8 Şubat 2007

Ezginin Günlüğü


Ne kadar, ne kadar heyecanlıydım anlatamam. Nefes Bar’da buluştuğumuzda hava eksi yüzdü neredeyse. (dün çok üşüdüm ben dışarıda) Biletleri alıp içeri girdik. İçeride konserin olacağı yerin kapısında dikilen adam “konser iptal oldu,” dedi. Ben yaaa diye inledim. “Aa, bir de size bilet mi sattılar?” dedi. Kıyamadı kaz misonun suratındaki ifadeye adam. “Biraz bekleyin, 8.30 gibi alıcaz içeri,” dedi. Ses düzeniyle uğraşıyorlarmış. Biralarımızı alıp bir masaya oturduk. Benim bacaklarım sürekli hareket halinde; çarpa çarpa bir B’yi taciz ediyorum, bir T’yi. Ama kontrolü mümkün değil bu bacakların. Heyecan oralara inmiş. Kolay değil ama, Ezginin Günlüğü’nü izlemek üzereyiz.

Bütün yazı başbaşa geçirdik Ezginin Günlüğü’yle. Dargın mıyız’la koyun koyuna. Eksik bir şey var mıymış onu anlamaya çalıştık. Eksik şeyleri bulduk, ama yerine koyamadık. Hüzünlendik bol bol. Sonra Kanto’yu, bana bir koca lazım, o da bu gece lazım’ı söyledik, evdeki hazır kocayı kâh güldürdük, kâh küstürdük. Yaralı kuş’la çırpındık bol bol, kanatlandı uçtu gitti yaralı kuş gibi ömrüm, gel geceme yanıver babacım ışıksız bu gönlüm dedik, üzüldük. Sen böyle değildin’le ne mezhebi geniş adamlar varmış, bu gece bendensin, söyle o da gelsin diyor dedik, neşelendik. Gemiler gibi’yi dinledik, İstanbul’u özledik, Boğaz’ı özledik, okulu ve eski arkadaşları özledik. Ağladığın geceler’de ölüm dediğin aslında yalnızlıkmış dedik, böyle ölümleri özenle sınıflandırdık.

Bunların her bir kelimesi doğru; bütün bir yaz kâh Hüsnü Arkan olduk, kâh Eylem Atmaca. Söyledik durduk. Dün gece de söyledik durduk. Ama adabımızla söyledik. Bağırmadık, arkadakiler gibi anırmadık, ulumadık. İçkiye yenilip taşkınlaşmadık. İnsanların oraya Ezginin Günlüğü’nü dinlemeye geldiğini bildik. 1980’de elimizi kalbimize koyduk, taa oradan söyledik; Şehir’de hiç söylemedik, yalnızca dinledik ve usul usul ağladık, Aşk Bitti’de aşk hiç biter mi dedik, gülümsedik, Yastıklı Şarkı’da bu kadar keyifli bir şarkı yaptıkları için minnettar kaldık. Doyduk biz dün gece, hayranlığımızı bir kere daha cilaladık.

Konserden sonra korka ürke kulise gittim, kedi gibi sahnenin kenarından ilerleyerek. Nota dilenicem çünkü, o yüzden çekiniyorum. Pıssst diycek biri diye bekledim ama beni kovan olmadı. İçeri girdiğimde hepsinin birer sigara yakmış olduğunu gördüm. “Ama, ama sesiniz çok güzel, noolur içmeyin,” dedim gayri ihtiyari Eylem Atmaca’ya, “çok utandım,” dedi sigarasını aşağıya saklayarak. Ve gülümseyerek. Ne kadar içten, ne kadar insan.

Klasik gitar çalan arkadaş (ismini bilmiyorum ne yazık ki) kulisin hemen girişinde. Kulis dediğim de bir odacık yani. Bir başka odaya açılan bir odacık. Merhaba dedim, hemen elini uzattı. İnanamadım. Ben bu insanların bu kadar gerçek ve bu kadar insan olduklarına hayret ettim. “Ben ODTÜ’de hocayım ve keman çalıyorum. Notalarınıza erişmem mümkün mü?” diye sordum. Bu tanıtım emek hırsızlığı yapmayacağımı ispat etmek için. “Ee, şey, bir kitap çıktı böyle, Ezginin Günlüğü şarkıları diye.. ee, nerdendi ya?... Nadir abi, hangi yayınevindendi bizim kitap?” “Babil”. “Aa, evet Babil yayınevindendi”. Tebessüm, hep tebessüm. “Ben çok mutlu oldum bu gece. Çok teşekkürler,” dedim. “Biz teşekkür ederiz. Size de kolay gelsin, “diye cevapladı.

Bu insanlar benim aklımdaki gerçeklik kavramını zorladılar dün gece. Bunu bir iş olarak yapmadıkları o kadar açıktı ki. Konser boyu çaldılar, söylediler, zaman zaman gözleri açık, zaman zaman gözleri kapalı, zaman zaman gözleri gözlerimizde... Benim gözlerimde, herkesin gözlerinde.

Şarkı sarhoşu olduk bu gece. Papatya, 1980, Ebruli, Şehir... ve diğerleri. Bir daha gelsinler. Yine gideceğim. Bu sefer en önden, gözlerine daha yakın dinleyeceğim.

Ben daha önce böyle bir şey görmedim.
Ve hissetmedim.

3 Şubat 2007

Bu miso özler

Bir miso özenle hazırlanır, şehre iner.
Makyaj filan yapar, giyinir özenle.
Eşiyle birlikte gezerler.
Sonra Göksu restorana gidilir.
Bu Göksu restoran Ankara’nın en eski restoranlarındandır.
Bir kadın yalnız başına gidebilir.
Bir miso haydi haydi gidebilir.
Misolar delidir, söylemesi bizdendir.
Sonra kuzen gelir.
Kuzen çok şey anlatır.
Miso kendi içine gömülür.
Sonra Burcu’dan mesaj gelir.
Ama olmaz yani.
Burcu miso’nun kızkardeşidir.
Burcu çok uzaktadır.
Miso çok özlemektedir.
Bir 70lik rakı bitmiştir.
Miso o ana kadar çok iyidir.
Miso aniden uçar.
Miso Burcu’yla konuşur.
Önce masadan konuşur.
Sonra tuvalete gidip gizli gizli konuşur.
Miso ağlar.
Miso sarhoş, miso çaresiz.
Hesap ödenir; miso kaç para ödendiğini bilmez.
Kuzenle koca bir şeyler yapar.
Miso ağlar.
Miso ağladığından utanmaz.
Miso bu kadar ağlamak istediğinden utanır.
Miso, koca, kuzen Mithatpaşa’dan Tandoğan’a yürür.
Koca taksiye binelim der.
Miso istemez, misonun tek çaresi yürümektir.
Miso dünyanın sonuna kadar yürüyebilir haldedir.
Miso yol boyunca ağlar.
Burcu’yu arar, onunla konuşur ağlar.
Burcu’suz ağlar.
Miso Burcu’ya muhtaçtır,
Burcu yoktur.
Miso Burcu’suz çok yalnızdır, çok eksiktir.
Miso bunu bilir, hep bilir, Burcu’ya söyler, Burcu zaten bilir,
Burcu ağlar-Miso ağlar.
Kuzenin arabasına gelinir.
Miso aslında eve kadar yürüyecek kudreti bulur kendinde
Ama erkekler izin vermez.
Miso anlar,
Barda’yı yeni izlemiştir; miso korkar çünkü sarhoştur.
Attığı her adımda daha çok sarhoş olur, daha çok Burcu olur.
Miso’nun annesinin evine gelinir.
Miso başını babasının omzuna gömüp ağlar.
Babası miso’nun sarhoş olduğunu anlar önce gülümser, sonra güler.
Burcu mu? der, daha çok güler.
Aslında kendi içinden yükselen ağlamayı bastırmak için güler.
Sonra miso daha iyi olur.
Zira mide bulantısı geçer.
Kuzenden rica edilir, eve bırakılırlar.
Eve gelinir.
Miso yatmak ister, uyumak ister.
Bir de gülünmesin ister.
Çok özler çünkü.
Çaresizce özler.

Ahhh Burcu der.
Zavallı miso

Barda

Bir türlü karar veremedik hangi filme gideceğimize. “Kanlı Elmas” dedik, uzungeldi, laflamaya da zaman kalsın istedik. Ben “Uygunsuz Gerçek”, dedim, kıvırım belgesel izleme havasında değilmiş, reddedildim. “Barda”da karar kıldık en sonunda. Uzundur seyrettiğim en çarpıcı film oldu. Sonrasında da bir saat kendimize gelemedik zaten. Film üzerine konuşmak ve bira çözdü gerginliğimizi. Tabii ki bir başka barda

Nasıl bulaşmış bu çocuklar bu itlere sorusunun cevabını hemen veriyor film. “Barbo bir sorun mu var?” sorusu, hanım evlatlarının yaşamsal sorunu haline geliyor. “Şu ankine sorun bile demezsin yavrum” etkili bir olaylar silsilesinin tam ortasına çekiyor seyirciyi.

İnsanın kanını donduran bir hoyratlık, bir zorbalık hakim filme baştan sona. Her kadının korkulu rüyası bu kadar can ve ruh acıtması. Bu kadar istemezken ve korkarken kendisine ve arkadaşlarına dokunulması, incitilmesi, fiziksel olarak yaralanması... Sonra buz gibi akan bir suyun altına bırakılması... Ve o suyun az önce onu parçalayan erkeklik imgesinden, bir pisuvarın musluğundan fışkırıyor olması... Tecavüz edilip bir kenara atılmış olsa da halâ mahremiyetini korumaya çalışıp, “pantolonumu çeker misiniz?” diye yalvarması.

“Ben daha önce hiç yapmadım,” diyen kız arkadaşına mahçup mahçup “ben de,” diyen oğlanın samimiyeti, içtenliği, bunu bir hayat meselesi haline getirmemiş olmanın rahatlığı, bunu asla zorbalıkla almamış olmanın temizliği. Yaparız elbet, yeter ki sen incinme zihniyetli çocuğun şeffaflığı.

Ve barda tam aksiyle yüzleşmek... Cehennemi görmek... Hep bir şekilde bu zorbalığın farkında olmak, insanların delici bakışlarından, zaman zaman ellerinin temasından kokusunu almak ama bu kadarını hiç beklememek... Masumiyet bu işte. Karşıdakinin nereye kadar gideceğini kestirememek değil, hayal edememek...

Bu bakire kız çok güzel, tam o itlerin elebaşısının ağzına layık. Kıyafeti de onlara daha bir hoş görünür cinsten. Modern bir elbise, veya pantolon-tunik ikilisi değil; hafif balıketi vücudunu saran bir etek ve askılı bluz. Zaten en başta gözüne kestirdiğini anlıyoruz sonra, yanındaki sevgiliye duyulan anlamsız öfkeyle de süsleniyor o arzu; onunla besleniyor, hayat buluyor sonunda.

Filmin sonlarına doğru elebaşları Selim (Nejat İşler) günah çıkartıyor bir ara. “Biz buraya ancak böyle girerdik, başka zamanlarda kapıdaki içeri almazdı, haydi aldı diyelim siz istemezdiniz. Bizi aşağılardınız, şöyledir, böyledir” şeklinde toplumsal gerçeklik serenadı yapıyor. Evet ya, sizi istemeyiz cidden, bambaşka diller konuşuyoruz, bambaşka ellerle dokunuyoruz, birimiz okşarken diğeri avuçluyor, birimiz sarılırken diğeri sıkıyor, birimiz yumuşaklık beklerken/verirken diğeri ispat edeceği mertabeye ulaşıp fermuarını çekip gidiyor. Ama istenmeyen şey sınıf farkı değil, bizlerin içinde de böyle herifler kaynıyor; bu hayvanlığı istemeyiz, bu hoyratlığı.

Barda’dan sonrası bomboş artık. Bunu yaşayan insanların bir daha toplama olasılığı nedir, bilemiyorum. Filmdeki çocuğun kendine edindiği TGG (Tekrar Gözden Geçir) felsefesi artık SKÜÖ’ye dönüşüyor. Sonsuza Kadar Üzerini Ört. Örtemediğin anda zebaniler boğazını sıkıveriyor çünkü. Yaşanılmaz oluyor bu dünya, herşey üzerine çöküveriyor.

Gerisi karanlık.



1 Şubat 2007

Öylesine hatırladım


“Ya miso, ben hakediyor muyum bunu?”
Artık diyecek hiç bir şeyim kalmamış benim bu arkadaşıma. Boş boş yüzüne bakıyorum. “Ya xxx, evet demek istemiyorum ama bırak artık, bitir lütfen şu işi.”
“Ya miso, hiç bir kötü niyeti yok ki, niye öyle diyorsun?”
Daha da boş bakıyorum. Ve patlıyorum. “Ya yeter ama ya... Daha ne yapsın, söyler misin bana? Saat sekizden sonra yurttan çıkınca demediği lafı bırakmıyor, bölümünde bir tane arkadaşın yok, bütün erkekler sapık, bütün kızlar orospu, bizimle 6.45 matinesine bile sinemaya gelemiyorsun, giydiğin kabahat, giymediğin ayrı kabahat. Herif burnunun dibindeki kızla seni aldattı... Daha ne yapsın yahu?”
Bu sefer boş bakma sırası arkadaşımda. “Ya gerçekten de böyle, di mi?”
“Ya canımın içi, sen bilirsin, istiyorsan devam et ama kendini de kandırma. Bu adam seni ayırtmış resmen, kendi her tür haltı yiyor, seni de bir kafese kapatmış bekletiyor. Ben seni üzmek istemiyorum. Ama geçen gün seni tartaklayınca dayanamadım artık. Söylemek boynumun borcu. Bir gün bir tane vurduğunda ne yapacaksın?”
“Haklısın,” demişti. Ama biliyordum ki hiç bir şey değişmeyecek. Bunu bir şekilde kabullenmişti arkadaşım. Sonra da evlendiler zaten. Bir daha da haber alamadım. Halbuki 4 yıl aynı odada uyumuştuk onunla. Halâ da gülümseyerek anarım. Ama anlamadan, hiç bir anlam veremeden.

İğrenç herifler çoktu tabi, tıpkı iğrenç kadınlar gibi. Ama bu arkadaş cidden madalyaya koşuyordu o zamanlar. Aşırı derecede milliyetçi, sapına kadar errrkekkk, höt zöt... Bizim arkadaş da güya İstanbul’lu; değme taşralı kızlara taş çıkartacak kadar .... Ne, bilmiyorum. Lafı bulamıyorum. Saf desem değil, aptal desem hiç değil... Onu böyle davranmaya iten ne oldu hiç çözemedim.

4 yıl süren ve sonunda beni perişan eden bir ilişkinin kollarından kaçıp gitmiştim İstanbul’a üniversiteye. Kuyunun dibini görmüştüm o zaman. Sonra da hiç o kadar kötü şeyler yaşamadım zaten. Kaçmaktan başka çarem olmadığını biliyordum, kurtulamayacaktım; öylesine hastalıklı bir şeydi. Kişiliğimi, öz saygımı kaybetmiştim resmen. Ama devam etmedim, evlenmedim, hayatıma sokmadım onu bir daha. Üstelik lise sonda almıştım bu kararı. Tespitimin doğru olduğunu biliyordum, ışığa kaçtım resmen.

Ama arkadaşım yapamadı. Ya da yapmadı, bilmiyorum. Hiç bir zaman çözemedim. Bu akşam nereden aklıma geldi, onu hiç bilmiyorum.
İyi olduğunu umuyorum. Dantel örtülü fiskosunun yanında, camın kenarında kocasını bekler hali gözümün önünde canlanıyor. Çocukları da olmuştur mutlaka. Mutludur belki diye düşünüyorum. Ama içimden bir ses artık tükenmesine rağmen boşanamadığını söylüyor.
Tıpkı o zamanki gibi yapamadığını söylüyor.
Üzgün miso

30 Ocak 2007

Gidiş-hemen dönüş

"Babannemlere gidicez di mi anne?"
"Gidicez annem, ama önce benim şu sınav görevlerim belli olsun."
O kadar hevesli, o kadar heyecanlıydı ki tipim, gerçekten de ilk defa sınav görevimin olmasını istemedim. Salı günkü sınav için pazartesi sabahı 9'da açtığım bilgisayarımı her 15 dakikada bir kontrol ediyorum, Ilgaz'cım da tepemde, "belli olmuş mu? gidicez mi? ben hazırlanayım mı?" diye yayın yapıyor. Saat bire beş vardı görevim olmadığını öğrendiğimde. Hemen arkasından köşenindelisi aradı, gördün mü, görevin yok diye. Ondan sonrası bir fırtına. Eskişehir istikametine gitmekte olan 2 otobüsüne binmeyi başardık. Bir çöp bile hazır değildi üstelik :):)
Gidiş tabi ki Ilgaz'ın üç saat boyunca hiç susmadan yayınıyla taçlandı. Eskişehir'e bir saat kala, "anne, kaç dakika kaldı?" dedi. Hemen anladım. "Annecim daha bir saat var, nooldu?" "Çişim geldi," dedi. (Galiba biraz da utandı) Muavine söyledim; muavin de son derece şirin gencecik bir oğlan. "Şöför durmak istemiyor, büyük çişi mi, küçük çişi mi?" dedi. (Bunu da hiç anlamamışımdır, kaka demek ayıp mı yahu? Ama oğlan çok kibardı galiba) Baktım bizimki Sivrihisar'ın bağrına sallayacak bütün likit birikimini, "siz bana o meyvesuyu kaplarından bir tane verebilir misiniz?" dedim. (yok yok, tetrapakların pipet yerinden içeriye doğru işetmedim çocuğu, ayran kabı gibi bir şey, markasını hatırlamıyorum). Kısa süren pazarlıktan sonra bir adet boş ayran kabı kılıklı meyvesuyu kabı, bir adet battal boy çöp torbası, bir adet üstüne işemek üzere olan Ilgaz ve bir adet üstüne işemek üzere olan ama bunu sadece Papa'nın hatırına yapacak olan miso otobüsün en arkasına geçtiler. Yahu çocuğum sanki üç gündür işemiyor. Düğme bibi aşka geldi, kap doldu. "Annecim dur," dememle musluk kapandı. "Bu beni gidene kadar idare eder," dedi büyümüş de küçülmüş ukala dümbeleği. İtina ile battal çöp torbasına sarılan kutsal sıvı çöpe atıldı. Ben gururlu bir edayla (ne otobüse işedik, ne de sizleri 3 dakika geciktirdik diye kurumlanarak) oğlumu önüme katarak yerimize geçtim.
Sivrihisar'ı geçtikten bir on dakika sonra otobüs hayalet bir benzin istasyonuna yanaştı. Türbanlı bir bayan iki kızının çişini bir türlü tutamadığından şikayet ede ede aşağıya indi. Tabi biz de hemen fırladık yarım kalan filmi bitirmek için. Tuvalete gittiğimizde çişi gelenin kızlar değil kadın olduğuna Ilgaz çok şaşırdı ama bir şey söylemedi. (Bir centilmen yetiştirmişim yalebbim) Ben de fırsatı kaçırmadım tabi :) Kazasız belasız vardık Eskişehir'e. Herkes çok mutlu oldu.
Bugün de geri döndüm. Kulağımda müziğim, elimde kitabım, bir saat de uyuyarak. Otobüsten inip ayazda yürümek de ayrı iyi geldi.
Biraz kendimle başbaşa kalmak iyi gelecek.
Umarım güzel bir hafta olur:)

28 Ocak 2007

Peki peki SOBEEE :)

Figen sobelemiş beni; bir kaç gündür düşünüyorum hangi kazlıklarımı yazsam diye. Buldum bir kaç tane, hepsi de doğru valla. Arkası da gelir aslında ama şimdilik bu kadar yeter:)
1. Ben tam bir hayvanseverim. Ama biraz aşırısından. Örneğin kedim Fıstık artık bezdi, tükendi. Hayvancağız eşimi görür görmez marruu diye ayaklarına dolaşıp direk regülatörü açıp torul torul öterken, beni gördüğü anda gözlerini az önce botokslatmış gibi kocaman açıp "allah muhammet aşkına sevme kadın, ya bi git," diye bakıyor. Çünkü kulağını öpüyorum, patilerini sıkıyorum, kucağıma alıp canımmm diye kalbime bastırıyorum, gıdısını öpüyorum. Direnip beni ısırdığı anda ise ben de onun kulağını ısırıyorum. Nasıl ama? El mayrraa
2. Orta sona kadar hiç bir fiziksel gelişme belirtisi göstermeyen bir zavallıydım. Sınıftaki, koridordaki ve hatta bizden iki üç alt sınıftaki gudubet kızlar bile teenage rüyası olmuşken, ben halâ az gelişmiş Afrikalılar gibi çırpı bacak-tahta göğüs bir misoydum. Arkadaşların o çok gururla birbirlerine anlattıkları, çektikleri ağrılardan en üst primleri yaptıkları aylık misafirden de mahrumdum henüz. Sonra bir gün "sanırım asla kadın ya da ona benzer bir şey olmayacağım. Ne memem çıkacak, ne herhangi bir kıvrımım olacak, ne de her ay hijyenik alışverişlerim olacak" diye ümidi kestim. Bunu o akşam aile meclisinde ilan ettim; hem de olanca ciddiyetimle. Bunu ilan ederkenki kararlılığımı düşündükçe gülüyorum. O kadar emindim ki...
3. Her hafta sonu neffrett ederek gittiğim keman derslerini hiç unutmayacağım. Ezberlemem için verilen metotları da yolda la,fa,sol,mimimi (sekizlik, onaltılıık, uzun yaaay dörtlük) diye ezberlerdim. Adamcağız da "gelecek hafta daha fazla çalışıyoruz misocum, bir de çalarken sallanmıyoruz lütfen, yoksa Sulukule kemancısı gibi oluyoruz," derdi. Ben sulukulenin ne olduğunu bilmezdim ama çalarken ritme kaptırıp sallanmak bu kadar keyif veriyorsa sulukule de kötü bir şey olamaz diye düşünürdüm. (salak miso) Şimdi kafamı taşlara vuruyorum, ah be keşke adam gibi çalışsaymışım :(
4. Ayak başparmağımdan nefret ettim. Yıllarca hem de. İlk ucu açık pabucum üniversiteden sonra oldu desem? Aslında hiç bir anormalliği yok, diğer parmaklar biraz küçük, kendisi de normalden biraz uzun olduğu için yıllarca kendime Bayan Finger diye eziyet edip durdum. Deniz kenarına bile önü kapalı sabo terliklerle indim. Terlik çıktığı anda da zemin ne olursa olsun ayakları olabildiğince alt taraflara gömerek oturdum. Sonra geçti tabi; şimdi her tür ucu açık pabuç giyilir; özellikle de kaltak pabuçları tercih edilir (hehe)
5. Ve son olarak, içmeye bayılıyorum. Toplumumuzda yer edinmiş, bir üniversitede hocalık yapan benim gibi zaaarif bir bayana yakışmayacak kadar bayılıyorum hem de. Eğer ortam güzelse kafa çekerim, kimseyi de takmam. Acayip eğlenirim ve eğlendiririm. Eğer moraller titrekse, bir de güzel bir şeyler çalıyorsa mutlaka usul usul ağlarım. Dertlenirim içten içe. Eskileri düşünürüm, sevdiklerimi anarım, ulaşamadıklarıma, elimin uzanamadıklarına hayıflanırım. Ama en çok da o hiç ses etmeden, usul usul ağlamamı severim. Kimse dokunsun istemem, sarılsın istemem; azıcık ağlayınca geçer zaten.
Ben de köşenindelisi'ni, alikayhan'ı ve dufresnee'yi sobeleyeyim madem. Ama mecbur hissetmesinler, ben çok keyifle döktüm eteğimdeki taşları, isterlerse onları da okuyalım.
Haydi bakalım:)

26 Ocak 2007

Anlayış

"Hocam lütfeen!!"
Kat görevlisiydim bugünkü sınavda. O nedenle sesin hangi sınıftan geldiğini başlangıçta anlayamadım. 90 dakikalık sınav yeni bitmiş, sınıflardaki hocalar kağıtları topluyorlardı. Kat görevlisi kimliksiz gelen, geç gelen veya kağıdında bir problem olan öğrencilere, ve sınav esnasında tuvalete gitmek isteyen hocalara yardımcı olmak için dikilip duran bir zavallı işte :) Ben de 85. dakikada itibaren hakiki anlamda üşümüş, hatta dudakları morarmaya bile başlamış, artık aklında sınavın bitmesinden başka bir şey olmayan bir misoydum işte.
"Hocam lütfeen, gerçekten farketmedim."
"Kağıdınızı verir misiniz lütfen?"
Sınıfa girdim. Bir kız öğrenci ağlıyor, gözetmen hoca beton gibi bir suratla elini uzatmış soru kitapçığını istiyor. Ben sınıfa girince, "optik forma cevapları işaretlememiş, şimdi ek zaman istiyor," dedi.
"Bu mümkün değil, sınav başında size duyurulmuş olmalı," dedim gerçekten üzülerek.
"Evvet, duyurdum, öğrenciye okumamız gereken maddeler arasında bu da var. Ben de okudum."
Kız öğrenci gerçekten paniğe kapılmış durumda.
"Lütfen hocam, gerçekten farketmedim, sizin önünüzde 2 dakikada geçiririm cevapları."
"Hayır, asla olmaz. Diğer öğrencilerin suçu ne o zaman?" diye çemkiriyor diğeri yine.
Olay büyüsün istemiyorum. Kız öğrenciyi daha fazla ağlatmak hiç istemiyorum. Ama yapabileceğimiz bir şey yok gibi görünüyor. "Bunu yapmaya yetkimiz yok. Bir dakika bekleyin, ben yine de idareyi arayayım," dedim. Öğretmenler odasını aradım, benimle konuşan hoca öğrenciyi ve kağıdını alıp gelmemi söyledi.
İçimde bir umut sınıfa geri döndüm. "Bunu kabul ederlerse karşı çıkacağım, diğer çocuklar da öyle yapsaydı o zaman," dedi gözetmen hoca. Sinirlendim yahu. Böööyle suratına baktım. Bir yandan da kendimi tutmaya çalışıyorum. Ters bir laf edicem, olmayacak. Sınıf hala öğrenciyle dolu. Öte yandan kadının bu düşmanca tutumunu anlamıyorum. Evet, doğru, öğrenci yüzde yüz hatalı ama çocuk orada asistanlığımı kaybedeceğim diye ağlarken bu kadar duvar gibi olmak niye?
Öğrenciyi tuttum elinden ve sınav kağıdıyla birlikte sınıftan çıktım. (Ya kocaman kızın elini tutup dışarı çıkarttım cidden. Başka ülkede olsa cinsel tacize bile girebilir. Yandın miso) Gidip hocayı bulduğumda öğrenci artık hüngür hüngür ağlıyordu. Hoca hafif gergin tabi; bir de öğrenciyle pek muhattabiyeti olan biri değil, sınavcı bir hoca. "Ama böyle yapma, aleyhine olur," dedi ve sınav kağıdını alıp gitti. Ben kızı aldım, tuvalete götürdüm, "bak böyle yaparsan çok dikkat çeker, gerçekten de aleyhine olabilir. Ben yukarı çıkıyorum, sen sakinleş ve dışarıda beni bekle," dedim. Yukarı çıktığımda hoca bana miso sen git, dedi. Ben de yok hocam ben biraz daha kalayım dedim. Çünkü biliyorum ki birazdan o sınıfın gözetmeni gelecek ve zar zur edecek. Bu arada orada bir sürü başka hoca var sınav ekibinden. "misocum sen miydin o öğrenciyi getiren?" dedi bir tanesi. "Evet hocam, bendim. Yazık, duymamış, asistanlığı bu işe bağlıymış," filan gibi geveledim. "Yaa, yazık," gibi bir şey dedi ki gözetmen geldi. "Ben karşı çıkıyorum, kabul edilmesin, vır -vır-vır, zır-zır-zır," dedi. Sonra da bana çok sağol dedi. (Bilmiyor ki uyuz olmuşum. Ya anlamadım da, yüzümden de mi belli olmuyor? İfadesiz miso olmuşum herhalde)
Birazdan öğrenciyi çağırmamı istediler. Odaya girdiklerinde aşağıya indim. Bembeyaz suratıyla erkek arkadaşı bekliyor. "Hocam inanır mısınız, üç haftadır ruh gibi geziyordu. Gerçekten de duymamıştır. Çok stresliydi," dedi. "İnanırım valla, tertemiz yüzlü bir çocuk işte. Ne art niyeti olabilir ki?" dedim. Birazdan kız aşağıya indi ve gidip sevgilisine sarılıp kaldı. Kesin bir şey söylememişler. Hoca müdürle konuşacağını söylemiş. Pazartesi belli olacakmış.
Kıza olumlu ya da olumsuz bir cevap verilebilir, bilemem. Önemli olan tavır bence. Orada paramparça olmuş bir insana zart zurt etmek insana ne kazandırır ki? Öyle anlar oluyor ki gerek stresten, gerek endişeden, bazen de mutluluktan bile insan farklı bir boyuta geçebiliyor. Asistanlığımı kaybedicem diye ağlayan bir insana hayır, kabul edilmemeli denilir mi? Hele ki işin içinde hiç bir art niyet veya kopya türü bir girişim yokken?
Ya ben fazla merhametliyim; ki bu benim profesyonel hayatıma çok zarar verebilir (amaaan, verse on yıldır verirdi, yemişim profesyonel hayatımı, kıçımın profüsürü miso), ya da insanlar gaddarlık uzmanı olmuş, birbirinin yarasına limon ve tuzla dalıyorlar.
Bokyedi başları yahu!

24 Ocak 2007

Beynelmilel

Kâh Özgü Namal'ın o duru güzelliğine dalarak, kâh Cezmi Baskın'ın o gizli saklı şefkatine bakarak, kâh genç sosyalist düdüğe bıyık altından gülerek geçti ilk bölümü filmin. Meral Okay ve diğer güzeller güzeli sanatçı hanımefendi de çok başarılıydı. En çok da "ziktirolun pijjler" küfürüyle eğlendim doğrusu. İçimden bir ses de bu film böyle bitmez, bu kadar gülümsemek fazla diyordu hani ara sıra. Ama be kardeşim, bu film böyle de bitmemeliydi bence. Bu kadar acımasız olunduğunu böylesine şamar gibi insanın suratına vurarak anlatırsan bu kadar ağlanır işte sonuna.
Ben her sinemaya gidişimden önce cebime doldurduğum ödüllerin en büyüğünü Cezmi Baskın'a verdim matinenin sonunda. Bildiğimiz yakışıklı kavramından fersah fersah uzak, hele de bıyıklar kesilince saklanacak hiç bir yeri kalmayan sivri yüz hatlarının biçare duruşunun insanı kavraması en derinden... Bambaşka bir hüzündü bu adam benim için bugün. Bambaşka bir karizma. Olanca endişesiyle, çok sert de vurmasa bile, kızından özür dilemek için ta odasının kapısına gidip çömelerek, evin içindeki yabancılara rağmen en derin yarasını açıp, onun da öyle olmasını istemediğini söylemesi... Bir başka karede babasına pek inanmasa da yüreğinin "bir ihtimal varsa eğer" pırpırıyla lokumları alıp eve gitmesi, ilkini de kendisinin yutması... Bando çalışmaları esnasında, yaptıkları işe zerre kadar inanmasa da yumuşacık bir şekilde arabulucuyu oynamaya çalışması... En sonunda da başını hafifçe yana çevirip "benim bestem" diyerek filmin son sahnesinde anne Gülendam'ı görmemizi sağlaması... Benim ödülüm bu oyunculuğa gitti. Ben Cezmi Baskın'ın Abuzer halini izledim, başka hiç bir rolünden bir kırıntı sürüklemediği Abuzer rolünde.
Özgü Namal ise inanılmazdı filmde. Bir insan bu kadar mı güzel olur, bir insan bu kadar mı saf, tertemiz görünür? İnsanın içini cız ettiren bir naiflik, insanı sarıp sarmalayan aşkı, aşkı için onda birini anladığı şeyleri okuyup, gerisini Haydar'ın sesini ve vücut dilini taklit ederek üfürmesi... O saçlarını hafifçe geriye atarak göz ucuyla Haydar'a bakması. Ölümle nişanlı devrimci Haydar.
Ahh Haydar, ne yaptın sen? Senin de için gitmiyor muydu? Gitmez olur mu? Elinde sazın güldürürken Gülendam'ı, bilmiyor muydun yani sana sevdalı olduğunu? Sonra zaten sana itiraf ettiğinde olanca çocukluğuyla, neyi düşünüyordun a be kaz? O dans çok geç kalmış bir danstı sanırım. Gülendam haklıydı; aynı evde oturup gelişirdiniz birlikte. Senin de üzerine o pankart örtü olmazdı.
En güzeli de Enternasyonel'in Gülendam/Abuzer yorumuydu. Baharın gelişini kutladılar ya Enternasyonel'le... Çocukların, kuşların seslerini duydular, baharın en güzel kokularını içlerine çektiler... Çok ironikti, çok yaralayıcı.
Filme yalnız gidemezmişim ben. Kıvırım'a teşekkür ediyorum geldiği için. Bir gün kıvırım'ı yazacağım burada. Ve gruba dahil olan diğerlerini de. Ama şimdi de bir şeyler yazmak istiyorum. Anlayan, etrafındakileri sevebilen, yanındakini dinleyen, cevap vermeden önce o koca gözleriyle hafif yana bakarak bir an duraksayan... Ben ne zaman ağlasam yanımda olan, olmasa bile olduğunu hissettiren, asla ve asla kimseyi yargılamayan, tertemiz ve muhteşem insan kıvırım.
İyi ki beraber gittik; yoksa film bana fazla gelecekti.
Canım kıvırım :)

21 Ocak 2007

Huzursuzluğum

Huzursuz olduğumda böyle oluyorum işte.
Elim ayağım titriyor gibi geliyor; kafam ağırlaşmış.
Bir elim sürekli gözlüğümü burnumun üzerine doğru itiyor.
Bilgisayardaysam eğer, en ufak bir seste sıçrıyorum.
Kalbim bir başka çarpıyor sanki, anlamıyorum, gerçekten anlamıyorum.
Gidip yat diyorum kendi kendime, yatamıyorum.
Zaman zaman gidip Ilgaz'a bakıyorum.
İçim o kadar sıkıntılı ki, ağlayasım geliyor, burnum yanıyor.
Gidip köşede uyuyan kediye dokunuyorum,
Uyandırdığım için marru türü bir şey söylüyor.
Onun o haz veren yumuşaklığıyla bile avunamıyorum.
Sonra gidip en başta neredeysem oraya oturuyorum.
Yerimden bile kalkamıyorum.
Ne yapacağımı bilmiyorum.
Huzursuzluğumun kaynağını bulamıyorum.
Tanımadığı bir yere tepki gösteren bir kedi gibiyim.
Her şeye ve herkese pıhlamak istiyorum.
Söylemiş olduğum her şeyden bin pişman,
Yapabileceğim her şeye dair umudumu yitirmiş,
Sıfıra vurmuş bir zavallı gibi hissediyorum.
Ve gerçekten de neden böyle olduğunu bilmiyorum.
Bu dalganın neden gelip böyle aniden vurduğunu anlamıyorum.
Tam göğsümün üzerine taş gibi oturan şeyi çıkartıp atamıyorum.
Çok yorgun ve bitkinim şu anda.
Bu halim geçsin istiyorum.
Zavallı miso

20 Ocak 2007

Hrant Dink

Bir ülkeyi sevmek nasıl bir şeydir, bana tarifini yapabilecek olan var mı? Ben artık kendimi hiç bir yere aitmiş gibi hissetmiyorum ve Hrant Dink gibi insanlar öldürüldükçe daha da çok, daha da çok nefret ediyorum her şeyden.
Biz nasıl insanlarız ki beynimizin yarısı komplo teorileriyle dolu? Biz nasıl insanlarız ki böyle bir adam öldürüldüğünde, "evet üzüldüm," lafımızı amalarla tamamlıyoruz? Çünkü biz kendimizden başka hiç bir yere ve hiç bir insana bakmayan insanlarız.
Siz hiç bir Ermeni'yle arkadaş oldunuz mu? Veya bir Musevi'yle? Ben 4 yılımı bir Ermeni'yle aynı sınıfta geçirdim. Ve Nayat'ın benimle ne kadar aynı olduğunu gördüm o sıralara oturduğum her gün. O kızla ne kadar aynı kaygıları taşıdığımı, aynı kızsal durumlara ağlayıp güldüğümü, hep aynı şeyleri yaşadığımı gördüm. Peki bana siz Ermeni'leri tarif edebilir misiniz? Bu ülkedeki bir sürü insanın kafasında canlanan yaratık nasıl bir şeydir acaba?
Ben artık bütün inancımı yitirdim. Bizim resmi tarihimiz, ve diğer bütün ülkelerin resmi tarihi kocaman bir yalandır. Çünkü resmi tarihi muktedirler yazar; diğerleri ise ama ama diyerek bakar.
Tabi ya, Osmanlı'yla başlayan hoşgörü bu değil mi?
Öldür, hemen öldür, başka hiç bir çözüm yok. Senin gibilerin soyu tükenmesin diye öldür. Yüreğini de ferah tut, senin gibilerin soyu tükenmez.
Etmek istediğim hakarete uygun sözcük bulamıyorum.
Ne bir hayvan ismi, ne de bir küfür.
Uzundur bu kadar hiddetten boğulmamıştım.
Uzundur bu kadar nefretle dolmamıştım.
Hrant Dink'ler ölür işte, böyle bal gibi ölür. Ve bir işin barışla, uzlaşmayla, iki tarafın da gözüyle bakılarak çözüleceğini savunan insanlar işte böyle öldürülür.
Kahrolun.
Ve Tanrı varsa eğer sonsuza kadar lanetlenin!!!

15 Ocak 2007

Dalgalı Cumartesi

Cumartesi sabahı nefisti. Saat 8'e kadar uyuduk. Her ne kadar size çok garip geliyorsa da, bu bir mucize. Sonra bilindik çarşı pazar işlerimizi halledip perşembe günü davet aldığımız bir doğumgünü partisine gittik. Ilgaz ve ben tabii ki. Eşim arazi oldu direk. Telefonda "eşim işe gidecek," dediğimde gelip, "neden yalan söylüyorsun?" dedi bir de. "Ne söyleyeyim? Milletin eşi gelirken benimki tenezzül etmedi mi diyeyim?" dediğimde (ki sanırım hafiften de çemkirdim hani), "tamam canım, kızma," cevabını aldım. Aslında kızmıyorum, yani gelmediğine kızmıyorum. Aynı şeyi neden ikimiz de çekelim ki? Ortam belli, çok gürültülü ve yorucu olacak, ikimiz de ne anne-babaları, ne de çocukları tanıyoruz. Ben zaten gideceksem eşimin gelmesi katmerli eziyet olacak. Kızdığım şey tepeme gelip etik üfürmesi. Allallaaa.
Neyse, doğumgünü gerçekten de çok çok yorucuydu. Bir de gariban doğumgünü sahibinin kulağı ağrımaya başladığı için iğneleri yemiş cız cız, diğer çocuklar azıp kudururken seninki bir köşede moralsiz moralsiz oturup durdu. Gelen palyaçoya bile hiç yüz vermedi. (Gerçi adam zebellah gibiydi ama...)
Doğumgününden can havliyle kaçıp annemlere götürdüm Ilgaz'ı. Gece bir düğüne davetliyiz, eşimin direktörü evleniyor, saçı başı halletmek lazım, makyaj şart falan filan. Malum, hizmetçisi gibi değil, eşi gibi durmak lazım yanında. En önemlisi de bir saat dinelenmek istiyordum. Ilgaz'ı bırakıp eve ulaştığımda pestil gibiydim. Bir süre sonra eşimin, "sen zaten çok daha güzel yapıyorsun," gazlamalarıyla berberden bile vazgeçtim. Duş aldım, kendime bir içki koyup salona geçtim. Yarım saat sonra cidden çok daha iyi hissediyordum kendimi. Telefon çaldı; kuzenim. Boşanmakta olan bir arkadaşımız var, dört yaşında da bir oğulları. Ben kızı önceden arayıp bir şeye ihtiyacı olup olmadığını sormuştum zaten. O da bu kararı çok önceden kendisinin vermiş olduğunu, aralarında artık aşk kalmadığını, bu yüzden ayrıldığını, eşini insan olarak çok sevdiğini filan söylemişti. Kuzenim telefonda tek celsede anlaşmalı boşandıklarını, çocuğun velayetinin babaya verildiğini, annenin İstanbul'a yerleşeceğini söyledi. Sıcak çay koyulduğunda aniden çatlayan bir bardağa döndüm. Ee, çocuk? dedim. Babada kalacak dedim ya, anne öyle istemiş, dedi kuzenim. Onu anladım, dedim, ve inanılmaz bir şiddetle ağlamaya başladım. Kuzenim çok şaşırdı. "Miso, nooldun, sana nooluyor, hayat bu, bak geçen sene de ben boşandım," gibi bir şeyler söylüyor. Ben boğazımı toparlayamıyorum, cevap vermeye çalıştığımda ulur gibi sesler çıkartıyorum. Eşim içeride çalışıyordu, benim sesimi duyunca koşarak gelmiş suratıma bakıyor, neler olduğunu anlamaya çalışıyor. (Onun bu tarz bir tepki verebilmesi için muhtemelen sevdiği birini filan kaybetmesi gerekir, benim tam aksime çok kontrollüdür). En sonunda, "o çocuk ne olacak, daha dört yaşında, kendi başına daha çorabını bile giyemiyor, ona üzüldüm," diyebildim. Kuzenim de çok üzüldü. Kapatalım, ben çok kötü oldum, sonra konuşuruz, dedim, kapadık. Saat 7 olmuş, 7:30'da çıkmamız gerekiyor, benim yüzüm ve gözlerim aniden şiddetli bir şekilde ağladığım için kıpkırmızı. Ve hala dalga dalga yükselen hıçkırıklarıma hakim olamıyorum. Düğün olmasa temiz bir saat ağlayacak potansiyel oluştu içimde.
Ayaza çıktım, çok iyi geldi. Beş dakika içinde toparlandım, giyindim, boyandım ve bir şeye benzeyen bir miso oldum. Düğüne gittim. O kadar çok içtim ki... Geri döndüğümüzde eşim, "kıpırdama, arabayı kilitleyip seni alıcam," dedi. Gerisi hayal meyal. Kafam uçtu resmen. Ama iyi geldi.
Aşk bitti diye gitmeye itirazım yok. Karar kişiye ait. Ama o çocuk? Olmaz işte, o yaştaki çocuk daha ana kuzusu, anneye ihtiyacı var, her şeyden çok var. Hayır evde eziyet filan olsa anlarım ama çocuk olduktan sonra "benim hayatım, yaşarım, yaparım, ederim," lüksümüz bu kadar olabilir mi? Onu da alıp git, bir süre daha ertele hayatını, ne bileyim ya, böylesi olmamış hiç.
Gitme lütfen ya.
Çocuğunu bırakıp gitme.

12 Ocak 2007

Özlemişem, görmek istemişem

Zaten dönem başından beri bir enteresan bu Muhammed. Yabancı bir öğrenci, ama çok güzel Türkçe biliyor. Arada bir tekliyor o kadar; onu da msn gençliği bile yaptığına göre mazur görmek şart yani. Neyse, sene başından beri Muhammed efendi bana bir sürü sınava girdiğini ilan etti zaman zaman. Önce TOEFL, sonra IELTS, sonra bilmem ne. Sınıftaki konularla ilgilenmiyor, aklı sıra bu sınavlara çalışıyor efendi. Bir iki kere uyardım, bence sınıftaki konularla ilgilensen ve bizim Proficiency'den geçmeye çalışsan çok daha verimli olur dedim, dinlemedi. (Benim de başçavuşum geldi, beni eğerledi, gittik.)
Son sınav sonucu da negatif gelince bizim Muhammed tutuştu tabi. Yusuf abiler geldi sağlı sollu omuzlarına yerleşti. Bir haftadır, bir çaba, bir gayret. (İçimden de geçti borun pazarı diyorum ama kendisine belli etmiyorum, yazık sonuçta. Ama bu sınavların hepsi de birbirinden son derece farklı olduğu için Muhammed abimiz ufaktan reçel olmuş durumda muhtemelen) Muhammed'e olan en derin hislerimi farketmişsinizdir. Yine de ona da diğer öğrenciler gibi muamele ediyorum. (valla billa)
Bugün biri yirmi geçe kapı çalındı. Buçukta da tenefüse çıkacağız. Buyrun, dedim. Genç bir bey başını uzattı, "Muhammed'i bir saniye alabilir miyem?" dedi. Ben hemen, eyvah bu da onun gibi konuşuyor, umarım kötü bir şey yoktur diye düşünüp yolladım Muhammed efendiyi dışarı. Beş dakika geçti, Muhammed girmiyor hala. Dışarıdan da sürekli bir konuşma sesi geliyor. Sınıftan bir çıktım ki, Paşazade Muhammed efendi hazretleri ile alabilirmiyemefendi karşılıklı sandalyelere kurulmuşlar, sohbet etmekteler. Beni görünce sustular. Pardon, dedim, siz Muhammed'i niçin çağırmıştınız? "Ben Azerbeycan'dan yeni gelmişem, çok özlemişem," demez mi. Ama yani bir on dakika bekleyemediniz mi, pes yani, dedim. Hocam, afedersiniz, çok özür dileriz.
Ya komik valla, yeni gelmiş de, özlemiş de. Bu ne sevgi yarebbim, bu ne özlemek.
Peki ben sömestrede Muhammed'in özlemiyle nasıl başa çıkıcammm?
Haaa?

10 Ocak 2007

Şehir

Ah Ezginin Günlüğü ahh. Hemen her şarkınla perişan ettin beni. Hele de "şehir"le. Bak, ele verdik kendimizi :)
Sınıftan bir öğrencim yahoo grubumuza Kavafis'in şiirini atmış iki üç hafta önce. "Bende şarkısı da var, gruba atarım," demiştim ama CDyi bulamamıştım. Ne kapağı var, ne de kendini belli edecek bir güzelliği; kuzenim çekti çünkü, çok utanıyorum, korsancı miso:(
Pazar akşamı tesadüfen buldum. Yemek yaparken tekrar et düğmesine basarak Şehir'i yaklaşık 20 kere filan dinledim herhalde. Bir yandan da icra ediyorum tabi.
Yeni bir ülke bulamazsınnn,
makarnayı karıştır,
Başka bir deniz bulamazsın
soğanı yağa at
Yeni bir ülke bulamazsınnn,
soğanı karıştır
Başka bir deniz bulamazsın
Bu şehir arkandaaaaan gelecektir
Sen yine aynı sokakta dolaşacaksın
Bu şehiiir arkandan gelecektir,
Sen yine aynı sokakta dolaşacaksın
Aynı mahallede kocayacaksın
(Gayet farkındayım, ben cidden yemek yaparken filan kocayacağım bu gidişle. Evde dipsiz iki kuyu var.)
Düdüklünün ağzını kapat, makarnadan bir tane al ağzını yak.
Yeni bir ülke...
Aynı evde kır düşecek saçlarına
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin
Geleceksin bu şehre sonunda
Başka bir şey umma
Başka şey umma
makarnayı süzzz, sudan geçir, bütün vitaminleri musluk deliğine yolla.
Birazdan mutfak kapısında eşim belirdi. Ilgaz'ı da elinden tutmuş bana bakıyor.
"Hayatım bir yere mi gidiyorsun?"
İlk başta anlamadım, 2-3 saniye sonra ayıldım ve güldüm.
"Yüz kere dinledim, di mi? Baydı mı?" dedim.
"Yok baymadı," dedi gözlerinde hüzün. "Ama gideceksen biz de gelelim, bizi de götür."
Bakakaldım, hiç beklemiyordum.
Gitmem ya, gidemem.
Gidersem kururum, ölürüm.

8 Ocak 2007

Bayram Sonrası

Salı günü Ankara'ya döndük. Oğlanı getirmedik, babannesi, dedesi ve halasıyla kaldı. Kâh yorgunluktan, kâh canımın sıkıntısından, kâh işim olduğundan kimi zaman gitmek istemesem de, oğlum doğduktan sonra daha da önem verir oldum birlikte olmalarına. Ben yalnız bir çocuğum akraba bakımından. Babam tek çocuk, annemin küçük kardeşiyle görüşmüyoruz, abisi de çok uzakta oturuyor zaten. (ya bir de yengem evlere şenlik) Bir elimin parmağını geçmiyor Ankara'daki akrabalar. Neyse, lafı sündürmeyeyim, istiyorum ki oğlum akraba olgusunu anlasın, o insanları görsün, yardıma ihtiyacı olduğunda nasıl koşarak geldiklerini, kimi zaman aynı sokakta yürümek bile istemeyeceği tiplere akraba olduğu için tahammül etmesi gerektiğini anlasın. Eşimin bir sürü akrabası var, herkes boy boylamış, soy soylamış. Seçsin, beğensin alsın işte.
Babanne, dede ve hala ise ayrı bir boyut zaten. Onlarla vakit geçirmesini cidden çok önemsiyorum. Bir kere oğlanı çok özlüyorlar; kıyamıyorum bu anlamda. Ayrıca, benim yaşadığım bazı mutsuzlukları, hayal kırıklıklarını, sıkıntıları Ilgaz'ın ilişkisine yansıtma hakkım yok bence. Yani bunu yapmamaya azami özen gösteriyorum. Örneğin zaman zaman halayla yaşadığımız gerilimleri Ilgaz'ın kapsama, algılama alanının olabildiğince dışında tutmaya çalışıyorum. Bu bayramda babanne bana özellikle teşekkür etti, ben de itinayla şiştim tabi. "Kızım, her tatilinizde o kadar yolu kalkıp geliyorsunuz, bizi bu çocuktan mahrum etmiyorsun, çok teşekkür ederim," deyip ağladı kadın. Ya cidden üzüldüm. Tipler günlere gidip geldikçe, KORKUNÇ gelin karakterleri üzerinde fikir teatileri yaptıkça ben ağırlığımca altın eder oldum kardeşimmm. Ya bir de ne kadar kızarsam kızayım, deve hörgücü gibi yatakta götüm başım tutulursa tutulsun, iyi olduğuna inandığım bir şeyi yaptığımı gördüğüm için, kendi kişiliğimi yenip kapris diyebileceğim uzantılarımı budayabildiğim için de hoşuma gidiyor bu iş. (ooh, karakter mücadelesinde de başardık,mmm)
Ilgaz'a zarar verecek bir şey olmadığı sürece, bu insanları hiç bir koşulda uzak tutmaya hakkım yok bence. İçimdeki kötüyü durdurmam gerekiyor. İçimdeki kaprisi... İçimdeki iktidarı... Annelik ne kuvvetli bir iktidardır; çocuk benim, benim kararlarım geçer, kuralları ben koyarım, ben-ben-ben... Öff, şiştim.
Yapma miso yapma
Yapmadığın için aferin sana
Good girl :) (otur, elini ver, marruu)

7 Ocak 2007

Sürprüüz

Sabah sekize yedi var. (Yılbaşından önceki haftadan bahsediyorum) Annem arayıverdi.
“Efendim anne”.
“Yavrum, ne yapıyorsunuz?”
“İyiyiz anne, bir şey mi var?”
“Yok, öylesine aradım.”
“Anne, oğlanı servise yetiştirmeye çalışıyorum, ben seni sonra arayayım mı?” Bir yandan da içimden söyleniyorum. Ya işte, oğlan zaten kaplumbağa, son saniyelerimiz, hadi kelimesinden gına gelmiş, öylesine aramıştım olur mu filan. Bu arada aklıma bin tane tilki üşüştü direk. Ya acaba babama mı bir şey oldu? Yoksa Burcu’yla mı ilgili? Ama olsa söylerdi filan.
Cuma günü oluyor bunlar. O gün de iki haftada bir gelen kadın gelecek temizliğe. Dokuza kadar beklemek zorundayım evde. Oğlanı bindirip aradım.
“Anne, nooldu?”
“Sorma kızım, hırsız girmiş bize.”
“Nee? Yapma ya? Var mı bir hasar?”
Annemin alyansından başka bir takısı da yok ki bir hasar olsun.
“Kızım sorma, laptop’ı almışlar.”
“Hadi yaa”
Gerçekten de üzüldüm çok. Babama normal bilgisayar almamıştık, rahat ettiği yere götürüp kullansın diye laptop almıştık. Adamcağızın her yeri batıyor kendine zaten, sıkıntı basıyor.
“Başka bir şey var mı anne?”
“Sorma, bir de babanın odasına girip başucundaki telefonunu almışlar.”
Tüylerim diken diken oldu. Babamın telefonunu satmaya kalkışsak belki 20 lira eder, belki 30. Bilmiyorum, bildiğim tek şey bazı tuşlarına ısrarla basmak gerektiği. Sinir eden şey, adamın burnunun dibine kadar girmiş olmaları.
“Aman anne, üzülme noolur, bak iyi ki uyanmamış.”
“Kızım zaten derdim zorum o, uyansa neler olurdu kim bilir?”
“Anne, Saniye hanım gelsin, hemen sana gelirim ben.”
Ne kadar moralim bozuldu anlatamam. Uyansa cidden rezillik. Canımın içi yerinden bile kalkamaz ki. Hayır, kalkmasın zaten de, o giren hayvan kalkamayacak durumda olduğunu anladığında zarar verir mi filan, deliye döndüm.
Hayatım boyunca anlamadığım ve asla anlayamayacağım tek şey, insanların bile isteye nasıl zarar verebildiği. Ya da verebileceği. Yemişim laptop’ı. (Gerçi annem me me meledi, daha taksidi bitmemişti, hay Allah filan diye öttü ama...)
O gün annemin arkadaşlarından biri İtfaiye Meydanı’nda 100 TL’ye yeni gibi laptop’lar var demiş. Benim safım da pek sevinmiş. Anne dedim, gidip bir bakalım, belki bizimkini bile buluruz. Hem hırsızlık sektörüne katkıda bulunuruz. Ciddi misin, çalıntı mıdır dedi. Ah annecim benim, saf olunur mu bu kadar?
Ya yaşlanınca ben de mi öyle olucam?

Fotoğraflarda benzemeye başladım biraz biraz, kafa da mı öyle olacak acep? Öyle olacaksa yandık valla. Annem acizin önde gideni oldu zira :(:(

4 Ocak 2007

Neden dağlar?

Okuduğum haber içimi acıttı. İkisi de ODTÜ'lü Utku ve Seza isimli dağcılar Aladağlar'daki Demirkazık Dağı tırmanışları sırasında hayatlarını kaybetmişler. İkisi de gencecik. Tabi hemen elde olmayan bir yansıtma yaşadım. Eşime olsa (ki öyle bir merakı olmadığı için mümkün değil), oğluma olsa (hiii), sürekli gözümün önünde olmasalar da mutlaka en azından telefonla ses ve duygu alışverişi yaptığım etrafımdaki insanlardan birine olsa... Ve benim etrafımda böyle biri de var; canım kıvırım. Gerçi o oralara buralara tırmanmıyor, gidip Ilgaz'da filan geceliyorlar, beş günlük bulaşıklı kapta yine yemek yeyip su içiyorlar filan (kolera yoksa tifo alalım). Ama bir hayvan gelip birine bir şey yapsa? Veya zarar verebilecek herhangi biriyle karşılaşsalar?
Komplo teorilerinin sonu gelmiyor, biliyorum. Ama giden de dönmüyor. Ilgaz doğduktan sonra oğlum dur düşeceksin, oğlum dur çarpacaksın, oğlum gözün çıkacak demeden önce sabretmeyi öğrendim. Ama "amma da çok uyarıyorsun, bırak öğrensin," diyenlere de içten içe acıdım hep. Acıdım kelimesi tesadüfi değil inanın, gerçekten de acıdım. Çünkü bir adım ötesini hesap edememenin dayanılmaz aymazlığı var orada. Gözü çıktıktan sonra kıymeti yok, yirmi kere tepe üstü çakılıp bir şey olmazken bir çarpmayla beyin kanaması geçirdikten sonra anlamı kalmıyor hiç bir şeyin...
Yaşlanıyorum, biliyorum. Bu hissimin içinde barındırdığım derin kederim de yaşımla paralel olarak artıyor. Örneğin dağları düşündüğümde kendimi en tepede değil de ortalarda bir yerlerde içimi dinlerken görüntülüyorum. Düşünürken, ağlarken, arayıp da bulamazken, yanlış anlayıp yanlış anlaşılırken, mutsuz edip mutsuz olurken... Böyle bir keder sahibi oldum işte, ne zaman olduğunu da bilmiyorum, yalnızca ciddi hüzünlere savrulduğumu biliyorum.
Ama dağlar benim için bu işte. Evet, dağlara gidip tırmanmadan kendisi olduğunu hissetmeyen insanlar olabilir, saygı da duyuyorum. Ama bir dakika ya. Peki ya geride kalanlar? Ben Utku veya Seza'nın sevgilisi, kardeşi veya herhangi bir seveni olsam üzüntümün yanında öfke de hissederdim gibi geliyor. Asla başa çıkamayacağımız bir şeyle boy ölçüşürken yerinden oynamış bir kaya sebebiyle hayata veda etmek? Evet, ikinci episode nedir o zaman? Az önceki insanların arasında annesi yoktu dikkat ettiyseniz. Yazıyı yazarken bile gözyaşlarıma hakim olamıyorum. Evet Utku ve Seza, sevdiğiniz spora saygı duyuyorum ama şimdi geride kalanlar ne olacak? Anneler ne olacak örneğin?
Ben dümdüz bir sopayım, hiç bir dalım ve köküm yok, ben dünyanın en özgür bireyiyim kimseye karşı yerine getirecek yükümlülüğüm, verecek hesabım yok. Doğru, bu da bir felsefe, saygı duyuyorum. O zaman istediğimiz her şeyi yapabiliriz gerçekten de. Bu mümkün mü ama? Bu kadar kimsesiz olmak mümkün mü?
Rahat uyuyun Utku ve Seza. Başka diyecek hiç bir şey yok.
Öte yandan o çocukları düşündüğüm kadar annelerini de düşündüm. Bitti işte, perde kapandı. Kafamda engelleyemediğim korkunç bir soru var şu anda. Sürekli gözlerimin arkasına vurup dışarı çıkmaya çalışan migren ağrım gibi dalga dalga vuruyor. Bir de boğazımı düğümlüyor olanca maharetiyle.
O kadınlar ne yapacak şimdi?

28 Aralık 2006

Bir anı

6 Kasım 1997. Ankara Üniversitesi Fen Fakültesindeki binamızın bodrum katındaki, asla açamadığımız vasistas camlarla havalanıp aydınlandığımız sınıfımızdaki öğleden sonraki dersime geldiğimde zaten ortalık polis kaynıyordu. Binaya girdiğmide koridor boyunca yürüyen/koşan yüzü maskeli, ellerinde beyzbol sopası uzunluğunda tahta sopalar bulunan erkek öğrenciler gördüm. Koridorda toplam 3 sınıftık. Öğretmen arkadaşlardan biri ders başında kapısını kilitler, 4 saatlik dersini 2.5 saatte öğrencilerini hiç bırakmadan yapar, sonra da çekip giderdi. Derse geç kalan adam o günü tamamen kaçırırdı.
İlk dersimi yaparken üst kattan koşturma sesleri geldi. Koridora baktığımda o arkadaşın 2 öğrencisini bekler halde gördüm. "Hocam, olay çıktı, hoca bizi içeriye almıyor, yukarıya da çıkamıyoruz, çaresiz kaldık," dediler. Girin benim sınıfa dedim. "Ben bir yukarıya bakıp gelicem, sınıftan çıkmayın, kapıyı kilitleyin, gelince açarsınız," dedim. Üst kata bir çıktım ki, maskeli çocuklar kapılara barikat kurmuş, ellerinde taşlarla bekliyorlar. Hemen aşağıya indim, sınıfa girdim ve çocuklara durumu anlattım. Bu arada öğrencilerden birinin sınıfta olmadığını farkettim. Bu çocuk Gazi'den ayrılıp Ankara Üniversitesine gelmiş yaşı daha büyük bir çocuk. Biraz da fevri bir tip. Sinir oldum tabi, "yok yere başına bir şey gelecek, ben çıkma demedim mi?" filan diye söylenirken koridorda görüp içeri aldığım o iki çocuğa takıldı gözüm. Tipler hala palto, atkı, bere oturuyorlar.
"Oğlum siz niye böyle oturuyorsunuz?" "
"E naapalım hocam?"
"E polis girerse ben nasıl herkes benim sınıfımdan diycem? Soyunsanıza."
"Soyunalım mı hocam?"
"Oğlum salak mısınız, paltolarınızı çıkartsanıza, neyi soyunacaksınız?"
"Ay pardon hocam."
O sırada koridorda koşturma sesleri duyuldu. Koşan kişi bizim sınıfın kapısı dahil bütün kapıları denedi. Daha sonra daha çok ayaktan çıktığı belli olan koşturma sesleri duyuldu ve kapımız çalındı.
"Kim o?"
"Çevik kuvvet, açın."
Kapıyı açtığımda gerçekten de kapı kadar bir adamla karşılaştım. Bir de üzerinde kabarık siyah plastikten bir şeyler, adam devv gibi.
"Ben hocayım."
"Siz mi?"
"Evet..." (Beğenemedin mi? Boyla mı oluyor bu iş, kuş kafa)
"Bunlar sizin mi?" (Öğrencileri kastediyor)
"Evet."
"Hepsi mi?"
"Evet."
"Emin misiniz?"
"Evet." Suratına baktım. (yusuf hafiften geldi) Başka diyecek hiç bir şey yoktu. İyi, dedi son olarak. O iki tip sappppsarı olmuş, köşelerinde oturuyorlar. Alınları boncuk boncuk terlemiş. Paltolarıyla kalsalar alıp götürecekti polis, eminim yani. Polis çıktıktan sonra bir süre hiç konuşmadan oturduk. Bir kız öğrenci çok heyecanlandı, ağlamaya başladı. Sonra yavaş yavaş gevşediler, konuyu yorumladılar filan. Tipler daha 17 yaşında, bir çoğu ailesinden yeni ayrılmış, ödleri kptu tabi. O iki öğrenciden halâ çıt çıkmıor. "Bunaldıysanız üzerinizdekileri çıkartın," dedim.Aval aval baktılar suratıma. "Hocam soyunalım mı gene?" demez mi bir tanesi. "Oğlum daha neyini çıkartacaksın, şaka yaptım," dedim. Öbürü daha bir kendinde, paltoyu çıkarttıkları için hala orada olduklarının bilincinde, "hocam çok sağolun, siz söylemeseniz valla aklımıza gelmezdi. Kendi hocamıza yalvardık, bizi içeriye almadı, biz de o şaşkınlıkla burada ne yaptığımızı bilemedik," dedi.
Tekrar yukarı çıktğımda her tarafta cam kırıkları vardı. Cam kapılar kırılmış, kolçaklı sandalyeler hasar görmüş, her taraf birbirinde. Tabi insani hasarın boyutlarını bilemiyorum, hiç bir zaman da öğrenemedim.
Beni üzen tek şey kapıyı içeriden kilitleyip içeri girmeye çalışan çocuğa açmamak oldu. Açsam kurtarmam mümkün olmayacaktı, polis hemen arkasından aşağıya inmişti çünkü; benim sınıfıma girdiğini mutlaka göreceklerdi. sonra beim sınıfa girip o çocuğu KİBARCA dışarıya alacaklardı. Hiç bir şey görmedikleri halde bu kadar terörize olmuş çocuklar, muhtemelen 1 hafta kendilerine gelemeyeceklerdi. Belki benim sınıftaki öğrencileri, hatta hoca olduğuma ihtimal vermedikleri için beni bile hırpalayacaklardı.
Hiç bir şey yapmayan çocukları korkyabildiğim için iyi bir tecrübe, o çocuğun koridorda kendisinin iki katı biri tarafından sürüklenerek götürülmesini seyretmek zorunda kaldığım için kötü bir anı olarak kalbime kazındı.

27 Aralık 2006

Uçaaak

Hiç bir zaman bayıldığımı söyleyemem. Hatta küçükken daha bir rahatsız olurdum. Özellikle de iniş ve kalkış sırasında. Bu yaz bindiğimizde korkumu Ilgaz'a öğretmemek için gayet sakin bir şekilde oturdum yol boyu. Tabi o da baktı ki herkes rahat, dışarıyı seyretti, ikram edilen herşeyi silip süpürdü, vır vır konuştu ve olaysız bir şekilde ilk yolculuğu tamamladık.
Bu cumartesi kız kardeşim için verilecek yemeğe katılmak için bir günlüğüne Kıbrıs'a gittim. Pazar günü de annem ve babamla birlikte geri döndük. Esenboğa havalimanına gittiğimde büyülendim. Harika olmuş. Bir kere artık hiç kimse uçakların durduğu yere inip koşturmuyor. Herkesin çıkış salonu var. O salona körük yanaşıyor ve salondan direk körüğe geçilip uçağa biniliyor. İkincisi havalimanı personelinin tavrı. Son derece pozitif olmuşlar. X-ray cihazından geçerken vik vik öttüm. Bir kere daha geçmemi rica ettiler. Gerçekten de rica ettiler. Sonra da "endişelenmeyin, sanırım fermuarınız öttü," dediler. Ben pek endişelenmemiştim ama pek kibardılar. (Ya da kokoş saçlarım, kırmızı ojeli ellerim koştu imdadıma:) bilemiyorum)
Uçak kalktığında da her şey yolundaydı. Fakat yaklaşık kırk dakika sonra muhtemelen basınç değişikliğinden başıma korkunç bir ağrı saplandı. Hemen arkasından da bir o kadar korkunç bir mide bulantısı. Şakır şakır terlemeye başladım. Ama nasıl bir terleme, resmen aşağıya süzüldüklerini hissediyorum. Zaten yüzüm korkunç bir durumda; elimdeki mendille yüzümü silip duruyorum. Kusucam zannettim ve kesekağıdını alıp beklemeye başladım. yanımdaki genç adam da (üniversite öğrencisiymiş) "korkmayın, bir şey yok," deyip duruyor. "Korkmuyorum, tansiyonum düştü sanırım," diyorum. O halâ "korkmayın, korkmayın, 10 dakika içinde inmiş olacağız," diyor. "Korkudan değil, midem bulandı," diyorum. "Bilirim, ben de korkmuştum bir seferinde çok FENA," diyor. Tip muhtemelen halâ çok FENA korkuyor, korkusunu bana doğru sıçratmaya çalışıyor. Uyuz oldum. Hayır laf yetiştirmeye çalışırken beovv diye suratına kussaydım ne olurdu merak ediyorum.
Sonra ben de huylandım aslında. Ya korkudan oldu da ben mi bastırdım diye düşündüm. Pazar günü geri dönerken ne korku, ne bulantı, ne ter. İnsan evladı gibi bindik döndük. Belki de korkma fırsatım olmadı pek. Malum, babamla bir yere gidince sürekli yapacak bir şeyler oluyor. En azından mutlaka bir şeyler konuşuruz filan. Belki de korktum, ama hissetme fırsatım olmadı.
Neyse, sonuçta son derece başarılı (kendi standartlarıma göre) 2 uçuş geçirdiğim çoook yorucu bir hafta sonu oldu. Bir süre böyle düğün, yemek gibi sosyal ortamlarda bulunmak istemiyorum. Çekirdek aile veya çekirdek arkadaş grubu kâfi gelecek bir süre.
Lütfen çekirdek kalalım bir süre yaa
Yalvaran miso

24 Aralık 2006

Kadın kadına :)

Cuma gecesi uzundur görmediğim insanları gördüm; pardon kadınları gördüm. Eski çalıştığım üniversitedeki arkadaşlardan biri "gece bizde toplanıyoruz, sen de gelsene çok özledik," dedi. Sevindim tabi; sevinmem mi, hatta direk şımardım. "Çok sağol, oğlan arızalanmazsa gelirim," dedim.
Akşam olunca ruh halim değişti tabi. Cuma günleri farklı oluyor. Hafta bitiyor, sabah yine efendi paşa tarafından yedi sularında uyandırılsak da fırlayıp kalkmak zorunluluğu olmuyor filan. Bu yüzden gece biraz daha oturup, otururken de bir şeyler içme fırsatı oluyor. Hem sabah başım ağrırsa geçirmek için yeterince zaman da oluyor :) (migrenli miso)
Neyse, akşam oğlan uyumadan önce, "ya acaba gitmesem de hem bir şeyler okusam, okurken de bir şeyler içsem, güzelleşsem," diye düşündüm bir ara. Oğlan uyuyunca, "bu kadar insanı bir daha bir arada göremezsin, kalk git, bir çay daha alabilir miyim, ay bunu nasıl yaptın, ben margarin koymam ama, ay bir çimdik," filan gibi muhabbetlere kendimi hazırlayarak arkadaşın evine yollandım. Kapıdaki güvenlik daha beni görür görmez, "xxx hanıma mı geldiniz?" dedi ve beni eve yönlendirdi. Evden girmemle önyargılarımın tamamen benim kabızlığım olduğunu gördüm. Çay may yok. Masa meze dolu. Hatunlar içmiş güzelleşmiş bile. Herkesle sarıldık öpüştük, alkolün etkisiyle normal zamanda ekstra haz etmediğim tiplerle bile hasret giderdik. Nasılsın, kakara kikiri derken ev kadınlar hamamına dönüverdi. Cidden bir kadınlar matinesinin tam ortasına düşmüş gibi hissettim kendimi. Ha MTV klipleri, ha arkadaşın evi. O ne danslar, o ne figürler... Apıştım kaldım. Hayır tekno tarzı şeyler çalıyor ve tipler birbirleriyle dans ediyorlar filan. Ya çalışıp gelmiş gibilerdi. Fantezilerin kralı oldu. (hehe) Bir tek kostümler eksikti; bizim hanım kızlarımızın ne marifetleri varmış da haberim yokmuş. En az bir saat hiç oturmadan dans etti tipler ve çok da güzel dans ettiler. Birisi bana böyle bir şey anlatsa samimi söylüyorum inanmam. Son derece absürd bulurum. Ama sanırım sebebini biraz sezebiliyorum.
Kadınlar birlikte olduğunda acayip rahatlıyorlar. İnanılmaz derecede rahat davranmaya başlıyorlar. Bunu gördüm o gece. Benim için durum farklı. Ben diğerlerinin tam aksine karma ortamlarda daha rahat davranıp, bu tarz sırf kadın ortamlarında geriliyorum. (Zaten onlar dans ederken ben elimde içkim andavallı gibi tipleri seyrettim) Bu tiplerin bir çoğu ortamda erkek olduğunda oynamaları gerekeni karakteri oynayıp, en ufak bir müstehcenlikte utanıp, birbirleriyle basmakalıp muhabbetler eden tipler. Ama ortalıkta oynayacak biri kalmadığı anda da böyle zıvanadan çıkıverdiler işte. Bence o geceki dansların hemen hepsi anlatılabilecek fıkralardan çok daha müstehcendi. Bilmiyorum bunu birbirleriyle konuşurlar mı? Ama cidden incelenmesi gereken bir şey bence.
O gecenin özeti, "ne kadar eğlendik, değil mi şekerim?" değil bence.
Evet, çok eğlendiniz, hatta bunu daha sık yapın da içinizdeki sizi görün. Süper olur o zaman işte.

20 Aralık 2006

Hayatın Anlamı

Hayatın anlamı nedir?
Şudur:
Oğlana sürekli ellerini yıkadın mı, lütfen ellerini yıkayıp sofraya otur demektir.
Her akşam sektirmeden mızıdığı için ilginç bir konu bulup akşam yemeğini piç etmemektir. (Ağladığı zaman çarpasım geliyor)
O akşamın yemeğini yerken ertesi günün yemeğini düşünüp onu ayarlamaktır.
Sonra o günün bulaşığını toparlayıp makinaya koymaktır.
Bu arada ocaktaki yemeği karıştırmaktır. Bir ara ocağa su koymaktır; ki kahve servisi yapılabilsin.
Daha sonra oğlanın yapılacak işlerini yapmak, kıyafetlerini ayarlamaktır. Sonra onu uyutmaktır. Sonra varsa ütüyü yapmaktır. Can kaldıysa makineyi yerleştirirken mutfakta yere dökülmüş yağları temizlemektir. Can kalmadıysa ertelemektir.
Oğlan uyuduysa internete girip sevdiğin bir kaç sayfayı okuyup, her gün ümitle mail geldi mi diye bakıp, beklenen maili göremeyip üzülmektir.
Eve getirdiğin sınavları okuyup ders hazırlamaktır.
Ertesi sabah oğlan bir kaplumbağa hızıyla hareket ederken onu yedirip, giydirip, servise yetiştirmektir.
Bu süreçte sürekli kıçından solumaktır.
Sonra sade sabah kahvesini içmektir ve gazeteye 15 dakika bakmaktır.
Derse gidip ayda 5 milyar akıtılıyormuş enerjisiyle hoppada zıppada hiç oturmadan 4 saat ders yapmaktır.
Dersten çıktıktan sonra koşarak özel derse yetişmektir.
Sonra eve gelip sil baştan yapmaktır.
Karşı taraf için hayatın anlamını yazmayacağım. Bu konuda ne yazmak, ne konuşmak, ne de bir şey talep etmek istiyorum artık.
Bu yazıdaki en güzel şeyi bulun lütfen :)
Yorgun miso

18 Aralık 2006

İkinci Bölüm

Tabi ben havaalanına gitmediğim için olayların geri kalanını bilmiyorum. Eve geldiğinde eşim anlattı. Havaalanının kapısında durunca babam "yürüyecek çok mesafe yoksa ve içeride oturabileceğim bir yer varsa boşver sandalyeyi, gidivereyim ben," demiş. Muhtemelen, sokmuşum sandalyenize, işte böyle yürürüm diye inat etti canım keçim. Eşim de, pek fazla mesafe olmadığını söylemiş ve hemen içerideki dinlenebileceği yerleri işaret etmiş. Koltukları gören babam inmiş arabadan annemle ve X-ray cihazına gelmişler. Tabi gerisi komedi.
"Amca bu öttü, üzerinizde metal mi var?"
"Oğlum benim bacağım protez, o ötmüştür."
"Protez metal mi oluyor amca?"
"Bildiğin demir işte."
"Çıkartabilir misiniz?" (oha)
"Yok çıkartamam, takması bir dert, çıkartması ayrı bir dert."
"Amca belki baston ötüyordur, onu bırakarak geçseniz bir daha?"
"Oğlum bastonsuz yürüyemem ki ben..."
Ay cidden sinir krizi geçirmek üzereyim. Belki de el çantalarımızı koyduğumuz cihaza yatsaydı babam bu kadar problem olmayacaktı. Ya adamcağızın mongolla imtihanına dönüştü topu topu bir saatlik yolculuk. Neyse, en sonunda geçmişler aptal ordusunun arasından ve uçağa binmişler.
Akşam konuştuğumda babamın sesinde bir kırgınlık aradım doğal olarak, ama yoktu. Alışmış olduğunu düşünüyorum artık. Hadi babam olgun bir insan, ya bacağını kaybetmiş olmayı hazmedemeyen bir insanın başına gelse bu durum? Onun yarasını kim saracak? Organ kaybetmek kolay bir şey değilmiş. Tıpta bu başlı başına bir olaymış. Babam bir dizi ameliyat olurken biz de psikiyatristlerle görüşmüştük. Malum, nasıl yardımcı olacağını bilmeli insan, kaş yaparken göz çıkartmamalı. Babam hala kesik ayağının parmaklarının kaşındığını söylüyor desem? Ya da olmayan ayağının başparmağına saplanan korkunç acıyla aniden yerinden fırladığını söylesem?
Havaalanında infial yaşanabilirdi. O günün en büyük şansı benim orada olmamamdı bence. Cidden kendimi kaybederdim. Gönül ister ki babamın bastonunu kapıp o aptalları bir temiz zopalayabileyim; muhtemelen yapmazdım ama eminim herkesi başımıza toplayacak kadar bağırıp çağırırdım. (Sonra da babamdan bir temiz zılgıt yerdim, ama değerdi)
Bütün bunlar sanırım beslenme yetersizliğinden oluyor. Veya kötü yetişme koşullarından. Kötü niyet aramak istemiyorum; bu kadar kötü niyetli insan aynı kurumda çalışıyor olamaz. Ne yazık ki pek düzeleceğe de benzemiyor; hiç umudum yok benim.
Ama yapmasınlar böyle ya; insanın kalbi kırılıyor, beddua edesi geliyor şöyle ağzını doldura doldura.
Umutsuz miso

17 Aralık 2006

Doktor Raporu

"Beyefendi iyi günler, ben bugün xxx uçağınızla xxx'e uçacağım. Yalnız bir sorunum var; ben yürüme özürlüyüm. Havaalanında bana bir tekerlekli sandalye ayarlayabilir misiniz?"
(Ben de o sırada içeride Ilgaz'la oyalanıyorum. Babam karşıdakini dinledikten sonra şöyle devam etti)
"Abim, üç saat sonra uçak kalkacak, bugün pazar, ben nereden doktor raporu bulayım şimdi size?"
---
"Benim bir bacağım yok, bunu size gösterebilirim, doktor raporuna ne gerek var? Zaten ben de doktorum."
Ben artık lafın bitmesini beklemedim ve babamın yanına gittim. Ilgaz benim yay gibi gerildiğimi farketmiş, gözlerini bana dikmiş, çıt çıkarmadan duruyor.
"Hay allah, kesildi," dedi babam.
"Ver babacım o telefonu sen bana," dedim ve içeri gittim. Aradığımız numara Atlas Jet'in call center'ı (ya pardon, bunun Türkçe'sini bilmiyorum) Bu sefer bir bayan çıktı telefona. Ben olayı tekrar izah ettim ve anlayış göstermesini bekledim. "Ama hanfendi, doktor raporu olmadan tekerlekli sandalye..."
"Siz benimle dalga mı geçiyorsunuz? Adamın bir bacağı yok, bunu görmek için pantolonuna bakmanız yeterli, doktor raporunu ne yapacaksınız?"
"Ama hanfendi.."
Hanfendiyi de, seni de, sülalenizi de (allahım niye erkek değilim? Hiç olmazsa belli zamanlarda?) "Siz bana Esenboğa numaranızı verir misiniz?"
"xxx..."
İyi günler bile demedim. Haketmedi zaten embesil. İyi günler ben Sibel, nasıl yardımcı olabilirim demekle olmuyor bu işler. O ezber laflar adamın yüzünde asılı kalıveriyor işte böyle. Esenboğa'yı aradım ve bu gerzeklerin dediği hiç bir şeyi demediler. Sadece biraz erken gitmemiz gerektiğini söylediler, o da işlemlerde öncelik tanımak içinmiş.
Şimdi bu call center'daki tiplerin uyuzluğu mu, yoksa firma zevzekliği mi bilemedim. O insanlara ait bir şey olsa hepsi aynı şekilde konuşmaz gibi geldi bana. E firma zevzekliği olsa Esenboğa'daki tipler nasıl oldu da böyle hemen yardımcı oldular, onu anlayamadım.
Babacım on kere "ben yürüme özürlüyüm, yardıma ihtiyacım var," demek zorunda kaldı, ona yanarım. Bunu bize bir kere bile söylememiş adamı zkindirik bir durum elli kere söylemek zorunda bıraktı. Yüzü düştü. Ne hakla yahu, ne hakla?
İllet olmuş miso

14 Aralık 2006

Öfke ve Migren

Öfke migreni azdırıyor; öfkelenmeyelim canım kardeşim. Bugün (12 Aralık'da aslında) aniden gelip vuran dalgadan sonra 2 ağrı kesici almama rağmen ancak 2 saat sonra kendime geldim. Kendime geldiğimde de reçel gibiydim; ağrı kesicilerin böyle bir etkisi var üzerimde :( Aynı öğretmenler odasında çalıştığım bir arkadaşla yaşadığım gerilimden sonra (gerilim dediğim de birbirimize resmen çemkirdik, ayy ne ayıp) kafamda zaten bir kaç saattir var olan vızıltı yerini gümbür gümbür bir migren ağrısına bıraktı. "Gümbür gümbür" ikilemesi tesdüfi değil; migreni olanlar bilir, benim de kafatasımın içnde her ne varsa (hepsi beyin olamaz, bu kadar büyük bir beynim olması imkansız, di mi Albert?) o anda dışarı çıkmak için duvarları zorlayıp durdu. Bu kadar azdığı zaman kendisini asla yalnız bırakmayan mide bulantısıyla birlikte tabi. Bir de gözlerim gitmek istedi çok. Çok enteresan, gerçekten de gözlerim çıkacak gibi hissediyorum. Bir de şaşı bakıyormuşum gibi geliyor. Hafif bir görüntü bulanıklığı oluyor.
Menapozda geçer dediler; yuh dedim. Nasıl olsa çocuğum da var, takımların bana lazım olan kısımları dışındakileri aldırsam mı acaba? Diğerlerinin yokluğunu kimse anlamaz nasıl olsa :)

13 Aralık 2006

Algı

Eyy algı, sen ne enteresan bir şeysin yahu! Aynı şey/olay/kişi, etrafında kaç insan varsa o kadar farklı ve belki de yanlış anlaşılabilir mi canım? Evet anlaşılır, hangimiz birbirimize benziyoruz ki demeyeceğim bile, hangi anımız bir diğerini %100 tutuyor desem yeter herhalde.
Engellemek mümkün mü? Ha, burada dur bakalım. Evet, mümkün, hem de sonuna kadar. İçimizdeki baykuşların besinini kestik mi halloluyor her şey aslında. Kafamızdaki mutluluk/sinirlik/hoşgörü/acımasızlık... vs uşaklarının beklediği kapıları açmak/kapalı tutmak kimin elinde? Bizim. SORARAK. Yoksa yanlış anlamaları engellemek mümkün değil. Ben öyle dediydim de, o da böyle baktıydı da, orada geçen adamın pantolon boyu şuydu da, zaten ben, zaten sen, o zın, zınn, zınnn...
Peki soralım da, nasıl soralım. Öyle elimizdeki sopayı yanımızdakinin böğrüne böğrüne NOOOLDU, NOOOLDU diye ittirerek değil. Bir kere! Tek bir kez sormak yeter. Neyin var? Şuyum var, ya da konuşmak istemiyorum, ya da bilmiyorum. Gerekiyorsa eğer ikinci soru: Benimle mi ilgili? Evet/Hayır. Bitti. İşte bu kadar. Konuşmak istemiyor olabilir, öylece durmak istiyor olabilir, ya da carala curulu kafanızı davul edene kadar konuşmak istiyor olabilir. Sormadan anlaşılır mı? Sorrmakk lazım, sorduktan sonra da karşıdakinin gözlerine bakıp cevabı beklemek lazım. Sonra da gelen cevaba inanmak lazım. Tek koşul dürüst olmak ve dürüst olunduğuna inanmak. Neden yalan söylesin ki? Zaten bir söyler, iki söyler; ya o yorulup adam olur, ya da sen bu yalan makinesinin sonsuza kadar zırlayıp duracağını anlayıp ilk yan sokağa sapıp vınnn diye kaçarsın.
Yeter ki sor, yeter ki dinle.

9 Aralık 2006

Kızılay lay lay

Uzun zaman olmuştu Kızılay'a böyle inmeyeli. Bir an utandım kendimden; etrafımdan, hemen yanıbaşımdaki insanlardan ne kadar uzak kaldığımı gördüm çünkü bu akşam.
Annemlere gittik ve oğlanı bırakıp çıktım ben. Bu gece ayrı ayrı programlarımız var. Ben Kızılay'a gideceğim çok canım biriyle buluşmaya. Geri dönüşte kuzen beni alıp eve bırakıcak. Neyse, otobüs bekledim 20 dakika. Ve dondum. Oysa hava o kadar da soğuk değil. Neden mi dondum? Beklemeyi unutmuşum. Evet, sanki anamın karnından arabayla doğmuş gibiyim şu anda.
Sonra annemlerin oradaki evlerden birinden temizlikten çıkan genç bir bayanla taksiye binip en yakın otobüs durağına gittik. Bana orada çalıştığı evin ne kadar güzel olduğunu anlattı. Bir de sürekli sıcacık deyip durdu. O kadar moralim bozuldu ki, anlatamam. Abla bize mümkün değil buralar filan dedi. Sadece tebessüm edebildim, diyebilecek hiç bir şey yoktu.
Allahtan sonra otobüste moralim düzeldi. Allahım memlekette bu kadar mı kro adam varmış, ne zaman sayıları artmış ben kaçırmışım ipin ucunu inanın. Arkamda duran iki tip az ilerideki koltukta oturan iki kız hakkında neler konuştular anlatamam. Dönüp bakamadım bile suratlarına; medusa gibi taşa döndürürler diye korktum. Sadece suratlarını canlandırmaya çalıştım gözümün önünde; uzun mamut dişleri, dudak kenarlarından aşağıya sızan tükürük partikülleri ...
Bir önerim var. Nasıl ki yardım hatları var, işte yüz bilmem kaç alo zabıta, bir diğeri polis filan, bence acilen alo maganda hattı filan kurulmalı. Hatta derece derece olmalı. O numarayı çevirdikten sonra magandalık dozuna göre bir takım numaralar tuşlamalı. Mesela 1 tuşlanınca maganda, 5 hıyar, 7 neandertal, en fenası 9 da kuduz tecavüzcü filan olabilir. Hoş, yardıma koşacak adamların klasmanı konusunda şüpheliyim ama, neyse artık.
Şimdi bir internet kafeden yazıyorum.
Eve geri dönebilmek umuduyla
Umutlu miso :)

5 Aralık 2006

Ablaaa

"Alo abla, sular kesik, sizde banyo yapalım mı?" Ablacım deli misin, tabii ki, hemen geliyorum sizi almaya."

"Ablaa, bak saçımın arkasını arada bir kontrol et, kötü olursa adama söyle, tamam mı?" "Ya ablacım, kötü olmaz, olursa ben adamı uyarırım, merak etme."

"Ablaa, bu gömlek iyi di mi? Hem kuaförden dönünce rahatça çıkartıp gelinliğimi giyebilirim." "Evet, çok iyi olmuş hakkaten, ama üşümez misin?" "Yok, yok, üşümem."

"Abla ya, duvağımı ters takmış salak, noolucak şimdi?" "Ters gibi görünmüyor, hem daha iyi durdu böyle, süsü daha belirgin oldu."

"Git bir bak bakalım makyajına, beğenecek misin?" "Olmuş ya, çok güzel olmuş, çok beğendim."

"Abla ya, geç kaldık fotoğrafçıya, noolucak şimdi?" "Ya olur böyle şeyler, bak ben stres oldum mu? Bir şey olmaz, korkma." "Sen ben üzülmeyeyim diye böyle davranıyorsun, biliyorum." "Hayır ya, kesinlikle öyle değil. Hem bugün pazartesi, başka randevu yoktur, korkma."

"Abla ya, saat kaç oldu hala almaya gelmediler. Gelin almaya 45 dakika geç kalınır mı?" "Gelirler ablacım. İstersen bir daha arayın."

Çok yoğun, çok konuşmalı, çok koşturmalı, çok bol gözyaşlı, bol kahkahalı ve danslı bir düğündü. Ne hissettiğimi tam olarak bilmiyorum. Bildiğim ve gördüğüm tek şey birbirlerini çok sevdikleri. Bu da zaten her şeyi denenmeye değer kılıyor. Tek isteğim mutlu olmaları. Ve huzurlu.

Belki sonra o mutluluktan ve huzurdan biraz da ben nasiplenirim.

mutsuz miso :(

28 Kasım 2006

İradenin bittiği an

Eşim yurt dışında; akşam dersten sonra oğlanı ben alıyorum. Dersim 6.30'da bittikten sonra fırlayıp çocuğu almaya gidiyorum. O saatte bizim oğlan ve bir kaç velet daha kalıyorlar. Orada çok mutlu biliyorum, ama yine de beş dakika erken gitmek bile benim için önemli oluyor. Oğlanı beş dakika erken almayı kâr sayıyorum.
Bugün de öğrencileri 10 dakika erken bırakıp fırladım. Okuldan çıkarken hafif çişim vardı ama tuvalete gitmedim; sonuçta ev 10 dakikalık mesafede. Derse de erken başlarım, oğlanı da alırım erkenden, dışarıda yemek yeriz mis gibi, keyif yaparız. Bunlar tabi o anki fantazilerim. Gün hüsranla bitti.
Papa Ankara'da ya... Saat 4.20. Papa'nın Diyanet'e gelişi 5.00 olacak. NTV radyoyu dinliyorum ama yol kapatma haberi henüz yok. Okulun arka kapısından çıkamadım. Hoop ön kapıya döndüm. Oraya da yol vermiyorlar. Eskişehir yolunun kapalı olduğunu orada öğreniyorum zaten. En arka kapıdan çıkayım diyorum. Gözüm hala saatte; erken gidicem ya güya. Söğütözüne varmadan trafik tıkanıyor. Saat 4.37. Eyvah filan derken her yer kilitleniyor. Kilitlenmemesi imkansız; NTV radyodan Eskişehir yolu, Konya yolu ve Turan Güneş bulvarının kapalı olduğunu öğreniyorum. (Bu yollar etrafımdaki yolların adları, ben de yüzlerce aracın ortasında duran zavallı insan) Sakin ol diyorum kendi kendime ama sakin olmak mümkün değil çünkü çok sıkışmış durumdayım. (Bu arada turkcell telefonumun şarjı bitiyor ama son anda dersimi iptal ediyorum. Avea'm da öldü ölecek. Can çekişiyor) Ne diyordum? Ha çişim. Çıldırıcam. Başka şeyler düşünmeye çalışıyorum ama mümkün değil. Artık saat 6.00. Bitmek üzereyim. Mesanemin neden olduğu ağrı kasıklarımı çoktan aşmış durumda; debriyaja basamıyorum. (Hoş, zaten basmak da gerekmiyor, kontak kapalı oturuyoruz 1.5 saattir.) Etrafımdaki arabalardan insanlar aşağıya inmiş sohbet ediyorlar. Sohbetlerin yarısı Papa'nın götü, diğer yarısı da anası ve avradı eksenli. Tamamen katılıyorum ama fiziksel olarak yapamayacağımın da farkındayım. Sonra sol tarafta bir yer gözüme ilişiyor. Adamlardan biri gidip biri geliyor ve bir şeyin dibine işeyip duruyorlar. Ağlamak istiyorum. Çünkü bayılıcam artık, gerçekten de canım yanıyor. İlk defa erkek olmadığıma lanet ediyorum. İnip işemek dert değil, yapmadığım şey hiç değil ama etrafta binlerce insan var, herkesin farları yanıyor. Birilerinden yardım istesem diye düşünüyorum; gidecek bir yer bile yok.
Tükeniyorum. Arabadaki migros poşetini altıma seriyorum. Atkımı altıma alıyorum. Ve işemeye başlıyorum. Ilık ılık. Kasıklarım sızlıyor; bu kadar tutulur mu kardeşim, canımın acısından ağlamaya başlıyorum ama ağlamamalıyım çünkü yavaş yavaş işemem gerekiyor. Kontrollü. Araba ıslanırsa rezalet olur; kokusu aylarca geçmez. Pantolonum ıslandı, koyu rengi karanlıkta bile seçiliyor. Atkıyı yokluyorum; o da sırılsıklam. Aylardır işemiyor gibiyim. Sonra üşüme geliyor. Gerçekten üşümeye başlarsam araba kullanamam. Ayakkabılarımı çözüp pantolonumu sıyırıp çıkartıyorum. Ayakkabılarımı tekrar giyiyorum ve montumu kucağıma alıyorum. Etrafta bir tek kadın bile yok. Birileri görüp saldırsa suçlusu ben olurum, yemin ediyorum basın beni aforoz eder. "Arabada donla oturan kadına 35 kişi saldırdı. Hayır, donla oturma nedeni ne olabilir? Hanfendi aranıyor muydunuz? Nınınını"
Trafik bir şekilde açıldı. Ben Eskişehir yoluna sapmaktan vazgeçtim, başka bir yol aramaya başladım. İki kere kaybolduktan sonra bildiğim arka yola çıkıp yedide kreşe vardım. Başka çocukların da beklediğini görünce sevindim. Yoldan zaten aramıştım, biliyorlardı. Ama halim perişan. Üzerimde fermuarı boynuma kadar çekili montum (allahtan boyu dizlerimin bir karış üzerine kadar uzanıyor) ama altım çıplak. Spor pabuçlarım, çoraplarım ve bemmmbeyaz bacaklarımla Kasım sonunda çocuğunu kreşten almaya giden bir manyak gibi görünüyorum. Ilgaz'ın öğretmeni ve kreş müdürü bacaklarıma bakıyor doğal olarak. (Ben olsam, ateş mi bastı filan diye düşünürüm herhalde, "hatun kudurmuş, ateşi başına vurmuş") Arabada bir kaza oldu da, diyorum zavallı bir şekilde. Ilgaz dışarıda yemek yemek istiyor ama ben gerçekten de bitmiş durumdayım. "Annecim, sana bir şey söyliycem ama kimseye söyleme, söz mü?" diyorum. Peki diyor. Olayı iki cümlede özetliyorum ve neden eve gitmek istediğimi anlatıyorum. Kabul ediyor (canım kuzu). Babama anlatabilir miyim? diyor. Tabi diyorum; ondan önce ben anlatıcam zaten.
Eve geldiğimden beri 15 dakikada bir tuvalete gittim. Sürekli ellerimi yıkadım. Sinirlerim bozuldu resmen. Sakinleştirici bir ilaç olsa hiç düşünmeden alıcam ama yok. Neyse, Smirnoff iyi geldi. Biraz daha içersem güzel miso olucam yine. Sonra da vurup kafayı yatıcam.
Nefret ettim. Papa'dan, çözümü bütün yolları kapatmakta bulan Emniyet'ten, kıçımı açmadan işeyemediğim için kadınlığımdan, beş dakikamı ayırıp tuvalete gitmediğim için aceleciliğimden...
Şu anda çok garip hissediyorum kendimi. Sanki ben değilmişim gibi. Üzerime işemek uzundur yaşamadığım bir şeydi, ondan galiba. Yarın daha iyi olurum herhalde.
:/

26 Kasım 2006

Ağlarım kardeşim, allahallah

Biliyorum geç kaldım bunu yazmakta; ama yazmadan edemeyeceğim.
Geçen çarşamba annemle çarşıya çıktık kardeşimin düğününe elbise almak için. Annem sağolsun, üç yaşında, acıkmış, uykusu gelmiş, kimse onunla bir saniye bile ilgilenmemiş bir çocuk edasıyla onu istemem, siyaha elimi bile sürmem, bu sarktı, bu bilmem ne diyerek beni bitirdi. Ama ne bitiriş. Sadece bununla da kalmadı, benim zaten içimi kurutan, göz yaşlarıma zor hakim olduğum bir sürü konuda da türlü çeşit yorumlar yaptı ve yorum talep etti. Hiç bir şey alamadan ayrıldık.
Okula gittim. Canım okul. Sığınağım orası benim ya. (Bazen bir karavanda yaşasam beni atarlar mı diye düşünüyorum.) Gidip bir şeyler yiyeyim bari ders öncesi dedim. Gittiğim yerde bir öğrencimle karşılaştım, "aa hocam, nasılsınız?" dedi. "İyiyim sağol, sen nasılsın?" dedim ve ayrıldık. Elimde tabak kalakaldım. Yok ya, hiç iyi filan değilim aslında, b.k gibiyim dedim kendi kendime ve musluklar açıldı. (Tabi o anda dışarıdan nasıl göründüğüm şimdi gözümün önüne geliyor da, gülesim geliyor: elinde tabak, hüngür hüngür ağlayarak açık büfeden tabağına marul, patlıcan salatası vs koyan bir kadın.) Parayı ödemek için sıraya girdim, önümdeki beni önüne aldı apar topar (aman, kadın deli olabilir, nasıl ağlamak bu kardeşim diye düşündü muhtemelen). Elimde yemekle dışarıya çıktım. Soğuk iyi geliyor bu tip durumlarda, sakinleşip içeri girdim. Ama orada da T'yi gördüm. Anında açıldı musluklar. O zavallı da ne diyeceğini bilemeden suratıma bakıyor. (Tabi ilk düşünce çoook korkunç bir şey olduğu; ben neye üzüldüğümü söyleyince de muhtemelen hafif bir öfke dalgası sarıyor herkesi ama nezaketten henüz bunu ifade eden olmadı) Ya hocam, bırakın olacağına varsın, bu kadar üzülmenize değer mi? dedi o da. Tamam dedim, haklı olduğunu da biliyorum, ve değiştiremeyeceğim bir şeye bu kadar üzülmemiştim uzun zamandır zaten. Ama engel olamıyorum, gerçekten de kontrol edemiyorum bunu. Ben gidiyorum, dedim. Gitmeyin diyecek ama diyemiyor, nereye gitme, derse girmem gerekiyor. Halbuki kalsam, hiç bir şey demeyecek, benim bir şey söylememi bekleyecek, ya da hiç konuşmadan oturup duracağız. Ve birbirimize iyi geleceğiz. (T'yle hep böyle zaten, bana o kadar iyi geliyor ki)
Gözler kırmızı japon, burun takriben normalin iki katına ulaşmış silip çekmekten (ki normali de ebat olarak hiç fena değildir hani) bölüme gittim. Güya kimseye görünmeden yukarı çıktım. Biraz sonra birim başkanımızın bile kulağına gitmiş, kadın beni görmeye öğretmenler odasına kadar çıkmış. Ya utandım artık, hem ağladığıma utandım, hem insanlara ne diyeceğimi bilememekten utandım.
Bir de sıkıldım aslında. Ben bununla mücadele etmeye çalışıyorum, ruh halimi bastırmaya uğraşıyorum veya kendi kendimi tedavi etmeye çabalıyorum ama bir yerden patlak veriyor. Becerebilsem böyle ağlar mıyım ortalık yerlerde? Çok zor geldi insanlara açıklama yapmak. İyi niyetlerinden hiç bir şüphem yok ama söyledikleri hiç bir teselli benim için yeni değildi ve hiç iyi gelmedi. Aksine sıkıldım. (Hepsinden değil ama, okuyanlar kıllanmasın sakınnn:))
Şimdi daha iyiyim. Bir de hormonal zıplamaların eşiğindeymişim, o da tetiklemiş biraz. Şimdi gerçekten çok daha iyiyim.
Bir dahakine evde ağlıycam zaten. Ya da bir kaç güvenilir insanın arasında.
:)

21 Kasım 2006

Bir başka doğum günü

Canım babamın doğum günüydü dün. 66. yaşı bitti. Bugüne kadar atlattığı hastalıkları düşündüğümde babamın doğum gününü kutlamanın gerçekten çok anlamlı olduğunu görüyorum. Kaç by-pass geçirdiğini hatırlamıyorum bile. 1994 o kadar sıkıntılı bir yıldı ki, 1995'e girerken "Doksan dert" bitti demiştik; hiç aklımdan çıkmıyor. 1997'de anjiyo yapılırken oluşan bir komplikasyon sonucu bir bacağının damarları aniden tıkandı ve alelacele ameliyata alındı. Ameliyattan sonra yaklaşık 15 gün yoğun bakımda yattı. Bu süre içinde halüsinasyonlar gördü, olmayan köpekleri çağırdı, olmayan insanları ağırlayıp uğurladı. Bütün değerleri alt üst oldu; kaybediyoruz derken tekrar toparladı. 1999 mayısında felç geçirdi. Sol tarafı tamamen gitti. Doktorlar "6 ay sonra ancak elini kıpırdatır," dediler; babam aynı yılın kasımında araba kullanmaya başladı :)
Biz tabi tıp dünyasından olmadığımız için her şey iyi gidiyor zannededuralım, aslında sol bacağındaki kan dolaşımı neredeyse durduğunda öğrendik durumu. 2005 ekiminde başlayan ve mart 2006'nın sonuna kadar süren bir dizi ameliyatla ne yazık ki sol bacağı dizinin üzerinden kesildi. Şimdi iyi görünüyor.
Babacığım ne kadar sağlıksız bir insanmış. Bunu görmesine rağmen kendine bakmak için de en ufak bir çaba göstermedi hayatı boyu. (Biraz suçluyorum sanırım) Bunun yanısıra bir o kadar da güçlü. Bacağı kesilmeden önce doktoru eğer dizden yukarısından kesilirse tekerlekli sandalyeye mahkum olacağını söylemişti. Babam şimdi protezini takıyor, "savulun, korsan geldi," diye kendisiyle dalgasını geçiyor ve takkıdı tukkudu yürüyor.
Bu kadar çekti gıkı çıkmadı, ağrısından 3 ay uyuyamadı (inanılır gibi değil, biliyorum) yine de şuram ağrıyor demedi. Yalnızca bir gün "ben inişe geçtim, galiba ölücem," dedi. O kadar. Bunu da şikayet etmek, ya da acındırmak amacıyla yapmadı. Bir hekim olarak durumunu gözlemledi ve bizi; eşini ve çocuklarını uyardı.
Şimdi iyi. Bakın, dün doğumgünüydü. Kutluyorum, can'ı gönülden kutluyorum hem de. Yaşamayı en çok hakeden insanlardan biri o.
Ah, yazsam sayfalar yetmez.
İyi ki doğdun canım babam.

13 Kasım 2006

Cuma gecesine dair

Ali'yle buluş, Armada'ya gidin. Kıvırım ve T gelsin.
Armada'da Gizmo'yu bekleyin.
Hep birlikte yemek yensin. Sonra sürpriz hediyeler verilsin.
(Yok öyle yağma, Ali'nin doğumgünü Temmuz'daydı diye hediyesiz mi kalsın yani?)
En güzel hediye bana düşsün. (hehe)
(Evde tekrar tekrar denedim, bayıldım; kimono gibi harika bir şey)
Sonra Gizmo mutsuz bir şekilde okula dönsün. Çünkü çalışması var:(
Armada'dan AŞTİ'ye yürü. AŞTİ'den Ankaray'a binip Şaman'a git.
İçeride herkesin aynı anda iki sigara içtiği dumanaltı ortama gir, nefes alama.
Konuş, konuş, konuş...
Paylaş, paylaş, paylaş...
Gül bol bol, sevin çocuk gibi
Böyle bir gece geçirdiğin için çok çok sevin
Bu insanlara müteşekkir ol.
Hem içinden, hem de yüzlerine karşı "iyi ki varlar, iyi ki varsınız," de
Biraz dedikodu yap, biraz geçmişten bahset.
Yine gül, yine paylaş
Zaman zaman hüzünlen.
Arada bir saatine bak, zamanın nasıl geçtiğini gör
Gecenin biteceğini düşünüp buruk buruk gülümse
Kendini güvende hisset, mutlu hisset
Bu insanların hep yanında olmasını iste
Sonra Gizmo da katılsın, ama pek konuşmasın; mutsuz çünkü
Paylaşmadığı için çözüm üreteme
Bekle, yardım isterse yardım et, şimdi boğma
Sonra Şaman'dan kalkıp Kızılay'a yürü
Kıvırımın durağına gelince otobüsün kaçtığını anlayın
O sırada üst geçitten birileri aşağıya işesin bol bol
Kıvırımın ne yapacağı konuşulduğu için ıslanmayın
Ankaray'a binip AŞTİ'de inin
Armada'ya arabayı almaya yürüyün tekrar
Kıvırım ve T eve yürüyerek dönsünler
Onlar gitmeden önce sarılarak vedalaşın
Sen Gizmo ve Ali'yi yurda bırak
Araba hareket ettiğinde geriye dönüp bakama
Eve dönerken bir daha ne zaman görüşüleceğini düşün
Ne zaman bu kadar mutlu ve huzurlu olacağını kurgula
Eve gir, bu güzel geceyi yaşayabildiğin için teşekkür et
Ve devamını iple çek,
Bir an önce olmasını dileyerek
Çünkü hep özleyerek geçiyor zaman
Hep mahrum, hep birarada olmayı isteyerek
...

11 Kasım 2006

Sakız

Oğlum bu ne?
Sakııızz (ben aptalım ya, anlamadığım için sordum paşaya)
Oğlum sakızın halının üzerinde işi ne?
Eee, ben bilmiyorum.
Oğlum sakız yere atılır mı?
Atmadım, oraya düşmüş.
Ağzından mı düşmüş?
Bilmiyorum.
(Ya valla dalga geçiyor, ya da beni sınıyor)

Dayanamadım ve bağırdım. Üzgünüm. (Aslında çok da üzgün değilim.) O da ağladı. Önce volume'den dolayı ağladı, sonra da sinir edici bir tonda mızladı. "Oğlum odana git, sinir olduuuuuum."
"Gitmem"
"O zaman ben giderim."
"Annecim gitme lütfen."
Hayır miso, bu kadar çabuk pes etme, bir dahaki sefere tam kan alır.
Ama ben de biraz fazla mı yüksek sesle bağırdım acaba? Anırdım desem daha mı doğru olur ki?
Seviyorum tipi çok.
Kaz oğlum benim. Aklı sıra beni kandırıyor.
:)

9 Kasım 2006

Uğursuz mekanlar

Yok, yok, artık tam anlamıyla eminim. Bazı mekanlar uğursuz oluyor. Ne kadar şirin, konforlu vs vb olsa da, bir türlü anlaşılamayan bir şekilde ortamı bozuyor. Şu kış gününde ışıl ışıl, güneşle yıkanan, sıcacık ve güvenli kaç yer var? Üç? Beş? Ama bu yer, olası bütün muhabbetleri söndürüyor, boğuyor. Bir kelime edilemez oluyor.
Ya donduğumuz günler oldu; bana mısın demedik, sıcaktan bayıldık; gıkımız çıkmadı, gürültüden-sigaradan boğulacak hale geldik; aldırmadık... Burada iki kelime bir araya gelmiyor.
Kötü yürekli cinler var orada. Biliyorum artık.
Gidin lütfen ya.
Sonrasında mutsuz oluyorum.
Hem de ÇOK
:(

Mutlu Yıllar

Barış diye bir arkadaşım var. Daha doğrusu, çok sevgili bir arkadaşımın eşi bu adam. Topu topu kaç kere görüştük Barış'la bilmiyorum. 3 senede en fazla 10 kere görüşmüşüzdür herhalde. (Yok yok, daha fazla değildir, yüzde yüz eminim yani). Ama bu görüşmelerimizde kırk yıllık dosttan daha sevgili oldu Barış benim için, daha hatırlı. O görüşmelerde, en derinlere sakladığımız, en fazla iki üç kişiyle paylaşabileceğimiz sırları paylaştık. Kişiliğimiz bağlamında geldiğimiz nokta ve bulunduğumuz konum itibariyle yakıştıramadığımız korkularımızı döktük ortaya. Hangi uç sınırlarda gezmişiz, ne haltlar etmişiz, çekinmeden, yargılanmaktan korkmadan anlattık. Paylaşılan zamanların sonunda sadece sevgi kaldı.
Şeffaf bir adam bu Barış; düşündükçe içimi ısıtan.
Kelimelerin hakkını vere vere iyi ki doğdun diyebileceğim nadir insanlardan biri
İyi ki doğdun Barış.
Seni çok seviyorum
:)

7 Kasım 2006

Fairground Attraction

Çok eskileri hatırladım dinlediğim bir şarkıdan sonra. Çok eskiler dediğim üniversite yıllarım. Fairground Attraction diye bir grup vardı, acayip severdim. Böyle sabun köpüğü gibi şarkıları vardı; nefis ritimler ve en güzel tarafı da o zamanlara göre bana muhteşem gelen sözleri olan nefis şarkılar.
Boğaza karşı oturup yan taraftaki milyon dolarlık olduğu söylenen evlere bakardım önce, içimde acınası bir zafer duygusuyla. Bakınn, önümde boğaz, hemen aşağıda Aşiyan, elimde şarabım, sizin bir milyon dolara yaptığınız şeyi ben beleş yapıyorum. Bir de muhakkak surette daha çok keyif alıyorum. (Bundan emindim ya, ne kadar komik geliyor şimdi, böyle bir yargıya neden varmışım bilmiyorum. Hoş, şu anda anlıyorum aslında ne kadar haklı olduğumu, ama o zaman neye dayanarak böyle bir karar vermişim hiç hatırlamıyoum)
Şişedeki azaldıkça benim içime bir hafiflik dolardı, uçmak, uçmak isterdim. Ne kadar mutluymuşum, ne kadar dertsizmişim :)
Kulaklarımda walkman'in kulaklığı, Fairground Attraction Find my love'ı söylüyor
Cats are crying, gates are slamming
The wind is howling 'round the house tonight
I am as lonely as a boat stuck out on the sea
When the night is black and the tide is high
Oh on nights like these
I feel like falling on my knees
I feel like calling "Heaven please"
Find my love
Find my love
...
Somewhere out there there must be a boy for this girl
Could be anywhere, could be next door
Or the other side of the world
Call up the raido give them my number
Tell them to put it out on the air
There must be someone
There must be someone like me
Sitting lonely as a boat out there
...
Bir süre sonra üşürdüm tabi otur otur. (Pek çabuk üşürüm zaten, tir tir titrerim, öyle ki görenler güler bir süre sonra.) Kalkardım o yüzden, Bebek'e doğru yürürdüm. Sahile inince değme keyfime. Sarıyer tarafına doğru yönelirdim, diğer taraf Bebek kahve'ye çıkardı çünkü. Pek asortikti, sevmezdim. Kulağımda hala Fairground Attraction; diğer güzel şarkıları. Saçlarım uzundu o zaman; at kuyruğumu çözüp hafif esen rüzgara bırakırdım. Hayat çok güzel gelirdi, ben kendimi güzel bulurdum, beğenilesi bulurdum. Her an aşkı bulabilecek olduğuma, aşkın da bir sonraki köşede beni bulabileceğine inanırdım. Saçlarım uçuşurdu hafifçe, doyulmaz bir huzurla gülümseyerek yürürdüm. Bir kaç kişi laf atardı, ne dediklerini duymadığım için umurumda bile olmazdı, hiç kızmazdım. O mutluluğumu ve huzurumu kimsenin bozmasına izin vermezdim. Diyorum ya, güzeldim ben, gençtim, her an her şey olabilirdi, her an harika bir şeyler yaşayabilecek kadar güzeldi her şey. Hiç bir şey için geç değildi, kimse-özellikle de ben geçkin değildim (bazen böyle hissetmek çok yoruyor şimdilerde), herkes ve ben sonuna kadar aşık olunası ve sevilesiydik.
Sonra zaman geçti. Böyle arada kaldım şimdi. Ne güzelliğime olan inancım var artık, ne de o zamanki mutluluğa sevdalı halim. Anlıyorum ki kendimi ve o mutlu hallerimi çok seviyormuşum ben. Çok özlediğimi farkediyorum zaman zaman, ondan anlıyorum yani. Aslında mutsuzluk değil bu paragrafın bahsettiği şey; sadece zamanın geçmiş olduğu.
Geçince de gelmiyor ki geri.
Geri gelebilecek olduğunun işaretini gördüğünde de deli gibi korkuyor insan.
O zaman bir takas gerekiyor çünkü.
Karşılığında asla vazgeçilemeyecek şeylerin verilmesi gereken.
Aldığının da bir gün biteceğini bile bile
hüzünlü misoyum bugün ben

4 Kasım 2006

Sigara ve Torun

Gece annemlere yatılı bir misafir geldi. (Gerçi yatılı olduğunu geldikten bir saat sonra öğrendik ama olsun, ehi ehi). 36 yıllık tanıdıkları. Biri benle yaşıt, diğeri daha küçük iki oğlu, üç tane de torunu var. Sakin, huzurlu bir kadın. Akşam altı buçukta aradı, ben otobüs durağındayım, nasıl gelicem diye. Koştum karşıladım, geldiğine de sevindim hani. Uzundur görmemiştim. Eve geldik, bir kulak babada sofrayı kurdum. Bir kulak babada, çünkü tam bir iş yaparken, tuz yok, buz yok, bu çatalın ucu küt (dikkaat! çatalın ucu küt), peçete alabilir miyim... Bazen sofradaki şeyleri bile bakmadığı için yeniden ister sağolsun. Bu arada tek yatılı misafir bu bayan değil, bir haftadır babamın dayısı ve eşi annemlerde kalıyor. Yengenin bir sağlık sorunu vardı, ufak bir operasyon geçirdi, bugün gidiyorlar. Yenge bir kızılderili olsaydı adı muhakkak oturan boğa olurdu. Hiç mi kalkmaz bir insan yerinden yahu; annem bir haftadır illet oldu, ben bu yaşımda hizmetçilik yapıyorum diye bır bır söylendi. Dayımsa dünyanın en mükemmel insanı; kadın yayıldıkça dayım oturduğu yerde mahçubiyetten hazırolda gibi duruyor. Bugün evine dönünce rahatlar adam muhtemelen.
Amma uzattım. Diğer kadını anlatacaktım. Ilgaz'la içeride bilgisayarda bir şeyler yapıyorduk ki annem geldi. Biraz mutfağa gelmeyin, xxx ablan sigara içecekmiş, dedi. Tabi sinir oldum, ama ne yaparsın, misafir sonuçta. Birazdan Ilgaz'ın çorbasını almaya mutfağa gittiğimde kadın "biz torunların yanında hiç içmiyoruz, içirtmiyor çocuklar," demez mi? Hep dışarıya çıkarlarmış sigara içecekleri zaman. Annemin suratına bakıp içeriye gittim çorbayla. Annem tabi hemen anlayıp arkamdan geldi. Ödü kopar kadıncağızın ben küt diye bir şey diycem diye. Geldi, gülümseyerek suratıma bakıyor. "Anne, sizinki torun değil mi yahu, burada niye dışarı çıkıp içmiyor?" dedim. Annem hala anlamsız anlamsız gülümsüyor.
Ya böyle durumlarda aslında en sevdiğim şey kadının suratına söylemek bunu. Terbiyesizlik etmeden, sakin sakin bu yaptığının ne kadar eşşeklik; ay pardon eşşoğlu eşşeklik olduğunu anlatmak istiyorum. Tabi bu kelimeleri kullanmadan. Fakat usulca itin götüne sokup çıkarmak muhteşem bir duygu oluyor. Hem o anda, hem de sonra düşündüğümde acayip keyif alıyorum. Ama annemin bulunduğu ortamlarda yapamıyorum çünkü annem anormal derecede geriliyor.
Tabi canım, herkesin torunu torun, bizimki sokaktaki uyuz itin eniği.
Sinir kadın :(
pıhhhh

2 Kasım 2006

Ayrılış

Burcu gittikten sonra, annemlerden kendi ayrılışımı düşündüm. 1989'da üniversiteyi kazandığımı öğrendiğimde herkesin beklediği kadar sevinememiştim aslında. Üç İstanbul, bir Ankara tercihiyle girdiğim sınavdan insanlar pek de ümitli değillerdi. (İnsanlar=herkes, valla herkes) İkinci tercihimi kazandıktan kısa bir süre sonra gidiş vaktinin kesinleştiğini anlamıştım. Algıda böyle bir takım boşluklar oluyor sanırım. Sınav tercihini yaparken dört tercihin üçü İstanbul'sa eğer, %75 oranda gitme ihtimalinin olduğunu bilmemek mümkün mü? Ama her şey kesinleşmeden dank etmiyor kafaya galiba.
Neyse, topladık bir iki çanta, kayıt yaptırmak için İstanbul trenine bindik. Garda salya sümük ağladım; bir babama sarılıyorum, bir Burcu'ya. Burcu o zamanlar daha ilkokulu yeni bitirmiş canım bir cüce. Babam hüngür hüngür ağlamamak için beni hafifçe ittiriyor; o da kötü. Burcucum ağlayabilmeye benim bu yolculuklarımla başlayabildiğini itiraf etti daha sonra. Daha önce ağlayamazdı hiç.
Annemle Haydarpaşa'da indiğimizde İstanbul'a ikinci gidişimdi. Daha doğrusu benim hatırladığım ikinci gidişim. İlki hiç sayılmaz zaten. Tarabya'daki akrabaya gideceğiz. (Hayatımda gördüğüm en komik insanlardan biri, mutlaka anlatacağım bir yazıda) Vapura bindik, dışarıda oturduk ve etrafa aval aval baktık, annem sigara ve çay içti-ben kızdım içme şu sigarayı diye, sonra Karaköy'de inip Tarabya otobüsünü bulduk. Sonra da ver elini akraba. Süper kadın, tam beş yıl boyunca çocuklarından bile kayırdı beni, bağrına bastı.
O gidiş dönüş pek anlaşılır olmamış. İkinci gidiş ve ayrılış bitirdi esas. İkinci gidişte yurda yerleştik, annemle yatak, yorgan, yastık (kuş tüyü aldık güya ama artık ne garabetin tüyüyse kardeşim, 5 yıl boyunca tavuk götü gibi koktu iki yastık da) aldık, oda arkadaşlarımla tanıştık (dikkatinizi çekerim, sadece tuvalete gitmek için ayrılıyorum tipin eteğinden ve kendi çapımda da çaktırmıyorum). Sonra ilk ders günü geldi. Annem 16.00'da taksiye binip Taksim'den otobüse binecek. Benim dersim 16.30'da bitiyor ama ilk gün diye erken bırakırlar, seni taksiye ben bindiririm diyorum anneme. Saat dörde beş var, kadın ders işliyor. Gittim yanına, "annem gidiyor bugün, son kez görmek istiyorum, Durak Copy'nin oradan taksiye binecek, gidebilir miyim?" dedim. Kadının suratını hiç unutmayacağım. "Tabi gidin," dedi. İki kampüs arasındaki o yokuşu koşarak çıktığımda tükürüğümden boğulacak haldeydim. Annem taksinin kapısını açmıştı. Ağzımdan bir annnee çıktı ama ben bile yabancıladım sesimi. Gittim, sarıldım, öptüm, zaman durmuştu sanki, etraftaki kimseye aldırış etmeden bağıra bağıra ağlıyorum. Sonra bindi ve gitti tabi. (Daha sonra anlattığına göre Hisarüstünden Gümüşsuyu'na kadar hüngür hüngür ağlamış, taksici de annemi sakinleştirmeye çalışmış; "yenge kurban olam ağlama, bak okuyacak evladın, sonra döner sana bakar," filan demiş) Yurda dönmekten başka çare yok. Oda arkadaşlarımdan hiç birinde bir ağlama, üzüntü yok kardeşim. Hemen yatağıma girip ağlamaya bir süre daha devam etmiştim. Millet bu kadar profesyonelken insan bocalıyor.
Sonra... Sonrası geldi tabi. Alıştım alışmasına da hep çok özledim. İlk sene boyunca her gün hem annemi, hem babamı aradım. Daha sonraki senelerde biraz seyreldi bu; bir gün annemi, bir gün babamı aradım :) Ama çok değiştim, çok çabuk olgunlaştım. Kendim oldum, birey oldum, arkadaşlarımdan çok farklı yönlere gittim. İyi ki gitmişim ve ayrı okumuşum diyorum.
Burcum için de böyle olsun, gittiğine değsin; en azından o öyle hissetsin. İyi ki gitmişim, bak şöyle oldum, böyle oldum diyebilsin.
Aradığı her ne ise, onu mutluluk ve huzur içinde bulabilsin.
Canım Burcu :)