Ne kadar, ne kadar heyecanlıydım anlatamam. Nefes Bar’da buluştuğumuzda hava eksi yüzdü neredeyse. (dün çok üşüdüm ben dışarıda) Biletleri alıp içeri girdik. İçeride konserin olacağı yerin kapısında dikilen adam “konser iptal oldu,” dedi. Ben yaaa diye inledim. “Aa, bir de size bilet mi sattılar?” dedi. Kıyamadı kaz misonun suratındaki ifadeye adam. “Biraz bekleyin, 8.30 gibi alıcaz içeri,” dedi. Ses düzeniyle uğraşıyorlarmış. Biralarımızı alıp bir masaya oturduk. Benim bacaklarım sürekli hareket halinde; çarpa çarpa bir B’yi taciz ediyorum, bir T’yi. Ama kontrolü mümkün değil bu bacakların. Heyecan oralara inmiş. Kolay değil ama, Ezginin Günlüğü’nü izlemek üzereyiz.
Bütün yazı başbaşa geçirdik Ezginin Günlüğü’yle. Dargın mıyız’la koyun koyuna. Eksik bir şey var mıymış onu anlamaya çalıştık. Eksik şeyleri bulduk, ama yerine koyamadık. Hüzünlendik bol bol. Sonra Kanto’yu, bana bir koca lazım, o da bu gece lazım’ı söyledik, evdeki hazır kocayı kâh güldürdük, kâh küstürdük. Yaralı kuş’la çırpındık bol bol, kanatlandı uçtu gitti yaralı kuş gibi ömrüm, gel geceme yanıver babacım ışıksız bu gönlüm dedik, üzüldük. Sen böyle değildin’le ne mezhebi geniş adamlar varmış, bu gece bendensin, söyle o da gelsin diyor dedik, neşelendik. Gemiler gibi’yi dinledik, İstanbul’u özledik, Boğaz’ı özledik, okulu ve eski arkadaşları özledik. Ağladığın geceler’de ölüm dediğin aslında yalnızlıkmış dedik, böyle ölümleri özenle sınıflandırdık.
Bunların her bir kelimesi doğru; bütün bir yaz kâh Hüsnü Arkan olduk, kâh Eylem Atmaca. Söyledik durduk. Dün gece de söyledik durduk. Ama adabımızla söyledik. Bağırmadık, arkadakiler gibi anırmadık, ulumadık. İçkiye yenilip taşkınlaşmadık. İnsanların oraya Ezginin Günlüğü’nü dinlemeye geldiğini bildik. 1980’de elimizi kalbimize koyduk, taa oradan söyledik; Şehir’de hiç söylemedik, yalnızca dinledik ve usul usul ağladık, Aşk Bitti’de aşk hiç biter mi dedik, gülümsedik, Yastıklı Şarkı’da bu kadar keyifli bir şarkı yaptıkları için minnettar kaldık. Doyduk biz dün gece, hayranlığımızı bir kere daha cilaladık.
Konserden sonra korka ürke kulise gittim, kedi gibi sahnenin kenarından ilerleyerek. Nota dilenicem çünkü, o yüzden çekiniyorum. Pıssst diycek biri diye bekledim ama beni kovan olmadı. İçeri girdiğimde hepsinin birer sigara yakmış olduğunu gördüm. “Ama, ama sesiniz çok güzel, noolur içmeyin,” dedim gayri ihtiyari Eylem Atmaca’ya, “çok utandım,” dedi sigarasını aşağıya saklayarak. Ve gülümseyerek. Ne kadar içten, ne kadar insan.
Klasik gitar çalan arkadaş (ismini bilmiyorum ne yazık ki) kulisin hemen girişinde. Kulis dediğim de bir odacık yani. Bir başka odaya açılan bir odacık. Merhaba dedim, hemen elini uzattı. İnanamadım. Ben bu insanların bu kadar gerçek ve bu kadar insan olduklarına hayret ettim. “Ben ODTÜ’de hocayım ve keman çalıyorum. Notalarınıza erişmem mümkün mü?” diye sordum. Bu tanıtım emek hırsızlığı yapmayacağımı ispat etmek için. “Ee, şey, bir kitap çıktı böyle, Ezginin Günlüğü şarkıları diye.. ee, nerdendi ya?... Nadir abi, hangi yayınevindendi bizim kitap?” “Babil”. “Aa, evet Babil yayınevindendi”. Tebessüm, hep tebessüm. “Ben çok mutlu oldum bu gece. Çok teşekkürler,” dedim. “Biz teşekkür ederiz. Size de kolay gelsin, “diye cevapladı.
Bu insanlar benim aklımdaki gerçeklik kavramını zorladılar dün gece. Bunu bir iş olarak yapmadıkları o kadar açıktı ki. Konser boyu çaldılar, söylediler, zaman zaman gözleri açık, zaman zaman gözleri kapalı, zaman zaman gözleri gözlerimizde... Benim gözlerimde, herkesin gözlerinde.
Şarkı sarhoşu olduk bu gece. Papatya, 1980, Ebruli, Şehir... ve diğerleri. Bir daha gelsinler. Yine gideceğim. Bu sefer en önden, gözlerine daha yakın dinleyeceğim.
Ben daha önce böyle bir şey görmedim.
Ve hissetmedim.
8 Şubat 2007
Ezginin Günlüğü
3 Şubat 2007
Bu miso özler
Makyaj filan yapar, giyinir özenle.
Eşiyle birlikte gezerler.
Sonra Göksu restorana gidilir.
Bu Göksu restoran Ankara’nın en eski restoranlarındandır.
Bir kadın yalnız başına gidebilir.
Bir miso haydi haydi gidebilir.
Misolar delidir, söylemesi bizdendir.
Sonra kuzen gelir.
Kuzen çok şey anlatır.
Miso kendi içine gömülür.
Sonra Burcu’dan mesaj gelir.
Ama olmaz yani.
Burcu miso’nun kızkardeşidir.
Burcu çok uzaktadır.
Miso çok özlemektedir.
Bir 70lik rakı bitmiştir.
Miso o ana kadar çok iyidir.
Miso aniden uçar.
Miso Burcu’yla konuşur.
Önce masadan konuşur.
Sonra tuvalete gidip gizli gizli konuşur.
Miso ağlar.
Miso sarhoş, miso çaresiz.
Hesap ödenir; miso kaç para ödendiğini bilmez.
Kuzenle koca bir şeyler yapar.
Miso ağlar.
Miso ağladığından utanmaz.
Miso bu kadar ağlamak istediğinden utanır.
Miso, koca, kuzen Mithatpaşa’dan Tandoğan’a yürür.
Koca taksiye binelim der.
Miso istemez, misonun tek çaresi yürümektir.
Miso dünyanın sonuna kadar yürüyebilir haldedir.
Miso yol boyunca ağlar.
Burcu’yu arar, onunla konuşur ağlar.
Burcu’suz ağlar.
Miso Burcu’ya muhtaçtır,
Burcu yoktur.
Miso Burcu’suz çok yalnızdır, çok eksiktir.
Miso bunu bilir, hep bilir, Burcu’ya söyler, Burcu zaten bilir,
Burcu ağlar-Miso ağlar.
Kuzenin arabasına gelinir.
Miso aslında eve kadar yürüyecek kudreti bulur kendinde
Ama erkekler izin vermez.
Miso anlar,
Barda’yı yeni izlemiştir; miso korkar çünkü sarhoştur.
Attığı her adımda daha çok sarhoş olur, daha çok Burcu olur.
Miso’nun annesinin evine gelinir.
Miso başını babasının omzuna gömüp ağlar.
Babası miso’nun sarhoş olduğunu anlar önce gülümser, sonra güler.
Burcu mu? der, daha çok güler.
Aslında kendi içinden yükselen ağlamayı bastırmak için güler.
Sonra miso daha iyi olur.
Zira mide bulantısı geçer.
Kuzenden rica edilir, eve bırakılırlar.
Eve gelinir.
Miso yatmak ister, uyumak ister.
Bir de gülünmesin ister.
Çok özler çünkü.
Çaresizce özler.
Ahhh Burcu der.
Zavallı miso
Barda
Nasıl bulaşmış bu çocuklar bu itlere sorusunun cevabını hemen veriyor film. “Barbo bir sorun mu var?” sorusu, hanım evlatlarının yaşamsal sorunu haline geliyor. “Şu ankine sorun bile demezsin yavrum” etkili bir olaylar silsilesinin tam ortasına çekiyor seyirciyi.
İnsanın kanını donduran bir hoyratlık, bir zorbalık hakim filme baştan sona. Her kadının korkulu rüyası bu kadar can ve ruh acıtması. Bu kadar istemezken ve korkarken kendisine ve arkadaşlarına dokunulması, incitilmesi, fiziksel olarak yaralanması... Sonra buz gibi akan bir suyun altına bırakılması... Ve o suyun az önce onu parçalayan erkeklik imgesinden, bir pisuvarın musluğundan fışkırıyor olması... Tecavüz edilip bir kenara atılmış olsa da halâ mahremiyetini korumaya çalışıp, “pantolonumu çeker misiniz?” diye yalvarması.
“Ben daha önce hiç yapmadım,” diyen kız arkadaşına mahçup mahçup “ben de,” diyen oğlanın samimiyeti, içtenliği, bunu bir hayat meselesi haline getirmemiş olmanın rahatlığı, bunu asla zorbalıkla almamış olmanın temizliği. Yaparız elbet, yeter ki sen incinme zihniyetli çocuğun şeffaflığı.
Ve barda tam aksiyle yüzleşmek... Cehennemi görmek... Hep bir şekilde bu zorbalığın farkında olmak, insanların delici bakışlarından, zaman zaman ellerinin temasından kokusunu almak ama bu kadarını hiç beklememek... Masumiyet bu işte. Karşıdakinin nereye kadar gideceğini kestirememek değil, hayal edememek...
Bu bakire kız çok güzel, tam o itlerin elebaşısının ağzına layık. Kıyafeti de onlara daha bir hoş görünür cinsten. Modern bir elbise, veya pantolon-tunik ikilisi değil; hafif balıketi vücudunu saran bir etek ve askılı bluz. Zaten en başta gözüne kestirdiğini anlıyoruz sonra, yanındaki sevgiliye duyulan anlamsız öfkeyle de süsleniyor o arzu; onunla besleniyor, hayat buluyor sonunda.
Filmin sonlarına doğru elebaşları Selim (Nejat İşler) günah çıkartıyor bir ara. “Biz buraya ancak böyle girerdik, başka zamanlarda kapıdaki içeri almazdı, haydi aldı diyelim siz istemezdiniz. Bizi aşağılardınız, şöyledir, böyledir” şeklinde toplumsal gerçeklik serenadı yapıyor. Evet ya, sizi istemeyiz cidden, bambaşka diller konuşuyoruz, bambaşka ellerle dokunuyoruz, birimiz okşarken diğeri avuçluyor, birimiz sarılırken diğeri sıkıyor, birimiz yumuşaklık beklerken/verirken diğeri ispat edeceği mertabeye ulaşıp fermuarını çekip gidiyor. Ama istenmeyen şey sınıf farkı değil, bizlerin içinde de böyle herifler kaynıyor; bu hayvanlığı istemeyiz, bu hoyratlığı.
Barda’dan sonrası bomboş artık. Bunu yaşayan insanların bir daha toplama olasılığı nedir, bilemiyorum. Filmdeki çocuğun kendine edindiği TGG (Tekrar Gözden Geçir) felsefesi artık SKÜÖ’ye dönüşüyor. Sonsuza Kadar Üzerini Ört. Örtemediğin anda zebaniler boğazını sıkıveriyor çünkü. Yaşanılmaz oluyor bu dünya, herşey üzerine çöküveriyor.
Gerisi karanlık.
1 Şubat 2007
Öylesine hatırladım
“Ya miso, ben hakediyor muyum bunu?”
Artık diyecek hiç bir şeyim kalmamış benim bu arkadaşıma. Boş boş yüzüne bakıyorum. “Ya xxx, evet demek istemiyorum ama bırak artık, bitir lütfen şu işi.”
“Ya miso, hiç bir kötü niyeti yok ki, niye öyle diyorsun?”
Daha da boş bakıyorum. Ve patlıyorum. “Ya yeter ama ya... Daha ne yapsın, söyler misin bana? Saat sekizden sonra yurttan çıkınca demediği lafı bırakmıyor, bölümünde bir tane arkadaşın yok, bütün erkekler sapık, bütün kızlar orospu, bizimle 6.45 matinesine bile sinemaya gelemiyorsun, giydiğin kabahat, giymediğin ayrı kabahat. Herif burnunun dibindeki kızla seni aldattı... Daha ne yapsın yahu?”
Bu sefer boş bakma sırası arkadaşımda. “Ya gerçekten de böyle, di mi?”
“Ya canımın içi, sen bilirsin, istiyorsan devam et ama kendini de kandırma. Bu adam seni ayırtmış resmen, kendi her tür haltı yiyor, seni de bir kafese kapatmış bekletiyor. Ben seni üzmek istemiyorum. Ama geçen gün seni tartaklayınca dayanamadım artık. Söylemek boynumun borcu. Bir gün bir tane vurduğunda ne yapacaksın?”
“Haklısın,” demişti. Ama biliyordum ki hiç bir şey değişmeyecek. Bunu bir şekilde kabullenmişti arkadaşım. Sonra da evlendiler zaten. Bir daha da haber alamadım. Halbuki 4 yıl aynı odada uyumuştuk onunla. Halâ da gülümseyerek anarım. Ama anlamadan, hiç bir anlam veremeden.
İğrenç herifler çoktu tabi, tıpkı iğrenç kadınlar gibi. Ama bu arkadaş cidden madalyaya koşuyordu o zamanlar. Aşırı derecede milliyetçi, sapına kadar errrkekkk, höt zöt... Bizim arkadaş da güya İstanbul’lu; değme taşralı kızlara taş çıkartacak kadar .... Ne, bilmiyorum. Lafı bulamıyorum. Saf desem değil, aptal desem hiç değil... Onu böyle davranmaya iten ne oldu hiç çözemedim.
4 yıl süren ve sonunda beni perişan eden bir ilişkinin kollarından kaçıp gitmiştim İstanbul’a üniversiteye. Kuyunun dibini görmüştüm o zaman. Sonra da hiç o kadar kötü şeyler yaşamadım zaten. Kaçmaktan başka çarem olmadığını biliyordum, kurtulamayacaktım; öylesine hastalıklı bir şeydi. Kişiliğimi, öz saygımı kaybetmiştim resmen. Ama devam etmedim, evlenmedim, hayatıma sokmadım onu bir daha. Üstelik lise sonda almıştım bu kararı. Tespitimin doğru olduğunu biliyordum, ışığa kaçtım resmen.
Ama arkadaşım yapamadı. Ya da yapmadı, bilmiyorum. Hiç bir zaman çözemedim. Bu akşam nereden aklıma geldi, onu hiç bilmiyorum.
İyi olduğunu umuyorum. Dantel örtülü fiskosunun yanında, camın kenarında kocasını bekler hali gözümün önünde canlanıyor. Çocukları da olmuştur mutlaka. Mutludur belki diye düşünüyorum. Ama içimden bir ses artık tükenmesine rağmen boşanamadığını söylüyor.
Tıpkı o zamanki gibi yapamadığını söylüyor.
Üzgün miso
30 Ocak 2007
Gidiş-hemen dönüş
28 Ocak 2007
Peki peki SOBEEE :)
26 Ocak 2007
Anlayış
24 Ocak 2007
Beynelmilel
21 Ocak 2007
Huzursuzluğum
20 Ocak 2007
Hrant Dink
15 Ocak 2007
Dalgalı Cumartesi
12 Ocak 2007
Özlemişem, görmek istemişem
10 Ocak 2007
Şehir
8 Ocak 2007
Bayram Sonrası
7 Ocak 2007
Sürprüüz
“Efendim anne”.
“Yavrum, ne yapıyorsunuz?”
“İyiyiz anne, bir şey mi var?”
“Yok, öylesine aradım.”
“Anne, oğlanı servise yetiştirmeye çalışıyorum, ben seni sonra arayayım mı?” Bir yandan da içimden söyleniyorum. Ya işte, oğlan zaten kaplumbağa, son saniyelerimiz, hadi kelimesinden gına gelmiş, öylesine aramıştım olur mu filan. Bu arada aklıma bin tane tilki üşüştü direk. Ya acaba babama mı bir şey oldu? Yoksa Burcu’yla mı ilgili? Ama olsa söylerdi filan.
Cuma günü oluyor bunlar. O gün de iki haftada bir gelen kadın gelecek temizliğe. Dokuza kadar beklemek zorundayım evde. Oğlanı bindirip aradım.
“Anne, nooldu?”
“Sorma kızım, hırsız girmiş bize.”
“Nee? Yapma ya? Var mı bir hasar?”
Annemin alyansından başka bir takısı da yok ki bir hasar olsun.
“Kızım sorma, laptop’ı almışlar.”
“Hadi yaa”
Gerçekten de üzüldüm çok. Babama normal bilgisayar almamıştık, rahat ettiği yere götürüp kullansın diye laptop almıştık. Adamcağızın her yeri batıyor kendine zaten, sıkıntı basıyor.
“Başka bir şey var mı anne?”
“Sorma, bir de babanın odasına girip başucundaki telefonunu almışlar.”
Tüylerim diken diken oldu. Babamın telefonunu satmaya kalkışsak belki 20 lira eder, belki 30. Bilmiyorum, bildiğim tek şey bazı tuşlarına ısrarla basmak gerektiği. Sinir eden şey, adamın burnunun dibine kadar girmiş olmaları.
“Aman anne, üzülme noolur, bak iyi ki uyanmamış.”
“Kızım zaten derdim zorum o, uyansa neler olurdu kim bilir?”
“Anne, Saniye hanım gelsin, hemen sana gelirim ben.”
Ne kadar moralim bozuldu anlatamam. Uyansa cidden rezillik. Canımın içi yerinden bile kalkamaz ki. Hayır, kalkmasın zaten de, o giren hayvan kalkamayacak durumda olduğunu anladığında zarar verir mi filan, deliye döndüm.
Hayatım boyunca anlamadığım ve asla anlayamayacağım tek şey, insanların bile isteye nasıl zarar verebildiği. Ya da verebileceği. Yemişim laptop’ı. (Gerçi annem me me meledi, daha taksidi bitmemişti, hay Allah filan diye öttü ama...)
O gün annemin arkadaşlarından biri İtfaiye Meydanı’nda 100 TL’ye yeni gibi laptop’lar var demiş. Benim safım da pek sevinmiş. Anne dedim, gidip bir bakalım, belki bizimkini bile buluruz. Hem hırsızlık sektörüne katkıda bulunuruz. Ciddi misin, çalıntı mıdır dedi. Ah annecim benim, saf olunur mu bu kadar?
Ya yaşlanınca ben de mi öyle olucam?
Fotoğraflarda benzemeye başladım biraz biraz, kafa da mı öyle olacak acep? Öyle olacaksa yandık valla. Annem acizin önde gideni oldu zira :(:(
4 Ocak 2007
Neden dağlar?
28 Aralık 2006
Bir anı
27 Aralık 2006
Uçaaak
24 Aralık 2006
Kadın kadına :)
20 Aralık 2006
Hayatın Anlamı
18 Aralık 2006
İkinci Bölüm
17 Aralık 2006
Doktor Raporu
14 Aralık 2006
Öfke ve Migren
13 Aralık 2006
Algı
9 Aralık 2006
Kızılay lay lay
5 Aralık 2006
Ablaaa
"Alo abla, sular kesik, sizde banyo yapalım mı?" Ablacım deli misin, tabii ki, hemen geliyorum sizi almaya."
"Ablaa, bak saçımın arkasını arada bir kontrol et, kötü olursa adama söyle, tamam mı?" "Ya ablacım, kötü olmaz, olursa ben adamı uyarırım, merak etme."
"Ablaa, bu gömlek iyi di mi? Hem kuaförden dönünce rahatça çıkartıp gelinliğimi giyebilirim." "Evet, çok iyi olmuş hakkaten, ama üşümez misin?" "Yok, yok, üşümem."
"Abla ya, duvağımı ters takmış salak, noolucak şimdi?" "Ters gibi görünmüyor, hem daha iyi durdu böyle, süsü daha belirgin oldu."
"Git bir bak bakalım makyajına, beğenecek misin?" "Olmuş ya, çok güzel olmuş, çok beğendim."
"Abla ya, geç kaldık fotoğrafçıya, noolucak şimdi?" "Ya olur böyle şeyler, bak ben stres oldum mu? Bir şey olmaz, korkma." "Sen ben üzülmeyeyim diye böyle davranıyorsun, biliyorum." "Hayır ya, kesinlikle öyle değil. Hem bugün pazartesi, başka randevu yoktur, korkma."
"Abla ya, saat kaç oldu hala almaya gelmediler. Gelin almaya 45 dakika geç kalınır mı?" "Gelirler ablacım. İstersen bir daha arayın."
Çok yoğun, çok konuşmalı, çok koşturmalı, çok bol gözyaşlı, bol kahkahalı ve danslı bir düğündü. Ne hissettiğimi tam olarak bilmiyorum. Bildiğim ve gördüğüm tek şey birbirlerini çok sevdikleri. Bu da zaten her şeyi denenmeye değer kılıyor. Tek isteğim mutlu olmaları. Ve huzurlu.
Belki sonra o mutluluktan ve huzurdan biraz da ben nasiplenirim.
mutsuz miso :(
28 Kasım 2006
İradenin bittiği an
26 Kasım 2006
Ağlarım kardeşim, allahallah
21 Kasım 2006
Bir başka doğum günü
13 Kasım 2006
Cuma gecesine dair
11 Kasım 2006
Sakız
Sakııızz (ben aptalım ya, anlamadığım için sordum paşaya)
Oğlum sakızın halının üzerinde işi ne?
Eee, ben bilmiyorum.
Oğlum sakız yere atılır mı?
Atmadım, oraya düşmüş.
Ağzından mı düşmüş?
Bilmiyorum.
(Ya valla dalga geçiyor, ya da beni sınıyor)
Dayanamadım ve bağırdım. Üzgünüm. (Aslında çok da üzgün değilim.) O da ağladı. Önce volume'den dolayı ağladı, sonra da sinir edici bir tonda mızladı. "Oğlum odana git, sinir olduuuuuum."
"Gitmem"
"O zaman ben giderim."
"Annecim gitme lütfen."
Hayır miso, bu kadar çabuk pes etme, bir dahaki sefere tam kan alır.
Ama ben de biraz fazla mı yüksek sesle bağırdım acaba? Anırdım desem daha mı doğru olur ki?
Seviyorum tipi çok.
Kaz oğlum benim. Aklı sıra beni kandırıyor.
:)