımı bilmiyorum) Ha tabi bir de tezgah sorunumuz var. Mutfak ve banyo dolapları takıldı ama tezgah Pazartesi geleceği için henüz lavabo lüksümüz yok. Küvette el yıkıyoruz, harika oluyor. İki kere deneyin, lavabolarınızın kıymetini anlayın.

Pazartesi taşınıyoruz. Daha doğrusu kendimizi eve atıyoruz.

Gerisi kısmet diyorum. Lütfen kazasız belasız taşınalım.

Duydun mu?

Sağol

marruu

1 Eylül 2007

Bir akşamüstü ve gece


Son üç ders kaldı. Ben de, çocuklar da sıkıldık artık. Bilkent’in sınavı haftaya Perşembe ve Cuma. Son dersimizi Salı günü yapacağız. Eşim de Ilgaz'ı almaya gitti Kumla'ya. Evde yalnız olmanın getirdiği tadına doyulmaz rahatlığıyla birlikte havada asılı olan o enteresan boşluğu yaşıyorum. İnsanoğlu garip, diyorum bir kez daha kendi kendime. Bu değil miydi kardeşim istediğin, özlediğin, oooh, rahatlık, özgürlük filan dediğin? Değil galiba, ya da o, ama henüz algı safhasına geçemiyorum. (Çocukluktaki beslenme bozukluğundan kaynaklanan bir geç anlama durumu)

Dersten sonra annemi alıp taşınacağımız eve gidiyoruz. İşler nasıl gidiyor diye kontrol etmeye. Yumurta kapıya geldi artık; oturmakta olduğumuz ev üç gün önce kiralandı. En geç on gün içinde çıkmamız gerekiyor. Oraya ulaştığımızda yüzümüz biraz gülüyor, ama yine de ustalarla net bir şeyler konuşamıyoruz. Özellikle "ne zaman" sorusu onlar için çok muğlak bir şey. Günaha girecek gibi korkuyorlar bir şey söylemekten. Hep birlikte Godot’u bekliyoruz. Ben bir şey soruyorum, onlar bambaşka bir şey söylüyorlar. Evden ayrıldıktan sonra eşimi arıyorum, bana tarih soruyor ve hiç bir tarih veremediğimi farkediyorum büyük bir şaşkınlıkla.

Kızılay’a iniyorum akşamüzeri. Dufresne’yle buluşuyoruz. Hızla Tunalı’ya yürüyoruz. Orada uzun zamandır ilk kez Random’da yer buluyoruz. Daha doğrusu dışarıdaki tek boş masaya oturuyoruz. Aslında bu kadar çok içmek istemiyoruz, ama laf lafı açıyor, laf gönlü açıyor, gönülse en derindeki sınırları, sırları açıyor. Sabaha kadar, hatta günlerce konuşsam bir saniye sıkılmam herhalde, diye düşünüyorum bir kez daha. Ama orada oturdukça içmeye devam edeceğiz ve bu da benim hiç işime gelmiyor. Sabah ders var, daha yürünecek çok yol var falan filan.

Dufresne’yle biz ne zaman buluşsak deli gibi yürüyoruz. Bu gece de bir istisna olmuyor; Tunalı’dan Emek’e yürüyoruz. Yolda Dufresne’ye şişmanlayıp şişmanlamadığımı soruyorum, o da direkman, bir saniye bile düşünmeden evet hocam, bu sene biraz kilo aldınız diyor. (Bidona döndünüz, maaşallah diyemiyor, çok saygılı kendisi). Küsüyorum ve bunu kendisine bildiriyorum. Bu arada, yolda giderken Ankara’nın bütün taksileri korna çalıyor. Hayır, binmek istesek yola sırtımız dönük gayet tempolu bir şekilde yürür müyüz? (Adamlar benim beslenme bozukluğumu anlamış olabilir mi?) Ben yapsam Dufresne yapmaz, ODTÜ’de fizik masteri yapıyor çocuk. (Ben en son sayısal bir sınava 1988’de girmiştim, hehe) Arabaya varıyoruz, onu dolmuşa bineceği bir yerde bırakıyorum. Sonra eve geliyorum.

İçki bütün kötülüklerin anasıdır; biraz hızlı geliyorum. İçince hafif süratli gelmeyi seviyorum. Arabanın üzeri açıkmış gibi geliyor, kafamda saçlarım uçuşmasın diye taktığım mikro bir eşarp, gözümde yüzümün yarısını kaplayan bir güneş gözlüğü, ben hayatta sorun nedir bilmeyen fıstık gibi bir hatunmuş gibi sürekli gülümsüyormuşum filan... Romantik oluyorum yani. Yaramazlık yapasım bile geliyor, ama hevesimi hemen kursağıma doğru iterek eve koşuyorum.

Böyle işte. Nefis bir akşam üstü ve gece geçiriyorum.

Mutluyum.

Marruu, puurrrr, purrrr

27 Ağustos 2007

Kuşku


Hiç sevmediğim bir duygu bu kuşku; yaşam kalitemi çok ciddi düzeyde bozan. Arkadaşlıklarımda bu duyguyu hep safdışı bırakmaya çalıştım şimdiye kadar. Öyle mi demek istedi, bunu mu kastetti diye yorulmaktan ölesiye korktum. Hatta bir çok insana “ben bir şey demek istemem, derim,” demişliğim vardır. Cidden, ima etmem pek. Ya da neyi ima ettiğimi hemen sonra patlayarak söylerim; ya bir gülme patlaması olur bu, ya da öfke.

Şu aralar iki kuşku içimde kımıl kımıl. Ama biri diğerine nazaran çocuk oyuncağı.

Üç öğrencim var Bilkent’in hazırlık atlama sınavına hazırladığım. Biri diğer ikisinden bir hayli zayıf. Ve bir süredir yaptığı testlerin %90’ı doğru. İlki çok çalışma, ikincisi tesadüf derken... O kadar büyük bir kuşku duyuyorum ki şimdi. İçimi bir hayvan gibi kemiriyor. Cevapları bir yerden bulmuş gibi geliyor. Bir iki kere de dile getireyazdım. Kibarca, “birbirinizle soru konuşmayın lütfen,” dedim. Yok valla, bilmem ne diye cevap verdi. Böyle bir şeyi direk de söyleyemiyor insan; eğer yanılıyorsam çocuğun gururu onarılmaz bir şekilde kırılacak çünkü. Bugün son kez konuyu açtığımda test tekniğinin çok iyi olduğunu söyledi. Peki o zaman dedim, diyecek hiç bir şey kalmamıştı. Kendisi bilir artık.

Diğer kuşku ise çok daha can acıtıcı. Ve yine direk olarak yüzleşemediğim bir olay. Daha önce blogda yazmıştım, beni çok inciten bir öğrencimden bahsetmiştim. Beni yanlış, olmaması gereken yerlerde kurgulamış bir öğrencimden. Sonra anlaştığımızı, artık hayatıma hiç girmeyeceğine dair söz verdiğini anlatmıştım. Şimdi blogumu okuduğundan, ve hatta yorum yazdığından kuşkulanıyorum. Bunun beni ne kadar rahatsız ettiğini ona anlatamamış olmak çok yaralayıcı çünkü kendisine açık açık onu artık hayatımın hiç bir noktasında istemediğimi belli etmiştim.

Bu benim bir zayıflığım aslında. Affettim onu affetmesine de, artık kendi sınırlarımın içinde istemiyorum. O zamanki incinmişliğim iyileşmiyor demek ki bir türlü. Evet, gündelik hayatıma girmiyor, yaşamımı bire bir etkilemiyor, ama ne zaman ki bana ait bir yerde varlığını hissediyorum, buz kesiyorum. İki yıl önceki öğrencilerimin kurduğu bir site vardı. Bu kırgın olduğum öğrenci orayı keşfetmiş. Bana attığı ve asla cevap alamadığı yüzlerce mailin birinde o siteyi okuduğundan bahsetmiş. Geçti, yendim zannettiğim her şey tekrar nüksetti. Son bir mail attım, rica ettim, ve hatta neredeyse yalvardım. O da kabul etti. Ya da öyleymiş gibi yaptı.

İşte ikinci kuşku bu. İçimi kavurup duruyor. Elimde değil, aldırmazlık edemiyorum, yok sayamıyorum. Bir şey sürekli beni dürtüyor.

Rica ediyorum, eğer buradaysan lütfen gelme. Ben bu blog dünyasını çok seviyorum, insanların bana olan sevgisini hissediyorum, sıkıntılarımdan bir kaçış oldu, yalnızlığımın o kadar da derin olmadığını, o inişlerde çeşitli yerlerde başkalarının da bulunduğunu, benzer şeyler yaşayan benzer insanlar olduğunu keşfettim burada. Burayı kaybetmek istemiyorum.

Ama eğer gelmeye devam edeceksen blogu kapatacağım. Çünkü paylaşmak istemiyorum, hayatıma dahil olmanı istemiyorum. Çok mutsuz oluyorum.

Başka ne söyleyebilirim ki? Lütfen GİT demekten başka?

LÜTFEN GİT

Mutsuz miso

21 Ağustos 2007

Kokular


Koklamak benim vazgeçilmezim.
Duyularımın en kuvvetlisi, en güvendiğim.

Apartmandan içeri girdiğimde, eğer yukarıya yürüyerek çıkarsam kimin ne pişirdiğini şaşmadan anlamamı sağlayan arsızlık destekçim.

Eski bir anımı küt diye suratıma çarpan geçmişimin ayak izleri.

Bir zamanlar hiç aldırmadığım, şimdi ise boğazımı sıkan, ilk yakıldığı anda gelen yanık kağıt kokusu dışında dumanıyla birlikte çarpan sigara eziyeti.

Özlemlerimin, isteklerimin ama cesaret edemeyişlerimin tek ismi; su kokusu. Hani şu havuzdan çıktığınızda üzerinize sinen, benim dirseklerimin içinden beni sarhoşa çeviren koku. Mücadelesi ömür törpüsü.

Oğlumun bebekliğini deliler gibi özlememi sağlayan süt kokusu, bebek aroması.

Başımı omzuna yaslayıp yüzümü boynuna gömerek aldığım o müthiş, çıldırtan ten kokusu. Burnumdan biraz nefes üfleyip hafif nemlendirerek içime çekmeye doyamadığım o doğal mis.

Yüzümü göğsüne gömüp içime çektiğim canım kedimin muhteşem doğal kokusu.

Her dinlediğimde gözlerimi dolduran Bülent Ortaçgil imzalı Deniz Kokusu.

Annemlerin bahçesindeki ıhlamurun, kapıya sarmış olan hanımelinin doyulmaz kokusu.

Şeftali yedikten sonra dudaklarımın üzerine sinen, yine şeftali yemek istememe yol açan ama bir yandan da hiç hazetmediğim buruk koku.

Sınıfa adımımı atar atmaz aldığım içki kokusu. O çocuğa derse içkili gelmekten ötürü bir şey yapmamam, dostluk vesilesi.

Kokular... Özlemlerim, vazgeçilmezlerim, mahrumiyetlerim, utançlarım, keyiflerim...

marruu

18 Ağustos 2007

Heri Potır


Geçen hafta kuzenin ısrarıyla Harry Potter’a gittik. Ben severim fantastik kitapları ve filmleri, teklif gelince atladım hemen. Hatta ilk ya da ikinci filmine gitmiştim Harry’ciimin, tam hatırlamıyorum şimdi hangisi olduğunu, bayılmıştım tipleri süpürgelerin üzerinde uçuşarak maç yaparken seyrettiğimde. Kendimi orada, onların arasında bile hayal etmiştim. Uç miso uççç...

Ama kardeşim o filmde herkes çocuktu yani, herkesin de kıçı süpürgelere sığıyordu. Bu filmde noolmuş millete böyle. Herkes büyümüş, serpilmiş, kıçların büyümesinden dolayı doğan dengesizlik sebebiyle süpürge üzerinde bir eğretilik, efendime söyleyeyim, bir “sağ kanat aşağı doğru kayıyor, düştük düşeceğiz” havaları... Sanırım bu nedenle binek olarak sapık bakışlı atımsı yaratıklar seçilmiş de, o genç irisi gövdeler rahatlıkla yerleşmiş garabet hayvanatlara.

Bir başka sorun da büyüyen oğlan çocuklarının yüzündeki yünlenme olaylarının nasıl örtüleceğine dair yaşanmış sanırım. Hericiimin yüzü pudradan porselen maskeler gibi pırıl pırıldı örneğin. Hoş mu yani, bütün oğlan çocukları o yaşta dört gözle orman gibi yünlenelim diye bekleşip dururken, “dörtgöz”lükte her bıdığa örnek olmuş bu çocuğun ayın on dördü gibi parlayarak çocukları hayal kırıklığına uğratmış olması iyi mi? (Cevap beklemiyorum, retorik bir soruydu)

Her neyse efendim, herkes kazık kadar olmuş ama hala çocuğuz biz ayakları çekiliyor, durumu bir Heri kurtarıyor Çinliyi öperek. O yaşlarda da alık bakışlı kızlar daha bir tutulur nedense. Halbuki bence Hermoyini (kardeşim bu da nasıl bir telafuzdur, anlamadık gitti) çok daha güzel, ve akıllı, ve hatta seksi yani. En azından salak salak ağlamıyor.

Gary Oldman olmasa çekilmezdi film. Bir de her bir halta ehi diye gülen müdirenin oyunculuğuna bittim. Tebrik ediyorum kendisini. Fakat bir sonraki filmi nasıl çekecekler bu kadroyla, bir türlü oturtamadım kafamda. Herkesin birbiriyle çıktığı Dawson’s Creek kılıklı bir şey olacak sanırım. Hayır insan üzülüyor, çocuklar kazık kadar olmuş, hormonal bir problem mi var filan diye endişeleniyor sonuşta.

Bir sonraki bölümü kimse yemeyecek galiba.

marruu
(terbiyesiz miso, o kadar emek verilmiş, hehe)

16 Ağustos 2007

Nikah


Hacettepe’de çalışırken benden sonra başlamıştı bu arkadaş. Tanışmadığımızdan emindim, ama o kadar da tanıdık geliyordu ki... Ben seni birine benzetiyorum, sanki daha önce tanışmışız gibi geliyor demeye utandım başta. Ama yok, mutlaka biliyorum bir yerden. En sonunda yumurtladım. Erkek kardeşiyle liseden aynı dönem mezunu olduğumuz ortaya çıktı. Ama oğlan sarışın, bu esmer. Yüzleri ise aynı denecek kadar çok benziyor, tanıdık hissi oradan geliyormuş.

Çok “erkek” kızdır. Uzun süre bir yayınevinde çalıştı, ömrü yollarda geçti. Ama ne geçmek... Sabaha karşı yola çıkıyor, haydi koş Sivas’taki büroya, işi bitir, fırla Antalya’ya falan filan. Ben yapamam, dahası geceleri şehirlerarası yola çıkmaktan ürkerim de. Bana mısın demedi. Çalıştı çabaladı kendine ait bir evi oldu.

Sonra ne yazık ki babası lösemi oldu, gece gündüz hastane-ev koşturup durdu, ama babayı kaybettiler. O sırada kız kardeşi lise ikideydi. Erkek kardeşi zaten yurtdışında yaşıyordu. Duble çalışmaya başladı, kız istediği kursa gitti, ODTÜ’yü kazandı. Keman dedi, keman alındı, mezuniyette şunu isterim dedi, hooop sağlandı. Eve baba oldu bir bakıma.

Başından bir nişanlılık geçmişti. Nişanlısı buna “ya ben işsiz kalırsam bana bakar mısın?” demiş bir gün. O da tabi bakarım, demiş. Oğlan bunu bir kere daha, biraz da kendi deyimiyle YAVŞAK AĞIZla söyleyince yüzüğü kibar bir montajla iade ederek atmıştı nişanı. Biraz nettir, biraz da küttür söylemesi ayıp. Yok be miso, ben evlenemem, çekemem ben bu herifleri, demişti bana. Ben de doğru insandan, olasılıklardan filan bahsetmiştim, ciddi bir şey konuşmamıştık, evlilik kurumunu harcayıp bol bol gülmüştük o gün.

Bir hafta önce bir mesaj aldım: “Merhabalar, bana açık adresini sms atabilirsen yarın nikah davetiyemi postaya vereceğim. Sevgiler.”

Onun adına çok sevindim. Hemen aradım. “Ya kızım hiç haberim olmadı, ne zamandır berabersin, ne vakit karar verdin, bır bır bır...” muhabbetleri yaptım. O da güldü bol bol. “Kızım, yaş 40 olmak üzere, son tren bu, galiba da iyi bir şey, uçuyorum bu aralar,” filan demişti. Nikah için sözleştik.

Bugün bir mesaj daha aldım. “Nişanlımın eski bir borcundan ötürü tutukluluğu sebebiyle nikahımız ertelenmiştir. Bilgilerinize...”

Sinir oldum. Ya gene papazı buldu zavallı, ya da son derece uyduruk bir şeyden bir sürü can sıkıntısı ve mide bulantısı.

Hemen evlensinler lütfen. Yoksa direk cayar bizimki :)

marruu

14 Ağustos 2007

Misoo, missooo


Misooo, missooo, bana bak çabuk! Ben sana ne dedim? Altından kalkamayacağın işlere girme demedim mi? Önce bir düşün, sonra başlarsın, yoksa mahçup olursun demedim mi?

Yok, demedin. Öyle bir durum da yok zaten. Ne zaman öyle bir şey yaptım ben? Allah allah.

Misoo, beni kızdırma bak. O zaman sen kesin içinde bir türlü yenişemediğin bir şeylere sarmış durumdasın. Ne bileyim, yaparsın ya öyle, 20 yıl önce şu insanı şöyle kırmıştım, hede hödö, bunu bir kaç gün düşünür mide ağrısı çekersin. Bırak allah aşkına ya, ne olduysa olmuş bitmiş, zaten ne yapmış olabilirsin ki?

Yok, öyle bir şey de değil.

Dersler mi baydı? Kolay mı biri gidip öbürü gelsin, sabahtan akşama kadar dis iz a buk bilmem ne?

Yok be canım, bilakis, dersler iyi geliyor. Çocuklar da sevdiğim çocuklar zaten. Öyle çok kasmıyorlar.

O zaman evle mi hırlaştın? Bir şeye mi sinir yaptın? Düşünürsün öyle, hıdır mıdır, sonra öyle dedim, o da böyle dedi, vıdıvıdıbırbırbır...

Hayır, sarmadım öyle bir şeylere. Sinir olduklarımı düşünmüyorum, iyi oluyor.

Ee, neyin var o zaman?

Bilmiyorum. Çok tarifsiz bir durumdayım bu aralar. Giremiyorum, çıkamıyorum, çözemiyorum, fırlatıp atamıyorum... Yine o GİTME hissi geldi, sardı içimi. Doğum yaptıktan sonra gelmişti en yoğun şekilde. Bir yere gidecekmişim gibi geliyordu. Hani rezervasyon yaptırırsın belli bir tarihe de o tarihte gideceğini bilirsin ya. Öyle hissettim kendimi uzun bir süre. Daha sonra bunu paylaştığımda depresyon demişlerdi ne yazık ki. Bu sefer o kadar yoğun değil, ama yine de dürtüyor usul usul.

Sen boş ver, sorup durma, geçecektir. Biraz daha sorarsan ya bi gitsene başımdan diycem zaten. Söyletme beni böyle. Bir de iç sesimizden olmayalım durup dururken. Ben biraz Fikret Kızılok dinleyeyim, biraz daha acıtayım kendimi, iyileşirim bir süre sonra.

Geç değil, erken değil,
Bir gül biter içimde, içimde, içimde,
Tam bildiğin içimde, içimde, içimde,
Gecenin tam üçünde.
Gecenin tam üçünde.


pıhhh

10 Ağustos 2007

Dönüm noktaları

İnsan hayatında dönüm noktaları nelerdir? Veya bu dönüm noktalarını neler oluşturur?

Galiba en önemli dönüm noktaları bir duvara çarpmanızı sağlayan şeyler. Bir şeylere başlamak örneğin... Tıpkı benim bir ilişki bitirmek amacıyla dört tercih yapıp üçünü İstanbul'da yapmam. Ve ikinci tercihimi kazanmam... (Yanlış anlaşılmasın, bahsettiğim zaman çoook çok önceye denk geliyor) :))))

İçimde bir his var. Yeni bir sayfa hissi. Bildiğim bir kokuyu alıyorum sanki. Ve bunu asla ama asla kurtulmak diye tanımlamam. Ama yeni bir şeylerin başlangıcını hissediyorum. Bir yandan da inanılmaz bir hüzün. Hep ağlatmak isteyen...

Altından kalkabilecek misin misooo? Sana söylüyorum, yapabilecek misin? Bilmiyorum. Dur bir dakika... Sarhoşum şu anda, net cevap veremem. Bir litre su içmem, bir çok kez tuvalete gitmem lazım. Ama altından kalkarım, evet evet, şimdiye kadar yapabildim sonuçta, şimdi niye olmasın?

En azından deneyeceğim. Bu da geçecek.

Biliyorum.

marruu

1 Ağustos 2007

Tatil(ler)

Kıbrıs çocukluğumun tatillerini yutan, sıcaktan içimizi kurutan ve babannemin evinde kalmak zorunda olduğumuz bir aylık bir cendere demek oldu benim için yıllar boyunca. Babam oralı; her yaz oraya gider bir ay kalırdık. O da ücretsiz hasta muayene eder, gerekiyorsa ameliyat filan yapardı. Yani tatil dediğimiz şey babaya hasret geçerdi. Babannemin korkunç evinde. Lefkoşa’nın tam ortasında, eski mi eski, her bir deliğinden daha önce bahsettiğim hamamböceklerinin fırladığı korkunç bir ev. Ama o zamanlar camlarımız açık uyuyabilirdik. Kapıyı da kilitlemezdik. Tek güzelliği de bu güvenli haliydi galiba. Yoksa babannemin bizler için yarattığı Kemalettin Tuğcu-vari mizansenleri anlatsam insanlığa olan inancınızı yitirebilirsiniz kolayca.

Kıbrıs tabii ki muhteşem geçti. Burcu’yla bütün kartları açtık yine; ve tabii ki yürekleri de. Dönüş hep bir buruk oluyor, elimde değil. Havaalanında ağlayarak sarıldık. Ayrılmamak mümkünmüş gibi. Ya da ayrılmaya razı olmak mümkünmüş gibi. Kimseyle o kadar gülememek, kimseyi o kadar iyi tanımamak, bir tek bakışla-hatta bazen bakışmadan bile aynı şeyleri düşünmek... Öyle büyük bir eksik ki hayatımda. Kapatmak mümkün değil, hiç de olmayacak. Neyse, korktuğum hiç bir şey olmadı, her şey güzel ve olması gerektiği gibi geçti. Kayıp vermeden, hasar almadan geri dönebildik.

Bu arada tatillerin uğursuzluğu devrolan bir şey sanırım. Ya da benim için geçerli olan bu. Kıbrıs’tan oy vermek için döndükten sonra Kumla’ya geçtik. Hayır, Kumla hakkında bir şey yazmayacağım.. Ya da bir insanın maksimum ne kadar sıkılabileceği hakkında. Veya denizin en fazla ne kadar kirli olabileceği hakkında. Oradaki insan profili hakkında da yazmayacağım; hala yere çöp atılmaması gerektiğini bilemeyen, gece 12de apartmanın merdivenlerini topuklarını vura vura inip çıkan, balkonların altına geçip yine aynı saatlerde Ayşeeenn ablaaaağğğ diye bağrışan o insanlar hakkında hiç bir şey yazmayacağım.

Söyleyeceğim tek şey kendimi Kumla’da yapayalnız hissettiğim. Sağır gibi, terkedilmiş gibi. Hiç bir kimseyle empati kuramadan, kimseye sempati duyamadan gidip döndüğüm. Dönüş yaklaştıkça nassssıll seviniyorum, anlatamam. Çok yorucu oluyor, bildiğiniz gibi değil.

Eve dönmek harika. Fıstık da öyle düşünüyor; marrr marrr diye diye tükendi hayvan.

Korkma canımın içi, hiç bir yere gitmeyeceğiz artık.

En azından uzun bir süre.

marruu